• 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • "Korkuluğun biri işte. Ama güzel de."
    Yoram Kaniuk
    Sayfa 31 - Koton kitap
  • 560 syf.
    ·Puan vermedi
    Beni bu kitaba bulaştıranlar için çok özel beddualarım var. Ne istediniz benden!

    Dedikodu sırası bu ömür törpüsünde. Okuyanlar çekirdekleriyle gelsin.
    Kadınlar, kadınları anlamak isteyen erkekler, işi gücü kadınlar hakkında ahkam kesmek olanlar, bu dedikodu sizlere.
    Efendim kitabımız Metis'in "Ağır Kitaplar" kategorisine dahil olup ağır sıfatını ziyadesiyle hak etmektedir. Öyle bir oturuşta okunmuyor, araya başka kitaplar, işler alıyorsunuz. Sonra dönüp kaldığınız yerden devam ediyorsunuz fakat ilginç bir şekilde geçen süre zarfında kitaptan kopmadığınızı fark ediyorsunuz. Iyi ki de öyle oluyor çünkü bir solukta okunsaydı kendimizi "erkekleri öldüreceyiz" sloganının cazibesine kaptırmamız işten bile değil. Kitaba geçmeden önce yazarımızın bir şair, bir psikanalist ve bir "cantadora" ( Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi) olduğunu ve yirmi yılından fazlasını bu kitap için harcadığını söylemek isterim.
    Yazarımız bir ilkel kadından bahsediyor. İçimizde var olan fakat zamanla varlığını unutacağımız kadar geriye ittiğimiz o kadını kimi zaman ortak rüyalarımızda, kimi zaman masallarımızda nasıl yaşattığımızı anlatıyor. Sebebini anlayamadığımız tepkilerimizi, sıkıntılarımızı, iç çekişmelerimizi bu masallar ve rüyalarla öyle güzel açıklıyor ki kendinizi çırılçıplak hissediyorsunuz. "Nasıl yani, bunu bilmesine imkan yok" dediğiniz şeyleri buluyorsunuz satırlarda. Çocukluğumuzdan beri okuduğumuz, dinlediğimiz o masalların bir öteki yüzü olduğunu, hepsinin birer sembol olduğunu dahası o öteki yüzde gizli, hiç anlatılmamış bir kadınlık tarihi olduğunu fark ediyorsunuz.
    Tavsiye etmekle kalmayacağım sanırım çevremdeki bütün kadınlara bu kitabı hediye edeceğim.

    (Temmuz/2015)
  • 336 syf.
    Bitirmiş olmamın dayanılmaz hafifliği..

    Okuduğum ilk Milan Kundera kitabıydı muhtemelen son olmayacaktır. Çünkü anlatış tarzı gerçekten güzel, şahsen beğendim ben. Bık bık bık :)

    1960-1970 yılları arasında Prag'da geçen ve politik ( Rusların Çekoslavakya'yı işgali, savaşın kötülüğü gibi konular) bir arka planı var kitabın.

    Bu arka planın önünde ise beş karakterle ilerliyoruz. Ana karakterlerimiz Tomas ve Tereza diğer üç karakter ise Sabina, Franz ve benim en sevdiğim karakter ki kendisi yüce duygulara sahip bir köpek Karenin.

    Bu beş (ve çoğunlukla Tomas ve Tereza üzerinden)  karakter üzerinden birbirine çok zıt karakterler arasındaki ilişkiler konusunda farklı tespitler yapıyor.

    Erkek olanı cinselliği ve aşkı birbirinden ayrı tutuyor. Bir çok kadınla ilişkiye giren ya da girmiş diyeyim ama kadın ona çok zıt bir şekilde tek eşlilik taraftarı sakin, sessiz biri..

    Kitabın son bölümlerinden birinde Karenin üzerinden hayvan sevgisi anlatılıyor benim en sevdiğim en etkilendiğim bölümlerden biri oldu. Hani hiç olmazsa bu bölüm için bile okunur bu kitap bence .


    Kitap çok yönlü aşk var cinsel konuları cesurca işlemiş sonra felsefe var hayvan sevgisi var . Yani var da var . Çok yönlü bir kitap.

     “Roman kişileri insanlar gibi kadından doğmazlar, yazarın henüz hiç kimse tarafından keşfedilmediğini ya da hakkında önemli bir şey söylenmediğini düşündüğü temel bir insani olasılığı bir fındık kabuğunun içine sığdıran bir durum, cümle ya da eğretilemeden doğarlar.”  der Milan Kundera ve gerçekten oluşturduğu karakterler çok etkileyici. Bunu da onun ağzından bildirmek istedim.

    Bahsetmeden bitirmek istemiyorum kitapta "kitsch" kavramından bahsediyor bana biraz karışık geldi . Bu bölümünü bir kaç kez okudum. Ama hala anlatacak kadar anlamamışım sanırım.


    Son olarak ben çok beğendim çok yönlü bir eser olduğu için de rahatlıkla tavsiye ediyorum.


    Keyifli okumalar...
  • 90 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bir nefeste okuduğum kitaplar beni hep farklı etkilemiştir. Bu kitapta böyle oldu. Uyku uyku! Kitabın ana konusu uyku sorunu olan ve uyuyamayıp hayatına geniş bir alan açan bir kadından bahsediyor Murakami. Bu alanın içinde bol bol kitap okuyor ve çikolatayla birlikte kurabiye yiyor. Tolstoy ve Anna Karenina kitaba damgasını vurmuş diyebilirim. Kitaptan ve yazardan çokça bahsediyor Murakami.

    Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren sizi bir gizemin esir aldığını hissediyorsunuz. Başlarda gerçekleşen garip olayların ilerleyip daha farklı olacağını düşünmeniz belki sizi yanıltabilir. Kitap daha farklı yerlere doğru gidiyor. Çok enteresan ve gizemli biten bir final kafalarda soru işaret bırakmıyor değil. Ben açıkçası daha değişik bir son bekliyordum. Burada sanırım yazar nasıl bitireceğine karar verememiş ve gizemli bitmesini istemiş olabilir diye düşündüm. Belkide planladığı son böyleydi.

    Ayrı bir olay ölümü ve yaşamı öyle hassas terazilere koymuş ki, bir an için bir felsefe kitabı okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama Murakami bunu hep yapmıyor mu zaten? Kitapta öyle cümleler var ki, açılımın oldukça uzun kelimelere gebe olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak nefis bir kitaptı. Dikkat sizi uykusuz bırakabilir :)
  • 120 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Şölen'i ilk okuduğumda, daha 18'ime girmemiştim ve ilk ciddi ilişkimi yaşıyordum. Çok etkilendiğim için, sevgilime de okuttum. O da çok beğendi ve anlayabildiğimiz kadarıyla ilişkimize yedirmeye karar verdik. Aradan yaklaşık bir sene geçtikten sonra, yani birkaç gün önce, tekrar okudum kitabı. ilk okuyuşumda ne kadar az şey anladığımı fark ettim.

    Fakat bu az şey, körükledi beni. İçimdeki yangına sebep, bir izmarit oluverdi. Derin uykumdan uyandırdı. Neydi aşk? Aşkın ne olduğunu bilmeden aşığım diyebilir miydi insan? Ya da sevgi nedir bilmeden gerçekten sevebilir miydi? Bu diyalog ve kıymetlim sayesinde aşkın gerçekten anlaşılabilir bir şey olduğunu farkettim. Sevgilimle aramızda ki ilişkinin günden güne güçlenmesine, dönüşümüne şahit oldum, oluyorum. Bu dönüşümü; bizlere sevginin, aşkın ne olduğunu eşsiz bir berraklıkla öğreten Platon gibi filozoflara ve en güzel nasıl sevileceğini kelimelerle betimleyen Asaf, Hayyam gibi şairlere borçluyum sanırım. Bu insanlar sayesinde anladım ki, sadece bazıları gerçekten sevebiliyor ve sadece bazıları sevilmeyi gerçekten hak ediyor. Bu sevme-sevilme ilişkisini kavramak için, öncelikle üstadın bizlere tıpkı Şölen diyaloğunda yaptığı gibi aşkı, yani Eros'u, farklı ağızlardan anlatması gerekiyor.

    Diyalogta aşka dair altı temel görüşten bahsediliyor. Söze; dönemin amatör bir hatibi olan Phaidros başlıyor. Aşkın zaman kadar eski olduğunu ve Tanrılar arasında en yücelerden olduğunu söylüyor. İnsanın genç yaşlarda aşkı tatmasını istiyor. Erdemli bir sevgiliyi erkenden bulmanın, insanı bambaşka biri yapacağını ve böyle bir aşığı olmayanın, güzel ve önemli işler yapamayacağını söylüyor. Ne kadar çok seviyorsan, Tanrılara o kadar yakınsın, diyor.

    Ardından Phaidros'un görüşünü biraz daha detaylandıran Pausanias, söze giriyor. Aştan meşkten bahsediyoruz; ama ortada tek bir aşk yok ki diye itiraz ediyor. "Bence iki türlü aşk vardır: Bir beden zevkleriyle bağlantılı olan, çoğunluğun yaşadığı sıradan aşk; bir de azların yaşayıp ulaşabildiği, ruhsal zevklerle ilişkini olan aşk. " Tabi bunları kendisinden 2300 yıl sonra "Benim için önemli olan iç güzelliktir." diye savunacak olan bir yığın samimiyetsiz aşk böceğine sebep olacağını bilmeden söylüyor. Önemli olan niyet, diyor. Seni iyiye götürmesi için seviyorsan sorun yok, diyor. Ve o dönemin yaygın bir ilişki anlayışı olan homoseksüellikten, diyalog boyunca bahseden ilk kişi oluyor. Tanrısal, ruhça yüksek olan aşkla; erkek erkeğe yaşanan sevdayı bağlaştırıyor. Ama dönemin çok ilerisinde bir atılım yapıyor ve "Bana kalırsa; küçük yaştaki çocukların aşığı olunmasını engelleyen bir yasa olmalıdır." diyerek, tarihteki ilk anti-sübyancı kişi oluyor. Nitekim bu da, geçen yüzyıllara rağmen; sokaklarda yüz yüze bile gelebileceğimiz kimi insanlarca benimsenememiş bir duruş. Sözlerine erdemli, soylu bir kişiyi sevmek gerektiğini; hatta o kişiye deli divane olmakta bir yanlış olunmadığını, böyle kimselere köle bile olunabileceğini söyleyerek devam ediyor.

    Sonra söz hakkı, babası da kendi gibi ünlü bir hekim olan Eryksimakhos'a geçiyor. O da "Seveceksen eli yüzü düzgün, erdemli birini seveceksin; gönül bu şuna da konar buna da demeyeceksin." diyor. Ama bir farklılık olarak ölçülü ve uyumlu sevmek gerektiğini söylüyor. Aşkın da birçok şey gibi karşıtların uyumundan oluştuğunu; bu yüzden ruh ve bedeni barıştırıp, ikisini de mutlu etmek gerektiğini söylüyor. Öyle birini sev ki; hem ruhunu hem de bedenini tatmin etsin diye tembihliyor.

    Aristophanes, konuya çok başka bir yerden giriyor. Öyle bir mitolojik öykü anlatıyor ki; okurken, kendinizi ciddi ciddi hayal ederken buluyorsunuz. Miti şöyle özetleyebiliriz: "Çok önceden erkek ve kadından ayrı bir cins varmış: Hermafroditler. Evet, bu günkü kullanımı da bu mitostan geliyor. Dört eli, dört ayağı olan bu varlıklar; iki erkeğin, iki kadının ya da bir erkek ve bir kadının birleşiminden oluşurmuş. Zamanında bu cins, Tanrılara sataşmış ve Zeus da ceza olarak bu cinsten olan herkesi, ortadan ikiye ayırmış. Apollon da yarık yerleri dikmiş ve iyileştirmiş. Hatta tüm etlerimizi, göbek deliğimizde toplayıp bağlamış. Orası, o yüzden içeriye göçükmüş. Ve tüm bunlardan dolayı; her insan önceden birleşik olduğu diğer yarısını bulana kadar asıl mutluluğa erişemezmiş. Aşk dediğimiz şey, bu iki kopuk insanın arasındaki çekimmiş." Mitos, kısaca bunlardan bahsediyor. Tabi ki; üstü kapalı bir tek eşlilik, yani herkesin bir diğer yarısı oluşu da önemli. Yani aşk sanıldığı gibi, her çiçekten bal almaktan çok; diğer parçanı bulmakla ilgili.

    Ardından; Şölen'i düzenleyen ev sahibi, yakışıklı Agathon söze başlıyor. Aşkın; eski değil gencecik ve yaşlılığa düşman olduğunu söylüyor. Gençler sevmiş, bize de felsefesini yapmak düşer diyor. Ve benzer kişilerin birbirine sevdalandığını; aşkın iyi, erdemli ve taze kalplerde ortaya çıktığını söylüyor. Aşk olmasaydı, huzurun değil savaşın; erdemlerin değil kötülüğün hakim olacağını söylüyor. Ve kaderin zincirlerini sadece aşkın kırabileceğini, yazılmışları sadece onun bozabileceğini söylüyor.

    Ve nihayet finalde; kendisinden önce gelen tüm aşk görüşlerini kuşatan fikriyle, Sokrates geliyor. Biraz hınzır, yarı mütevazı, övgüyü ve tatlı dili silah olarak kullanan, ezberleri bozan Sokrates... Herkesi eleştirerek başlıyor sözüne. "Her biriniz tek tek aşkı övdünüz; fakat ben sizlere onu olduğu gibi anlatacağım." diyor ve ekliyor "Her şeyden önce aşk, en iyiyi ve güzeli arzuluyorsa; iyi veya güzel değildir. Çünkü, kendinde olan bir şeyi arzulamak saçma olur." Ardından, bilge ve aşık olunası bir kadın olan Diotima'dan öğrendiklerini anlatıyor. Aşkın iyi veya güzel olmadığını; ama aynı zamanda kötü veya çirkin de olmadığını söylüyor. Ne ölümlü, ne ölümsüz olduğunu; ne en üstte ne en altta olduğunu dile getiriyor. "Aşk var ya aşk, bunların tam ortasında olandır. İyi veya kötü değildir; ama iyiyi, güzeli arzular. Bizi ona götüren araçtır." diyor. "Sevmeden, aşık olmadan; ne erdemi bulursun ne de güzeli.". Ayrıca aşk, ölümsüz veya ölümlü değildir; ama ölümsüzü arzular, ona götürür diyor. Hatta bu yüzden insanlar 'aşkımızın meyvesi' denilen çocuklar yapıyor. Neslini yüzyıllarca devam ettirebiliyor. Bu yolla, biraz da olsa ölümsüzlüğü tadıyor. Ya da farklı bir açıdan bakarsak; insan aşkı, ölümsüzlüğü istediği için insanlar ebedi eserler vermeye çalışıyor. Tabi; kimisi çeşme yaptırıp kendi adını veriyor; kimisi yetmiş sayfalık kitap yazıp adına Şölen diyor, bin yıllar boyunca insanı insana sevdiriyor. Ebediyetin altına, çıkmaz mürekkeple imza atıyor.

    Sahiden düşünmek lazım; kaç kişinin elinden geçti, kaç kişinin yüreğine dokundu bu diyalog? Tarih boyunca kimleri erdemli bir aşık haline getirdi? Ya da sırf istatistiksel olarak sorarsak, kaç sevgiliyi buluşturdu acaba? Muhtemelen herhangi bir izdivaç programından daha az kişiyi. Ama bu kitabın sevenlere verdiği kırılmaz zincirlerle; yalancı aşıkların taktığı alyanslar, bir olmuyor tabi ki. Üstadın hakkını fazla fazla teslim aldığını düşünüyorum o yüzden.

    Sonunda özetliyor Platon aşkı, Sokrates'in ağzından: "Aşk; iyi, güzel, erdemli ve doğru olana her zaman sahip olma isteğidir. Ve bu bir süreçtir. Kişi önce güzel bir bedeni, sonra diğer bedenleri tadar. Ve bunun kendini tatmin etmediğini fark eder. İnsanların içine, ruhuna, özüne yönelir. Bu kişiler insanda, onlar gibi olma isteği uyandırır ve kişi derin uykusundan uyanmaya başlar. Erdemli biri olmanın ve bilginin tadına ulaşır. Bu ucu bucağı olmayan şerbet denizinden, sonsuza kadar içmek ve böyle bir hayat sürmek ister."

    Sanırım betimlenen bu süreç içerisinde asıl zor kısım; sırf bedenleri tatmayı bırakıp, önce güzel ruhları ardından onlar gibi olmayı arzulama kısmı. Bu sıçrayışı yapabilen çok az kişinin olacağını; ama yapanların çoğunun, herkesin dilinde olan gerçek aşkı tadabileceğini düşünüyorum.

    Tüm bu konuşulanlardan sonra; zil zurna sarhoş Alkibiades içeriye giriyor ve tüm samimiyetiyle, Sokrates'i ne kadar çok sevdiğini, onu yatağa atmaya çalıştığını; ama Sokrates'in şeytana uymadığını anlatıyor. Ona trip atıyor. Ardından, biraz önce Sokrates'in anlattığı aşka örnek olurcasına; yalın ayaklı, çirkin Sokrates'in erdemli, güçlü ruhuna ve bilgeliğine nasıl hayran olduğunu; bu hayranlığın onu da böyle olmaya ittiğini anlatıyor. Ve diyalog böylece son buluyor.