Bir Sürgünün Anıları

·
Okunma
·
Beğeni
·
8,4bin
Gösterim
Adı:
Bir Sürgünün Anıları
Baskı tarihi:
1984
Sayfa sayısı:
134
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789714181071
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Adam Yayınları
223 syf.
·5 günde·Beğendi
Lise yıllarım, abimin beni yönlendirdiği kitapları okumakla geçti. Aziz Nesin de onlardan biridir. (Diğeri de yine çok değerli bir yazar. Onu başka bir incelemede anlatmak isterim.) Aziz Nesin'in kitaplarını kahkahalarla okurdum. Ama nereden bilirdim ki lisede beni güldüren adam, üniversitede ağlatacak. Evet ben Aziz Nesin diyince hep güldüm, ta ki 1993 yılına kadar.

Üniversite yıllarım ise unutamadığım ve yaşadığım sürece de unutamayacağım çok acı iki olayla geçti.

UĞUR MUMCU SUİKASTİ
İlki, sadece yazdığı doğrular birilerini rahatsız ettiği için hala faili bulunmamış (Aslında belli de biz de yedik diyelim) olan Uğur Mumcu suikastidir. Uğur Mumcu'yu tanımayan genç arkadaşlara kısa bir şekilde tanıtmak isterim. Uğur Mumcu gazeteci, araştırmacı ve yazardır. 24 Ocak 1993'te Ankara'da evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek yaşamını yitirmiştir. Suikasti yapanlara kıl olmaktan başka bir şey gelmedi elimden.

MADIMAK KATLİAMI
İkincisi ise ülkemizin yüz karası olan Madımak Katliamı. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin, bazı örümcek kafalı kimselerin kışkırtmaları sonucu yakılması. Aziz Nesin, bu katliamdan sağ kurtulan kişilerden biridir. Her ne kadar öldürmek için uğraşmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Aziz Nesin'in ateistliği bahane edilerek birçok cana kıyılmıştır. Acı olan ise yapılanlar yanlarına kar kaldı, tıpkı Uğur Mumcu suikasti gibi. Aziz Nesin bu acı olaydan 2 yıl sonra geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Madımak katliamını yapanlara kıl olmaktan başka bir şey gelmedi elimden.

BİR SÜRGÜNÜN ANILARI
Aziz Nesin'in Bursa’da geçirdiği aylar insanın içini acıtıyor. Hani deriz ya YOK ARTIK, öyle bir durum işte Aziz Nesin'in sürgün günleri. İnsan yaşadıklarını nasıl bu şekilde alaya alır, güldürür, sonra da kafamıza balyoz gibi indirir? Aziz Nesin yapar. Hem de öyle bir yapar ki, okurken hem güldürür hem ağlatır, sonrasında ise düşündürür...

Peki Aziz Nesin'in, okurken güldüren aynı zamanda ağlatan Bir Sürgünün Anıları kitabını yazmasına sebep olan olaylar nasıl başladı? O bile bir komedi. Daha doğrusu Aziz Nesin'in dilinden anlatılırsa komediden başka bir şey çıkmıyor.

MARKOPAŞA MACERASI
Sabahattin Ali'yle Aziz Nesin kafa kafaya verip bir yola çıkmaya karar verirler. Rıfat Ilgaz ve çizer Mustafa Mim Uykusuz'un da aralarına katılmasıyla MARKOPAŞA macerası başlar. Aslında çıkarılacak olan bir mizah dergisidir. Ama amaçları sadece güldürmek değil, güldürürken de düzenin haksızlıklarına karşı çıkmaktır. Dergi daha ilk sayısında veto yer. Hiçbir bayi satmayı göze alamaz. Aziz Nesin de ilk sayıyı İstanbul sokaklarında dolaşarak satar. Sonrasında da zaten peşpeşe gelen kapatma kararları başlar. Her kapatma kararından sonra yeni bir adla çıkarılır (merhumpaşa, malumpaşa, yedi-sekiz hasan paşa, hür markopaşa, bizim paşa gibi isimlerle).

O zamanlar en fazla satış yapan gazetenin tirajı 50 bini geçmezken, Markopaşa her hafta baskı sayısını artırarak 60 - 70 bine kadar çıkarır. Ne yazıkki her muhalifin başına gelen Markopaşa'nın da başına gelir. Yapılan baskılar ve tehditler sonucunda dergiyi basacak matbaa bulamazlar. Bulduklarında ise başlarına gelmeyen kalmaz. Aziz Nesin'in ilk defa evi aranır. O zamana kadar Emniyet Müdürlüğünün nerede olduğunu dahi bilmeyen Aziz Nesin bu sayede öğrenmiş olur. Her muhalif yazar gibi onu da memleketi satmakla suçlarlar. 17 gün süren tutukluk günleri başlar. Bunun 6 günü ise ekmeksiz ve susuz geçen günlerdir. Hapisten çıktıktan sonra yine kaldığı yerden devam eder muhalifliğine. O zamanın en çok okunan Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir habere muhalif olarak kaleme aldığı NEREYE GİDİYORUZ yazısı sebebiyle tutuklanır. Acı olan ise yazının henüz bir tarafının basılması. Anlayacağınız yazı henüz baskıdayken tutuklanır. Savcının 22 yıl istemine karşılık, yazı dağıtılmadığı için, yani yayım eylemi gerçekleşmediği için 10 ay hapis ve Bursa’da 4 ay 10 gün sürgün yer. Komik olan, ceza yediği 161. maddenin fıkrasının sonrasında kaldırılmış olması. Aziz Nesin'in ceza aldığı 161. maddenin fıkraları, antidemokratik görülerek kaldırılmıştır. Bu da aldığı cezanın ne kadar saçma olduğunu gösterir.

"Amerika, Türkiye’ye girmesin, bizi sömürmesin, yardım maskesi altında bizi soymasın dediğim için, milli menfaatlere aykırı yayın yapmış oluyordum." 148

SÜRGÜN GÜNLERİ
Aziz Nesin, 10 ay hapis yattıktan sonra sürgün için Bursa'ya gelir. Parasızlıktan, soğuktan ve açlıktan çok çeker. Yıllarca yanından ayırmadığı lime lime olmuş battaniyesini satmak için bit pazarını araması, bulamadığı için sevinmesi mi dersiniz...Açlıktan altın dişini satması mı dersiniz... Sürgün olduğunu bilmeyen dostlarının önce yaklaşması öğrendikten sonra yanından kaçması mı dersiniz... Fişlenirler korkusuyla iş bile vermekten korkanlar mı dersiniz... Kendisine hayran olan, ama sırf vaziyetler nazik diye gazetesinde olmadık hakaretler yazan gazete sahibi mi dersiniz...Her şeyi yaşar. Buna rağmen yine de kimsenin önünde eğilmez.

Aziz Nesin, gazetelerde iş bulamayınca çok değişik işler yapar. Bir süre yağlıboya ile yastık yüzlerine resimler yapar. Daha sonra İngilizce dersi vermek ister. Ancak bir kitapçının önerisiyle eski Türkçe ve Kuran dersi vermeye başlar. Aziz Nesin böylece her sabah Ulucami’de sekiz öğrencisine Kuran öğretir. Öğrenci ve velileri memnun olurlar önceleri bu hocadan. Sonra hocanın Bursa sürgünü Aziz Nesin olduğu anlaşılınca çocuklar bir daha derse gelmezler.

Bunun yanında değerli dostları da vardır. Biri de Müvellit Tabip’dir. Müvellit Tabip’in evinde şiir sohbetleri yapılır. Osmanlıca konuşan nazik bir Bursa beyefendisidir. Evindeki şiir sohbetlerinde söylenen her beyit için bir kadeh rakı içilir. Aziz Nesin, Müvellit Tabip için, "Yemeğini yemedik ama rakısını çok içtik." der.

En vefalı dostu ise, karısını karşısına almak pahasına hiçbir yardımını esirgemeyen eski bir okul arkadaşıdır. Öyle ki karısının "Ya o ya ben" demesine rağmen dostluğunu sürdürür.

Bursa’da olup da kaplıcalara gitmemek olur mu? Olmaz tabi. Arkadaşı bir gün kaplıcaya götürür. O ise hazır sıcak su bulmuşken çamaşırlarını yıkamanın derdindedir. Okurken kahkalarla güldüğüm son cümlesinde ise gözyaşlarına boğulduğum bölümdür bu kaplıca hikayesi.

"Bikez bitirsem çamaşır yıkamayı, havuza dalacağım. Ha babam, ha babam... Tepe gibi çamaşır..." 137

Sonrası hem komedi, hem hüzün, hem gözyaşı. Okumalı. Okumalı ki gerçekleri öğrenmeli, Türkiye'nin yakın tarihini bilmeli.

TAVSİYE
Ben Türk yazar okumam diyerek övünen bazı genç dostlarımız var. Onlara tavsiyem, önce kendi topraklarımızın insanını tanıyın, hikayelerini öğrenin. Sonra yine istediğiniz kadar yabancı yazar okuyun. Aziz Nesin ile başlayabilirsiniz mesela. İçinde bol bol kahkaha var. Yok ben hüzünlenmek istiyorum derseniz onu da gayet güzel yapıyor. Bu arada düşünmenizi de sağlıyor.

TEŞEKKÜR
Tek amacı Aziz Nesin’i tanıtmak olan, hatta kendi kitabı olsa ancak bu kadar över ve insanları okumaya teşvik eder dediğim Tuco Herrera' ya beni de bu kitapla tanıştırdığı için teşekkür ederim.

SON SÖZ
Üniversite yıllarımda Tarkan, 'Kıl Oldum Abi' parçası ile hep kulaklarımda çınladı. Kafelerde çaldığı için, kendisine kıl ola ola parçayı çok kez dinlemek zorunda kaldım. Oysa ne doğru söylemiş. Aziz Nesin'e ve daha bir çok aydınımıza acılar yaşatanlara KIL OLDUM ABİ...
223 syf.
·Beğendi·10/10 puan
"Anadolu'yu otomobille, yaya, tirenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki...
Ben Anadolu'yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca..."

- Aziz Nesin -


ÖNCESİ : SİPER ET KENDİNİ DE DURSUN BU HAYASIZCA AKIN

Yıl 1948.. "malum hükümet" iktidarda.. ve Türkiye'yi küçük "amerika" (daha da küçük yazmak isterdim ama malum font izin vermiyor) yapacağız sloganları yeri göğü inletiyorken ,zamanın cumhuriyet gazetesinde şu başlıkla bir haber yer alır:
AMERİKA'NIN SINIRLARI TÜRKİYE' DEN GEÇER (??!?!?!?!?!!!)

SABAHATTİN ALİ ve AZİZ NESİN o sıralarda beraber kapanan Marko Paşa adlı derginin ismini değiştirmiş ve MALUM PAŞA 'ya çevirmişlerdir..gene basının ve muhalif yazar çizerlerin üstünde muazzam bir baskı vardır..bu habere katlanamaz AZİZ NESİN ve hemen söz konusu habere karşı bir karşıt bildiri hazırlar NEREYE GİDİYORUZ başlığıyla.. uzun müddettir cıkardıkları Marko Paşa isimli dergi dolayısıyla o zaman kendini "ileri demokrasi" bekçisi olarak adlandıran hükümetin eline böylece kendisini mahkum ettirecek bahaneyi vermiş olur..matbaası basılır..hemen gözaltına alınır daha sonra serbest bırakılır.. bitmemiştir zulüm..söz konusu bildiriyle halkı kin ve nefrete (?!?!) teşvik ettiği gerekçesiyle derhal hakkında dava açılır ve bildiriyi 2 kişinin okuduğu yönünde şahitler gösterilerek hakkında tam 22 -yazıyla yirmi iki - sene hapsi istenir..hemde daha sonraki dönemlerde anti-demokratik bulunurak kaldırılacak olan 161. madde istemi ile...suçu çok büyüktür Aziz Nesin 'in.. emperyalizme DUR! demiştir.. birde gene trajikomik bir ayrıntı: davaya bakan askeri savcı da bir dönem okul arkadaşıdır kendisinin.. olaylara geri dönersek düzmece bir tezgahla şahitlikleri alınan söz konusu 2 kişi sonradan şahitlikten vazgeçerde büyük usta sürgünle yırtar..

SONRASI : Bursa ilinde bir ÖTEKİ "ADAM"

Sonrasında bahse konu olanlar bu kitabın konusudur.. yokluğu, parasızlığı ,açlığı, iki küçük çocuğuyla bir başına bıraktığı karısını , halkın kendisine karşı takındığı tutumu hep karşısına alır, olanlara göğüs gerer Bursa' da da..bu kitabı okumaya her yürek dayanmaz.. açlığı ve parasızlığı da komik bir dille anlatır kitabında .. sizi de hem ağlatır hem güldürür..

"ipeklisi var giyemezsin
şeftalisi var yiyemezsin
cepte para nanay
dön şinanay şinanay"

hacmen çok hafif ama içerdiği anlam bakımından KURŞUN gibi ağır bir kitaptır..ben bu kitabı 9 yaşımda kütüphanemizde kapağına bakıp gülümseyerek almıştım elime.. ilk basımıydı..2 jandarma erinin arasında minicik bir adam.elleri kelepçeli ..askeri adımlarla yürüyorlar..(merak edenler için o anlarında hikayesi var kitabın girişinde) kısacası hem gülüp hem ağlamak istiyorum diyenler için MUADİLİ OLMAYAN BİR ESERDİR bu kitap..elimden gelseydi tüm VİCDANSIZLARA KILIÇ ZORUYLA OKUTURDUM..kritiği sonlandırırken kendisini bu yazdıklarımla beraber bir kez daha saygı ile anıyorum..senin gibiler olmasaydı n'olurdu halimiz? huzur içinde yat MEHMET NUSRET NESİN...
223 syf.
·Beğendi
"Bizim kalemimizin yönünü, hayatımız çizmiştir ; ondan böyle acı, keskin, buruk, gözyaşlı ; hatta gülmecemiz bile..." Aziz Nesin'in Anıları(S.239)

Sürgünün anıları, birkaç aydır kah Ulucami yakınından geçerken(bkz.Hafız Aziz anısı) göz kırpıyor, kah gecenin bir saatinde dar sokaklarda sessizce yürürken " Hülasa bu koskoca Bursa şehrinde Aziz yapayalnızdır." sözü zihnimde şimşekler yıldırımlar olup çakıyor, kah Aziz Nesin'in o battaniyeyi satamadan geri döndüğü gündeki buz gibi soğuk, ta o zamandan şu havaların ısındığı Nisan günlerine gelerek ciğerlerime işleyip bana yine yazmayı hatırlatıyor. Öyleyse vakit gelmiştir.
Bu incelemeyi Aziz Babayı en az benim kadar seven yüce işsiz Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum. Rakın ve 'perensipli' leblebin, mezen bol olsun mirim.

Mizahın en çok beslendiği meseleler çarpıklıklar, trajediler, ciddiye alınmamışlıklardır. Şimdilerde televizyonda izlediğimiz salt güldürü içeren absürd hareketlerin hiçbirinin 'mizah' ile yakından uzaktan alakasının olmaması da bu derin kaynaklardan beslenmiyor oluşundandır.(Çghb istisna tutulabilir).
Mizah büyük kitlelere ulaşmanın en iyi yollarından biridir, ama bu kitleye ulaşıldığında onlara olan gönül borcu vardır her zaman, yalnız büyük yazarlar/komedyenlerin derinden hissettiği. Yıllardır uyuyanları davulla zurnayla uyandırır mizah, siyasi kokuşmuşlukların, yalanın, iki yüzlülüğün yakasını asırlardır bırakmaz. Ve şüpheniz olmasın bu ülkede mizah hakettiği yeri kesinlikle Aziz Nesin ile bulmuştur. Sabahattin Ali ile çıkardığı Markopaşa başta olmak üzere onca mecmua neden kapatılmıştır? Kitleler tatlı tatlı uyutulmalı ki yönetmek pek kolay olsun. Uyandıranlara da gözdağı vermeli ki mizahın dili fazla uzamasın.
'Gerçek' mizahın bizi olduğu kadar koyun güdücüleri de rahatsız eden, kendimizi sorgulamaya iten, görmek istemediklerimizi gözümüze sokan bir doğası var. Hele ki kara mizah, baştacıdır.

Mehmet Nusret Nesin. Ya da bilindik adıyla Aziz Nesin, ben ona BABA hitabını uygun görüyorum. Bunu neden diyorum? Bizim kültürümüzde BABA bütün güçlüklere karşın hep dimdik durabilendir, atadır, teselli verendir. Acılara gülüp geçebilmesi, yeri geldiğinde olmayacak parayla bilmekaçkişilik ailesini açıkta bırakmaması beklenir.
Müjdat Gezen son röportajlarının birinde "Dilimi kesseler işaret dili öğrenir yine eleştirimi yapar, söyleyeceğimi söylerim" demiştir, işte benim gözümde bu ülkede doğmuş en büyük aydın sıfatını hak eden Aziz Nesin bunu sonuna dek yapmaya cesaret eden boyu küçük, yüreği dağlar kadar büyük TEK adamdır.
Tarih boyunca kralların/padişahların sarayında kimsenin söyleyemediği şeyleri soytarılar söylemiştir. Aziz Nesin bir soytarı değildi elbette; taşa tutulması da, asıl soytarının kendisi değil de ülkenin başındakiler olduğundandır.

Gençken insanın kanı kaynıyor, dünyayı değiştirebileceğine, kararlılıkla yürüdüğünde bütün dünyanın ona yardım edeceğine inanıyor. Ama hayat engeller, patikalar, köprüden önceki son çıkışlarla dolu. Sonra bir göz açıp kapayıncaya kadar yaş 30 ve artık iş güç-aile derken bir gün aklına geliyor; Yahu ben ülkeyi değiştirecektim? Ondan külliyen umudu kesiyor tabi, sorumluluklarla çoktan zincirlenmiş olduğu yere. Sonra kendimi değiştireyim diyor en azından, onu da yapamıyor. Kökleşmiş artık alışkanlıklar. Farklı arayışlara giriyor bir süre sonra, hayatın insana sunamadıklarını sunan edebiyatın dergahına, sanatın yakıcı rüzgarına, belki de bir rakı masasına koyuyor yaşanmışlıklarını, şöyle bir içsorgu yapıyor. İşte bu kitapta bol bol içsorgu var. Yaşanmışlık kokan, hani 'o anlattığından çok daha fazlasını anlatan', seçme anılarla dolu kitaplardan biri bu. Anı türünde Mina Urgan'dan daha dinazor olduğunu söyleyebileceğim tek isim. Her sayfasında trajedi, her cümlesinde ipince işlenmiş Aziz Nesin mizahı var. Var da var ey okur!

Bu ülke asırlardır dolandırıcıların ülkesi. Bu sesini çıkaramadığı meselelere o kadar canı sıkılıyor ki milletin, senelerdir birbirimizi yiyoruz. Birkaç tane namuslu adam kaldıysa onlar da ekmek parası için maskara olmak zorunda kalıyor eninde sonunda. Bu kitapta Aziz Nesin'in herkesin gülerek yaşadığı, "kimsenin umutlarından sürgün edilmediği bir dünya" özleminin izlerini de okuyacaksınız.

Umutsuzluğa, karamsarlığa zihnimde yer açmak istemiyorum. Sonra Aziz Nesin başta olmak üzere bilumum değerli insanın diri diri yakılmaya çalışıldığı Sivas-madımak olayları zihnime üşüşüyor, Aselsanda öldürülen dahi mühendisleri düşünüyorum. Sırf global ölçekte düşündü, yanlışı parmakla gösterdi diye parmaklıklar ardına tıkılan gazeteciler, on yılda nasıl yandaş medyanın tüm haber kaynaklarını ele geçirdiği? gibi meseleler geliyor aklıma, biraz buhrana kapılıyorum.
Umutla ahmaklık arasında ince bir çizgi var dostlar. Şöyle bir bakıyorum, çocuklarımız çok güzel. Hepsi pırıl pırıl zeki, yetenekli çocuklar. Peki ne oluyor da bunlar bir elden çıkmışçasına yavaş yavaş kişiliksizleştiriliyor, yok ediliyor?
Aziz Nesin iyimser bir rakamla bu ülkenin yüzde altmışı aptaldır demişti o zamanın medyasında sansasyon yaratan bir tabirle. Bir ülke nasıl yok ediliyor? Sormak istediğim asıl soruyu anladınız sanırım: GÜZEL ÜLKEMİN İNSANI NASIL AHMAKLAŞTIRILIYOR?
Kendi ülkemde de bilim yapılmasını isterdim, dünyayı değiştiren edebiyat şaheserleri bu ülkenin yaşanmışlığına doysun isterdim. Zamanında Türkiye'den af buyurun 'bir halt olmayacağını' anlayınca Amerikaya yerleşen Aziz Sancar'ın aldığı Nobel'in bizim için hiç anlamı yok, istediğimiz kadar sonradan sahip çıkma taklidi yapalım. Aynı şekilde yurtdışına bilim yapmaya giden sayısı yüzleri binleri belki on binleri aşan değerli insanlar neden kaçıyor/kaçmak zorunda bırakılıyor ülkemden?
Böyle düşününce öldürülen mühendisler, önü kesilen gazeteciler, papaz eriğini imam eriğine çeviren ödüllere boğulan projeler anlam kazanıyor.
Bu ülke hiçbir zaman demokrasi ülkesi olmadı ne yazık, şuanki siyasi figüranları da az çok biliyoruz, burada söylemeyeceğim, Silivri nisanda da epiy soğuk diyorlar.
Bir zamanlar Aziz Baba sobayı yaktırmak için derme çatma otele verecek bir lirası olmadığından sokaklarda Bursanın soğuğunu iliklerine dek hissetmişti. Kitabı okurken siz de üşüyeceksiniz,ben düşündükçe bir titreme geliyor, ılık bahar gününde İÇİM üşüyor. Birkaç gün kör aç gezdikten sonra mecburiyetten iki altın dişini söktürüp onla geçinmeye çalışan bir adamdan bahsediyoruz burada! Var mı ötesi? YOK!

Peki Aziz Nesin neden hapis ve de sürgüne gönderilmiştir? Değinmeden olmaz. Bir alıntı yapayım;
"Yıl 1948... CHP iktidardadır.
Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Markopaşa adlı bir siyasi mizah dergisi çıkarmaktadırlar.
Aziz Nesin, Amerikan emperyalizmine karşı ‘Nereye Gidiyoruz’ adlı bir broşür hazırlar. Broşürün hazırlandığı öğrenilir; polis matbaayı basar; 11 bin broşüre el konulur.Aziz Nesin gözaltına alınır.
Oysa broşürün sadece ön yüzü basılabilmiş arka yüzü daha tamamlanamamıştır bile.
Aziz Nesin’i bizzat emniyet müdürü Ahmet Demir sorgular. Kara mizah olan sorgu şöyle gelişir:
‘’-Niçin yazdın bu broşürü?
-Cumhuriyet gazetesinde “AMERİKA'NIN HUDUTLARI TÜRKİYE’DEN GEÇER” diye büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak milli haysiyetime dokundu. Onun için yazdım.
-Peki, tartışalım bunu seninle, açıkla düşünceni.
-Nasıl tartışabiliriz, eşit şartlar altında değiliz ki… beni sanık olarak buraya getirmişler. Karşımda tanımadığım birçok insan. Kalın duvarlı emniyet müdürlüğünde, tabancalı insanlar arasındayım…
- Yani Rus köpeği mi olalım?
-Önce köpek olmayalım. Köpek olduktan sonra ha Amerikan köpeği ha Rus köpeği… hangisi iyi beslerse onun köpeği olunur.
-Götürün bunu!’’
Aziz Nesin’i götürürler. 24 yıl ceza istenir! 10 ay hapse ve Bursa’ya sürgüne çevrilir ceza. İşte bu kitapta geçmek bilmeyen 4 ay 10 günlük bu sürgünü okuruz. Sırf Amerikan "yardımını" (Amerika BİN söğüşlemeyeceği yere BİR basar mı hiç, tarihte görülmüş mü ey dostlar?) eleştirdiği için mahkum edilir. Eskiden hapis cezasına ilaveten bir de sürgün cezası var imiş. Bilhassa siyasi meselelerden hüküm giyenlerde. Ha unutmadan söyleyelim, peki Sabahattin Ali'ye ne oldu? Bilenleriniz vardır. Kendisi ölümün kol gezdiğini görünce Bulgaristan sınırından kaçmaya çalıştı. Ona rehberlik ettiğini sandığı 'üstlerden emir almış' bir milliyetçi tarafından kafasına sopayla vura, vura, vura öldürüldü. Muhtemelen yine kitap okuyordur o sırada. Ne hazin son. Kitaptaki ilk komiserin memura dediği gibi: "İyi ki fazla okumamışım, yoksa benim de başım belaya girerdi..." ???

Rusların Gogol'a sahip çıktığı kadar biz Aziz Nesin'e sahip çıksaydık şimdi dünya yerinden oynardı. Gogol'la kıyaslarım elbet. Hiciv mi? En taşlısından. Bürokratik sistem eleştirisi mi? En gaddarından. Mizah mı? En trajikomik en yüksek dozlusundan.
Bir sürgünün anıları Aziz Nesin külliyatındaki en eşsiz kitaptır zannımca. Hani diğerleri daha az mükemmel olduğundan değil. Başka hangi kitap bir insanı hem ağlatır hem güldürür, hem çarpar hem süpürür? Muadili yoktur gözümde. Hafız Aziz anısını hepiniz bilirsiniz, Kerim Sadi'yi kitabı okuyanlar bilir, ama 4 ay 10 güne kaç yaşanmışlık sığar, işte onu yalnız tahmin edebiliriz.

İncelemeyi çok yormadan, onun şiiriyle son vermeli.
"ölüme değil,
sonsuzluğa gidiyorum
orada dinleneceğim gönlümce
yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim
kalemim yine elimde
kağıtlarım da önümde
son uykusunda düşecek başım
sağlığımda hiç eğmediğim"

Sen ki yaşadığın müddet hiçbir tirana boyun eğmedin, dinlenmeyi en çok da sen hakettin yüreği büyük adam! Sana borcumu biraz da olsa ödemenin rahatlığıyla, huzur içinde yat.
223 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Siz hiç yalnızlığa mahkûm edildiniz mi? ‘SÜRGÜN OLMAK’ yani. Ben bir ara gönüllü bir sürgüne rastlamıştım. Üstelik Aziz Nesin gibi bir sürgünlük değildi. Özgürdü, dünyanın en imrenilen yerlerinden birindeydi, her şeyi vardı.

Sonra ne mi oldu?

Sürgün neymiş anladı.
Sonsuzca gelen bir ayrılık. Zaman geçmez. Her şafakta yalnızlık. Kalabalıklar yetmez. Kuşlar uçar, güneş açar, günler geçer... Ama sürgün tek başına yalnızdır. Tek başına yalnızlık, yalnızlığın gerçek tanımıdır. Tek başınayken yavaş yavaş ölür insan.

"Bana sorarsanız, en acı şey nedir diye; şöyle derim: İnsanın KENDİNİ bölüşeceği ve KENDİSİYLE bölüştüğü biri olmaması.."
(Mum Hala 1 sayfa 154)

Zaten Aziz Nesin gibi aydınları sürgün etmekteki amaç da öldürmek. İnsan her zaman silahlarla öldürülmez. Onurunu kırarsın, ekmeğini çalarsın, düşüncelerini boğarsın. Bu daha acılı bir ölümdür. Ancak, her ne kadar ‘hesap adamları’ olsalar da hesap etmedikleri bir şey vardı:

Nesin, yokluklar içinden gelmiş, hiçbir durumda kirlenmemiş saflığıyla yaşamaktan ödün vermemiş biriydi ve ‘burun sürtme’ cezasıyla doğru bildiği yoldan döndürülemezdi. Bu silahlar onu öldüremezdi.

Öldüremedi ama ağır yaralamıştır.

Yaz kızım:

Sanık Aziz Nesin henüz yayımlamaya bile fırsat bulamadığı bir broşür yazmış olup, önce daha ağır cezalara çarptırılmaya çalışılmış ama dayanak bulunamadığından sürgün edilip burun sürtme cezasına çarptırılmıştır.

Kanıt broşür:

Öyle biyer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla mücadele olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye'ye girişine karşı halkımızı uyarmak için mizah dışında yayın yapmamız gerekiyordu. İşte bu amaçla Nereye gidiyoruz? başlıklı küçük bir broşür yazdım.
(Bir Sürgünün Anıları sayfa 145)

Sanığın evinden, çocuklarından, eşinden koparılıp atılmasına, beş parasız-evsiz yurtsuz bırakılmasına,

Kış ortasında aç susuz, korkudan kimsenin selam vermediği, lime lime bir battaniyeyi dahi satıp ekmek almaya çabalayacak derecede insanlığından çıkmasına,

Altın kaplama dişini satıp karnını doyurmaya çalışma derecesinde çaresiz bırakılmasına,

Başka satacak bir şeyi kalmayınca iki günlük açlıkla Bursa Halkevi'nin kütüphanesinde kitap okuyup ısınmaya çalışmasına,

Sanık sürgündeyken işinin bozulmasına, yuvasının dağılmasına, çoluk çocuğunun muhtaç bırakılmasına,

Ve daha muhtelif bir sürü aşağılamayla cezalandırılmasına,

KARAR VERİLMİŞTİR!

Ne sandınız?

NESİN öyle mizahî dille anlatınca yaşananlar acı olmaktan çıkmıyor değil mi? Didaktizm neyim kaygısından uzak “görün, okuyun da uyanın” deyince...

Aziz NESİN okuyanlar bilir. Okumayanlar; bakın usta ne diyor? Bakın da lütfen okuyun kitaplarını.

“Bir düşüncenin ulusal çıkarlara aykırı ya da uygun olduğu, o düşüncenin ortaya atıldığı dönemde herkesçe kolaylıkla anlaşılamaz. Bir düşüncenin topluma yararlı mı zararlı mı olduğunun herkesçe kesinlikle anlaşılabilmesi için üzerinden belli bir zaman geçmesi gerekir. Kısaca söylemek gerekirse, hangi düşüncenin doğru olduğunu zaman gösterir. Ancak zamanın doğruluğunu, yanlışlığını, yararını, zararını ortaya koyacağı bir düşünceden ötürü ise mahkum edilmemem gerekir.''

Zaman doğruları hep gösterse de biz başımızı çevirmekten vazgeçmiyoruz. Doğrudan yana ol. Aman verme yanlışa. Geçit verme zulme.

Sürgünler sadece ağaçta olsun.

“Niçin biraz alçak değilim, niçin biraz olsun namussuz değilim, niçin, niçin?..
Azı olmaz da ondan..”
(Mum Hala 1 sayfa 90)

Ve şu sözlerin sahibine bir şans ver, OKU LÜTFEN!
223 syf.
Sürgün, yalnızlığın en koyu demi. Alnına yapıştıkça, izi her gün biraz daha belirginleşen.
İnsanların korkuyla senden uzaklaştıkları..
Açlık, soğuk ve kimsesizlik son sürat sana doğru koşarken, hakkın hukukun fersah fersah kaçtığı..
Belki de göğüs kafesinde taşıdığın bir zafer nişanıdır.

İNANDIM demektir önce. Sonra SUSMADIM demektir. Sonra DİRENDİM, sonra ANLATTIM..

Tehlikeli adamım aslında, demektir. Hırsız değilim, namussuz değilim, katil değilim. Hatta o, bir ölüp bin dirilenlerdenim. Sert bir kaya gibiyim, kum tanesi değilim. Ruhum bedenimin en çok üşüyen yanı. Düşünenim. Kİ, EN BÜYÜK SUÇ BU DEĞİL MİDİR ASLINDA?

Sürgün, acıyı bal eyleyendir.
Bir bardak çay, sadece bir bardak çay değildir bazen. Hiçbirimiz acıktığımızda aklımıza, birkaç leblebi olsaydı bari, demek gelmez.
Okumaya tahammül edemediğimiz satırları, birilerinin yüz misliyle, bin misliyle yaşadığını bilmek, öyle enteresan, öyle can yakan, öyle suçlu hissettiren bir duygu ki..

Bir battaniye de sadece bir battaniye değildir bazen. Ya da bir şehir, gezip görmek için gittiğimiz, sokaklarında fotoğraf çekip hediyelik eşya satın aldığımız şehir değildir.

Bir hayat.. Kırık dökük, ürkek, yalnız.. Yapayalnız yıllar.. Bizim yaşadığımız hayata göre çok daha fazlasıdır bazen..

AZİZ NESİN..
Bir insan güldürürken nasıl bu kadar acıtabilir, öğretiyor bir kez daha. Aslında okudukça, tanıdıkça öğrenecek daha ne çok şey varmış diye düşündürüyor.

Bursa 'nın soğuğunda söktürüp sattığı altın dişlerinin, geride bıraktığı sızıyı hissetmemek elde değil. Ve ben eminim ki, yazdıkları, yaşadıklarının çok az bir kısmı. Her şeye ama her şeye rağmen içinde vicdan barındıran gönlünün izini her satırda görmek mümkün. Merhamet, öyle her insana verilen bir güzellik değil maalesef..

Peki ne için?
Neden bu yalnız bırakılış?
Neyin cezası bu yaşananlar?

"Siz de gülesiniz diye yazdım.. "diyor önsözünde. Eminim ki biliyor, gülerken nasıl da içimizin acıyacağını.

" Evvela köpek olmayalım! "diye düşündüğü için.
İnsanların gözlerini açmaya çalıştığı için.
Farkında olduğu ve susmadığı için.
Haksızlığa, yanlışa baş kaldırdığı için.
İçinde koskoca bir yürek taşıdığı için mesela.
Yüreğinde sınırsız ümit barındırdığı için.

Bu kitabın yeri çok ayrı oldu bende. Onu ve hissettirdiklerini gönlümün en suskun yerine sakladım.

Çünkü bazı şeyler yaşanırken ya da bazı insanları dinlerken susmak lazım.
Çünkü ben sürgünü gözbebeklerinden tanırım. Benzer hikayeleri çook dinledim babamdan. Önce ücra bir köy okuluna sürgün, sonra cezaevinde geçen yıllar, sonra görevinden alınıp uzun seneler boyunca öğrencilerinden uzak kalması..

Ve yıllar yıllar sonra
İade - i itibar.
Göreve dönme. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 'nın sanık olduğu davada müdahillik talebinin kabul edilişi..

Bütün bunlar çalınan yıllar ve yaşanan yürek almaz acılar, fiziksel ve ruhsal işkence sonrasında basit bir "Pardon!!" hükmünde.

Silmiyor.. Ne yaraları, ne yaşananları ne de yaşanamayanları.

Bir sürgünü gözbebeklerinden tanırım ben.
Anlatır ;
"Görevden alınalı birkaç yıl olmuştu. Dilekçe yazıyorum, öyle kazanıyorum üç beş kuruş. Bir gün kendime ziyafet vereyim dedim. Uzun zaman sonra ilk kez lokantaya gittim. Menü belli, kuru fasulye pilav. Yanında sınırsız ekmek verdiler diye bir mutlu oluyorum ki.. Yiyorum da yiyorum, yiyorum da yiyorum.. Bir ekmek yemişim neredeyse.. "

Dinliyorum sessizce. Gözlerim doluyor.
Sonra ben.. Ne zaman ekmek yesem.. Boğazıma takılıyor işte..

Tarihin tozlu sayfaları arasında, insanlığın utanması, yerin dibine geçmesi gereken zamanlar bunlar.

Bu kitap herkesi acıtmıştır, orası kesin.
" Ama benim şu ciğer komple gitti!.."


Aziz Nesin 'in tanınması ve anlaşılması için çırpınıp duran Tuco Herrera , bu inceleme, öncelikle senin için..

Keyifli okumalar.. :)
223 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
''Bir Sürgünün Anıları'' her ne kadar ''anı'' türünde bir edebi metin olsa da döneminin Türkiye'sini, siyasi yapısını, düşünce özgürsüzlüğünü ( böyle bir kelime yok diye uyarı alıyorum bilgisayardan, napayım siyasetçiler tarafından yapılmış ve başarılı olmuş, literatüre geçebilir ''özgürsüzlük'') anlamak için bence ansiklopedik bir değer taşıyor. Aynı zamanda Aziz Nesin'i anlamak için de en iyi otobiyografik eserlerden biri. Ama tabi ki birinci elden yazılan bu kitaplardan ziyade halk arasında dolanan görüş neyse ona bürünüyor birçok insan.

''Komünist!''

"Ateist"

"İslamiyetle ilgili görüşleri şöyle şöyle"

Ya arkadaşım, sen kim oluyorsun? Harbiden ne sanıyorsun kendini merak ediyorum. Bu sana mı kaldı? Sanane. Seni ilgilendiren bu mu? Niye çocuklara olan sevgisi konuşulmuyor? Niye mizahı yönden başarısı konuşulmaz? Neden şu an da Türkiye'nin en büyük matematikçilerinden biri olan Ali Nesin'in babası olduğu konuşulmaz? Gerçi kaçımız biliyoruz ki değil mi... 100'ün üzerinde birbirinden kıymetli esere sahip olan bir edebi deha. İki kelimeyle kimisi her şeyi ispatlayabileceğini sanıyor. Yazık gerçekten üzülüyorum. Bir yazarın size olan yakınlığını ölçmek istiyorsanız önce eserlerine bakın derim.

Aziz Nesin çok sivri dilli bir insan. Kimi zaman bu sivri dili yumuşatmak için mizah yapıyor kimi zaman da sadece mizahtan anlayacak kadar kafası olanların anlayabilmesi için bu edebi türe kaymıştır. Ama onu bu hale getiren en büyük sebep acıları (bana göre). İnsan o kadar acının altında kaldıktan sonra bir yerden sonra kaldıramıyor, hissizleştirmeye çalışıyor, gülüp geçiyor, güldürüp geçmeye çalışıyor en sonunda. Ki Nesin'in yüzünde her ne kadar samimi bir insan ifadesi olsa da gözlerinin içi sivri biber turşusu gibi.

Sürgünde yaşadığı anılar Nesin'e olan sevgimi ve saygımı kat kat arttırdı. Bu kadar olay yaşayıp insanlara her zaman hoşgörü, sevgi ve saygı çerçevesi içerisinde cevap verebilmesi çok büyük bir erdemdir. Ki sürgün hayatı... Ne denilebilir ki? Eşin senden uzaklaşıyor. Çocuklarından haber alamıyorsun. Mektup yazsan 1 haftada cevap anca geliyor. Seni sevenler damgan olduğu için yanına yaklaşamıyor. Paran yok. Ağzını açamıyorsun. Arkadaşına sığınıyorsun ama gece odanın içerisi soğuk olur diye 4 saniyeliğine kapıyı açmıyor. İş bulup uğraş ediniyorsun ama elinden alıyorlar bu durumu. İyi misin nasılsın sevgiye ihtiyacın var mı diye soran yok. Kapıların Dışında Yabancı'laşmış bir Aziz Nesin. Nasıl gülebilirim ki bu kitapta.


Ortam o kadar etkiledi ki beni ne dersen de gülemem Aziz Nesin.

Yaptıklarınla, insanları uyandırmaya çalışmanla, çocuklara sevginle, şu an eğer matematiği seviyorsam buna sebep olan oğlunla, yıllardır birçok çoçuğa yardım eli uzatan vakfınla, her şeyden önce o güzel yüreğinle...

İyi ki bu memleketten geçmişsin be Aziz Nesin!

Huzur içinde yat.
223 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaz Elif...
Lucifer'in ( Tuco Herrera ) gazabından yaradana sığınarak sitenin Aziz Nesin temsilcisinin sponsorluğunda sahip olduğum şu kısa ama ülke tarihini anlamak için bir o kadar da yeterli kitap ile ilgili bir şeyler söylemezsem çatlayacağım.

Aziz Nesin, kitabın ilk baskısındaki önsözünde 'başımdan geçenleri yazıyorum, şimdi baktığımda onlara gülüyorum siz de gülün diye yazdım' diyor. Bu basımdan 37 yıl sonra yeni önsözde diyor niye gülüyoruz ya, ben şu an çok kızıyorum. Şayet ilk baskıdan okumuş olsaydım kitabı bitirdiğimde derdim bu adam bu kitabı gördüğünde, yaşadıklarını hatırladığında nasıl güler. Deli oldum sinirden, sıkıntıdan.

Aziz Nesin 'i televizyonlardan haberlerden öğrenmek ve bir iki meşhur cümlesini okuyarak tanımak aslında ülkenin tam da işaret edilen okuma istatistiğini kanıtlar nitelikte değil mi?
Okuyun lan, kafanız acımaz.

Şu kitap yalnız dört aylık sürgün süresini anlatıyor. Ama dört ayda bir insanı nasıl ölmekten beter edebilecek bir devlet yapılanması olduğunu da gözler önüne seriyor. Zamanında Osmanlı'da sürgün gönderilirken aileye ve sürgün gidene ufak da olsa 'ölmemesi adına' bazı yardımlar yapılırmış. Gel gör ki sağolsun dönemin iktidarları çekip vursaymış daha az onur kırıcı hareket ederim diye düşünmüş olacak Yaşar Kemal'in "Zilli Kurt' hikayesi kahramanı gibi nereye gitse bu çok 'tehlikeli azılı suçlular ', onları mahvetmekle and içmiş gibi davranmış anında zillerinden yakalamış. Cebinde beş kurusu parası yok, küçücük çocukları var, ailesi perişan, karısı da anladığım kadarıyla kıl o dönem, soğuktan açlıktan kırılıyor, hatta eli donduğu ve hareket ettirmekte zorlandığı için yazısının bozuk olmasından ötürü özür dileyecek kadar yüce bir adam bu Aziz Nesin. Sırf saygı duyduğu için sırtına binen kerim sadiye de (özel bir küfürü hakediyor ya neyse), yemeğine ortak olan aşırı meraklılardan da kendisine hayran olduğunu ama hiç görüşmemiş olduklarını özellikle tembihleyen sözde yazar müstakbel devlet büyüğüne de, selam vermeyen okul arkadaşlarına da ve listeler dolusu cahiline kadar neler var neler.

Kitabın yine en çok içimi acıtan kısımlarından biri dönemin dergisi Markopaşa 'yı birlikte çıkardıkları Sabahattin Ali'nin adının geçtiği yerler. Bir mektupta Sabahattin Ali'nin mahkeme mahkeme süründükten sonra ortalarda olmadığı, dergiye ait bazı paraları alıp gittiği hatta mektubu yazanın boynu altında kalsın onun diyerek kendilerini unuttuğunu düşündükleri dönemde aslında Sabahattin Ali'nin ölmüş olması...

Bu arada yaklaşık bir sene cezaevinde kalmasına ve 4 ay sürgün yemesine neden olan suç neymiş biliyor musunuz?
'Nereye Gidiyoruz?' başlığı ile yazdığı bir broşür. Peki bu çok tehlikeli broşürde ne ola ki? Offf çok korkunç ve bir o kadar da sakıncalı. Diyor ki ülke Amerika'dan yardım alıyor ama dikkat edelim amerika bizi sömürmesin yardım adı altında bizi soymasın. İnanın yazının tam metni bunu içeriyor. Ve bu yazı ile milli menfaatlere aykırı yayın yapmaktan tutuklanıyor. Şu anki muhteşem demokrasimize o kadar aykırı ama zamanında oluyormuş işte.

En en can alıcı yerlerden biri de gazetecilere sesleniş. Allahım Aziz Nesin bu yazıyı geçen hafta yazmış olmalı, yoksa bu ülkenin... :)
"Eğer bu alışverişin hakiki sebeplerini ,ülkemizde bitek gazete, bitek gazeteci medeni bir cesaretle yazmış olsaydı, o zaman bu işi ciddi olarak ele almak lüzumunu duymazdım, bana yine işin alayı kalırdı.
Bu memlekette, beyinleri cüzdanlarında olmayan tek bir gazeteci yok mu? Bu memlekette, hakikatleri gördükleri ve konuştukları halde, bunları yazabilecek ve halka duyurabilecek cesur adam kalmadı mı? Onsekizmilyonun kurtuluşu uğruna pis canını düşünmeyen insan yok mu? "
Cevap veriyorum Azizciğim; olmaz mı, ayıpsın...
Bizde gazetecilik öyle ilerledi ki, nasıl güzel ses ediyorlar, boğazda yalıda oturanından cumhurum isterse kendimi ona sunarım diyenine ultra gazetecilik var bu memlekette, behey yaa. Haaa bunların yanında başka ses çıkaran gazeteci yok mu? Var elbet hem de Atam'a sahip çıkan cinsten, hakkında kitap yazıyor, 2500 liraya halka satıyor, nasıl bir hizmet görmen lazım Azizciğim.

Ne diyim...
Ben bu 200 küsur sayfayı bin sayfalık anlatsam kaç yazar. Günlerdir içim içimi yiyor, okuyoruz, öğreniyoruz, değişiyoruz zihnen ya da davranış olarak...
Peki biz neyi değiştiriyoruz, ne için mücadele veriyoruz, hayatta neye dokunuyoruz da güzelleştiriyoruz?
Bu dertleri bilmiyor muyduk? Yani Sabahattin Ali'lerin, Nazım'ların, Ahmed Arif'lerin Aziz Nesin'lerin çektiklerini yeni mi öğrendik? Hayır, değil mi ?
Peki ne yaptık, ne yapıyoruz, ne yapacağız? Daha evindeki töreye karşı gelemiyorken dünyayı nasıl değiştireceksin ey devrimci ?
Yalandan yaşıyoruz işte.
Yalandan konuşuyor yalandan üzülüyor yalandan okuyoruz.
Kendimi boğazın sularına bırakmadan gideyim kendimi yine şiire vurayım diyorum, okuduğum şiirin şairini devlet kurşuna dizmiş, hey allam yaa...
223 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Hayatım süresince boyum kadar kitap yazdım ama beni sevmeyenler buna da mazeret bulup _ zaten boyu kısaydı diyebilirler:))) diyen küçük Dev Adam Aziz Nesin.
Aziz Nesin sadece bir yazar değil, çağın haksızliklarına karşı direnen bir aydındır . Sayısız kez yargılanmış, tutuklanmış,sürgün edilmiş ancak söylemek istediklerini söylemekten vazgeçmemiştir.
Bir Sürgünün Anıları'da Bursa'da geçirdiği dört ayda yaşadığı anıları anlattığı kitap.
Çay mı simit mi? Çay ısıtır, simit doyurur derken açlığı ve soğuğu duyduğunuz...
Komşu çocuğuna sarılarak kendi çocuklarına duyduğu özlemi gidermeye çalışan babanın özlemini hissedeceğiniz...
Bir zaman okul arkadaşı olan insanların sürgün olunca onu görmezden geldiklerinde sinirden deli olacağınız bir anılar demeti...
Aynı kitapta hem gülmekten hemde acıdan göz yaşı döke bilir misiniz? Bu kitabı okurken evet bu mümkün işte...
Bir kızımız olsun,
Adı da Gülsün..
Bu gözyaşları ..
Yaşam boyu gülsün diye çocuklarımız .
Demiş ve ölümünden sonra bile çocukları güldürmeye devam ediyor...Tesekkürler Aziz Nesin.

Son bir teşekkür de kitaba büyük merak uyandıran Tuco Herrera'ya .
198 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Bu incelemeyi değerli Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum, Aziz Nesin'in öz evladı olsa, kendisini ancak bu kadar sevebilir, bilenler bilir. :) Bir Aziz Nesin kitabı okumamı istiyordu ve Ankara toplantılarımızın birinde bu kitabı hediye etti sağolsun, onunla tanışma kitabı olarak en iyi seçimin bu olduğunu söyledi. Yazarın çok fazla kitabı var, benim gibi uzun yıllar önce okuyanlar ve haliyle unutanlar için bir bilene sormak iyidir diyor ve artık giriş yapıyorum. Bir bilen için bknz. Tuco. :)

Aziz Nesin, Bursa'ya bir broşürde yazanlar sebep tutularak sürgüne gönderilmiş. Broşürün bir sayfası basılmış arkası basılamadan toplatmışlar. Kanunen suç teşkil edebilecek bir şey bulunmamasına rağmen bir şekilde allem edip kallem edip, ceza almasına sebep olmuşlar. İlk önce 10 ay hapis cezası çekmiş. Sürgünde de 4 ay geçirmiş. Bu süre boyunca hayatına kalıcı darbeler inmiş. Bir insana en büyük darbe ailesinden gelir. Ama bu konuya daha sonra değinmek istiyorum.

Bursa'ya geldiğinde yatacak yer gösterilmeden, elinde bir geliri olmadan, öylece şehrin ortasına bırakılmış ve sabah akşam karakola gelip imza vermesi istenmiş. Karakola ilk gittiğinde de ateş topu misal hiçbir karakol onunla ilgilenmek istememiş. En son orta karar bir otelden yer ayırtmış ve onun yakınındaki karakola imza vermek durumunda kalmış.

Ben Aziz Nesin'i hayat görüşü olarak, birçok noktada uyuşmadığımız için sevgiyle anmıyorum. Ama hak verdiğim, doğru söylemiş dediğim çok tespiti de vardır, inkar edemem. Bu kitap onun görüşleri üzerine değil, sürgündeki anılarını daha mizah içeren bir dille anlattığı bir kitap. Bu yüzden diğer konulara girmeyi yersiz buluyorum. Çünkü diğer konulara girersem, ona üzülmeyi bırakıp daha sert yaklaşabilirim. Ama ben kitapta ona o kadar üzüldüm ki, şu anda ona sert yaklaşmak istemiyorum. Görüşleri farklı da olsa karşımda bir insan var ve uğradığı bir zulüm var.

Kitapta dikkatimi çeken en önemli husus, bir insan bir şehre sürgün gönderilir de nasıl öylece bırakılır? Asgari düzeyde olsun ihtiyaçları nasıl giderilmez? Para yok. Yatacak yer yok. Yıkanacak su yok. Sıcak suya ve temiz çamaşıra hasretsin. Bırak yardım gelmesini, insanlar selam vermekten korkuyor. İş veren yok. Yardım eden yok. Etmeye teşebbüs eden yok. Kıyafetlerin eskiyor, mevsim kış, sırtında incecik gabardin bir pardesü. Karın çocukların başka şehirde. Onlardan haber almak için çırpınıyorsun ama ötelerden iki cümle ya geliyor ya gelmiyor. Bir de senin üzerinden geçinen, bencil mi bencil bir başka sürgün 'arkadaş'ın var. Kerim Sadi adlı bu arkadaş, yanılmıyorsam Nesin'den 15 yaş büyük, marksizmi çok iyi bilen, yanılmıyorsam Komünist Manifesto'yu ilk çevirenlerden biriymiş. Bu yüzden sol kesim tarafından çok saygı gören, ama ben böyle bir marksizm görmedim, anlayışı korkunç derecede bencil bir insan. Hiçbir gidere el atmıyor. Marksizmin temelinde eşitlik vardır, bunun da arkası adalate dayanır. Bu kadar bencil bir insan ise bu tür iyi özellikleri bünyesinde taşıyamaz ve nasıl komünist olur? Bütün giderleri Aziz Nesin, üç kuruş parasını bölüşerek yükleniyor ve utanmadan Aziz Nesin'e ayıp ediyor, üstelik bir kez de değil. Bir gece Aziz Nesin bir arkadaşı vasıtasıyla hamama gidip gelmiş. Bu Kerim Sadi kapıyı açmamış ve sabahında ''Seni evde yatıyor sandım, polistir diye açmadım.'' demiş. Nesin diyor ki sy. 118'te: ''Türkiye'de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de buna benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da... Hoca bunu bilmez mi? Bilir.'' Ben sandım ki Kerim Sadi kalp krizi falan geçirdi. Meğer keyfî açmamış. Yataktan çıkar da üşür diye, ama Aziz isterse dışarda zatürre olsun diye. Bu insan onun vesilesiyle bulunduğu evin kapısını, ona açmıyor düşünebiliyor musunuz? Bu yediği ilk herze de değil. Daha evvel de başka şeyler yapmış ama uzatmayacağım. Ve Aziz Nesin bunun kapıyı açmama yalanına inanıyor. Gözünün içine baka baka bu hain bakışlı insana inanıyor. Ben buna inanmasına İNANAMADIM! O an tutup yakasından dışarı fırlatmalı senin gelmişini geçmişini Bursa ayazı çarpsın demeliydi! Sadece bu kadar mı? Buraya yazılamayacak her türlü kelimeyi kar topu yapıp atmalıydı. Böyle insana iyilik edilmez. Dediğim gibi yaptığı tek şey bu değil. Adam saatli bomba gibi. Nerde ne zarar açacağı belli değil. Üstelik Aziz Nesin de paraya muhtaç. Bu ise sadece sömürücü. Böyle bir insana ne saygı duyulması, bu insanın kendine zarar.

Çektiği yokluğu, açlığı, çaresizliği o kadar net ifade etmiş ki, okuyan hiç kimse yoktur ki içi titremesin. Kar lapa lapa yağıyor, evinden haber yok. Sağdan soldan gelen 10 liralar 20 liralar ile sürgün günlerini geçirmeye çalışıyor. Güç bela otelden çıkıyor, bir arkadaşı vasıtasıyla. Ev tutuluyor. Orada Kerim Sadi denen kötüyle günler geçiriliyor. Kerim Sadi ile ilgili kısımları okurken sinir harbi yaşayacaksınız ama ilk sinir harbi bu olmayacak. Bir de bunu gizli bir örgütün başı zanneden, ilerde de başına hafif bela olacak, 20 yaşında bir zopalık var ki, okurken dudaklarınızı ısıracak onun da gelmişini geçmişini, Aziz Nesin'in kitabıyla kovalamak isteceksiniz. Ama okuyanlar bilir, yemeklere dikkat edin. Hüpletmesin. Yoklukta her lokma altın kadar kıymetli.

İstanbul'a yolladığı mektupları yazarkenki sıkışmışlığı tarif etmek mümkün değil. Arkadaşına diyor ki bir mektupta, ''Yazım kötü, soğuktan kalem tutmakta zorlanıyorum. Burada yazı da yazmak mümkün değil. Çünkü açlık ve soğuk buna engel oluyor.'' Soğuktan ve açlıktan kalem tutamamak...

Ona denk gelenlerden cesaretini öven, yazılarını takip ettiğini söyleyen, ama uzak duran nice insan oldu. Korkunuzu anlıyorum. Lakin bu adamın burada dımdızlak bırakıldığı biliniyor. İş aradığı biliniyor. Mutlaka ilerleyen günlerde yokluktan görünüşü de değişmiştir. Hiç mi bir zarfa üç beş kağıt sıkıştıran olmaz? Hiç mi bir kap yemek veren, yemeği geçtim ekmek veren olmaz? Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, bu kadar çaresiz bırakılmamalı. Halk ağzında gavur olsa diye bir tabir var bilirsiniz. Gavur olsa insan arkasını dönmez. Hiç mi vicdanı sızlayan olmaz?!

Eşi, belki bıktı Aziz Nesin'den. Kadın belki sürekli başını belaya sokmasından yaka silkti. Bunlara tamam. Ama o senin eşin ve iki çocuğunun babası. Bir insan habersiz bırakılır mı? Düşünsenize eliniz kolunuz bağlı, soğuk, açlık, işsizlik, selam verecek insan bulamamak, aile hasreti ve en büyük desteği beklediğiniz kişi, eşinizden ses yok. BU SESSİZLİK İNSANI ÇILDIRTIR. Sonlara doğru ben hazmedemedim birçok şeyi, Aziz Nesin nasıl bu kadar dayanıklı durmuş şaşırdım. Bir mektup yazmak ve o mektupta da soğuk bir dil kullanmak mümkün. Ama insanın eşine, çocuklarının babasına mektup yazması bu kadar mı zor? Bu kadar mı zül? İnsan, insana bunu yapmamalı.

Tuco istedi ki Aziz Nesin'i daha yakından tanıyım ve biraz da güleyim. Ben bu kitaptaki sefalete üzülmekten, komik olan şeylere dahi gülemedim. Kaplıca ve çamaşır anısı göz doldurur cinstendi. Aziz Bey, siz karnınız açken, antika antika konuşan ressam efendiye gidip, en azından kursağımdan rakı geçer derken ben gülemedim. O açlığı düşündükçe benim midem delindi. Battaniyeyi sırtınızda gezdirirken ve otele girdiğinizde sarfettiğiniz o sözlere ben acımaktan gülemedim. O Kerim Sadi'nin size içki konusunda yaptığı düpedüz dalga geçme olayına ben gülemedim.

Yazılarınızı takdir ettiğini, gönülden desteklediğini söyleyip, gözünden köstekleyenlere ben gülemedim. Aziz Nesin, İslam inancına göre bazı sebeplerden dolayı yatacak yeri yoktur. Bu ayrı. Ama ona bu dünyada bu kadar zulmeden, aç bırakan, ailesinin yıkılmasına, çoluk çocuk perişan olmasına, kışta kıyamette üşümesine, elde doğru düzgün sebep olmamasına rağmen, iftiralarla ve bahanelerle hapse düşmesine, sürgün edilmesine sebep olan, dara düştüğünü bildiği halde ona yardım etmeyen hiç kimsenin de yatacak yeri yok. Belki farklıyız sizinle Aziz Bey. Hem de çok. Ama çektiğiniz sefalete üzüldüm.

Aziz Nesin'i tanımak adına ben çok akıcı bir kitap okudum, hatta hayatını anlattığı daha geniş bir kitap varmış onu da okumak isterim. Sizlere de gönül rahatlığıyla bu kitabı öneririm. Hatta mümkünse açken okuyun. Keyifli okumalar diyemiyorum tabi. Sevgiler..
173 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Aziz Nesin etkinliğini düzenleyen Ultra İşsiz abim Tuco Herrera ‘ya ve NigRa Hanım’a saygı, sevgi ve teşekkürlerimi iletiyor, bu incelemeyi asla vazgeçmeyen ve düşmeyen Aziz Nesin ‘e ithaf ediyorum..

İzahı olmayan şeylerin mizahi olur(muş)...!

Aziz Nesin tam olarak bunu yapmıştır.... Çektiği cefa, yaşadığı onca şey...!
Kitabı okuyan gözler, satır başına geri geliyor... Nasıl mümkün olabilir diyorsun.. Ama oldu işte diyor Aziz Baba..! Oku da anla diyor....

Toplanın o halde İzahı olmayan işin, Mizahına vuralım incelemede...!

Döneme gidelim ne var ne yok o dönemde? Emperyalizmi bu topraklardan söküp atan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti, o ebedi hayata göçtükten sonra hızlı bir şekilde şekil değiştirmeye başladı.. "Milli" kavramı yok olmaya başlıyor ve dış ülkelerden yardım almak için çeşitli nedenler ortaya atılıyordu. 1945 ‘te Hitler Almanya’sı düştü ve Sovyetlerin komünist rejimi hız kazanmaya başlamıştı. Türkiye dik durmayı başarmak yerine, bir tarafa kaymak durumunda hissetti kendisini. Bunu zamanında kendisinden hiç bir şey vermeden başaran Ülke, şuan acz içindeydi.. Hâlbuki tüm imkânsızlıklara rağmen milli mücadeleyi vermiş bir ülkenin devlet erkanları pasif bir duruma düşüyor, acemice kararlar almaya başlıyordu... 1953’ten sonra ise, izahı kalmayacak işler yapmaya başlayacaktı Celal Bayar’ın temel attığı, Adnan Menderes’in yükseldiği Demokrat Parti.. Aynı zamanda ülkeye dinamiti yerleştirip, Amerika’nın uşağı olma yolunda çok büyük adımlar atacaklardı.. Sonu malum bir son oldu ya neyse.. Ve bunu önceden görmüştü Aziz Nesin…. 1946’larda gördü.. Olacağı bu dedi… Dinlemediler, ama oldu…

Aziz Nesin görmüştü görmesine de, görmese miydi? Herkes gibi o da mı görmezden gelmeliydi? O da mı susmalıydı? O da mı yalaka olmalıydı?.... Hayır, hayır…! Öyle bir şey olmadı, olmayacaktı da…

Sabahattin Ali ile birlikte bastıkları gazete hükümetin eleştiri odağı oldu.. Eleştiriler dozunu aştı, yok olmasına kanaat getirildi… Düğmeye basılmıştı ve operasyon başlamıştı… Aklınıza Hollywood tarzı FBI’ın yaptığı operasyonlar gelmesin. O günlerde Aziz Nesin bir bildiri hazırlıyor ve bunun arkalı önlü basılması için arkadaşlarının onayı ile matbaaya veriyor. (Bu broşürde yazanlara kitapta ulaşacaksınız.) Kısaca söylemek gerekirse; birilerinin aklını başına alması için milli menfaatleri düşünen bir yazı kaleme almıştı Aziz Nesin. Aklıma Mustafa Kemal’in, milli mücadele öncesi paşaları uyaran yazıları ve raporları geldi.. Aziz Nesin’in yaptığı da bundan farklı değildi… Velhasıl, tam bu esnada işe devlet el koydu…! 20 Yıl hapsi istendi, 10 ay hapis 4 Ay sürgün ile son buldu mahkemenin kararı.. Yargıtay’a itiraz edildi. Normalde 6 ayda cevap vermeyen Yargıtay, 15 günde kararı onadı.. İstanbul’dan gitmesi gerekiyordu.. Çünkü tehlikelilerdi.. Çünkü! Halkı bilinçlendirmek iyi değildi…! Çünkü 150 Milyon Amerikan Doları vardı işin içinde…! $$$$$$$$$

10 Ay hapis yattı…. 4 Ay Bursa sürgünü başlıyordu..

Bizde başlayalım…! Mantığın olmadığı, aklın yatmadığı sürgüne.. Ve bir insanlık dramının trajikomik öyküsüne!

"(...)Bursa'ya sürgün geldiğimi ne çabuk da öğrenmişler... O günden sonra bütün eski arkadaşlarım, dostlarım, tanıdıklarım, yalnız tenha, ara sokaklarda, uzaktan uzağa el sallayarak selam verdiler."

İşte böyle başladı sürgün…

Konuşursan suç, konuşmazsan suçtur...
Sesini kesmezsen, sürülürsün, susarsan güdülürsün.
Partilerin hoşuna gideni yazarsan kralsındır, yazmazsan hapis yatansındır...
Arkadaş dediklerin iyi gün dostudur, düştüğünde ilk satılansındır..

Cebinde iki kuruş yoktur..
Bir simit, çay alamazsın; kimenedir.
Kışın ısınamazsın, bananedir...
Ser sefilsindir, bizenedir...
Ölsen, kimsenin umurunda değilsindir…

Eşin?... Eşin vardır, aslında destek olmalı.. Ama uzak durur…
Sen sürgünsün be adam… Çoluk çocuk neyine…!
Namın, senden önce gelir Bursa’ya..
Yolda gören selam vermez, selam verdiğin selam almaz..
Arkadaşların seni gördü mü, tabana kuvvet, maraton koşusuna başlar… Uzaktan gülerek el sallar…!
Cebinde iki kuruş yoktur, çay bile alamazsın. Açlık ile sınanırsın.
Kaldığın yerin ödemesini yapamazsın.. Para lazımdır, nerede! Bulamazsın!
Birde yeni yancılar edinirsin, arkadaş sanarsın.
Onlar senden çulsuzdur, bilemezsin…
Seni dolandırır da giderler, anlamazsın..
İyilik bu ya, susarsın...
Zar zor bulduğun yemeğine ortak, zor bela ödediğin kiralık evine misafir olur sesini çıkarmazsın.
Tüm bunların yanında, sen eşini, çocuklarını, kardeşini, evini, arkadaşlarını düşünürsün..
Seni düşündüğünü düşündüğün kişileri düşünürsün, düşün düşün …’tur işin, içinden çıkamazsın… Kimse ses etmez…Yalnız kalmışsındır.. Yorulmuşsundur…

Bir gün şair bir arkadaşını görürsün.. İş istemeye gidersin.. Gidersin de, dur bakalım, ne alırsın?? Gazete çıkarmaktadır, yanına gidersin. Zor bela ulaşırsın, seni karşılar… İş dersin ıkına sıkıla… Konuşmaya başlarsınız…
Daha selam verir vermez ilk aldığın cevap aman konuştuğumuzu kimse duymasındır...

-Bakın benim Milletvekili seçilme ihtimalim yüzde doksan dokuz… Ben Meclis kürsüsünden daha yararlı olmaz mıyım?
-Olursunuz.
-Tabii, değil mi?
-Şüphesiz.
-Halbuki sizinle konuştuğum duyulursa ne dedikodular çıkar, öyle değil mi?
Birde bana onaylatıyor.
-Öyle…
-Onun için… Çok rica ederim…
-Estağfurullah.
-Bidaha buraya gelmeyin. Beni aramayın. Çünkü seçilmek ihtimalim çok kuvvetli. Anladınız mı?
-Anladım.
-Eğer bigün seçilirsem…
-Çok iyi olur.
-(…)Birbirimizi tanımamazlıktan gelelim. Birbirimize selam bile vermeyelim.
-Vermeyelim.
-(…) Hiç sizinle görüşmedik, sizde beni görmediniz, değil mi?
-Görmedim.
Bende sizi görmedim.
-Görmediniz.
-Konuşmadık da…
-Konuşmadık.
-Eğer seçilirsem daha yararlı olmaz mıyım?
-Daha yararlı olursunuz…..


Oradan da yedin mi tekmeyi… Şimdi artık daha iyi anlarsın.. Sürgün elinde, dost falan yoktur…!
Bu küçük anı ile anlayacağınız o ki, düştüğünüzde menfaat uğruna adam yerine dahi konmaz, vebalı gibi uzak durulursunuz…

Aziz Nesin yazdıkları kadar bir o kadarını da yazmamıştır. Birçoğunu da bu kitaba eklememiştir. Ülkenin kötü gidişine istinaden yazdığı yazılar hapis yatmasına neden olmuş, sürgün edilmesine ve ailesini ve işini kaybetmesine neden olmuştur.. İşin trajikomik taraflarından biri de şudur ki, güç bela ceza alması için uydurulan kanun, yıllar sonlar meclise verilen dilekçe üzerine kaldırılacaktır.. Haydi daha da üzülme şimdi….! İşte ülkemizin mizahi yapısı….

Yazının başında ne dedik, izahı olmayan şeyin Mizahı olurmuş.. Aziz Nesin bize Mantığın olmadığı yerde mantık ararsanız, zorlar bir şeyler bulursun demiştir. İşin mantığı yoktu ama yapacak bir şeyde yoktu. Devlet vermişti kararı ve cezasını çekiyordu. Kendisi hakkında yazılan hakaretlere katlanmak zorundaydı. Bir kere mimlenmişti ve yapacak bir şeyi de yoktu…

“Rüzgarın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden asla vazgeçmez.” Derdi Aziz Baba….

Ne yaşadı, ne yaptı, nasıl başa çıktı.. Okuduklarımız sadece satırlardan ibaret değildir. Bunun daha fazlasıdır... Yaşanmış olan bu hususi anılar, gözümüzde canlanırken neler düşünüyoruz? Gerçekten bu denli katlanabilir miydik? Vazgeçmeden devam edebilir miydik? Sanırım yaşamadan cevap vermesi güç. Kendisi bile dönüp arkasına baktığında, nasıl katlandığına şaşmıştır. İnsanlıktan çıkmakla eş değer bir dört ay sürgün geçirmiştir. Bu sürgün ona çok şey öğretmiştir… Dönemi anlamak için bile okunabilecek bir eser bırakmış bize Aziz Baba…

İncelememi Aziz Nesin’in bir sözü ile bitireyim…

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz.”

Kendin olmadıktan sonra, bir başkasının esaretinde yaşamanın anlamı yoktur. Kendi fikrinin arkasında bile duramıyorsan, insanlıktan nasibini almamışsındır.

Etkinlik için tekrardan teşekkür eder, kitabı okumayı düşünenlere de ilk buldukları fırsatta hemen okumalarını öneririm.. #28388406

İyi okumalar dilerim.
223 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10 puan
Öncelikle okuduğum kitaplar içerisinde anlamlı ve özel bir yeri olmasında büyük katkısı olan çok değerli @Sultanalp Hocama teşekkürlerimi bir borç bilirim. Aziz Nesin’in daha iyi anlaşılması konusundaki çabalarınız ve emekleriniz, gıpta edilecek boyutta, gönlü güzel hocam.
Bir süredir o malum salgın hastalık yüzünden mesaimin yorucu geçmesi kitap okuma fırsatımı çok aza indirdi. Elimden gelebilecek tüm imkanları seferber ederek kitabımı okumaya çalıştım.
Bazı kitaplar vardır hacmi azdır ama hazmı uzun sürer. Bitmesini istemediğimiz.
Bir günde okuyacağım kitabı sanırım bir haftada okumuş oldum. “Bir Sürgünün Anıları” kitabını aşırı bir yoğunluk içerisindeyken okumaya başladım.
Aziz Nesin’in sürgün olduğu yıllardaki yaşadıklarını detaylı bir biçimde anlatan, kitabın ne kadarda komik yönleri olduğu görünse de içerisinde çok büyük bir hüzün barındırıyor. Açıkçası duygusal etkisinden dolayı kitabı okuyanların çok etkileyeceğini tahmin ettiğim bir kitap. Dönemin yanlış, adaletsiz ve peşin hükümlü kararların Aziz Nesin’nin hayatını ne kadar değiştirdiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Hayatın kendisine yaşattıkları karşısında öyle derinden hissediliyor ki adeta kendinizi Aziz Nesin’in yerine koyacak kadar yaşamış buluyorsunuz. Yalnız bir adamın baba, eş, yazar ve farklı birçok yönlerini derinden hissettiren kitapta insani değerlerin ne kadarda kaba, önemsiz, özensiz ve ucuz olduğunu ne yazık ki fark ediyorsunuz. Kitabın beni derinden etkileyen kısmı, ilk defa ailesi ile ilgili okuduğum yönleri oldu. Sanırım yaşananlardan sonra kendisini en çok yıpratan ve bedel olarak ağır hissettiği kısım yine ailesiyle ilgili olan kısmıdır.
İncelememe kitapta beni etkileyen cümlelerden bir tanesini alıntı yapmak istiyorum.

Bu haksız cezanın acısını ben çektim, ama söz konusu eylemle hiç ilişkisi olmayan, geçimi bana bağlı insanlar daha çok çektiler. Bir ev yıkıldı, o evin insanları dağıldı.

Kendine has üslubuyla,her anlamda kendisinden parça taşıyan bu güzel kitabı, Aziz Nesin’i yakından tanımak isteyen okurlar kesinlikle okunmalı diyorum.

Ayrıca küçük bir not eklemek istiyorum.

(Hükümetlerin, görüşleri ne olursa olsun, önemli mevkilere ne kadar gafil ve vizyonsuz yöneticiler atayabileceklerini tarihten ders alarak daha iyi öğreniyorsunuz. Aziz Nesin'in ne denli büyük bir yazar olduğunu anlamamı sağlayan bu kitabı ve ileride kesinlikle okuyacağım diğer kitaplarını herkese öneriyorum.)
Herkese keyifli okumalar.
Etrafinizda kuş cıvıltıları, çocuk sesleri, ve mutlu insan gülüşleri eksik olmasın...
Kimi zaman zor durumlardaki tanımadığım kişilere yapmaya çalıştığım iyilikleri, yakınlarım bile enayilik diye nitelerler. Oysa ben, bana yapılmış o ödenmez iyiliklerin altında ezilmemek için, başka birilerine iyilik yapmaya çalışırım, enayiliğimden değil...
Güçlüysek rüyalar saçmadır, ama güçsüzsek saçma rüyanın etkisindeyizdir; fallar, şarkılar, niyetler, herşey başka bir anlam kazanır bizim için...
İnsan, birisine saygı duyuyorsa, onu gözünde yüceltiyorsa, o kişide kusur göremez, her dediğine hiç düşünmeden doğru diye inanır.
Bizde de bir ürkeklik var. Yabancılarla konuşmaktan pek hoşlanmıyoruz. Neyin nesi olduğu belirsiz. İpli mi ipsiz mi, hırlı mı hırsız mı nereden bileceksin?..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Sürgünün Anıları
Baskı tarihi:
1984
Sayfa sayısı:
134
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789714181071
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Adam Yayınları

Kitabı okuyanlar 815 okur

  • Tolga Han Çatal
  • Robinson21
  • Gülay Karakaya
  • John Keating
  • Saliha
  • vera
  • Sevil Ankaralı
  • İrem
  • Ayşe
  • Çiğdem Özbek

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.3 (6)
9
%1.2 (3)
8
%0.4 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0