Bizim Köy

·
Okunma
·
Beğeni
·
7,7bin
Gösterim
Adı:
Bizim Köy
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
164
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799758094959
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Güldikeni Yayınları
Bu kitabı okuyan hiçbir milliyetçi ve devrimci Türk, vicdan azabından değil de gönül üzüntüsünden birkaç gece kurtulamaz. Bu kitap, bir milliyetçi ve devrimci Türk'e, onu okutmamak ve unutturmak değil, bütün atılışlarımızla, irademizin ve aklımızın bütün gücü ile, bu geriliği, bu yoksulluğu ve bu kimsesizliği ortadan kaldırmak aşkını verir. Ziraat Enstitüsü'nün, Tıp Fakültesi'nin, Yüksek Mühendis Mektebi'nin, Siyasi İlimler Mektebi'nin ve Üniversite kollarının hepsinde öğretmenin bu kitabını okuturdum. Bu kitap üzerine tezler hazırlatırdım... -Falih Rıfkı ATAY(Ulus)
Mahmut Makal yeryüzünde kültüre hizmet etmiş, dünyayı daha iyiye ve daha güzele götürmek için çaba harcamış dört kişiden biridir. Eskiden İstanbul İstanbul'du, taşra da taşra. Romancı, yazar, şair adam kentsoylu olmalıydı. Makal bu çerçeveyi parçaladığında bomba patlatmıştı. -İlhan SELÇUK (Cumhuriyet)

Bizim Köy, 1950'de bir başyapıttı. 1995'te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda bir doruktur... -Prof. Tahsin YÜCEL (Cumhuriyet)

Böyle bir kitap, durumu dolayısıyla, her türlü edebiyat sorununu aşmasına karşın, amacının bambaşka olmasına, sonuçlarının da Türkiye'de birçok aydının, politikacının görüşünü değiştirme olasılığı bulunmasına karşın, Makal'ın yalnızca bir tanık, rastlantıların yazar yaptığı bir sanatçı olmadığını ısrarla belirtmek gerekir. Mahmut Makal, güçlü, açık, keskin bir deyişle yazıyor. Ama bu deyiş, çoğunlukla, gerçek yazarı belirten, anlatılmaz bir büyü sezdiren, kekre bir şiire erişiyor.. -TUNUS (Action)
191 syf.
·Beğendi·9/10 puan
NOT : YOK !! KEK -KURABİYE TARİFİ FALAN VERMİYORUM ! Offf sadeli kek olsa da yesek yalnız !!! Anüüüü!!! =(( Fındıh fıstıh olmasın içinde .. Ona bile razıyım !! =((

Gecikmiş bir incelemeden daha hepinize günaydınlar , selamlar ,saygılar , hörmetler falan fistan ... Dün yazacaktım ama ne yazık ki klavyenin azizliğine uğradık , silindi inceleme .. Kısmet bugüneymiş .. Site içerisinde az okunmuş ama okunmayı fazlasıyla hem de hayli hayli fazlasıyla hak eden bir yazar Mahmut Makal .. Bir ilki gerçekleştirerek elini taşın altına sokmuş ,kıçları kadife kaplı berjer koltuklara kaynak olup yapışmış ,Cadillacla gezip şampanya yudumlayan o günki kodamanların gazetelerinde toz pembe gösterdikleri Anadolu' nun köylerini tarihimizde ilk kez "TAM" manasıyla ve tüm yalınlığı ile eksiksiz önümüze getiren isim Mahmut Makal.. İncelemesini okuduğunuz kitap da Köy Edebiyatının , edebiyatımızdaki İLK basılmış örneği.. Sene 1950.. Türkiye Adnan Menderes 'in yönetiminde .. Defalarca yazdım o dönemi , partinin içindeki toprak ağalarını , toprak reformu ve Mahmut Makal , Talip Apaydın gibi isimlerin mezun olduğu Köy Enstitülerini neden baltaladıklarını .. O yüzden o kısma hiç girmeden devam ediyorum .. Kitap çıkar çıkmaz inanılmaz bir sükse yapıyor .. Kısa zamanda pek çok baskı yapıyor ve tahmin edin ne oluyor ?

Pek tabii yasaklanıyor .. Neden mi ? Nedenin cevabınının bir kısmını sizlere "BABALARIN BABASI" Aziz Nesin versin!

"- YASAK?
- Türkiye' nin değişmez anayasası."

Mahmut Makal'ın üstünü çiziyorlar çizmeye ama kitap 7 farklı dile çevriliyor .. Bir mucize !! Bizim "demokratlar" kitabı Türkiye'de toplatıyorlar.. Gözleri öyle dönüyor ki İngiltere'de yapılan ilk baskıyı komple satın alıyorlar .. Kitabevi durur mu? Yapıyor ikinci baskıyı hemen .. Eloğlu dinler mi ulan seni .. Mahmut Makal dünya çapında bir üne sahip oluyor o dönem .. Velhasıl kelam ben size bu yasağın ardındaki gerçek niyeti ,biri işbu kitabın yazarı olan üç çok ama çok büyük isimin arasında geçen yaşanmış bir hikayeyle açıklamaya çalışıcam .. Beni takip edip okuyanlar zaten biliyorlar .. Spoiler vermeden anlatırım anlatacağımı .. Bu sefer bu geleneği iki üç örnek vererek bozucam.. Neşeler kaçmayacak ama caniko !! İçin rahat olsun!

Yazarımız bu kitabı yazdığı dönemler Gazi Eğitim Fakültesinde .. O zamanki adıyla "Garibanlar Fakültesi" .. Yatılı okuyorlar "bir arkadaşıyla" beraber .. O zamanlar olanaklar her ne kadar kısıtlı da olsa , henüz YÖK denen kurum kurulmuş değil.. Üniversiteler özgür! Bizim bu iki kafadarın okudukları yıllarda , tesadüf bu ya ,bir büyük ozan , bir büyük aşık geliyor Ankara'ya .. O da YASAKLILARDAN ! O da SANSÜRLENENLERDEN! Bilir misiniz Neşet Ertaş ne demiş ? "Allah'tan korkmasam şu bağlamayı konuştururdum." O Neşet Ertaş dahi bu büyük ozanın karşısına geçse el pençe divan durur önünü ilikleyip .. Rakıyı uzun bardaklara doldurduğum bir tek gün yoktur ki soframda dinlememiş olayım .. Muazzam bir ses , eşsiz bir stil .. Her neyse..Bizim iki kafadar acaba bizim okulda konser verir mi diye düşünüyorlar .. Olurdu olmazdı , anan aşağı baban yukarı derken karar veriyorlar gitmeye .. Öyle ya !! İsteyenin bir yüzü , vermeyenin iki yüzü bebiş ... Gidip buluyorlar onu Ulus'taki VİRANE bir otelde.. Biliyorsunuz , Adnan Menderes sanatın , sanatçının ve yazarların "dostudur"! Destur veriliyor , çıkıyorlar huzuruna .. El öpüyorlar .. Takdim ediyorlar kendilerini .. Mahmut Makal'ın "arkadaşının" kaleme aldığı satırlardan aynen aktarıyorum :

"Yün yeleği sırtında .. Pijaması üstünde .. Biz tıklatınca ayağa kalkmış. Sordu :
- "Buyurun bir arzunuz mu var?"
Fısıltıyla konuşmaya başladık .Mahmut :
- "Ankara'ya hoşgeldin Aşık ! Sen bizi tanımazsın.
- "Gözlerim görmüyor nasıl tanıyayım?" - (tüyler diken diken!!) - "Biz Gazi Eğitimden geliyoruz."
- "Orada öğrenci misiniz ?"
- "Öğrenciyiz."
- "Gozel, çook gozel! Birden Mahmut'tan yana döndü:
Yahu Mamıdefendi, ne zaman yolum İstanbul'a düşse, orada herkes Makal Makal deyi seni konuşuyor. Bakıyom ünde
beni geçtin. Sen asıl ne iş yapan aslanım?" Mahmut güldü:
- "Ben önce öğretmendim.'
- "Nerede öğretmen?"
- "Bizim köyde. Ben Aksaray'danım. Sonra gene öğrenci olduk arkadaşımla. Daha önce de enstitüde okuduk. O Isparta - Gönen'de, ben Konya - İvriz'de."
- "Hakkı Beyi tanır mısınız, Tonguç'u?"
- "Aşık o nasıl soru? İnsan babasını tanımaz mı?"
- "Lan yeğenlerim oturun hele! Siz demek enstitüdensiniz?

Açtı kollarını; sarmaş dolaş olduk. Ayrı ayrı kucakladı ikimizi. Neyse oturduk yatağa , sandalyeye.
- " Rahat oturun! İkinizin de hocası sayılırım."
"Öyle ama Gönen'e, İvriz'e uğramadın ne yazık!"
"Enistülerin hepisine gidemedim. Doğru." Mahmut tan yana
döndü, aranıp elini onun dizine koydu:
- "Peki o gocaa Istanbul seni nereden tanır o kadar?"
- " ...... emmi, Mahmut önemli bir yazar. Duymuşundur, Bizim Köy kitabını yazıp dünyayı ayağa kaldırdı. Birden yedi dile çevrildi," diye araya girdim.
- "Haşşöylee! Şimdi anlaşıldı. Buraya da benim üstüme kitap
yazmak amacıyla mı geldiniz?"
- "Hayır! Amacımız seni bizim Gazi'ye çağırmak. İznin, hem
de vaktin olursa, gel bizim orada bir küçük konser ver."
- "KONSER VERMEM! SAZ ÇALAR, TÜRKÜ SÖYLERİM. Bunlar kolay. Kitap işi olmasın da.

- BURAYA ÇOK AMA ÇOK DİKKAT !! -

- "Ben bir kezinde yaşamımı Bedri Beye vermeye ırazı oldum. O da kalktı bizim Sivralan'a geldi. Anlattık, gastettik. Allah ırazı olsun memnun galdı, gözel de yazdı çizdi. Senarisini Metin diye bir arkadaşa verdi. Şimdi bu sinemanın her bir işi ayrı adamım. O da geldi hepimizi filme aldı. Ürgüp'e ney de gettik. Fakat nedense "hökümet bu işe kızdı". Bir iki dönem filmi yasak etti. Yani onca emek, emeği geç, onca para boşa gitti diye tasalandık. Sonra duyduk, izin çıkmış. İzin çıkmış, ama bizim köyü çok MODERİN KÖY YAPARAK. Habarımız yok köye neler gelmiş: Sağlık ocağı açılmış, traktörler çift sürüyor. Gençler ağ kurmuş, top oynuyor. Ben de sazı kucağıma almışım, traktörden yana bakarak çalıp söylüyorum. ASLININ YERİNE SAHTESİNİ SÜRMÜŞ YALANÇILAR...."
"GÖRDÜK," dedi Mahmut.

İşte Mahmut Makal sanki doğruymuş gibi halka gösterilen YALANLARI , OYNANAN OYUNU "GÖRDÜĞÜ" İÇİN BU KİTABI YAZDI .. Kim olduğunu sanırım anladınız "UZUN İNCE YOLLARDA GEZEN" bu büyük ozanın .. Konser ne oldu derseniz diye , Mahmut Makal ile AŞIK'ların PİRİ' nin yanına giden Fakir Baykurt 'u şu dizeler eşliğinde sahnede harmandalı oynattığını da ekleyip ilgili dizeleri şuracığa bırakıyorum ..

Tokat bazarından aldım bakırı
Ellemen incitmen FUKARAYI FAKIRI
Boz bulanık seller gibi RAKIYI
İçirin "BEYLERE" ben gelene dek

Ben bir KÖROĞLU'yum dağda gezerim
Esen örüzgerden hile sezerim
DEMİR KÜLÜNK İLE KAFAN EZERİM
ELLEMEN İLİŞMEN FAKIRA BEN GELENE DEK !

Bir zamanlar Türkiye 'de böyle konserler de oluyormuş demek ki .. Şimdilerde CENİFIR LOPET 'in bilmem hangi bölgesini görmek için binlerce dolar veren AKIL KÜPLERİNE selam olsun burdan bir kez daha.. Çok büyük ADAMLARMIŞ .. HUZUR İÇİNDE YATSINLAR .. Hele Makal !! O olmasaydı biz sanırım ne bu Aşık Veysel'le geçen anıyı , ne de Fakir Baykurt' u hiç okuyamayacaktık .. Tekrar tekrar huzur içinde uyuyun ..

İki kelam da kitaptan için edeyim .. Arkadaşlar biliyorum hepiniz iflah olmaz Yaşar Kemal fanlarısınız.. Doğrudur bu .. Ben de çok seviyorum .. Bir karşılaştırma da yapmıyorum .. Yalnız şunu hiç unutmayın .. Orda geçenlerin %60'ı kurgu .. Bu kitap SAFİ gerçekler .. Kışın aç kalıp davarlara yedirdiği arpayı , hayvanın " *OKUNUN " içinden ayıklamak zorunda kalan köylüyü (böyle yazdım ki aklınızda yer etsin!) , tezek yapabilmek için yollarda davarların yerlere bıraktıklarını kucaklayan , birbirleriyle kavga eden fakir Anadolu insanını , hayatında hiç ama hiç BAL görmemiş köy çocuklarına " Baba bana bal al." cümlesini okuturken , balı tanımlayamayan öğretmenin içine düştüğü durumu o kitaplar da bulamazsınız .. Gelin beni dinleyin ..Bir şans verin şu kitaba.. Bir şans verin Mahmut Makal'a .. Pişman olmazsınız ! Kararını verip "Uzun ince bir yola" çıkacaklar ... Bu da yolluğunuz !! =)) Müesseseden !

https://www.youtube.com/watch?v=7YZ2JmMUUg8

Bkz : Oh Sinyor Tuco !! Ne "mübarek" bir adamsın !!

Merak edenlere not : İncelemedeki diyalog Fakir Baykurt 'un özyaşam öyküsü olan 8 kitaplık serinin üçüncü kitabı olan Kavacık Köyünün Öğretmeni isimli kitaptan alınmıştır..
195 syf.
Hayatında bir tane köy romanını eline almayan, birkaç tane Türk Klasiğini dahi okumayan insanların köy çocukları üzerinden çıkar sağlamasına göz yuman kitleler kandırıldık, aldatıldık demeye mahkûmdur. Toplumcu Gerçekçi Edebiyat sizlere yapılan yardımları reklam "gösteriş" olarak yansıtan çıkar sahibi insanları ayırt edebilmeniz konusunda katkı sağlar.

Mahmut Makal bu eserinde de şöyle bir ifade kullanır:

"Türk köyünü hâlâ:
"Çoban kaval çalar, anın Hayatı şairanedir.
Fısıldaşır, sükût eder,
Bu bir güzel teranedir."

gibi dörtlüklerdeki havayla düşünenler, bu memleketi tanımıyorlar; onun
gerçekleriyle hallü hamur olmadıkça köyü bildiğimizi iddiadan, onun adına
avukatlık etmekten vazgeçelim bari."

Onun adına avukatlık etmekten vazgeçelim bari köy çocukları şartlardan dolayı belki gözünü geç açıyor ama maddi yardımın hiçbir zaman manevi davada yardımcı olmadığını öğreniyor ve öğrenecekler.

Herkes kendi davasının avukatlığını yapsın. Toplumsal meselelerde davalar arası geçirgenlik olabilir. Karşılıklı yardımlaşmalar olabilir. Ama tekrar ediyorum: "Toplumsal" olanlarda bireysel çıkarlar için uğraşanlar bu davalara girişmesin. Solunum cihazına bağlı olan köy davasına daha üst model bir solunum cihazı istemiyoruz biz. Köylünün kendi bilgisini arttırarak kendi geleceğini kurmasını, köylü kız çocuklarının ve kadınların yazgı diye yaşadıkları cehennemi söndürmek istiyoruz. O yüzden ben bir köy çocuğu ve bir öğretmen olarak Köy meselesine bu kadar değiniyor ve bu kadar yazı yazıyorum. Bu dava benim davamdır. Toplumcu Gerçekçi edebiyatla haşır neşir olmayan insanların da köy çocuklarını ağızlarından düşürmemesi beni rahatsız ediyor, etmeye de devam edecek..

Adnan Binyazar ön sözde şöyle bir cümle kullanır: "Yaşar Kemal bir konuşmasında, "Ve kendimi Mahmut Makal dışında, romancı olan ilk Türk köylüsü olarak görüyorum" der." Yaşar Kemal'in Makal'ın 17-18 yaşında yazdığı bir eser üzerine bu kadar önemli bir yorumu yapmış olması Makal'ın Toplumcu Gerçekçi kimliğinin değerine yönelik önemli bir vurgudur.
Bazı kişilerin unuttuğu bir şey var. Köy Enstitülerinin yarattığı o bozkırdaki kıvılcımı taşıyan idealist öğretmen ve öğrenciler burjuva edebiyatının kaymağını yiyen insanların aldatmacalarına kanmayacaklardıt. Bu Köy Enstitüsü ekolü köylü ve kentli çıkarcıların işine yaramadığı için daima üstü örtülmeye çalışılan bir edebi ekol oldu. Proust ve Shakespeare tarzı yazarlar anlatamaz ama Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam ve aynı davayı savunan diğer toplumcu gerçekçiler size bulunduğunuz coğrafyadaki sömürü anlayışını anlatır. İstismar edilen duyguları, istismara uğrayan köylüleri anlatır. Yaşadığınız coğrafyaya hakim olan bir okur olun ondan sonra gerisi gelecektir...

Bizim Köy şimdiye kadar okuduğum en etkili Toplumcu Gerçekçi eserdir. Her kısım bir belge niteliğinde, her gözlem ise bir göz doluluğuna sebebiyet verecek acılarla yoğrulmuştur.

Köy yaşamıyla alakalı konu başlıkları seçip onlarla ilgili gözlemlerine yer vermiştir Mahmut Makal. Ve unutmayın o Köy Enstitüsünü yeni bitiren ve köyüne dönen taze bir mezundu. Henüz 17 yaşında yazdı bu gözlemleri ilk yayımlandığında bu yazıları henüz bıyıkları yeni terlemiş Makal yazmış olamaz dediler. Editör Yaşar Nabi Nayır yazıp Makal'ı öne çıkarıyor dediler. Ama yanıldıklarını Makal kalan hayatında davasına olan inancıyla kanıtladı. Peki 17 yaşında bir genç Köy hakkındaki gerçeklerden oluşan bu manifestoyu nasıl kaleme almıştır. Gerçekleri yazmayı nasıl akıl etmiştir? Cevabı yeni mezunlara yazdığı mektup aracılığıyla Tonguç Baba'dan alalım:

"Çalışma sırası şimdi size geldi. Her biriniz ıssız bir köye dalarak oradaki geri hayat şartlarını düzeltmeğe, yüzyıllardan beri okul yüzü görmeyen çocukları eğitmeye başlayacaksınız. En ıssız, en durgun diyarlara hareket, canlılık, neşe sokacaksınız. Hayattan bıkmış, dünyadan bütün ümitlerini keserek kendi kendini ayırmış, bir softanın peşine takılma yüzünden hayat görüşünü değiştirerek hayalî ve meçhul bir âleme bağlanmış olan orta çağ insanlarına yeni hayat telâkkileri
götüreceksiniz. Geçmiş uzun yıllardan beri süregelen ve onları kasıp kavuran ekonomik, sosyal mahiyetteki geri hayat şartlarına kölelik etmekten onları kurtaracaksınız, hür ve mesut insanlar haline getirmenin yollarını bulacaksınız. Diri, yaşama yetkisi kuvvetli bir toplumun temelini atacaksınız."

Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

Öğreten İsmail Hakkı Tonguç olursa öğrenenler de Mahmut Makal ve arkadaşları olur.

Mahmut Makal kimdir?

"Milli Eğitim Bakanlığında
öğretmen ve müfettiş olarak görev yaptı. Bakanlık, eğitim teknikleri öğrenimi
ve araştırmaları için 1962’de bir yıl İngiltere'ye yolladı. 1964-1965 öğretim
yılında, Paris’te Avrupa Sosyoloji Merkezi'nde sosyoloji okudu. 1971-1972
öğretim yılında Venedik Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okuttu.
Yurtdışı izlenimlerini Ötelerin Havasıadıyla kitaplaştırdı. Dil Derneği,
Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir. I966’da
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO'nun "Tüm
Kitaplarıyla Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü"nü, I967’de Türk Dil Kurumu
Ödülü'nü aldı. UNESCO tarafından Dünya gençliğine örnek insan seçildi.
1979-1980 yıllarında, Ahmet Taner Kışlalı döneminde Kültür Bakanlığı Başdanışmanlığı ve Kültür Yüksek Kurulu Üyeliği yaptı. Bazı yapıtları,
Almanca, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca başta olmak üzere birçok dile
çevrildi ve o ülkelerde yayımlandı..."

Daha önce okuduğum eserlerinin incelemelerini de ekleyeyim.

Köy Enstitüleri ve ötesi; #52775884

Bozkırdaki Kıvılcım; #59388196

Bazı önemli konu başlıklarına değinelim.

Kadın:

"Kadınlar geceden kalkarak hamuru yoğurur, daha erkekleri yataktayken, yani şafak sökmeden o günün ekmeğini yapıp yerine koyarlar. Biraz geç kalacak olursa, kocasından yiyeceği dayağın haddi hesabı olmadığı gibi, adı da ayyar diye anılır ki, bir kadını küçük düşürmek için bundan kötü söz olmaz. Ekmek yapılırken kadının gözlerinden yaşlar, şapır şapır damlar durmadan. Ocak ha bire tüter. Üstleri başları o yüzden is, kurum içindedir. Cehennem azabı nedir diye sorsalar, "bu köyde ekmek pişirmektir" derim."

Annem 60 yaşında nenem ise 85 yaşındadır. Bu ekmek yapma derdinin ağırlığını onların ağızlarından pek çok kez dinledim. 1960'lı 1970'li yıllarda köylerde ne elektrik var ne de buzdolabı. Erkekler hepsi ve yetişkin kadınların çoğu ekin yerlerine, tarlalara çalışmaya gittiği için evde bir tane kadın bırakılır. O hem ev işlerini yapacak hem ufak kardeşlerine bakacak hem de her gün ekmek yapacaktır. Aile kalabalık her sabah başlayan bu çileye verilen tek bir ara vardır. O da uyku arasıdır. Şafak sökünce her şey başa sarar. En küçük dayım doğduğunda annem 13 14 yaşındaymış. Evin en büyüğü olduğu için de bahsettiğim işler onun sırtına yüklenirdi. En küçük dayımın ablasına anne diye seslendiği hikayesini çocukken dinlediğimde olayın vahametini anlayacak durumda değildim tabii kendi öz annesini akşamdan akşama gören bebeklerin bu yabancılık duygusunu anlayacak kadar birikime sahip olmadığım zamanlardı. Şimdi buzdolabı var. Köylü kadınlar nüfus kalabalıksa üç dört günde bir ekmek pişirir. Kalabalık değilse iki haftada bir... Annem de elli yıldır hamur yoğurup ekmek pişiriyor. Makal'ın dediğine gelelim:

"Şu ekmek yapma derdi yok mu, bana öyle geliyor ki, bizim kadınların yaşamını yarı yarıya kısaltıyor." Bu dönemlerde yaşamlarını yarı yarıya kısaltmasa da yaşam denilen zaman parçacığını önemli bir kısmını gasp ediyor diyebilirim..

Köylü kadınların bin yıllık esaretini her köy enstitüleri mezunu dile getirir çünkü onlara önemli bir uyarı yapılmıştır:

"Köylü halka, kadının da bir insan olduğunu, onun da hayatta bir payı bulunduğunu göstermelisiniz. O zaman toplumun iç yapısında büyük bir değişiklik yaratılacak, yeni insan tipi ortaya çıkacak."
Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

Harman;

"Harman yerinin her yanında, durmadan tınaz savruluyor. Ardımız önümüz toz. Elimiz, yüzümüz, ağzımız, burnumuz hep sıvalı saman tozuyla. Bari karnımıza giden biraz temiz olsa! Nerde? Yemeğin de üst tabakası saman ve tozdan bir kaymak tutmuştur. Dururken üstünü kapasalar bile,sofrada açar açmaz aynı duruma geleceği de belli ya, neyse..."

İnsan gücünün çok yoğun kullanıldığı bir dönemde geçmedi çocukluğum lakin oldum olası harman yerinden uzak durmaya çalışırım. Çocukluk yıllarımda tütün ekim, çapalama, dizme ve balyalama işlerini severdim. Bağ bahçe işlerini de severdim. Ama harman dönemini bu kez benim için bir cehenneme denk geliyor. Harman zamanı Haziran ayının ortalarından Temmuz ayının ortalarına kadar sürer. Akdeniz'de yaşayanlar bilir o dönemin sıcak iklim koşullarını. O sıcağın altında ben yapamadım köy çocuğu olma durumunun yarattığı tek zorluk bu oldu benim için geri kalan her şey ile mücadele ettim. Çoğu mücadeleyi de kazandım. Bu sene Covid-19 sebebiyle köye pek gidemiyorum harman dönemini de atlattı bizimkiler. Seneye ne olur ne biter bakalım artık...

Okuma-Yazma

Mahmut Makal okuma yazma işlerini ya herkes uyuduktan sonra yapıyor ya da bağ bahçe işlerinde verdiği molalarda. Sel gibi akan terlerden nasıl başyapıtlar yaratılır diye düşünüyordu Mahmut Makal. Kendisinin bir başyapıt yazdığından habersiz bir şekilde dile getirdi bu düşünceleri...

Makal bunları yazarken Tonguç Baba şöyle ifade ediyordu okuma yazma sürecini:

"Herkesin balıklarda, gazinolarda, pastahanelerde eğlendiği saatlerde, bunlara hiç imrenmeyerek, gece yarılarına kadar oturarak kitabı (Köyde Eğitim) yazdım."
Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İsmail Hakkı Tonguç

İnanışlar, Tarikatlar, Hocalar, Derin Hocalar...

Yıl 1947 köylüler ilçeye pazara gitmek için indiklerinde ince karton üstüne basılı bir manzumeyi satan birini görür ve etrafında toplanırlar.

"İbret almak istersen ölüm yeter... Nâri cehennem yeter; akibet gözünü doyurur bir avuç toprak... " diye avaz avaz bağırıyor...

Narı cehennemi duyan bir dua kağıdı satın alıyor. Her evin duvarında da bir tane dua asılı oluyor.. herkes duayı dinleye dinleye ezbere bilir hale gelmiş ama kimse kağıtta ne yazdığını bilmiyor. Hoca ne okursa cemaat onu tekrarlar hesabı... Bu duruma Arapça dilinde yazılan her kağıdı öpüp saklayan kesimleri örnek verebiliriz. Ben de Arapça bilen biri olarak yazılı her kağıdı kendine karşı hazırlanan muska olarak yorumlayan insanlar da gördüm. Kitabi herhangi bir kağıt parçasını okuma yazma bilmeyen birine muska vb. bir şeymiş gibi yutturabilirsiniz. Cinler, muskalar, üfürükçülerin kökü hâlâ kazanmadı hatta gittikçe artıyor. Dindar geçinen cahil kesimler hâlâ okuyup yazamadıkları bir dilden çıkan kağıt parçalarının olumlu-olumsuz gücüne inanıyor.
Yaşadığı coğrafyada hakim olan bir salgın vardır. ŞEYH SALGINI Eline kitap-tespih ikilisini alan ve yüzüne sakalı konduran ermiş olup çıkıyor. Ama Makal soruyor:
"Mehmet Efendi mademki ermişmiş, neden dua edip borcundan kurtulmuyor?"

Din mekanizması insanları günlük hayatta olan haksızlıkla mücadeleye davet etmiyor öteki dünyaya hazırlık yapın nidalarıyla istismarlara ve sömürülere boyun eğmeye hazırlıyor. Ufacık çocuklar okul yerine din hocalarına teslim ediliyor sonra şöyle bir tablo çıkıyor ortaya:

"Ne bilsin ufacık çocuklar ibadeti?" diyorum. "Allah bilir, kabul eder. Bizlere asıl öte dünya lazım. Şu seninkiler dünyalık. At, eşşek... Zamane okuması... Hava!"

O kadar tarikat varmış ki artık şeyhler dahi hangi tarikata hizmet edeceğini bilemez haldedir. Bu şeyhlerin sözde dünyayla işleri yoktur. İşi ermişliğe vurup köylülerden tüm ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.

Tarikat örgütlennesinin ilk izlenimlerini Mahmut Makal vermiştir. Tarikat mensuolarit arttıkça başta olan şeyh kendine yeni yardımcılar atamakta bunlara çavuş denmektedir. Ve her köyün bir ya da iki çavuşu oluyordu. Ve her birkaç köyün çavuşlarından sorumlu bölge başkanı oluyordu. 1947 yılında cemaaelerin en ilkel halini anlatıyor bize Mahmut Makal ve bu konuda o kadar uzmanlaştık ki en profesyonel dönemlerine 90 kuşağı çok iyi bir şekilde şahit oldu.

Yıl 2011 yer Denizli otogarı Eylül ayındayız tam olarak 9 Eylül 2011 henüz 17 yaşımdayım o yüzden üniversite kaydına babamla birlikte gitmiştim. Konya üzerinden geçerken telefonum çaldı. Yabancı bir numara ve ben ilk defa şehir dışına çıkıyorum.

-Efendim.
-Adem Yüce mi?
-Evet. Siz kimsiniz?
-Ben ... Öğrenci yurdundan arıyorum. Size yurdumuz hakkında bilgi vermek için aramıştım.
...

Telefonu yüzüne kapattım. Anlattım babama devam ettik yola ben Denizli'yi tanımam etmem aceleye gelen bir tercihle Pamukkale üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne yerleştim. Gidiyoruz...

Gece saat üç gibi otogara indik. Son model arabalar otogarda aynı cemaat yurdunun yetkilileri.. Siyasi görüş olarak o cemaate çok zıt bir çizgide olan ben onları orada da terseldim. Ama Anadolu'nun başka gariban yerlerinden gelen öğrencileri kandırdılar. Din ayağına yattılar. Kimsesiz kız öğrencilerin bazılarını yurtlarına kaydettiler. Cemaat ile tanışmam bu şekilde oldu.

Numaraları veren kim? Öğrencilerin kayıt günlerinde otogarlarda ava çıkmalarını sağlayan kim? Hepimiz biliyoruz bunu geçelim..

Devlet yurdunda kalıyorum. Sınıf 45 kişi yarısı cemaat evlerinde, yurtlarında kalıyor. Bazıları ev abisi bazıları bölüm abisi. Bazıları ev ablaları. Fetullah Gülen cemaatinin arka bahçesi olan Denizli'de yaşadığım dört yıl boyunca birçok kez cemaat mensuplarının tacizine maruz kaldım. Bu sürekli evlerine yurtlarına davet etme tacizidir. Çünkü sınıfta dört beş muhalif var ve bunları kazanmak onlar adına çok önemli ev abisi olan biri bizim sınıfta okuyor. Bir gün çıkıp geldi tüm erkekleri yemeğe davet ettim sen de gel dedi. Peki gidelim..

Gittik... Evde televizyon yok. Dört yanı din kitapları malum şahsın ve şahısların kitapları. Her yer Zaman gazetesi. Su geçirmeyen sofra bezi... Yemek nerede? Önce sohbet.. biz sohbete mi geldik? Meğer tongaya getirmiş bizi.. onin bir üstü sınıftakileri topla gel bir ayar verelim demiş biz de kandık daha reşit bile değiliz ki ..

Minderler yerlere dizilmiş.. konuşma yapacak olan kişi hazır bizi bekliyor neyse konuş bakalım..

Bi.. hazreti Süleyman'a gidiyor bı hazreti Muhammed'e.. abi daha Arapça'yı telaffuz edemiyorsunuz milleti nasıl kandırıyorsunuz diye içimden desem de millet bal gibi kanıyordu.. birkaç telaffuz hatasını düzeltince adam bana ters ters bakmaya başladı. Anadolu'nun bir köyünden geldik evet ama 9 yaşında Kur'an'ı hatmetmiş Anne dili Arapça olan biriyiz haliyle. Yemeyiz yani her Arapça ile söylenen hikâyeyi.. sohbet bitti yemek faslı meşhur Maklube yemeği yer sofrası.. dualar havada uçuşuyor.. tamam abicim kesenize bereket kalkalım olmaz! Şükür namazı var sırada e kılın abi bize ne.. meğer yemek bahane.. sohbet ve namaz odaklı bir tongaya geldik. Neyse... Babam bile bana namaz kılma zorlaması yapmıyorken üç beş çapulcunun dayatmasına mı gelecem... Arkadaşların çoğu cemaatçi takılıyor. İyi madem geçen kılın siz Allah kabul etsin dedim salonda bekledim.. kıldılar geldiler. Çıktık neyse ben o arkadaşa bir daha beni çağırma demediğim halde ona talimat gelmiş bunu bir daha çağırma diye.. ama aklınız hayaliniz durur cemaat yapılanması karşısında.. aldıkları mahalli destek, esnaf desteği, kira desteği, market desteği, öğrencilere verdikleri maddi burs ve indirimli kira desteği... Dershaneler, yurtlar, fakülte hakimiyeti, üniversite hakimiyeti, öğretim görevlisi hakimiyeti, dekan hakimiyeti, rektör hakimiyeti, şehir hakimiyeti ve son olarak derin yapı, derin hocalar....

Fetö olayları patladıktan sonra Denizli'den haberleri almaya başladık. Bazı marketler kapandı. Çoğu ev mühürlendi. Yurtlar başka şeye dönüştü. Dershaneler isim değiştirdi. Öğretim görevlileri, yardımcı doçentler, doçentler görevden alındı. Rektör ya rektör görevden alındı.

Mahmut Makal ne yazdıysa bugün onlar hâlâ geçerlidir. O yüzden onu hapse attılar. Sürgüne yolladılar. İşleyen sömürü mekanizmasına çomak soktu da ondan. Bu durumu Prof. Tahsin Yücel çok iyi bir şekilde ifade ediyor:

"Makal siyasi iktidarlar için bir hasım olmuş çıkmıştır. Yirmi üç yıldır iktidara kim gelmişse, onun sillesini yemiştir. Suçu da köyü yazmaktır. Türk toplumuna karşı görevini yapmış bir öğretmen, bir yazar, yirmi üç yıldır o toplumun gözleri önünde manevi işkence ile cezalandırılmaktadır."

Manevi işkence... Eskiden köylüler maddi işkenceyle kıvranıp dururdu. Şimdi köylüler de para kazanmaya başladı. Az çok fark etmez lakin şu manevi işkence ne zaman sona erecek? Şu şehirlilerin köylüye olan kibirli halleri ne zaman sona erecek? Köylünün tek ihtiyacının para, defter, kitap olduğunu düşünenler yanıldıklarını ne zaman anlayacak?

Fırsat eşitliği tanındığı zaman köylülerin neyi başaracağı Köy Enstitüleri ile kanıtlandı. Eğitime kavuştuğu zaman neleri başardığı açıkça görüldü.. Köylünün ne zekası ne de görgüsü daha azdır. Sadece tanınan imkan daha azdır. Bilerek yoksul bırakılmış, bilerek okulsuz bırakılmış, bilerek hacı hocalara cinlere esir edilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban kitabında geçen muhteşem bir bölüm var bun konunun üzerine onu paylaşmak istiyorum.

"“Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?”

Mevzu kitap, kalem, defter değildir. Mevzu zihniyettir. Zihniyeti değiştirmeden köylü çocukların avukatlığına soyunmuşsan bu okumuş görmüş köy çocuğunu etkiler mi? Geçici uğraşlar ile çözülecek bir mesele değildir bu. Bu bir devrim meselesidir. Gerçekleşmesine izin verilmeyen Köylüyü aydınlatma ve kalkındırma devrimi olan Köy Enstitüleri meselesidir.

Bu devrimi ustasından dinleyin:

"Memlekette hakiki iktidar ve başarı tapınılacak bir kıymet haline gelmeli, aciz ve beceriksizliklerden nefret edilmelidir. Bu da ancak, hayat imkanları yaratacak ve milli bünyenin felçli kalmasına sebebiyet veren mikropları yok edecek operasyonları göze almakla mümkündür. "İnkılapçılık" demek, uzviyet normal bir şekle gelinceye, mukadderi ve tabiatı yenebilecek kudreti buluncaya kadar korkmadan ve mütemadiyen operasyon yapmak demektir."

Canlandırılacak Köy, İsmail Hakkı Tonguç

Ben diyorum içimizdeki mikropları temizleyelim. Toplumcu gözükenler çocuklara masal kitabı alma derdinde. Masallara karnımız tok artık. Bir köy çocuğunu hayatta karşılaşacağı mağduriyete hazırlayın. Sahaya inin fildişi kulelerinden yapılan söylemlere karnımız tok. Bu söylemler 13 yaşındaki Ayşe, Fatma'nın çocuk gelin olarak gitmesini engellemiyor. Taşın altına elimizi koymayacaksak gösteriş yapıp çocukları örselemekten vazgeçelim..

Ve inceleme başında paylaştığım alıntı ile bitireyim..

"Türk köyünü hâlâ:
"Çoban kaval çalar, anın Hayatı şairanedir.
Fısıldaşır, sükût eder,
Bu bir güzel teranedir."

gibi dörtlüklerdeki havayla düşünenler, bu memleketi tanımıyorlar; onun
gerçekleriyle hallü hamur olmadıkça köyü bildiğimizi iddiadan, onun adına
avukatlık etmekten vazgeçelim bari."

Ekler:

https://youtu.be/c3vX1XAoSzc

https://imgyukle.com/i/CbDajh
https://imgyukle.com/i/CbDOYj
https://imgyukle.com/i/CbDYVM
https://imgyukle.com/i/CbDHWn
https://imgyukle.com/i/CbDLd8
https://imgyukle.com/i/CbDjzo
https://imgyukle.com/i/CbDX9U
https://imgyukle.com/i/CbDiF1
https://imgyukle.com/i/CbDhsA
https://imgyukle.com/i/CbDgSH
195 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

*

Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

"Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

*

İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

Sağlıcakla...
195 syf.
Mahmut Makal köy enstitülerinin* karanlık köylere ışık olmaları için yetiştirdiği köy çocuklarından biridir. 17 yaşında İvriz Köy Enstitüsü’nden mezun olur ve kendi köyüne yakın bir köye öğretmen olarak atanır. 20 yaşında Varlık Dergisi’ne yazdığı Köy Notları’nı Bizim Köy kitabında toplar. Kitap çeşitli dillere çevrilir, iç ve dış basında yankı uyandırır. Köy gerçeğini anlatan ilk yazarlardandır. Köyü olumsuz tanıttığı gerekçesiyle tutuklanır. Yaşamı boyunca düşünceleri yüzünden birçok soruşturma geçirir.

Yazar öğretmenlik yaptığı köydeki insanların yaşamını anlatır. Çeşitli başlıklar altında sade olduğu gibi anlatılanlar bir Orta Anadolu köyünün acı bir çığlığıdır. Ahırdaki hayvanının yere pisliklerin içine döktüğü buğdayı toplayacak kadar muhtaç olan, yakacak tezeği yoldan gerektiğinde birbirleriyle kavga ederek toplayan kadınları, yaz kış yalın ayak dolaşan, soğuktan, hastalıktan ölen, okula aç gelen, fişlerde okudukları balın ne olduğunu bilmeyen çocukları ve köy yaşamına dair izlenimlerini, bazen iğneleyici, alaycı, kızgın bazen çözüm bulmaya çalışan iç sesini, çaresizliğini tüm içtenliğiyle yazmış. Bilgisizliğin, fakirliğin, yokluğun, sömürülmenin insana yansıması o kadar acı ki. Mahmut Makal da yazmış, seslerini duyurmaya çalışmış. Duyurmuş da 1967‘de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçilmiş. Ancak kendi ülkesinde yazdıkları bazı çevrelerin, köydeki insanların ve ailesinin olumsuz eleştirilerine hedef olmuş, eleştirilmiş. Kendisine cephe alınması onu yıldırmamış, doğru bildiği yolda yürüyüp insanların acısını dindirmek için mücadeleye devam etmiş. Yazarın bu davranışı övgüye değer.

Okulu yeni bitirdiğinde öğretmene söylenen “Okumuşleyin ya vali ol, ya kaymakam. Sen de bizimnen köy yerinde süründüktengilli ne hayrını görecen.” sözü köylülerin gözünde öğretmenin saygın bir yere sahip olamadığına dair bakış açısını gösteriyor. Çocuklarının okumalarına pek taraftar değiller ancak erkeklerin askerde mektup yazacak kadar okuma öğrenmelerinin yeterli bulup daha fazlasını istemiyorlar. Bize öte dünya lazım diyerek çocuklarını okul yerine Hoca, molla gibi insanların yanına gönderiyorlar. Soğukta, yağmurda ders yapamadığı damı olmayan okulu onarmaya kimse yanaşmamakta ancak bu hoca denilen kişilere köylülerden cumalık adı altında para, tütün, sigara, yiyecek, eşya gibi elinde ne varsa bu kişilere vermektedirler.

Köylülerin ise öğretmene olan tutumları belli onu istememektedirler. Hatta bir gün köye yolu düşen birinin dua okuyup da maddi yardım isteyen birine kendilerini dolandırmalarını önlemek isteyip de sorular sorması üzerine köy odasından açık bir şekilde kalkıp gitmesi söylenince çok üzülür. Böyle bir zihniyet karşısında Mahmut Makal bazen ağlayacak duruma gelir, kendisine şu soruyu sorar: “Nasıl savaşmalı bu kara kuvvetle? Hangi dilden anlar bunlar?”

Bu karanlık sömürünün yıllar geçtikçe daha gelişmiş, sistemli, örgütlü bir şekilde devam ettiğini görüyoruz. Yaptıkları yolsuzlukların tarihe geçmiş isimleri var. Güncelliğini koruyan sorular ne yazık ki. En basit şekliyle düşünecek olursak madem “ öte dünya önemli” diyen kişiler neden bu dünyada bitmez tükenmez para, iktidar, şan, şöhret peşinde koşarlar. Bunlarla savaşmanın yolu okumak, düşünmek, sorgulamak, özgür düşünebilmek, kendimizi ifade edebilmektir. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, bağımsızlık, hukuk, sosyal adalet kavramlarına önem verip ilke edinmektir.

Yazarın Bizim Köy kitabının yanında daha önce okuduğum Kuru Bir Sevda-Kalkınma Masalı kitabını da okumanızı öneririm.

“Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktür. Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzden de Atatürk’ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmazına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.” Mahmut Makal

*Köy enstitüleri 1940 yılında köylerdeki çocuklarının eğitilerek Anadolu köylerinde öğretmen olarak görev yapmaları için kurulmuş okullardır. Elverişli geniş arazileri olan yerlerde açılan eğitim enstitülerinde arıcılık, modern tarım, inşaat, marangozluk, terzilik bilgileri veriliyordu. Ayrıca kültür ve sanat eğitimine de önem veriliyordu. Her öğrencinin yılda 25 klasik roman okuması ve en az bir müzik aleti çalması sağlanıyordu. Yine yıl içinde çeşitli tiyatro eserleri çalışılıp sergileniyordu. Köy enstitüsünü bitiren öğretmenler köyü tanıyan, kültürlü, görev aşkıyla dolu, aydın kişilerdi. Atandıkları köylerde eğer okul yoksa -büyük olasılıkla olmazdı ya da yıkılmış olurdu- önce okul inşa edip, köy çocuklarına okuma yazma, temel bilgileri öğretmelerinin yanında, ziraat, tarım alanlarında da bilgi birikimlerini köylülere aktarırlardı. Köyün kalkınması, köy insanının yaşamının iyileşmesi için çaba sarfederlerdi.
195 syf.
Mahmut Makal, Aksaray'ın Demirci köyünden dünyaya gelmiş. İvriz Köy Enstitüsü'nde okumuş. Buradaki eğitimi onun kendi Rönesansı olacaktır. Dünya klasikleriyle ve pek çok eserle tanışarak okumayı sevecek, edebiyata ilgi duymasını sağlayacaktır. Aynı zamanda Enstitü eğitiminin kendi doğası da üzerinden kalıcı etki yapacak ve buradan mezun olunca Atatürk devrimlerinin savunucusu bir öğretmen olacaktır. İlk görev yeri de kendi köyü Demirci olacaktır. Dönemin saygın yayınlarından olan Varlık dergisinin başındaki isim olan Yaşar Nabi, daha önce de dergiye şiir ve yazılar yollayan bu genç öğretmenden köydeki öğretmenlik deneyimlerini yazıp yollamasını ister. Makal da böyle yapar. Gerçekçi ve sade bir anlatımla kaleme aldığı deneyimleri, Varlık'ta "Bir Köy Öğretmeninin Notları" adında yayınlanmaya başlar. Oldukça ilgi çeken bu yazılar, şehirdeki aydın sınıfını da ikiye böler. Bir kısmı, halen hayallerindeki "gitmesek de görmesek de orada bir köy var" o köy de bir cennet şeklindeki romantik imgelerinde ısrar ederler ve Makal'ı da yererler. Diğer kısmı ise şok olmuş ama bu yazıların üzerine eğilmişlerdir. Bu yazılar 1950'de Yaşar Nabi'nin bulduğu "Bizim Köy" adıyla kitaplaştırılır. Bir sene içinde dört kez basılarak büyük ilgi görür. Ancak bu ilginin karşılığı, dönemin CHP hükümeti tarafından Makal'ın tutuklanmasıyla sonuçlanır. İşin ilginç tarafı ve ilk başta beni şaşırtansa CHP'nin hışmına uğrayan Makal'ı DP'nin savunmuş olmasıdır. Orhan Kemal bu durumu şu şekilde ifade etmiş: "Osmanlı saltanatından devrolan köye, Halk Partisi şu kadar yıllık iktidarında hiçbir şey vermedi tezi vardı DP'de. Bir köylü kendi kitabını resmen ortaya attı. Piyasaya atınca, o zaman DP'nin iddialarını -ki hakikatti- tevsik etmiş oldu bu kitap... DP tuttu bunu." Yani, Atatürk'ün partisi CHP, Atatürk'ün devrimlerinin savunucusu bir öğretmeni köylünün durumunu kötü gösterdi, ya da resmi ifadeyle "zararlı fikirler yaydığı iddiasıyla" tutuklatacak, bu öğretmeniyse karşı devrimci DP savunacak. Cidden nereden bakacak olursak olalım şaka gibi ülkeyiz ama içinde yaşayınca insan ancak acı acı gülebiliyor. Neyse ki Makal kısa süre sonra serbest bırakılmış. Yeri gelmişken ifade etmeliyim, Türkiye'de yıllar geçiyor. Bazı eylemler aynı kalırken, bu eylemin tarafları değişiyor sadece.

Makal'dan önce köye dair kitaplar yazanlar vardır. Ancak bu yazarlar, köye dışarıdan bakan isimlerdir. Makal'la birlikte köye "içten" bir bakışla bir kitap yazılmış olur. İlerleyen süreçte onu takip edecek pek çok isim olacak, toplumcu gerçekçiliğin içindeki bu türe "Bizim Köy Edebiyatı" da denilecektir. Siyasal ve sosyolojik tartışma konusu olmanın dışında yazınsal tartışma konusu da olmuş Bizim Köy. Memet Fuat'ın "Şive Taklidi" başlığıyla yayınladığı yazı üzerine pek çok edebiyatçı ve eleştirmen, edebiyattaki şive kullanımının faydaları ve zararlarını konuşmuşlar. Orhan Kemal, Kemal Bilbeşer, Samim Kocagöz ve Fahir Onger gibi isimler, şive taklidini eserin gerçekçiliği içi önemli bulup desteklemişlerdir. Ayrıca dile zenginlik kattığını da eklemişlerdir. Nurullah Ataç, Tarık Buğra, Memet Fuat, M. Cevdet Anday gibi isimler ise tam tersini savunarak şive taklidinin dile zarar vereceğini ve eserin okunabilirliğinde zorluk çıkaracağını savunmuşlardır. Bu tartışmanın uzun yıllar devam ettiği ifade edilmiş. Benim görüşüm şu: Evet, ilk gruba gerçekçiliği sağlama argümanında haklı buluyorum lakin eserin okunabilirliğini güçleştirmesi noktasında ise ikinci gruba hak veriyorum. Yaşar Kemal'in eserlerindeki şiveler genel olarak hoşuma gitmiş, beni rahatsız etmemişti. Lakin Bizim Köy'deki şive açıkçası beni rahatsız edip okumamı güçleştirdi. Bundan dolayı şiveli konuşmaları geçmek istemedim değil, yine de kendimi zorlayarak okudum.

Bizim Köy'ün içeriğine gelecek olursak, genç öğretmenin gözünden köyün Ortaçağ'da kalmış olduğunu görüyoruz. Bir enginizisyonu eksik diyeceğim ama aslında o da var. Köyde çok sayıda bulunan şeyh bir nevi köyün enginizisyonudur. Köylünün zihnine örümcek ağları örerek onları çağların gerisinde bırakıyorlar. Ahaliyi, kendilerinde keramet olduğuna, meleklerle konuştuklarına, uçtuklarına kaçtıklarına, üfürüklerinin ve nefeslerinin şifa olduğuna, kendilerine inanan ve mutlak itaat edenlerin gelmiş geçmiş günahlarının af olacağına inandırıyorlar. Yani gariban ahaliyi koyun haline getirip, kendilerini de onların çobanları olarak konumlandırıyorlar. Devrimlere de onun öğretmenlerine de okullarına da karşı tutum takınıp genç öğretmene yeri geliyor hakaret ediyor, onun hakkında kötü sözler çıkarıyorlar. Öyle ki Makal, çok çaresiz ve yalnız hissediyor kendisini. Bir yandan da devrimlerin bir neferi olarak mücadeleye devam etmek için sönmeyen bir ateş taşıyor içinde. Ancak asırlardan beri süren din sömürüsü altındaki cehalet karşısında insan içindeki bu ateşi nasıl taze tutabilir?

Kadınların durumu fena her zamanki gibi. On beşine varmadan imam nikahıyla evlendirilen kızlar, daha kendilerini tanıyamamışken art arda çocuk doğuran, erkeğin hizmetinde bir otomata çevriliyor. Kocasına zinhar karşı gelemeyen kadını, kocası dilerse döver dilerse sever. Sokakta da rahat değildir kadın: sokakta bir erkek görünce duvara dönmeli ve erkeği sakın geçmemeli, bu erkek kocası bile olsa arkasında yürümeli. Yüzü ve sesi mahrem kabul edilen kadın, öğretmene veya doktora bile derdini el kol hareketleriyle anlatmaya mahkumdur. Ya da onun yerine kocası anlatır. Onu erkek gezdirir, erkek kollar, erkek elbise alır, erkek ne isterse onu yapar. Yani kadının kaderi erkeğin iki dudağının arasında sıkışmış kalmıştır. Buna ek olarak köle pazarları kalkmış olsa da, kadın başlık parası adı altında yine alınıp satılan bir meta olan konumunu sürdürüyor. İyi ki cennet ayaklarının altında da oradan kurtarıyor, tabi çocuğu varsa. Erkekler ise evlenmek için bu başlık paralarını denkleştirmek zorundalar yoksa bekar kalıyorlar. Bu tarz durumlar cinsel açlık, karşı cinse yabancı kalma gibi etmenler nedeniyle istenmeyen olaylara da yol açabilir. Sonuçta, kadın ve erkeğin bu şekilde konumlandırıldığı bir toplumsal yapının gelişebilmesi mümkün değildir. Gelişim kapitalizmin getirisi olan ürünlerin yayılımından pay almak değildir. Yarın kapitalizmin tersi bir anlayış hakim olsa bu tarz bir toplum, Ortaçağ'a benzer bir hale döner hızlı bir şekilde.

Ahalinin gıdası bulgurdur; sabah bulgur, akşam bulgur. O da varsa. Öğrenciler kendilerine okuma öğretmek için söylenilen cümlelerde geçen balı hayatlarında görmemişler. Tuvaletler evin dışında virüs saçar halde, bu esnada ise evi biraz yukarıda olanlar çay eşliğinde bu manzarayı seyredebilirler. Gıda ve hijyenin yokluğunda haliyle sağlık sorunları oldukça fazladır. Öyle ki yaz gelince ishalden çocuklar kırılıyor. Gariban ahali de çocuğu ishal olunca artık öldü gözüyle bakıyor. Bizim yaşadığımız ve uzaylı gibi karşıladığımız salgın, o zamanlar ahalinin kanıksadığı bir gerçektir hatta onların ailesinin bir ferdidir. Onlarla birlikte sofraya oturur, tuvalete gider, tarlaya gider...

Atatürk "Maarif eğitimimizin temeli önce cehaleti yok etmektir," demiştir. Bunu Bizim Köy'den görüyoruz ki 1940'larda Anadolu'da başaramamışız. Tabi, bir anda olacak kolay bir iş değildir. Lakin, şehirdeki aydınlar ve dönemin hükümetleri de Anadolu köylüsünü unutmuş, onları sanki Heidi'nin dağındaki romantik ve mutlu bir yerde yaşıyorlar yanılgısına düşmüşlerdir. Köy Enstitüleri ile kısmi aydınlanma yaşansa da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki iki kutuplu dünyada Türkiye'nin kendini konumlandırdığı yer nedeniyle önce CHP zamanında bu okullar işlevsiz hale getirilmiş, DP zamanında ise tamamen kapatılmıştır. Sağcı kesimin komünizm yuvası olduğu iddiasıyla karşı çıkmasına artık alıştım da dönemin solcularından birçok isim de, Köy Enstitülerinin köylüyü köyde tutarak şehirde işçi sınıfının oluşmamasına neden olduğu gerekçesiyle eleştirmişler ve bundan dolayı onlara karşı olmuşlar. Bu memleketin sağı da solu da bir acayip. Kendileri kapatılsa da buradan yetişen pek çok insan, toplumcu gerçekçilik türünde eserler vererek halkı aydınlatmak ve bilinçlendirmek için uğraş vermişlerdir. Bunun sonucunda 1950-70 arasında bu tür, ülkemizde önemini korumuş ancak daha sonra yavaş yavaş önemini yitirmiş.

Eser hakkında araştırma yaparken Mahmut Makal'ın şu sözüne denk geldim: "Toplumsal konuları işlemeyen edebiyata 'kem küm edebiyatı' diyorum. Toplumcu sanat eseri yaşadığı çağın sosyal gerçeğini işlemeli. Tarih bilinci ise yaşama ilişkin her şeyin temelinde vardır. Gözden uzak tutulmaması da gerekir. Edebiyat adamının üretimi olan sanat yapıtı toplumun aynası olduğu noktada tarihsel de olur." Devamında da "İnsanlığın kurtuluşu, sosyalimin gelişmesine bağlıdır. Eşit paylaşım, adaletli dağıtım, barış, demokrasi, yurtseverlik eserlerimde işlemeye çalıştığım ana temalardır."

Genel olarak güzel sözler, kurtuluş sosyalizmde mi, şu an bu izm'ler hakkında kesin bir yargıya varacak kadar kendimi donanımlı görmediğim için bu konuda yorum yapmak istemiyorum. Edebiyat adamı bence büyük ölçüde az veya çok kendi dönemini eserlerine yansıtır. Tabi toplumcu gerçekçilikteki gibi birebir bir ayna olmasa da farklı şekillerde ele alır veya yansıtır. Makal'a kesinlikle katılmadığım nokta, toplumsal konuları işlemeyen edebiyata kem küm edebiyat demesidir. Böyle bir şey yok. Kendisini anlıyorum ama bu sözünü nahoş buluyor ve bir edebiyatçıya yakışmayan bir fikir olarak görüyorum.

İyi okumalar
195 syf.
·1 günde
Türk Edebiyatında adını sıkça bahsettiren Mahmut Makal ile bu kitap sayesinde tanışana kadar ne kadar güzel bir tasvir yazarı olduğu kanaatine varamamıştım doğrusu.

Köy yaşamını kaleme ustaca döken bir isim olduğu konusunda kefil olup bu kitabı referans gösterebilirim.

Dil ve üslup için zaten bir lafım yok, bu yayın evinden de çok memnun kaldım bu hususta. Ayrıca kitabı daha çok hevesle okumanızı sağlayacak usta merhum fotoğraf sanatçımız Ara Güler'in köy yaşamına dair çektiği fotoğrafları da içine alması yayının iyi bir iş başardığını kanıtladı bana zannımca.

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Yazar Aksaraylı. Memleketlim. Memleket bir bütün yani Rizelisi, Urfalısı, Persi, Kürdü, Çukurovalısı yoktur bu işin. Fakat ben de bir Aksaraylı olarak şehrimden böyle yeteneklerin çıkmasına gururlandım.

Yazarın hayatını az da olsa araştırma şerefine nail olarak yeteneğinin keşfinde köy enstitülerinin büyük önemine şahit olduğum şu satırları sizlerle de paylaşmak isterim:  " Makal'ın okul çağı yaklaşırken iyi bir rastlantı ile köyüne okul yapılmış ve 1937'de okula başlamıştır. O yıllar, Türkiye'de eğitim seferberliğinin başladığı yıllardır. Bu seferberliğin ilk kolu da köy enstitüleridir.
195 syf.
·2 günde·10/10 puan
“Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor...” diye başlıyor yazarımız anlatmaya ve o anlattıkça benim de tüylerim ürperiyor.

Hiç kuşkusuz Türk köy edebiyatının öncü ismi denince ilk akla gelen isimdir Mahmut Makal. Kitabı bir çok dile çevrilmiş, övgüler almış, peki bizdeki mükafatı...
Tabiki yasaklar ve hapis.
Peki neden yasaklanmış? Çünkü okuduklarınız bir kurmaca değil, gerçeğin ta kendisi...
Yazar yokluk, sefalet ve yaşanan acıları anlatırken köy halkının cehaleti ve yanlış inanışlarının da üstünde durmuş. Kısacası gördüğü tüm gerçekleri olduğu gibi aktarmış, ailesi de buna dahil.

“Atike Nine, tandırınızı yazmış Mahmut, ocağınızı yazmış. Pencerenizi, evinizi, hep yazmış.”
Anam başlıyor ilenmeye bu kez de:
“Allah ellere evlat vermiş, bana da kara kara taş vermiş. Seni bana vereceğine, kenefe bi fazla gideydim keşke. Köylü de irezil oldu senin yüzünden, biz de.”
Derdini anlatamazsın. Gülüp geçsen olmuyor. Bu yoksulluklarından utanmanın onlara düşmediğini ne bilsinler... Bir fasıldır gidiyor. (s.82)

Adnan Binyazar kitabın önsözünü şöyle bitiriyor.
Romanda, öyküde, denemede, dilbilimde, çeviride unutulmaz yapıtlara imza atan Tahsin Yücel’in görüşü de şöyle:
“Bizim Köy, 1950’de büyük bir başyapıttı, 1975’te de bir başyapıt. 1979’da da başyapıt.”
Ben:
“2016’da da başyapıt!”

Ben de diyorum ki, sene kaç olursa olsun bu gerçek asla değişmeyecek...
195 syf.
·4 günde·10/10 puan
Temizlik Sorunu başlıklı sayfadan...

Köye geleliden beri, yıkanma işini Gani Çavuş'un ahırında yaparım. Her zaman ilçeye yol düşmüyor. Taşıt yok ki gidesin. Bu yıkadığım ahırda, on tane hayvan var. Bir köşede pis bir taş. Onun üstüne oturacaksın. Hayvanlar seni seyrederken yıkanacaksın. Ayağın bir karış pislik içinde, vıcık vıcık... Çaresiz o pisliğe yalınayak basarak yıkanacaksın

Bu cümleleri okuduğum an rahmetli anneannemin banyosu geldi aklıma.Tandırlığa girdiğimizde kapının arkasında, yerden birkaç santim yükseklikle çimento ile etrafı çevrilmiş (muhtemelen akan su çamura sebep olmasın diyeydi toprak sonuçta her yer) bir metrelik dar bölümdü. O bölümde perde falan da bulunmazdı. Ne arar perde? Orada yıkandırıldığım gün gözümün önündedir.

~Sevgi ve özlemle
195 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Mahmut Makal ‘ın Bizim Köy kitabı tek bir oturuşta yazılan kitaplardan değildir. Öğretmenlik yaptığı dönemde Varlık dergisine yazdığı kısa yazıların derlenmiş halidir. Yazılarında ( yazılarında diyorum çünkü Mahmut Makal yazdıklarını hikaye olarak değerlendirmiyor. Bunun nedeni gerçek yaşamdan olan olayları aktardığı için.) köylülerin Cumhuriyet Döneminin getirdiği yeniliklere bakış açısını dile getirmekte. Yaşadığı gerçeklere toplumsal durumun ışık kaynağı olmayı amaçlamış. Bunu yaparken de yakınarak, isyan ederek yapmaz. Olayı ve köylünün olaya bakışını objektif bir şekilde gözler önüne serer. Varlık dergisinde yazılan yazıları kitapta “Geçim Derdi, Köy Yaşamından Sahneler, İnanışlar, Okul ve Okuma “ başlıkları altında ele alınmış. Bu başlık altında köy yaşamına eleştirel bakış açısıyla bakmış. Bu eleştirileri o köy yaşamında olup nasıl yapabildiği beni en şaşırtan şeylerden biri. Bir olayın içinde olup ona objektif bir şekilde yeni bir bakış açısı getirmek zor. Şu dönemde o an düşündüğü, eleştirdiği konular benim şuan sahip olduğum, bana öğretilen şeyler. “ Nasıl olurda kendi kendine var olan olayın nedenini sorgulayıp yanlış olduğu kanısına varabilir?” okurken hep kafamda bu soru oluştu. Burada onun sorgulamasını yanlış bulmuyorum. O dönemde bu kadar açık görüşlü olmasına şaşırıyorum. Doğruyu yanlışı fark etmesine hayret ediyorum. Mahmut Makal köydeki insanların amacının hayatta kalmak üzerine kurulu olduğunu dile getiriyor. Evler yağmurda yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmek ıslatılarak yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün götünden düşen tezek için kavga ediyor. Çünkü o tezek ile ısınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyorlar. Yemekten kasıtta ele ne geçerse o. Giyecek yok, on yıllık pantolon gocuk giyecek olarak giyilir. Tüm bunlar olurken başka şeylerle nasıl ilgilensinler. Hayatta kalmaktan başka bildikleri ne var ki. Anasının babasının halini görüp isyan edecek olsa “Allah’ın takdiri böyle “ deyip geçiştirirler. Kim bunlara katlanabilir diye düşünüyor insan. Yaşadıkları durumu geçimsizliklerini sorgulamıyor başa gelen çekilir deyip yaşamayı tercih ediyorlar. Çözüm öneri gelse de bildiklerinin dışına çıkmaya yanaşmamışlar. Kış var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bölümü hastalıktan ölüyor. Ölümle cebelleşildiği yerde öğretmen nasıl ders yapabilir ? Yapamıyor da doğrusu. Okul imkansızlıklardan, yağmurdan, kötü şartlardan çöküyor. Bu şartlar altında nasıl eğitim verilsin ? Ne kadar süre eğitim görebilir bu çocuklar ? Aileler zaten zor bela okula gönderiyor, göndermemek için bahane arıyor. Bu şartlar da tuzu biberi oluyor. Öğretmenler o zamanlar pek sevilip sayılmıyor. Öğretmenleri de öğrettiklerini de gavur icadı olarak görüyorlar. Onlar için önemli olan, değerli olan şık, şeyh, hoca, hafızlar. Yiyecek yemekleri yok ama şıke ellerinde ne var ne yok toplatıp veriyorlar. Şıkler insanları sömürüyor. Eğer konuşan olursa, karşı çıkan olursa dinden çıkmış oluyor. O yüzden Mahmut da konuşamıyor. Olanlara engel olamıyor. Köy halkının gözünü açmaya çalışsa “gavur öğretmen, dinden çıkmış” oluyor. Ne yapsa ne etse insanların sömürülmelerine engel olamıyor. Bunlar olurken aldığı notları Varlık dergisinde yayınlayarak uyanmalarını sağlamaya çalışmış. Halkın, köy yaşamında olanları köyden duysunlar, bilsinler, öğrensinler istiyor. Bu durumdan uzaklaşmak için bir çıkış yolu olarak görüyor. Bunu yazması gelecek nesilde gerçek köy yaşımdaki eğitimin zor koşullarda görüldüğünü , imkansızlıkların eğitimin gerçekleşmesinin önüne geçtiğini gözler önüne seriyor.
195 syf.
·2 günde·Beğendi
Mahmut Makal, 1930 doğumlu. Bu kitabı, 18 yaşından 20 yaşına kadar Varlık dergisine yazmış, 1950'de bu yazılar kitaplaşmış. Kitap hakkında o kadar ünlü sanatçılarımız olumlu yazılar yazmış, dış basında o kadar ünlenmiş ki! Nasıl bu kitabı daha önce duymadığıma şaşarım, utanırım.


Bu kitap için olumlu değerlendirme yapanlardan bazıları şunlardır: Yaşar Nabi Nayır, Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Eyüboğlu, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Abdi İpekçi, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Orhan Veli Kanık, Bedri Rahmi Eyüboğlu... Bunlar sadece bazıları ve bunun gibi birçok değerli isim...

Eser anadolunun birçok köyünden biri olan Demirci ve Nurgöz köylerinde geçiyor, anlatılanlar da roman değil tam anlamıyla gerçek. Yakup Kadri, 'Yaban' romanında anlattıkları bile çok tepki görmüşken burada anlatılanlar Yaban'daki gibi dışarıdan değil ; halkın içinde yaşayıp büyümüş, köy enstitüsü eğitimi görmüş 18 yaşında bir köy öğretmenin gözünden. Ayrıca kitap Ara Güler'in çektiği 10 kadar köy fotoğrafını da içeriyor.

Anadolu halkının yobazlığını, cehaletini okurken, yazarın umutsuzlukla umut arasında kalışını, acaba 'ben bu çabayı niye sarfediyorum' hissiyatını derinden yaşadım. Anadolu halkını anlatan en iyi eserlerden biri. Bu kadar az okunduğunu görünce diyorum ki, Şeker Portakalı gibi kitaplardan önce kendi halkımızı tanıtan kitaplar okuyalım. Bu kitabın bu kadar az okunması beni üzdü. Kesinlikle okuyun, okutun, yaşatın...
195 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Mahmut Makal'ın Bizim Köy'ü kısa ama hacmi tartışılmayacak derecede büyük, köy gerçeklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu notlardan oluşuyor.

Kendisi de köylü olan Mahmut Makal, Köy Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra öğretmenlik yaptığı sıralar edindiği köy izlenimlerini, Cumhuriyet sonrası Türkiye'nin köy gerçeklerini abartısız, süssüz, olduğu gibi aktarıyor.

Mahmut Makal'ın köy notları önce Varlık gazetesinde yayımlanıyor daha sonra kitap olarak basılıyor. İlk baskısı 1950'de yapılan Bizim Köy, Makal'ın epey bir başını ağrıtıyor tabi. (Bilirsiniz, "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.") Soruşturma açılıyor, tehdit ediliyor, hapse atılıyor, yurtdışına gönderilmek isteniyor.

Ülke gerçeklerine sırt çevirmiş olanların hoşuna gitmiyor tabi gerçekleri duymak ama eser hem yurtiçinde hem yurtdışında çok ilgi görüyor.

Mahmut Makal'ın köylere dair izlenimlerini yazarken herhangi bir art niyeti yok aslinda; amacı, köylünün bunca sıkıntısına, derdine bir çare bulunması.Ama tabi anlayana.. (O an için sadece köyün adını değiştiriyorlar.)

Bizim Köy o kadar önemli ki 1950 seçimlerinde iktidarın değişmesine bile katkı sağlıyor. Çünkü eser bazi milletvekillerince seçim malzemesi olarak kullanılıyor.

Velhasıl az okunmuş, hak ettiği değeri görmemiş bu eseri okuyun, okutturun. Gerçekler acıdır ama görmek, duymak gerekir.

İyi okumalar..
171 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Köy Enstitüsünü bitirip 18 yaşında köylerde öğretmenlik yapmaya başlayan Mahmut Makal 1950'lerdeki köylerin yaşam şartlarını kitapta ifade etmiş, geçim sıkıntısı bir tarafa en temel ihtiyaçlar bile zor koşullarda sağlanmaya çalışılmış... O dönemlerde yaşam oldukça zormuş...
Hemen unutmadan söyleyim. Alfabede, "Baba bana bal al" cümlesini okurken, sordum: Elli altı öğrenci içinde, yalnız bir tanesi bal görmüş. Gerisi bilmiyor. O çocuk da, başka bir köye gezmeye gittiğinde görmüş.
"Öğretmenim, ata mı benzer bal, yoksa kuzuya filan mı?" diye bir soru yağmuruna tutulup tanımlayamamıştım.
Mahmut Makal
Sayfa 27 - Başak Basın Yayın 12. Basım 1987
"Be herif! Ekmeğin sertliğini bahane ediyorsun, kendini ekmeğe vermiyorsun da... Şu kitaplarda ne var, bilmem. Adam olana bir kitap yeter de artar bile. Sen yığmışsın babam önüne!
Kendini onlara verdiğinin yarısı kadar da ekmeğe versen, bak nasıl yersin."
Mahmut Makal
Sayfa 37 - Başak Basın Yayın 12. Basım 1987

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bizim Köy
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
164
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799758094959
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Güldikeni Yayınları
Bu kitabı okuyan hiçbir milliyetçi ve devrimci Türk, vicdan azabından değil de gönül üzüntüsünden birkaç gece kurtulamaz. Bu kitap, bir milliyetçi ve devrimci Türk'e, onu okutmamak ve unutturmak değil, bütün atılışlarımızla, irademizin ve aklımızın bütün gücü ile, bu geriliği, bu yoksulluğu ve bu kimsesizliği ortadan kaldırmak aşkını verir. Ziraat Enstitüsü'nün, Tıp Fakültesi'nin, Yüksek Mühendis Mektebi'nin, Siyasi İlimler Mektebi'nin ve Üniversite kollarının hepsinde öğretmenin bu kitabını okuturdum. Bu kitap üzerine tezler hazırlatırdım... -Falih Rıfkı ATAY(Ulus)
Mahmut Makal yeryüzünde kültüre hizmet etmiş, dünyayı daha iyiye ve daha güzele götürmek için çaba harcamış dört kişiden biridir. Eskiden İstanbul İstanbul'du, taşra da taşra. Romancı, yazar, şair adam kentsoylu olmalıydı. Makal bu çerçeveyi parçaladığında bomba patlatmıştı. -İlhan SELÇUK (Cumhuriyet)

Bizim Köy, 1950'de bir başyapıttı. 1995'te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda bir doruktur... -Prof. Tahsin YÜCEL (Cumhuriyet)

Böyle bir kitap, durumu dolayısıyla, her türlü edebiyat sorununu aşmasına karşın, amacının bambaşka olmasına, sonuçlarının da Türkiye'de birçok aydının, politikacının görüşünü değiştirme olasılığı bulunmasına karşın, Makal'ın yalnızca bir tanık, rastlantıların yazar yaptığı bir sanatçı olmadığını ısrarla belirtmek gerekir. Mahmut Makal, güçlü, açık, keskin bir deyişle yazıyor. Ama bu deyiş, çoğunlukla, gerçek yazarı belirten, anlatılmaz bir büyü sezdiren, kekre bir şiire erişiyor.. -TUNUS (Action)

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0