Adı:
Germinal
Baskı tarihi:
20 Nisan 2016
Sayfa sayısı:
644
Format:
Ciltli
ISBN:
9786055411664
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Yayınları
Yüzyıl sonunda, kan rengine bulaşmış bir akşam vaktinde, kesinlikle hepsini peşlerinden sürükleyecek bir isyanın kıpkırmızı görünümüydü bu. Evet, bir akşam vakti, dizginlerini koparan, gemi azıya alan halk, böyle dört nala koşacaktı yollarda. Burjuvaların kanını akıtacaktı dereler gibi, kesik başları gezdirecek, kırılan kasalardan dökülen altınları her tarafa saçacaktı. Kadınlar uluyacak, erkekler de ısırmak için kurt çenesini andıran çenelerini açacaklardı. Evet, gene paramparça giysileri, gene saboların yankılanan tıkırtıları, pislik içindeki bedenleri, kötü kokan nefesleri, dizginlenemeyen barbar taşkınlığıyla o öfkeli, dehşet verici kalabalık alt üst edecekti ortalığı. Her tarafta yangınlar çıkacak, taş üstünde taş kalmayacak, yoksulların bir gecede kadınlara saldırıp, varlıklı kimselere ait şarap mahzenlerini boşaltacağı o müthiş şehvet ve yeme sefahatinden sonra, ilkel insanlar gibi ormanlara dönülecekti. Belki de yeni bir dünyanın geleceği güne kadar hiçbir şey kalmayacaktı. Ne para ne şöhret... Evet, doğanın bir gücü gibi bunlar geçiyordu yoldan işte ve içeridekiler de yüzlerinde bunların korkunç rüzgârını hissediyorlardı...

Germinal Emile Zola'nin en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Roman,1860'larda kuzey Fransa'da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grev öyküsünü konu alır. Zola'nın cenazesinde işçiler toplanmış ve "Germinal! Germinal!" diye bağırmışlardır. O zamandan itibaren kitap kötü çalışma koşullarını sembolize eder duruma gelmiş ve madenci sınıfı kültüründe önemli bir kilometre taşı olmuştur.
556 syf.
·8 günde·9/10 puan
Bu romanda anlatılanların gerçek hayatla ilgisi olmayip, karekterler ve olaylar tamamen kurgudur.

Germinal , Emile Zola 'nin bir şaheseri. Bu romanda Zola, işi gücü yokmuş gibi, gitmiş madencilerin sorunlarını, onların zorlu yaşamlarını, acılarını, küçücük mutluluklarini, , burjuva tarafından nasıl sömürüye uğradıklarını, kısacası bir maden işçisinin çileli yaşamını anlatıyor. Bu roman Fransa'da her ne kadar 19. yy'da geçse de, bugün 21. yy'da bu mesleği yapanlar, ya da daha doğrusu yapmak zorunda olanlar aynı çileli yaşamı tekrar etmek zorundalar. Bu meslek bugün de maalesef ölümle yaşam arasında bir sınır olarak devam ediyor. Kimi ülkelerde daha az riskli, kimi ülkelerde daha çok riskli. Fıtrat diyorlardı galiba buna.

Öncelikle işin tanımının çok çetin olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Yerin metrelerce altında çalışıyorsunuz. Örneğin romandaki gibi tam tamına yediyuzelli metre altında. Asansörle dört dakika sürüyor. Bunaltıcı bir sıcaklık, kapkaranlık bir ortam, havasizlik... Bunlar işin kendi zorlukları.
Bunun yanında, patronlar ve denetleyicilerin işçiye çıkardığı zorluklar var ki, bu daha fena.

Avrupa'yi bilmem ama, bizde eğer üretim sektöründe çalışıyorsanız beyaz yakalılarin tek düşündüğü daha fazla ürün, daha fazla ürün, daha daha dur. Bu ay x kg. mı çıktı? Bir sonraki ay daha fazla çıkmalı. Az mı çıktı? Vay halinize. Hastalıkmis, yorgunlukmus, adam mı yokmuş önemli değil. Daha fazla ürün, daha fazla para. Çok çıkarsa yalandan size bir şeker verirler, kandirirlar. Üretim sektöründe günde 16 saat çalışıldığını bilirsiniz. Bir de bunu maden ocaklarında düşünün. Şartlar bunlar, elde ise küçücük bir maaş. Hayattan eksilen zaman. Empati yapmak gerek galiba, özellikle bir eli yağda bir eli bağda çalışanlar yapsın bunu. Hafta sonu yok, bayram yok, seyran yok. Günde 6 saat çalışıp, bütün yaz sezlongda yatanlar... Empati...

Bu hayatın adaleti yok, dün de yoktu, bugün de yok, yarın da olmayacak. Sokrates zamaninda da yoktu, İsa zamanında da yoktu, Mars'a gidilirken de yok.

Her ne kadar manidar bir girişle basladiysam da Germinal'de her şey gerçek. Sadece Fransa'da mı? Zonguldak'ta, Soma'da, Tavsanli'da, Söke'de. Oturduğunuz yerden kuş uçuşu mesafede. Her şey gerçek.

Zola 'nin bana en çok dokunduğu şu oldu galiba. Ailenin annesinin sözleri. Kocasını grevdeyken jandarma kurşunuyla kaybetti, oğlu ve kızını maden kazasında kaybetti, küçük oğlu sakat kaldı. Ama o geride kalanlar için, yine yerin dibine indi.

Zola. Kalemine sağlık, ama ne gerek vardı zihinleri bulandiracak.
556 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Selamlar canolar .. "Tanıtım" yazısı az uzun , o yüzden hoşbeşi boş vererek hemen girizgah yapıyorum olaya .. Her tanıtım yazısında belirtiyorum .. Bir daha belirtmekte fayda var .. Ben kitap özeti şeklinde bir anlatımdan yana değilim .. Romanı okuyacaklar için sebepler ve sonuçları belirteceğim .. Okuduğunuzda kimi gerçekler kafanızda yer etsin diyerek .. Zaten okuyacaklar , küçük bir ön hazırlık ve araştırmayla bu kitabın bir "emek - sömürü" romanı olduğunu kendileri de göreceklerdir .. Ha yine de iki üç noktaya da değineceğim ..O yüzden spoiler yerim korkusu olanlar meraklanmasınlar ..

Efenim, hepimizin bildiği gibi tarihteki büyük olaylar , sanattaki büyük artistik eserleri yaratmıştır.. Misal verecek olursak Avrupa'daki Rönesans hareketi ...17. yüzyılda başlayıp , 18. yüzyılda büyüyen ve 19. yüzyılda son halini alan Sanayi devrimi .. Diğer yandan 1789 ' da Fransız Devrimi ve burjuvazinin yükselişi .. Ki bu devrim Amerika'daki ayaklanmaların devamıdır esasen ... Tüm bu saydıklarım, tarihin gidişatını değiştiren büyük momentler .. Ve bu saydıklarımın tümü üstün nitelikli yapıtların doğmasına neden olmuş .. Sanat bunlarla beslenmiş .. Konuyu bu noktalardan almış .. Felsefe , müzik , resim ve burjuvazinin yükselişiyle gelen roman geleneği .. Eleştirel gerçekçilik ile dünyanın en büyük roman geleneğini yaratmış bu insanlar.. Bu bahsettiğim dönemlerden öncesine baktığımızda ise karşımıza Perikles ve Atina kent devletleri dönemi çıkıyor .. Marx' ın " Bir daha böylesi yapılmayacak , bir daha böylesi gelmeyecek" dediği .. İçinde Phidias ve öğrencileri Alkamen, Agorakrit gibi heykeltraşların , Parthenon Tapınağı' na şekil veren Ictinus ve Callicrates gibi mimarların , "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras gibi filozofların , “Yaşamın amacı erdemdir. Erdem iyilik çabasıdır" diyen Sokratlar'ın içinde yer aldığı .. Öylesine büyük ve ihtişamlı ki!! Gelgelelim içinde çelişkileriyle var olmuş , doğmuş bir toplum bu.. Her şeyden önce "köleci" toplum!! Ama rahat bir toplum .. Tarihte ilk kez demokrasinin filizlendiği , romanımızın başlığı olan Germinal'in , yani tohumun ilk kez toprağa düşüp yeşerdiği ve olgunlaştığı bir toplum.. Düşünün ki halk meclisleri kuruluyor ve bunlar kura ile seçiliyor.. Ve bunlar karar veriyor gidişata.. Krallar saraylarda yaşamıyor!! Böylesine büyük bir devir.. Sophokles ' i var , tanrılarının arasında dünyanın en büyük savaşçısı olarak kabul edilen Akhilleus' u ( fransızcası hepimizin bildiği Achille ) var , Oidipus var.. Bugün futbol manyaklığı ile stadyumları dolduranlar o dönemlerde tiyatroları dolduruyor .. Çeşitli yarışmalar yapılıyor.. Olimpiyatların hikayesini açın okuyun misal .. Her neyse .. Çok da uzatmak istemiyorum .. Ekonomik refah zirvede ve Troçki' nin dediği gibi, "sanat ekonominin öz suyunda yeşeriyor".. İşte ilk başta bahsettiğim toplum, temellerini , can suyunu burdan almış .. Şuraya bağlamak istiyorum ; dünyanın en büyük uygarlığı olarak göz önünde bulundurulan, kabul edilen ve örnek alınan Avrupa uygarlığının temelinde ne var ? Kan var , gözyaşı var , ırkçılık var , sömürü var , cinayet var , kıyım var !! Bütün bir dünyayı , tüm insanlığı sömürmüşler kardeşim ! O yukarda saydıklarım para olmaksızın , işgücü olmaksızın olacak işler mi ? Pek tabiidir ki HAYIR !! Emperyalizm kitabında Lenin bakın ne diyor.. "1911 senesine gelindiğinde , Dünya üzerinde sömürülmeyen bir (sayıyla 1) santimetre kare kalmamıştı." Türkçesi hepimizin sevdiği o Ankara oyun haavalarından birinin dizelerinde saklı : "Oy tatarım , tatarım , SEN ÇALIŞ BEN YATARIM!! " Bkz: Ankara Oyun Havalarının Didaktik ve Emperyalizme Karşıt Olma Özelliği .. Bunu sana baban yapmaz !! =)) Neyse efenim .. Devam edelim .. Şimdi , düşünün ki , 1853 - 54 lerde , bugün demokrasi havariliğini kimselere kaptırmayan Fransa' nın Çin Hindinde ne işi var ?!? 18. yüzyılda , demokrasi ve insan hakları diye yeri göğü ayağa kaldıran bugünki İngiltere' nin Hindistan' da ne işi var ?!?! Pablo Escobar' ın adı çıkmış ...Tarihin görüp görebileceği en büyük kartel , en büyük uyuşturucu TRÖST'ü İngiltere'nin ta kendisi !!! Ordan cukkaladıkları afyonu , bir de SİLAH ZORUYLA Çin' e zorla satanlar babam mı ? İster kabul edelim, ister etmeyelim ama burdan sağlanan kapital ile sanat , sanat olmuş .. En basitinden konusunu bu ve buna benzer noktalardan almış .. Latin Amerika edebiyatı bunun örnekleri ile dolu .. Vargas Llosa' lar Teke Şenliğini niçin yazdı .. Marquez, Muz üzerinden dönen sömürüyü ve sömürülen işçileri ,Ajdar Çikita Muz parçasını aranje etsin diye mi yazdı ? Eduardo Galeano , Tepetaklak ve Latin Amerika' nın Kesik Damarları' nı boşuna mı yazdı ? Bahsettiğim yukardaki etki , tepkileri doğurdu .. Tüm bunlardan evel , kendini , terazinin sömürülenler kısmında yer alanların kefesine yerleştiren Zola , hem bu eseri hem de SUÇLUYORUM'u kaleme aldı .. İsme bir bak !! Kısacık bir kitap .. Bahsetmek istemiyorum yazı uzamasın diyerek .. Manifesto denen kavramın karşılığı işte o kitap .. Sömürüyü görmüş bir yazar Zola .. Hangi sömürüyü dersen , buyur böyle devam edelim şekerim..

"Naturalizm akımıyla kaleme alınan bu romana konu olan Fransa' ya uzanalım " diye başlayacakken es vermek ihtiyacı hissediyorum .. Kusuruma bakılmasın .. Naturalizmi de açıklayalım , sonra yola devam edelim .. En başından, naturalizm denince bizim okura bir irkilme geliveriyor ..Bana geldi de diyorum .. Ama size gelmesin canım kardeşim .. Korkmayın .. Korkulacak bir durum yok .. Kendim ne ola ki bu naturalizm diye türlü türlü makale ve yazı okudum .. Başım beynim döndü .. Ben ne anladım dersen .. İster kınayın , ister topa tutun beni ama bu şekilde anlatırsam daha akılda kalıcı oluyor .. Akıllardan çıkmıyor kolay kolay .. Şimdi efenim .. Diyelim ki bahse konu olan romanda bir küçük çocuk var .. Bu çocuk eğer ki , - "allah beterinden saklasın " - romanda "zart" diye osuruyorsa romanı kaleme alan şahıs size o gaz sevkiyatını "Fıs" sesine müteakip , aman neşemiz kaçmasın edasıyla vermiyor .. Zart sesini ve gaz partiküllerini , kulağınızla hem duyuyor hem de burnunuzda hissediyorsunuz .. Tamamıyle "doğal" anlatım anlayacağınız .. Bu bağlamda romandaki cinsel içerikli kısımların, Rtük 'ün engeline takılmadan kütür kütür gözünüzün önünde bir Tutti Frutti edasıyla canlanmasının sebebi diyebilirim ki işbu naturalizm akımı ..

Artık romanın yazıldığı döneme uzanalım ve kalkan mideleri müreffeh günlere kavuşturalım değil mi ? =))

Yukarda size devrimlerden bahsetmiştim .. Hatırladınız mı ? Roman orda saydığım iki devrimi kapsıyor .. 18 . yüzyıl insanlık tarihine yön veren iki büyük devrime sahne oldu .. İlki Endüstri devrimi .. Buharlı makinaların icadı ile üretilip işlenecek pamuğun dünya evine girmesiyle vuku bulan Endüstri devrimi .. İkincisi Fransız Devrimi .. Ki romanda o döneme de bol bol atıfta bulunuluyor .. Endüstri devrimini ele alırsak .. Oradaki mamülü yani pamuğu neyle işleyecekler .. Kömür ile .. Enerji kömür .. Daha petrolün işlenmesine çok var .. Ve giderek daralan sömürü alanı ile gözünü sınırlar içerisine diken dönem Fransa' sının hedefindeki kitle kim ? İşçiler! Emekçiler .. Maden işçileri cicim .. Tarımsal üretime dayalı bir toplumdan , meta üretimine dayalı bir dönemsel geçiş ile işçi sınıfı var olmuş .. Hal böyle olunca patron - işçi olgusu oluşmuş .. Üretimin arttırılmak istenmesiyle , daha çok üretim olgusu devreye giriyor .. Ve durum buna evrilince kulaklarımıza güzel güzel tınılarla gelen çalışma kelimesi gün geliyor işçi vs. patron arasındaki ÇATIŞMAYA evriliyor .. Sermaye payına düşenden paylaşmak istemiyor .. İşçi de hakkının peşine düşüyor .. Pek tabii Fransa' nın o dönem gütmüş olduğu liberal ekonomi planlaması bunda başat oynayan etkenlerden akla ilk geleni .. Ortada bir liberalizm söylemi var ama keseri kendine yontanından .. Şaşırmanın alemi yok .. Keser elindeyse , salladığın ağaçtan yonttuğun kısımlar her türlü senin önüne düşecek ! Paylaşmak sana kalmış .. Pek tabii bu liberalizmi şimdiki neoliberalizm olgusuyla karıştırmamak lazım .. Benzerlik varsa da çok çok daha ilkeli ..

Nedir liberalizm ? O dönemde yapılanlarla açıklayacak olursak , "Bırakınız yapsınlar , bırakınız etsinler" kafası .. İşçiye bu hak veriliyor mu? Hayır ! Peki işçinin önüne getirilen opsiyonlar neler ? Buyrun bakalım neler !!

16 saat ve üstü çalışma zorunluluğu ..
Reşit olmayan bireylerin , maden sahası gibi yıpranma payının hesaplanması gereken alanlarda çalıştırılması ..Misal Hector Malot ' un Kimsesiz Çocuk romanı bu yüzden kaleme alınmıştır ..
Olmayan sendikal haklar ve sendika olgusu ..

Bakın .. Bugün sermaye, küreselleşme çağı olarak adlandırdığımız şu devirde , Londra borsasından kalkıp saniyeler içinde Tokyo borsasının kapısını çalarak suşileri wasabilere banaraktan GÜP GÜP yiyebilmektedir !! Dünya piyasalarında ve hisse senetlerinden devlet tahvillerine uzanan bir genişlikte, bir bilgisayar ya da akıllı telefon marifetiyle, günün 24 saati adeta ışık hızında dolanabilmektedir. İnternet var olsun !! =))

O dönemlerdeki liberalizmin araçları bunca çok ve çeşitli değildi pek tabi.. Ama amaç aynıydı .. Sermayenin hiçbir sınıra ve engele dayanmaksızın dünya üzerinde dolaşımı .. Fiber optik kablolar yoktu o günlerde ellerinde ama işçinin kanı ve canı sınırsız idi .. Ulus-devletin bariyerleri... Gümrük duvarları...Vergiler, parlamenter karar alma süreçleri, kamu mülkiyeti, sendikalar, işçi örgütleri, yargı denetimi, bürokrasi… Bunların hepsi aşındırılmalı ve olabildiğince yozlaştırılarak zayıflatılabilmeliydi ki, sermaye pürüzsüz bir bağlamda, akışkan bir şekilde ve en yüksek hızda hareket edebilsin. Bu süreç bağlamında işçiler , yani emekçiler öldükleri ile kaldılar ama bir yerden sonra artık buna bir "DUR" deme kararı aldılar .. Romanımızın konusu ile açıklayacak olursak , yerin bilmem kaç km altına inmeme kararı aldılar .. DUR dediler bu sürece .. Dediler dediysem sanma ki bir kurgu bu !! Zola öylesi büyük ve efsane bir isim ki kalemini gerçeklere bandırmış .. Mürekkebi işçi kanıyla karıştırılmış kömür tozu !! Romanda verilen rakamların hepsi dönemin sayısal değerleri ile BİREBİR örtüşmekte .. Adam ne oluyor , ne bitiyor diye o madenlere inmiş .. Yüzlerce gün hem de.. Bir dolu işçi ile röportaj yapmış .. Haksızlık ve hukuksuzluğu örtbas etmeye kalkanlara inat o madenlerin en ücra köşelerine dek inmiş .. Ve konuşmuş onun söylemleri ile "karanlıkta sadece göz akları ve güldüklerinde ortaya çıkan beyaz dişleriyle" var olan maden işçileri ile .. Tek tek not almış tüm sorunlarını .. Çok büyük bir araştırma örneği bu .. Öyle büyük ve öylesi doğru ki , ölümünde tabutunu sırtlamaya binlerce madenci gelmiş ..Deniyor ki şu ana kadar yapılmış en iyi sistem eleştirisi bu kitaptır .. Eğer ki Şikago Mezbahaları' nı okumasaydım kesinlikle katılırdım .. Kitabı okurken , kalemini toplumdan yana oynatan pek çok ismi gördüm kitapta .. Jack London ' ın kendisinden yola çıkarak yarattığı Martin Eden ve bu romanda Etienne Lantier ismiyle okuduğum karakter bunlardan biriydi .. Yine işlenen maden olgusu Jack London ' ın Uçurum İnsanları' nda yer alan İngiltereden pek de farklı değildi .. Zola' nın yolundan gidip Şikago ' da mezbahalara giren Upton Sinclair ...

Herşey iyi hoş ... Çok güzel falan da .. İşin asıl garip yanı ne biliyor musunuz ? Bu romanları bizim okuyor olmamız ! Bu romanları işçi sınıfı okumuyor kardeşim .. Eşitlikten , haktan , hukuktan , sosyalizmden bahsedenler bizleriz !! İşçilerin bunlardan haberi dahi yok !! Ölen öldüğü ile , sömürülen karşılığını alamadığı emeği ile kalıyor Türkiye' de .. Türk okur için sarsıcı ve okuru acı acı düşündüren bir eser Germinal .. Niye dersen .. Şuraya bir resim bırakayım ... Biz henüz buradayız çünkü .. Her sabah bu resme bakarak biniyorum ben otobüse .. Bizdeki TOHUMLAR maalesef hep ASFALTA düşüyor .. Yeşerme imkanı yok ..

https://hizliresim.com/0qsdTx
556 syf.
·16 günde·9/10 puan
...yarın korkusuyla yaşamaya devam edip, alanını terk edememek, başkaldıramamak kişinin özgürlüğüne vurulan en derin ketlerden birisidir. İtaat bekliyorsan fakirleştir, kafalarına buyruk yaşamalarını istemiyorsan sadece ölmemeleri için yetecek kadar tayın ver...

Yukarıdaki cümleyi kitap arasına işlerken henüz tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ancak ileriki sayfalarda aslında bu cümlenin çok yerinde bir kitap özeti olduğu kanısına vardım. Çünkü “Kapitalizm” düşmanı Zola 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş, sıkı bir gözlem yapmış ve gördüklerini kâğıda düşürmüştür. Bu da hikayenin asparagas bir kurgu olduğundan çok, gerçek bir hayattan esinlendiğinin izlenimini vermektedir.

“Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık bir gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda bir adam tek başına yürüyordu.” (Alıntı #41154382 )
Kitaba giriş cümlesi olan bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi; okuruna ileride yaşanacaklar hakkında derin bir merak oluşumu yaratacağını ve aslında olacakların daha bu cümlede adım adım başladığını sezdiriyor, okuru kitaba yaklaştırıyordu.

Toplum, toplum eleştirisi ve ahlaksız betimlemeler;
Ahlakın olmadığı yerde adaletten söz edilebilir miydi? Ahlaktan yoksun bireyler kendi özünden gelen soya sahip çıkmadıktan sonra haklarına nasıl sahip çıkacaklardı? Kenetlenme önce aileden başlamalı silsile ile bütün hanelere, komşulara ulaşmalıydı. Yetişme ve yetiştirilme şartları bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı ilerlemedikçe ahlaktan yoksun kalan biçare bedenler ya haksızlığa boyun eğerdi ya da haksızlık ederdi... Bu hususta ahlakın eğitimden önce gelmesi kişiyi iyi insan eder, topluma yararlı kılarken, ahlaktan yoksun bireylerin eğitimleri ise sadece kendi yararına yönelik olmakla kalırdı. İnsan yaradılışı toplumlarla beraber ikamet etmesini öngördüğünden ise önce ahlakın alınması ve eğitimle bunun desteklenmesi hem toplumlar için hem de doğa için vazgeçilmez gereksinimler olmalıydı. Aksi durumlarda bazı bireyler kendilerini alt sınıflardan kurtarıp yine alt sınıflara eziyet etmek zorunda kalırdı.

Kurguda asırlardır yaşam biçimlerini terk etmemiş ve sorgulamamış insan kişilikleriyle karşılaşmaktayız. Geçmiş dönemlerde birkaç kere tekrar edilmiş bir başkaldırış denemeleri olduklarını beyan etseler de anlık bastırılmalarla sindirilmiş ve tek “lüksleri” sevişmek olan; aile, birey ve kadın kavramı olmayan; on iki, on üç yaşına gelen bir kızı tutup dilediğin yerde kocası olabileceğin; işin kötü tarafı bunları özümsemiş ve gelenek haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzının ikinci imparatorluk zamanında çok olağan olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Buradaki betimlemelerde yazar kendi hayal gücünden ziyade gördüklerini kaleme almış dersek hata etmemiş oluruz.

Maden işçilerinin zor yaşam koşulları her dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise çok az bir zaman önce “Soma” adlı yerde patlak vermiş; dönemin hükümet yetkilileri ise bu duruma “Fıtrat” deyip 301 kişinin ölümlerini meşrulaştırmıştı. Kitapta da geçen bir madenci atasözü ise; “Ölüm geldi mi, lambayı söndürür,” bu ironinin ise konuya renk kattığına inanıyor; herhangi bir siyasi çekişmeye meydan vermek istemiyorum. Çünkü bir başka madenci atasözü de der ki; “lamba madencinin güneşi demektir,” bir yerde yeriyorken diğer yerde göğe çıkarıyoruz.

“...insan kötülük yapmıyorsa fırsat çıkmadığındandır.” ( Alıntı #41650730 )

Buraya kadar okuduysanız eğer kitabın bir işçi edebiyatı olduğunu ve bu işçi sınıfının da madenciler olduğunu anlamışsınızdır. İş arayan Etienne kitapta ana karakter olan maden ocağı “Voreux” a gelir ve iş olup olmadığını sorar; bir şekilde şansı güler ve işe alınmayı başarır. Etienne çalışma ortamını ve geçim sıkıntısını görür, bu uğurda mücadele etmesi gerektiğini söyler. İşçileri toplar ancak bu toplanma insan içerisinde bulunan öldürme, yakma ve yıkma gibi anarşizm eylemleri tetikler. Cahil olan işçi kesimi ise sürekli bir lider arayışı içerisindedir. Lakin kudreti bulanın saçmaladığı bir dünyada lider vasıflı insanları bulmak ise samanlıkta kaybolan iğneyi bulmaktan daha zordur.

Zola’nın tatlı ve gerçekçi dili sizi bir okur gibi değil de; İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde 6 Frank kira karşılığında bir hane sahibi, maden işçisi gibi hissetmenizi sağlar. Madene sabahın dördünde iner ve iş arkadaşlarınızla çalışmaya başlarsınız. Kışın ağır geçmesi ve zeminin ıslaklığı yerin yedi kat altında inanın sizi zorlar, ıslanan kömür dehlizleri kayganlaşır, siz gülümsedikçe ten renginiz ne olursa olsun adeta bir zenci görünümüne döner, sıcaktan bedeniniz kavrulur, kalbiniz sıkışır; bedeninizden akan terler teninize bulaşmış kömür karasında su kanalları oluşturur. Dehlizce ilerledikçe eğilmek zorunda kalırsınız; en ufak bir hatanızda ya diziniz berelenir ya da sırtınızın derisi sıyrılır. Payandaların sağlıksız durumu her an ölebileceğinizi aklınıza getirse de siz yine elinizdeki kısa saplı kazma ile çalışmaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki tek lüksünüz olan sevişmeden artakalan düzinece çocuğunuz vardır. Kazanacağınız para onları tok tutmaya yetmese bile öldürmeyeceğini bilirsiniz. Bu hususta mücadele eder ve gerek bedeninizi, gerek ruhunuzu ve dahi aklınızı bu uğurda feda edersiniz.

“Ne yazık ki yemeden yaşamanın yolu bulunmamıştı daha.” ( Alıntı #41257549 )

Kitabı parçalara bölecek olursak eğer hüzünlü bir kurgunun dışında “sosyalizim,” “komünizm,” “anarşizm,” “kolektivizm” ve “sanayi buhranı” gibi konularını ele almamız gerekmektedir. Ne yana baksanız bir dram gördüğünüz eserde; Zola ziyadesiyle ülkesini, kapitalist düzen kurucularını, kentsoyluları ve dahası mal mülk sahiplerine duyduğu öfkeyi anlatır da, durur. Her ne kadar tarafsız bakmak isteseniz de yapınız gereği güçsüzden yana çıkıverir bulursunuz kendinizi. Etienne ile Catherine’nin aşkları, onulmaz durumları, işçi sınıfının açlığı ve çaresizliği devri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanmaktayım. Çünkü her bir karakterin kendine has bir duruşu ve biçimi vardır. İhanet, ihtiras gibi popüler kültürün konularını da ele alarak kitabı her kesimin beğenisine sunmuştur. Yazıldığı sene birçok çevrelerce tepki görmüş ve kurgusu nedeniyle ilklerden olmayı başarmıştır. Bir dünya klasiği sıfatını almış bu eser yüz üzerinde ülkede yayımlanmış ve çok beğenilmiştir.

Germinal Fransızca bir kelime olup; tam olarak bir Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Ancak tohumun şişip, çatlayarak ısı ve güneşin yardımıyla topraktan fışkırması demek olduğunu söylemek isterim. Bu sebeple madencilerin artık içlerine düşürdükleri tohumları; açlıkla sınayıp, iç derinlikleriyle çatlatıp, yerin yüzlerce metre altından birlik ve beraberlikle toprağın üzerine çıkması “Germinal” kelimesinin anlamını anlatmaya yetmektedir.

1993 yapımı filmini de kitaptan sonra izleme keyfini yaşadım. Ancak kesinlikle kitap ile yarışamayacak kadar yalın kalıyordu film. Kesinlikle kitabının okunulması filminden öncelik arz etmektedir.

Sözün özü; kitap benim için muazzam kalitede keyifli bir deneyim oldu. Verebileceğim en yüksek puanı verip, okuduğum “en” kitaplarda en üst sıralarda yerini aldı. Kesinlikle sizleri duygu karmaşasına sokup, bittiğinde büyük bir eksiklik hissettirip, sizi çok üzecektir. Lakin bu deneyimi yaşayıp okumanızı ve tavsiye etmenizi kesinlikle isterim.

Sevgi ile kalın…

Son Alıntı;
“Ayaklarının altındaki, ta derinlerden gelen inatçı kazma sesleri aralıksız sürüyordu. Arkadaşlarının hepsi oradaydı, her adımda onların gürültüsünü duyuyordu. Şu pancar tarlasının altında iki büklüm oturan, kesik soluğu vantilatörün homurtusuna karışan kadın Maheude değil miydi? Sağda solda, her yanda sarı başaklar, yemyeşil çitler, körpecik ağaçlar altında daha başka tanıdık yüzler görür gibi oluyordu. Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak için toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyormuşlar gibi kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.” (Alıntı #41952108 )

Not: İnceleme mobil cihaz ile tekrar dönülüp okunulmadan paylaşıldı. Harf, kelime, cümle hataları ve anlamsız kısımlar var ise anlayışınıza sığınırım.
556 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar
556 syf.
·6 günde·Beğendi
Emeğini, ömrünü, sağlığını riske atıp patronların öğle yemeği kadar bile para alamayan maden işcilerini anlatıyor bu kitap. Maden işçileri temsili burada tüm işçiler kast ediliyor.
Kitapta bir maden ocağında çalışan binlerce işçinin haklarını alamadıkları için iş verene karşı grev yapmaları bunun sonucunda çalışmayı bırakmaları konu ediliyor. Tabi çalışmadıkları için para kazanamıyorlar ve aileleri ile birlikte aç kalan işçiler haklı davalarından dönmek zorunda kalarak eski sefil hayatlarına dönüyorlar.
Arkadaşlarını, ailelerini göçükler altında kaybediyorlar, hergün saatlerce çalışyorlar ve yıllar içerisinde hasta oluyorlar ama yine de en az para kazanan onlar. Bu adalet değil. Bu zülüm.
Bu kitap bu zülmü en iyi şekilde anlatmış ve bunu mükemmel bir şekilde ortaya koymuş. Benim için yeri çok ayrı olacak bir kitap. Adaletin olmadığının da bir göstergesi niteliğinde olan bu kitabı herkese okumasını tavsiye ederim.
556 syf.
·44 günde·Puan vermedi
Merhabalar..! Kitaptaki olaylar zincirini anlatacak kitapla ilgili ipuçları verebilecek bir durumda değilim, olmak da istemem. Kitabın hissettirdikleri zaten yeterince yoğun, yeterince güçlü... Maden ocaklarını bütün gerçeklikleriyle bize tanıtmaya çalışan yazar aynı zamanda büyük bir devrim ve başkaldırma gücüne de tanık ediyor bizleri. Kullandığı edebi dil ve teknikler ile kitabı okumakla kalmayıp aynı zamanda yaşıyorsunuz. Yoksulluğun, karın tokluğuna bile yetmeyecek bir çalışmanın, (ki çalışma kavramının etme kemiğe bürünmüş bir hali olan çalışmaktan bahsediyorum. ) toplumlar üzerindeki yıkıcı tüm süreçlerini bir bir yaşıyorsunuz. Kitabın bazı kısımlarında gözlerim yaşlarla doldu o anın vahameti, o hissettirilmeye çalışılan duygunun gerçekliği bütün yüreğimi dağladı. Paylaşımını da yapmış bulunduğum bir babanın zalim maden sahipleri tarafından haksızca maaş kesintisi yaşayıp eve döndüğü ve yıkık bir şekilde sandalyeye çöktüğü, eşinin ondan yiyecek parası beklediği, kelimelerin yetersiz kaldığı o an... o anı gerçekte yaşadığımı, iliklerime kadar bir çaresizlik ile sarsıldığımı hissettim. Tarifi olmayan berbat bir duyguydu. O paragrafı defalarca, defalarca yutarcasına okudum durdum. Kitabı ve hissettirdiklerini anlatmak elbette yetmeyecek bu satırlara... Öyle ki siz yalnızca kapağını açın ve içine girin..!
616 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Germınal Kitap İncelemesi

İncelememe Germınal, Germınal diye haykırarak yumruğum havada başlamak istiyorum.

Emıle Zola natüralizm akımının öncüsü Fransız yazar bu dev eserini 1885 yılında kaleme almıştır. Roman 1860 yılında Fransa’nın Montsou kasabasında geçer. Bu kasabanın tüm halkı geçimini madende çalışarak kazanır. Tüm aileler en küçüğünden, en büyüğüne çalışmak için madene iner. Bu öyle bir kasabadır ki, kendi bedenlerinin yanı sıra bastığı toprakları, içtiği suları dahi siyaha bulanmıştır.

Romanımız baş kahramanımız Etienne’in bir gece vakti kasabaya ayak basmasıyla başlar. Romanda oldukça fazla karakter vardır. Biz ön planda olanları tanıyalım.

Etienne: toplumsal olaylara karşı ilgili idealisttir. Grevinde fikrinin öncüsüdür.

Hannebeua: madeni işletir ve Pariste’ki diktatörlerden emir alır.

Maheude ve Maheu: maheude zor şartlardan yaşayan orta yaşlı madenci anasıdır. Maheu eşidir. Grev başladığında özellikle Maheude yıllardır yaşadığı hayata, haksızlıklara baş kaldırıp ön saftlarda korkusuzca duracaktır.

Chaval: yükselme arzusuyla arkadaşlarına hainlik yapan maden işçisidir.

Romanda en belirgin çatışma işçi sınıfı ve burjuva çatışmasıdır. Bir yanda yaşam mücadelesi veren işçi aileler, diğer yanda bolluk içinde yaşayan patronlar. İşçilerin ücretleri o kadar azdır ki karınlarını doyurmaya dahi yetmez. Madene sabahın dördünde gitmeye hazırlanırken yiyebildikleri kuru ekmek ve kahvedir. Ama kahvede günlerce aynı telveyi kullanarak kullanılan sudan başka bir şey değildir. Onların emekleriyle yaşayan burjuva ailelerin masalarında kuş sütü eksik değildir. Tek yaptıkları yemekten yemeğe gezmektir.

Erkekler ve kız madenden dönünce önlerine yiyecek bir şeyler koymak gerekti, ne yazık ki henüz yemeden yaşamanın yolu bulunamamıştı. (105)

Romanda ahlak kavramı yoktur. İnsanlar sefaletten mi? açlıktan mı? Bilinmez hayvanileşmiş gibidirler. Öyledir ki küçük çocuklar rahatlıkla otların arasında çiftleşip hamile kalabilirler. Erkeğine küçükten boyun eğen kız çocukları vardır. Dayaklara küfürlere karşı çıkmaz sükunet içinde kalırlar. Evin içerisinde ocak başında yıkanırken herkes çekinmeden soyunabilir yahut ocağın içinde sürücü kızlar üzerlerini çıkarabilir.

Lambaların kızılımtırak ışığında onları iyi seçemiyordu, hepsi hayvanlar gibi çırılçıplaktı, ama tere ve kömüre bulanıp öyle kapkara kesilmişlerdiki çıplak bedenleri onu rahatsız etmiyordu. (357)

Etienne madende işe başlamıştır ancak patronların çeşitli oyunlarla işçilerin ücretlerinin daha da düşeceği söylenir. Devrim bir kişiyle başlar! Bunun üzerine Etienne’in örgütlemesiyle grev başlamış olur. Önce grev sakinlik içinde sürer. Daha sonraları tüm aileler öyle bir duruma gelmiştir ki kimsenin evinde ocak tütmez olur. Dondurucu soğukta ne ısınabilir ne yemek yiyebilirler. Açlıktan bir deri bir kemik hale gelmişlerdir. Ancak açlığa daha fazla dayanamayacaklarını düşünen patronlar işçilerin sunduğu ücreti kabul etmezler.

Bazıları sefalet içinde yaşarken, bazıları neden zengindi? fakirler neden zenginlerin ökçesi altında eziliyor, buna rağmen neden onların yerine geçmeyi umut edemiyorlardı? (194)

İtaat ve kadercilik ile büyütülen insanlar bir noktada patlamıştır. Bu öyle patlamadır ki binlerce insan yürümeye başlar ve yol boyu her madene zarar vererek devam eder. Yakıp yıkıyorlardır. Bu grevden biri daha nasibini fena almıştır. Veresiye vermeyen yahut vermek için kızlarla birlikte olan adam grev kargaşasında, açlıkla gözü dönen binlerce insan bakkala saldırırken dükkanın çatısından ayak diplerine cesedi düşer kadınlar o anda ölen cesede nefretlerini kusarlar adamın erkeklik organını elleriyle koparıp bir sopanın başına takarlar.

Mouguette adamın pantolonunu çekiştirerek çıkarırken, Levague bacaklarını havaya kaldırdı. Yanık Kadın, yaşlılıktan kupkuru olmuş elleriyle adamın çıplak bacaklarını aralayarak, ölü erkeklik organını avuçladı. Kendisini arkaya doğru vererek var gücüyle asılıyor, harcadığı çabadan ötürü kol kemikleri çatırdıyordu. Esnek deriler direndiği için durup bir kez daha asılmak zorunda kaldı, sonunda koparmayı başardı, bu kıllı ve kanlı et parçasını havada sallarken, zafer kahkahaları atıyordu. (426)

Romanın dili yalındır. Sizi okurken madenin derinliklerine usulca bırakır. Nefesiniz daralır, madenin sıcak kuyularında terler dökersiniz. Açlığı anlatan sayfalarda ise mideniz kazınır, bir lokma ekmek ararsınız. Betimlemeler sıkmaz aksine sizi alır sayfaların içine bırakır.

Romanda çok fazla tema bulunmaktadır. Mücadele, açlık, nefret, dostluk, aşk…

Artık madeni korumaya çalışan askerlerle karşı, karşıya kalmışlardır. Burada halk onlarında kendilerinden olduğunu askerlerin silahlarını indirmesini ister ama askerlerin namluları hala halkın üzerine doğrudur. Bundan sonra kahramanca direnen birçok vatandaş ölmüştür şehir sessizliğe gömülmüştür. Açlıktan ölmeye başlayan çocuklarını gördükçe madene azar azar tekrar inmeye başlarlar. Az sayıda indikleri ilk gün payandaların onarımı tam yapılmamıştır ve maden çökmeye başlar. Üst bölümdeki işçiler kendini kurtarırken dipte kalanlar suların patlamasıyla boğularak, açlıktan yahut çökme sebebiyle ölmeye başlamıştır. Kurtarma çalışmaları yukardaki işçilerin canla başla çalışmaları faydasızdır. Onlara ulaşmak günler almaktadır ve yer altındaki işçilerin günlerce dayanması imkansızdır. Bu devasa insan öğütücü yıllardır yaptığı gibi yine işçileri öğütmüştü. Bir kişi hariç bu baş karakterimiz Etienne’dir. Orada kuyunun en üstlerine kadar çıkıp bir tahta parçasının üzerine sığınmış ve tahta parçalarını, kemerini yiyerek hayatta kalmayı başarmıştır.

Etienne kasabadan ayrılırken, Montsou görüyordu.

Toprak ananın besleyici sinesinden yaşam fışkırıyor, tomurcuklar patlayarak yeşil yapraklara dönüşüyor, tarlalar boy veren otlarla ürperiyordu. Her yanda tohumlar şişiyor, yukarı doğru uzanıyor, sıcağa ve ışığa ulaşma ihtiyacıyla toprağı çatlatıyordu. Taşan özsular fısıltılar çıkararak akıyor, çatlayan tohumlardan öpücük sesleri yayılıyordu. Arkadaşların kazma sesleri sanki yüzeye iyice yaklaşmışlar gibi giderek daha da belirgenleşiyordu.nu taptaze sabah vaktinde, güneşin yakıcı ışıkları altında, toprak işte bu uğultuya gebeydi. İnsanlar bitiyordu topraktan; karıkların arasında ağır ağır filizlenen, gelecek yüzyılın hasadı için boy atan ve yakında toprağı çatlatacak olan intikamcı, kapkara bir ordu yetişiyordu. (609)

Kitabın kapağını kapatıp bende ayna karşısına geçip, önce daha önce neden okumadım bu kitabı diyerek kızdım kendime, daha sonra yüzümde var mı kömür karası diye bakındım. En son olarak aklımın kütüphanesinde Gazap Üzümleri, Ana olan rafa Germinal’da koydum. Üçü orda işçi kardeşler olarak bana gülümsediler.

Kitabın basıldığı yıl: 2011
Yayınevi: Can Yayınları
Yazarın adı: Emıle Zola
Çevirmen: Volkan Yapçıntoklu
Sayfa: 615
Fiyat: 22 TL
Türü: Roman
Bir diğer eseri: Gerçek
#arzuaytan
#Germınal
556 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Bir avuç kömür için, bir ömür verenlere...

Sadece Fransız değil Dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Germinal 1860' lı yıllarda Fransa'daki maden ocaklarında ağır şartlarda çalışan işçilerin  yaşadığı zorlukları ,uğradıkları haksızlıklar sonucunda isyan ederek greve gidiş öyküsü anlatılır.
Kapitalist sistemi hırpalayan bu eser natüralizm akımının öncüsü olmuştur.Kendisi de kitabı için şunu söyler ; Germinal’i yazarken bir tek istek duydum; toplumun kendini soktuğu durumu topluma göstermek!”

Haksızlıkları dile getiren , bir şekilde sessiz kalmış sindirilmiş toplumların isyanını haykıran eserler asırlar boyu okunmaya devam edecektir.

#kitapalıntıları

Temiz bir vicdandan daha rahat bir yastık var mıdır?

Kentleri ateşe verin , insanları kırıp geçirin , her şeyi kökünden kazıyın , bu çürümüş dünyadan hiçbir şey kalmadığı zaman yerine daha iyisi biter belki.
556 syf.
·9 günde·Beğendi
Kitapla ilgili internetten biraz bilgi edindim. Öncelikle onları yazmak istiyorum.

Bu roman Fransa'daki maden işçilerinin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri,  grevler ve çatışmalar yolu ile haklarını aramalarını anlatmaktadır. Germinal emekçi sömürücü çatışmasını ele alan hem en ilk hem de en gerçekçi roman olma özelliği taşır. Yazarın bu romanı dünya edebiyatına tesir eden en mühim eseri olmuş, yazılanlara göre Zola öldükten sonra ahali onu “Germinal” nidaları ile mezara uğurlamıştır.
Dünyada belki de en önemli işçi romanı olarak kabul edilen Germinal yazar tarafından içinde yaşanılarak, hissedilerek, çok detaylı gözlemlenerek yazılmış bir romandır.  Romanlarını tam bir gerçeklikle ve determinist ilkelerle yazan Zola, bu romanının 9 Şubat 1884’te Anzin Maden Ocakları’nda patlak veren grev sırasında oraya giderek grevcilerin arasına karışmış,  fakat bu romanını 1860'larda kuzey Fransa'da ortaya çıkan ve uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grevlerinin öyküsünü dile getirecek şekilde yazmıştır.
Zola, bu grev esnasında sürekli olarak madencileri ve hayatlarını gözlemlemiş, meyhanelerde madenciler ile konuşmuş notlar almış, açılan maden galerilerine dahi girmiş “Güldükleri zaman zenci sanılan”  madencilerin çalışma şartlarını da yakından gözlemlemiştir.  Madencilerin yaşadıkları barakalarda da kalan ve onların gündelik hayatlarını da detaylı olarak inceleyen Emıle Zola’nın  bu romanı açlık sınırında yaşayan işçilerin, iş kazalarının ve hayat mücadelelerinin doğal bir romanıdır.
Roman ismini veren Germinal tohum anlamına gelmektedir. O dönem işçiler bir tohum olarak görülmekte geleceği inşa edecek insanlar olarak değerlendirilmektedir.

Kitabın içeriğinde anlatılanlarda bir aileden 5 kişi madende çalışmasına rağmen çok düşük ücretler almakta ve karın doyurmaya dahi yetmemektedir.
Aileler geçinebilmek adına evden bir çalışan daha eksilmesin diye çocuklarının evlenip evlerinden ayrılmalarından korkmaktadır.
Fakat bir yandan işçilerin emekleriyle ve bu zorlu çalışma koşullarında hayatlarını adayarak kazandırdıkları paralar patronlarına büyük bir lüks yaşam sağlamaktadır.

Roman sırf o dönemin değil aslında bu döneminde adaletsizliğini anlatmaktadır. Dünya üzerinde doğaya karşı mücadele edilerek yapılan iki meslek kabul edilmektedir. Birisi deniz diğeri ise maden çalışanlarıdır. Günümüzde maden çalışanlarının çalışma şartlatına baktığımız da aslında çok da değişen bir şey olmadığını göreceksiniz.
Yazarın okuduğum 2. Kitabıydı. Ama bu kitap gerçekten bir başyapıt. Uzun süredir okurken her sayfasın da hatta her satırın da keyf aldığım ve sıkılmadığım bir kitap oldu.
Kesinlikle herkesin okumasını öneririm.
556 syf.
·36 günde·Beğendi·10/10 puan
Emil Zola Paris’te 2 nisan 1840 da doğdu. Tanınmış bir mühendis olan babasının erken vefatından sonra maddi yoksulluğu tatmış oldu. Yaptığı hatalar ve hayal kırıklıkları onu yinede yıldırmadı aksine onların sayesinde daha azimle çalışmaya başladı. Orta öğretimi bitirdikten sonra yüksek öğretime geçiş yapamadı ve bir süreliğine katip olarak depolarda çalıştı. Paris’in kenar mahallelerinde yaşarken ‘’sık sık restoranlara değil tefecilere uğrardı‘’ demişti Gi de Mopassan. 1862 de Paris’deki büyük yayın evine girmeyi başardı. Ofisteki işi ne kadar ufak olsa da edebiyata çok daha yakın olduğu için artık rahat rahat hayallerini gerçeğe dönüştürmeye başladı. 1864 de ilk öykü kitabı yayınlandı.

Yazar 28 yaşında iken ,"Les Rougon-Macquart" isimli büyük çaplı sosyal bir proje yazmaya başladığında 53 yaşında iken bitirmişti. Bu dizi romanların türü roman-fleuve fr.(roman – ırmak),tarihsel olayların üzerinde bir ailenin ve ya karakterin evrimi resmediliyor. Balzak‘’İnsanlık Komedisi’’,E.Zole "Les Rougon-Macquart" ve M.Proust ‘’Kayıp Zamanların İzinde’’ roman-fleuve en bilinen mümessillerindendir.

Fransa edebiyatının naturalizminin en görkemlisi "Les Rougon-Macquart" 20 romandan oluşuyor. Romanların başkahramanlarının çoğu ilk romanda resmedilmişti, sonrasında net kronolojik dizisi yoktur. E.Zola’nın kendisinin tavsiye ettiği roman sıralamasını son kitapta ‘’Doktor Paskal’’ vermişti, fakat onu okur takip etmek zorunda kalmıyor çünkü her roman diğerlerinden bağımsız gelişiyor.

(Yazar "Les Rougon-Macquart"’ın üzerinde çalıştığı ilk senelerin ciddi maddi yokluluğu ile karşı kaşıya idi. Beklenmeyen yardım Rusya’dan geldi. 1872 de E. Zola İ.S. Turgenyev ile tanışıyor, kendisine finansal açısında yardımda bulunmak ve Rus halkını Fransız yetenekli yazarla tanıştırmak amacı ile Rus yayımcılar - Zola arasındaki aracılığını üsleniyor.)

"Les Rougon-Macquart" de Germinal yayın süresine bakarak 13.sırasında yer alıyor. Yazar 1884 de olan Annezay grevini canlandırmıştı, Grev sırasında bizzat kendisini o kargaşanın içerisine atmış ki tüm olayların gerçekliğini doğru yakalayıp ve sonra aktarabilmek için. Germinal; kapitalizm toplumunun yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz devrimin sagası. Romanın sanatsal değeri yeni, mutlu bir hayat mümkün olabileceğinin başlangıcının yanı sıra yazarın işçı tabakasının hayatını tam detaylı anlatımı ile bilnmektedir. "Germinal" sayfalarında birçok madenci ailelerinin kaderini, sosyo zülmün altında ezilerek kötürümlüğünü görüyoruz.

Ağır iş ( yer altında kömür ocaklarındaki sıcaklık derecesi, yüksek nem oranı, kömür tozu vb.) ve hayat şartlarını (tek odada Maheu ailesinin çocukların uyuması, herkesin gözünün önünde doğal ihtiyaçların giderilmesi vs. ) sonsuz hayvansı cinsellik, utanmazlığın ve genel umutsuzluğun son noktası ; bakkal sahibinin öldükten sonra sopaya geçirilmiş erkeklik organına kadınların öfke boşalması ile son bulması… Korkunç sahnelerden bir tanesi idi…

E.Zola sırası ile çalışanların dayanışmanın gücünün resmediyor; bitmek bilmeyen işler saatler toplantılar, grev ve Souvarine’in düzenlediği suikasttan sonraki bütün köy halkının yer altında kalan çalışanları kurtarma işlerini seferberliği . Hayatın realite detaylarını sayfalarca sıralanabilir, onların kitabın her yaprakta mevcutluğu romanın detaylı ve doğal tabloyu gözümüz önüne getirerek bize hiç süslenmediğinin gerçekliğini sunuyor.Kahramanlarının samimi ve dehşet verici yaşam ve ölümleri devrimci öfkenin aç ve susuz halkın objektif gerekçesidir .

Romanın neredeyse her sahnesi sembolize edilmiştir; kömür kuyu – her gün porsiyon porsiyon insan eti yutan doyumsuz canavar, bakkalın hezimeti ve sonraki öfkeden çığırında çıkmış halkın, kadınların alay edercesine cesede davranışları – kör bir ayaklanmanın sembolüdür, halkın kurşuna diziliş sahnesi ve kömür ocaklarının canlı batışı da suç dünyasının gelecekte sonunu simgeler... Sosyo sembole ederek kendisini sınırlandırmıyor yazar çünkü toplumun hayatın arkasında her zaman sonsuz hayatı ve ondan da geleceğe inancı vardır. Hayat, aşk, ölüm, yenileme Zola mantığına göre doğanın kanunu canlandırıyor, kitabın başlığı sembolize ederek eseri baştan sonuna kadar bir bütün olarak okurlara sunuyor. Germinal, Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür, Fransız Cumhuriyetçi takviminin 7. ayı anlamına gelir.

Etienne Lantier, hikayenin ana kahramanı, kitlelerin gerçek bir lideri değil onların ellerinde bir alet oldu sadece. Güdülerinin samimiyetine rağmen, Etienne kibirlidir, zaman zaman onun burjuva dejenerasyonu dile getiriliyor. Ve tabii ki aşk; Catherine -Etienne’i seviyor- kapitalist sömürü kurbanı. Saf ve temiz içsel dünyasını nefsine mücadele ederek, aşkının bakire ve temiz haliyle tutabilmek için sonuna kadar direniyor.

Bir sanatçı olarak, o sadece kendi zamanı için yenilikçi bir edebi benzetme yaratmadı, gelecekteki sinema sanatını tahmin etmişti; montaj prensİpleri, büyük ve küçük plan çekimlerini, parçaların sembole edişi, yavaşlama ve hızlanma vs. Film yapımcıların Zola kitaplarını akıllarını çok kurcalamışlardı, ‘’ Therese Raquin’’ birkaç kez sinemaya uyarlanmıştı.

Paris 29 eylül 1902 de E.Zola karbonmonoksit zehirlenmesinden vefat etmiş. Cinayetin olabileceğinden düşünülmüştü fakat yeterli kanıtlar bulunamadı.
556 syf.
Germinal romanının konusu gerçek olaylara dayanmaktadır. 1860'larda Kuzey Fransa'da grev yapan madencilerden esinlenilerek yazılmış. Emile Zola, bölgeye gitmiş hatta madene de girmiş. Kendisine madenin nispeten iyi yerlerini gösterip çıkarmak isteseler de Zola, bunu kabul etmeyip madenin en kötü ve zorlu yerlerine dahi girmiş. Akabinde madencilerle konuşmuş, onların sorunlarını bizzat kendilerinden dinlemiş. Sonuçta da oldukça gerçekçi ve etkileyici bu romanı kaleme almış.

Romanın konusu: Etienne Lantier ismindeki bir gencin iş bulmak için Monstou kasabasına gelir ve buranin oldukça kötü şartlara sahip olan madeninde işe girer. Etienne, özellikle içkiliyken öfkesine hakim olamayan birisidir. Aynı zamanda öğrenmeye açık ve heveslidir. Monstou'daki geri kalan işçilere göre daha az kadercidir. Haliyle içinde bulundukları olumsuz şartları sorgulamaya başlar. Kaldığı barın sahibi de eski bir maden işçisidir ve aynı zamanda son greve öncülük etmiş birisidir. Aynı zamanda barda kalan diğer bir maden işçisi olan Suvarin adındaki kişi ise anarşist görüşte biridir ve başarısız bir suikast girişiminin ardından Rusya'dan gelmiştir. Etienne'in fikirleri bu iki farklı yapıda insanla olan konuşmaları ve okuduğu kitaplar ile sekillenecektir.

Zola kitabın ilk bölümünde özellikle madenin içini ve bu şartlarda çalışan işçileri anlatmaktadır. Yazarın ultra gerçekçi anlatımı ile o anları yaşıyor hissini duyuyorsunuz. Özellikle adını duyduğumuzda engin kırlar gelen atların karanlık ve yerin yedi kat dibinde çalıştırılmasini okuduğumuz satırlarda insanda hem karamsarlık hem de hafiften klostrofobik hisler uyanmaya başlıyor.

Şu an bile birçok ülkede işçi güvenliği noktasinda ne kadar büyük sorunlar olduğunu görüyoruz. Bir de 1800'lü yılları düşünüp romanın atmosferini hayal ettiğimizde heralde işçilerin çalıştığı şartlar gözümüzde oldukça şekillenecektir diye düşünüyorum. Bu olumsuz şartlar sadece madenin içi ile sınırlı değil, seri üretime dayalı bu yeni düzen, insanın asırlardır alışmış olduğu tarım toplumunu temelinden değiştirmiştir. Usta-çırak ilişkisi Patron-işçi ilişkisine dönmüştür. İlkinde salt çıkar yoktur, aksine samimiyet ve ahlak de ön plandadır. Lakin ikincisinde salt çıkar ön plandadır ve özelikle Patronun işçiyi nasıl daha fazla suyunu çıkarsam, ona daha ne kadar az ekmek verip ne kadar çok ondan yararlanırim düşüncesinin hakim olmasi söz konusudur. Bununla birlikte geleneksel aile sistemi de sarsilmistir. Artık ailelerde dededen toruna, kocadan hanima herkes madenlerde çalışmaktadır. 7-8 yaşındaki çocuklar dahi madenlere inmektedir. Aileler bir odalı evlerde üst üste yaşamakta, gıda, ısınma gibi en temel ihtiyaçlarını zorlukla gidermekte ya da giderememektedirler. Aldıkları üç kuruş maaşla zorlu şartlarda çalışmak ve yaşamaktan bıkıp bir kaçış, biraz kafa dinleme yolu olarak içkiye gömülen insanlar, romatizma, verem gibi hastalıkların kol gezdiği ve üstünde karanlık bir dumanın her daim bulunduğu bu işçi mahallelerin arka sokaklarında ise 14 yaşından orta yaşa kadar her yaştan genç kız ve genç erkeğin seviştiği ve bunların sonucunda plansız programsiz şekilde bu ezici sisteme yeni kurban olarak yeni bebekler doğmaktadir.

Buna karşın şehrin diğer ucunda ise çok farklı bir tablo yaşanmaktadır. Bu tabloda zengin kentsoylular yaşamaktadır. Duvarlarında sadece zenginliklerini göstermek için aldıkları şık tabloların olduğu, şehrin diğer kıyısında günün yarısından çoğunu madende çalışarak geçiren çocukların olmasına karşın bu evde, evin biricik kızı günde on iki saat uyumaktadir. Mutfaklarında süregiden tartışma akşama ördek mi yoksa inek eti mi yenileceğidir. Arada da kapılarına yardım edilmesi için gelen işçilerin eline bir iki öteberi sıkıştırıp vicdanlar rahatlatilir lakin işçilere gerçekten uzak tavsiyeler de verilir. Yani kentsoylular ile işçiler arasında derin uçurum bulunmaktadır ve bu uçurum giderek büyür, bu büyüme ise beraberinde kaçınılmaz olarak isyanı beraberinde getirir. Nitekim romanda da bu olur.

Romanın çoğunda da bu grevin ve devamında artık isyana dönüşümün etkileri farklı açılardan gözler önüne serilir. İtaat ve kadercilik ile büyütülen insanların bile bir noktada patlayabildigini görüyoruz. Bununla birlikte romanda iki farklı papaz karakterine şahit oluyoruz. Birincisi güçlünün yanında olan, halka sürekli itaat etmesini, sabretmesini öğütleyen papaz karakteridir. Bu karakter aslında yüzyıllardir var olan ve köklerini kadim zamanlardan alan, Rahip-Krallardir. Yani eski zamanlarda krallar gücünü direkt Tanrıdan alırlardi ve Tanrı-Kral diye anılırlardi. Daha sonra Kralın bu gücünü doğrulayan, ona destek olan Rahipler sınıfı ortaya çıktı veya kralla es zamanlı çıktı, emin değilim. Ama sonuç olarak tarih boyunca din adamları ile krallar yani yönetimdeki güçler hep yan yana yürüdüler. Din adamları halkı afyonladı, krallara tabi kıldı. İşte bu ilk papaz da bu yapıda biridir. İkinci papaz ise halkı isyana teşvik eden lakin bunu kilise bünyesinde yapmayı teşvik eden karakterdir. Bu karakter ise halkı kentsoylulardan kurtarıp kendisine yani kiliseye tutsak etmek ister. Nitekim bunun derdi, halkı özgür kılmak değildir; derdi gücün kentsoylularda olmasıdır. Gücü kendi eline alsa ilk işi belki de Engizisyon'u yeniden kurmak olacaktır.

Romanda hakim olan atmosfer çoğunlukla işçi hakları, toplumsal katmanlar arasındaki eşitsizlik ve benzeri olsa da aşk da bulunmaktadır: Etienne ve onun sonradan evlerine taşındığı Maheu ailesinin kızı Catherine ve Chaval adındaki kaba saba bir işçi arasında dönen aşk üçgeni. Roman gerçekçi bir karakterde olduğundan dolayı geri planda işlenen bu aşk da başka romanlarda roman boyunca işlenen aşklardan daha etkileyici olmuş diye düşünüyorum.

İnceleme yazan herkesin başta belirttiğini ben sonda yazayım; Germinal kelimesi Latince 'tohum, tohumcuk, filiz' anlamına gelen germen kökünden gelmektedir. Benim bunu sonda belirtmemin nedeni şudur: Etienne karakteri, roman boyunca okuduğu kitaplar ve dinlediği konuşmalar ile teorik olarak; liderliğini yaptığı grev ve isyanla da pratik olarak pişmiş, olgunlaşmış bir tohum gibidir. Artık daha boy atmaya hazır hale gelmiş ve daha büyük işler yapmak için yola çıkmaya hazırdır. Nitekim Zola da bunu doğrular:


"İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."


İyi okumalar.
616 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Germinal'i ilk olarak @emirferit'in incelemesinde görmüştüm ve çok etkileyiciydi. O zaman okuma listeme ekledim. İncelemem aracılığıyla ona da teşekkür etmek isterim. Daha sonra birkaç yerde de müthiş incelemelerle karşılaşınca "Tamam, Sıla. Bu kitabı hemen okumalısın" dedim ve aldım. Hemen okudum mu?  HAYIR. Bazen kitapların rafta durup bana bakmaları ve benim hâlâ onların içini bilmemem garip bir sevinç uyandırıyor. "Ayy, acaba bu sefer ne olacak" merakı, kitaba olan ilgimi böylece taze tutuyor. Her neyse, şimdi asıl incelemeye geçelim...
Çok sert bir kitap, okudukça diğer yanağınızı çeviriyorsunuz, buraya da vur Emile diye. Bazı yerlerinde yarım bırakmak istedim, kitabı gerçekten beğendim fakat tüm yaşananların suçlusu benmişim hissine kapıldım. Madenciler ve aileleri sefalet içindeyken ben normal hayatıma devam edemezdim. Onlar her gün lahana yiyecekti ve ben her gün farklı yemek mi bekleyecektim annemden? 
Bu düşünceler arasında sayfalar akıp gitti, konunun ağırlığına rağmen akıcı bir kitap. Asla sıkılmadım.
Maheude çok güçlü bir kadın. Onu Sarah Jio kitaplarındaki karakterlere benzettim. Maheude'nin hikayesini okumak, sadece onu okumak çok doyurucu olabilirdi. Keşke böyle bir kitap olsa.
Soğuk ve açlık içime işledi, nasıl böyle şeyler yazdın be Emile Bey dedim dedim durdum.
En iyi kitap sonları listesi yapılsa mutlaka ilk 10'a girecek bir sonu var. 10 puan sadece bu yüzden bile verilebilir.
Çok fazla karakter vardı ve kafam gerçekten allak bullak oldu. Bir sonraki okuyuşumda mutlaka kişilerin listesini yapacağım. Okuyacaklara önerimdir, okudukça karakterleri kavrarım diye düşünüyorsanız düşünmeyin, listenizi yapın.
Étienne bunu hak etmedi, Catherine bunu hak etmedi, sen etmedin, ben etmedim,  Maheude hiç etmedi. Adaletin, toplumsal eşitliğin olduğu bir toplum dileği ile...
Iyi(!) okumalar, tabii mümkünse.
“Evet, evet, hepimiz gelip bizi yutsun diye canavarın dişlerini biliyoruz. Hiç korkmayın, dileğimizi yerine getirip çiğ çiğ yiyecek hepimizi!”
Emile Zola
Sayfa 218 - Deneulin
— Hey Tanrım, hey Tanrım! Böyle giderse hepimiz açlıktan nalları dikeriz yakında.
— Korkma, dedi Maheu, öldükten sonra açlık falan da kalmaz.
Emile Zola
Sayfa 181 - Maheude ve Maheu

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Germinal
Baskı tarihi:
20 Nisan 2016
Sayfa sayısı:
644
Format:
Ciltli
ISBN:
9786055411664
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Yayınları
Yüzyıl sonunda, kan rengine bulaşmış bir akşam vaktinde, kesinlikle hepsini peşlerinden sürükleyecek bir isyanın kıpkırmızı görünümüydü bu. Evet, bir akşam vakti, dizginlerini koparan, gemi azıya alan halk, böyle dört nala koşacaktı yollarda. Burjuvaların kanını akıtacaktı dereler gibi, kesik başları gezdirecek, kırılan kasalardan dökülen altınları her tarafa saçacaktı. Kadınlar uluyacak, erkekler de ısırmak için kurt çenesini andıran çenelerini açacaklardı. Evet, gene paramparça giysileri, gene saboların yankılanan tıkırtıları, pislik içindeki bedenleri, kötü kokan nefesleri, dizginlenemeyen barbar taşkınlığıyla o öfkeli, dehşet verici kalabalık alt üst edecekti ortalığı. Her tarafta yangınlar çıkacak, taş üstünde taş kalmayacak, yoksulların bir gecede kadınlara saldırıp, varlıklı kimselere ait şarap mahzenlerini boşaltacağı o müthiş şehvet ve yeme sefahatinden sonra, ilkel insanlar gibi ormanlara dönülecekti. Belki de yeni bir dünyanın geleceği güne kadar hiçbir şey kalmayacaktı. Ne para ne şöhret... Evet, doğanın bir gücü gibi bunlar geçiyordu yoldan işte ve içeridekiler de yüzlerinde bunların korkunç rüzgârını hissediyorlardı...

Germinal Emile Zola'nin en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Roman,1860'larda kuzey Fransa'da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grev öyküsünü konu alır. Zola'nın cenazesinde işçiler toplanmış ve "Germinal! Germinal!" diye bağırmışlardır. O zamandan itibaren kitap kötü çalışma koşullarını sembolize eder duruma gelmiş ve madenci sınıfı kültüründe önemli bir kilometre taşı olmuştur.

Kitabı okuyanlar 5,4bin okur

  • Ömer Tamğa
  • Doruk Koyuncu
  • Y. Faruk Erenci
  • Mine Özdamar
  • Şiir Ceketli Adam
  • Tuğba Akdağ
  • Şule A
  • ESENGÜL ÖKTEM
  • Hamit Aşkın
  • Sevda Sercan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (4)
9
%0
8
%0.2 (4)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0.1 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları