• 368 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    Adem YEŞİL Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Kaan Ç. Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Özmen https://1000kitap.com/mathiilda €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı Beyza Yasee Thomas Magnus Nilüfer CEYLAN Nesrin A. Beyza Akdağ Gül Yağmur. Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç Mehmet Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) Kemal Tuncar fazi Mithril / Roland Deschain Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Ayça Hatciş EDexter Roland Deschain Sukûnet Oğuzhan Afacan Rose Nausicaä Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!
  • 128 syf.
    ·2 günde
    Çocukken kitaplara yönelik tutumunuz nasıldı?

    Aile ve okul çevreniz okuma sürecinizi nasıl etkiledi?



    Mine Soysal'ın Eyvah Kitap adlı yapıtına "Çocuklara nasıl kitap okuma sevgisini kazandırabilirim?" diye düşünürken denk geldim. Yazarın bu yapıtı, kitap üzerine sohbet ettiği ilköğretim ve lise öğrencilerinin gerçek öykülerinden oluşmaktadır. Çocuklar her zaman kitap okumamakla suçlanır. Oysa neden kitap okuma alışkanlığını ve sevgisini kazanamadıkları üzerine hiç düşünülmez. Mine Soysal çocukların okuma eğilimlerini onların diliyle bize sunarak kitap-çocuk etkileşiminde rol oynayan bütün etkenleri de gözler önüne sermiştir.


    Çocuğun kitaba ve okuma kavramlarına yönelik olumsuz tutumlarının nedenleri

    1) Oğlanlar tarafından kitap okumanın kız işi olarak görülmesi.

    2) Anne, baba, çocuk arasında kitaplar aracılığıyla ortak bir paylaşım alanı yaratılamaması

    3) Kitap okuyan insanların kendini yaşamdan ve diğer insanlardan soyutladığının düşünülmesi

    4) Kitap okumanın sıkıcı olduğu gerekçesiyle karizmayı çizdirmemek için kitaplardan kaçınılması

    5) Bilgisayar ile kitap arasında kalan çocuğun çok uyaranlı ve ilgi çekici olduğu gerekçesiyle bilgisayardan daha fazla keyif alması

    6) Çocuğun sürekli " Odana git kitap oku!" tümcesiyle karşılaşması sonucu, keyif aldığı birçok yaşantıdan kitap yüzünden yoksun kaldığını düşünmesi.

    7) Okullarda uygulanan zorunlu okuma saatlerinin dayatma olduğu gerekçesi

    8) Yetişkinlerin çocuğun okuyacağı kitabı onlara seçtirmemesi.

    9) Klasikleri ve 100 Temel Eseri oku oku diye baskı yapılması.

    10) Çocukların yaşamında okuma deneyimlerini paylaşacakları kimsenin olmaması

    11) Çocuğa alımlayamadığı ya da beğenmediği kitabı zorla bitirmesinin dikte edilmesi

    12) Büyüklerin çocukları kitap okumayı seven ciciler ve sevmeyen kötüler diye sınıflaması

    13) Kitapların tek işlevinin çocuğa bilgi yüklemek olduğunun düşünülmesi

    14) Çocukların gelişim seviyesine, ilgisine ve kendi gerçekliğine göre seveceği kitapları bulmakta güçlük yaşaması

    15) Çocuğun yaşamında öykünebileceği bir bilinçli okurunun olmaması

    16) Kitapların ceza olarak çocuklara sunulması.
    (Sözgelimi çocuğun not kaygısı yüzünden kitap okuması.)

    17) Çocukların yetişkin kitapları okumaya zorlanması

    18) Yetişkin kitabını merak eden çocuklara ise "sen şimdi anlamazsın bunu" diyerek çocuğa kitabı onun anlayacağı şekilde tanıtmamak.

    19) On sekizinci maddede olduğu gibi çocuğun kitaplara yönelik ön yargılı tutumlar geliştirmelerine neden olmak.

    20) Çocuğun okuduğu kitap hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan gerçekçi olmayan fikirler yürütmek.



    Bu listeye gözlemlerim sonucu eklemeler yapacağım. Çocukların bu sorunlarını bilmeden onlara kitap sevgisi ve okuma alışkanlığı kazandıramayız.

    Bu kitabı analara, babalara ve eğitimcilere öneririm. Okurken bazı noktalarda ben de kendimi eleştirdim. :) Ayrıca çocukluğuma giderek kitapla olan etkileşimimi yeniden gözden geçirdim. Siz de "Çocukken kitaplarla aranız nasıldı?" sorusuna verdiğiniz yanıtı, yorum olarak incelemenin altına yazarsanız çok sevinirim. Çünkü böylece kitap-çocuk etkileşimini farklı yaşantılarla değerlendirmiş olurum.


    İyi Okumalar...

    Kitapla ve sevgiyle...
  • İletiyi okuyan ben olsam nereye gidiyor bu kız derdim.

    Bir yere gitmiyorum, 1K'ya kazık çakmaya niyetliyim.

    Kendime yönelik hatırlatma yazılarını neden not defterime değil de buraya yazıyorum, bu soruya bir cevap bulamadım. Belki en çok çiğnediğim hatırlatma yazılarının hep kitaplarla ve kitap okumayla ilgili olmasından kaynaklıdır. Mademki burayı kullanma amacım vatana millete hayırlı olma ülküsünden çoktan çıkıp yalnızca kendime ait bir kitap arşivi olarak kullanma bencilliğine dönüşmüş, o zaman not defteri olarak kullanmanın da bence hiçbir mahzuru yok.

    Çok sevdiğim hocamın bir sözü uzun zamandır çınlayıp duruyor zihnimde. (Gerçi hangi sözü çınlamıyor ki)

    Bazı kitapları bir başlarken bir de biterken okumalı.

    Hocam bu cümleyi fakülte eğitimi özelinde kurmuştu ama nedense ben bu sözün bütün hayata uygulanabilecek bir felsefe olduğuna inanmıştım. Ya da inanmak istemiştim mi demeliyim. Aman canım ne farkeder, istemeden inanmak diye bir şey mümkün mü zaten.

    Hocamın derslerini üç kez dinler bir fıkraya üç kez gülen Türk misali ancak üçüncüde anlardım. (Aklınıza biriken "kalın kafalı mı acaba" sorularını elinizin tersiyle kişeleyebilirsiniz çünkü kapalı olan algım değil, hocanın anlattıkları derin.) Bir de değişik öğretme felsefesi var kendisinin, bir ışık yakıp kenara çekilir ve sizin o ışığı farkedip peşinden yürümenizi bekler. Eğer ki ışığı farkederseniz zaten yollarınız bir şekilde hocanın anlattıklarıyla ya da tavsiye ettiği kitaplarla/yazarlarla kesişir ama fark edemezsiniz bazı konularda kaygısı olmayan ve muhtemelen daha mutlu bir şekilde eğitim hayatınızı diploma aldığınız tarihte tamamlarsınız.

    Üç kez dinler sonuncusunda anlarım demiştim. İlki derste, hocanın konuyu ilk anlattığı sırada. Ama büyük bir bunalgınlıkla. Çünkü o dersin bir sınavı var ve öğrenci beyni "acaba bu anlattıklarını sınavda ne şekilde sorabilir" diye çalışıyor. İkincisi sınavdan sonra, dönem bitip o dersin defteri tam olarak kapanınca, hocamın kafamda çınlayan sesinden dinlerim. Üçüncüsü ise ders kapsamında okuttuğu (ama benim sınava kadar asla tam olarak okuyamadığım okusam bile her cümleye potansiyel sınav sorusu olarak baktığım için hakkını vererek okuyamadığım) o kitapları sakin kafayla okuduğum sırada kitaptaki cümlelerin hocanın sesiyle birleşerek zihnimde canlandığı zaman.

    Kendisi söyledikleriyle, yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, okuttuklarıyla insanın aklında böylesine yer eden biri olunca kurduğu bir cümlenin de tesirsiz kalması düşünülemez tabi: Bazı kitapları bir başlarken bir de biterken okumalı.

    Yenişehir'de Bir Öğle Vakti incelemesinin başında bir olaydan bahsetmiştim, daha doğrusu bir gerçekten. Ülkemizin eğitim gerçeklerinden biri ne yazık ki. Bizler son senesi tamamıyla üniversite kazanmaya yönelik bir lise eğitiminden, bize sorulmuş bir soru ve bu soruyla alakalı olarak sunulmuş beş şıklı bir test sisteminden, okuduğumuzu anlama becerisi ile değil optik forma en kısa sürede en çok doğru şıkkı işaretleme taktiklerini öğrenerek mezun oluyoruz. E hâliyle üniversite hayatımızın ilk senesinde de okumamız ve anlamamız için önümüze sürülen kitapları okumakta da hayli zorlanıyoruz.

    Hocamın söylediği veciz söz ilk olarak bununla ilgiliydi. Böyle bir sistemin içinden çıkmış insanlar olarak elinizdeki bu kitapları okuduğunuz ilk seferde tam anlamıyla okumuş olmayacaksınız. Bu nedenle "Bazı kitapları bir başlarken bir de biterken okumalı."

    İkinci olarak kitapları okumamızda, anlamamızda, anlamlandırmamızda etkili olan bazı şeyler var. Yaş gibi, tecrübe gibi, birikim gibi, akademik eğitim gibi... Bunlar belli bir düzeydeyken okuduğumuz kitapları üzerinden zaman geçtikten sonra tekrar okumalı ki aradaki farkı değerlendirebilmeli. Üzerine bir şeyler katabilmiş miyim, bir arpa boyu yol alabilmiş miyim, bir şeyler değişmiş mi...
    İşte bir de bu yüzden "Bazı kitapları bir başlarken bir de biterken okumalı."

    Listelediğim kitaplardan bazılarını başlarken okudum. Ve yakın zamanda anladım ki üniversite bitmeye yaklaştı. (kabul etmek zor olsa da 😂) Demek ki biterken okunma zamanları da geldi. Bu yüzden bu listeye (içinde ismini şimdilik hatırlayamadığım kitaplar da var tabiki) Başlarken ve Biterken Okuması Gereken Kitaplar Dizisi ismini veriyorum.

    * Michael J. Sandel - Adalet
    * George Orwell - 1984
    * Harper Lee - Bülbülü Öldürmek
    * William Golding - Sineklerin Tanrısı
    * Dostoyevski - Suç ve Ceza
    * Albert Camus - Yabancı
    * Server Tanilli - Uygarlık Tarihi
    * Gökhan Yavuz Demir - Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği
    * Ertuğrul Uzun - Hukuk Metodolojisinin Sorunları
    * Ray Billington - Felsefeyi Yaşamak
    * Platon - Devlet
    * Franz Kafka - Dava
    * Cemal Bâli Akal - Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu
    * Joel Spring - Özgür Eğitim
    * Umberto Eco - Yorum ve Aşırı Yorum
    * Özkan Agtaş - Ceza ve Adalet
    .
    .
    .

    Bunlar üniversitede okuduğum/okunacak kitaplar. Bir de hayat okulunda keşfettiğim kitaplar dizisi olacak, başlarken ve biterken okunması gereken...
  • 191 syf.
    ·10/10
    Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
    Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
    Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

    İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

    Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
    Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
    Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
    "Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
    Saygılar,
    Zeynep Can"
    Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
    Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

    İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

    https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

    Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

    https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

    Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
    Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

    https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

    Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
    Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
    Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.
  • 600 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabi ikinci el kitap satan bir dukkandan aldim.Normalde baska bir kitap almak icin gittigim dukkanda istediğim kitabın olmadığını öğrenince kitaplari karistiriyordum.Yazarini tanıdığım için elime alip incelemeye basladigim bu kitabin ilk sayfasinda gordugum not kitabi almama vesile oldu.Not aynen şu şekilde:

    (Ben cahillik yaptım okudum kardeşim sende cahillik yapıp okuma.)

    Yaklaşık 5 günde bitirdim bu kitabı.
    Soluksuz okudum diyebilirim.Olay örgüsü ve günümüz popülaritesine uygun oluşundan çağa ait olan bir genç kız olarak beni de içine kolayca çekti.
    Genelde yabancı yazarlardan; felsefik,düşündüren,yoğun bir bilinç ve idrak gerektiren kitaplar okuyorum.
    Bu kitabı okumak benim için bir film izlemek gibiydi.Kafan ne kadar meşgul olursa,yorgun olursa olsun okuduğunda çok rahat anlayabileceğin,seni gündelik yaşamdan uzaklaştırabilecek,keyifli vakit gecirmene imkan saglayacak güzel bir kitap.
    Ama bir önerim var Cemil Meriç gibi her cümlesi ile sizi sizden alan buyuk yazarlardan sonra okumayınız.
    Kitap da çok güzel mesajlar da var.Olay örgüsüne ve karakterlere çok güzel bir şekilde yedirilmiş olan bu mesajlar daha önceki okuduğum bir çok kitaptan tanıdık olduğumdan dolayı beynimin sinapslarında ilk titreştikleri anda ki kadar zevk vermese de içimde hatrı sayılır heyecanlar meydana getirdi.Icinden herkesin kendi algısına göre alabileceği şeyler mevcut.Kompleks bir kitap bence bundan dolayı bu kadar baskı yapmış.

    Ha bir de dizisi var bu kitabın.Dizini de izlemiştim ilk çıktığı zamanlarda.Dizi ve kitap birbirleriyle kiyaslanmamali bence.Ikisi de kendi kategorisinde incelendiklerinde güzeller.
    Genelde kitap in diziye göre çok çok daha iyi olduğu söylenip dizi elestirilmisti.Dizinin eleştirilmesini gereksiz buluyorum.Çnku tabiki bir dizi ya da film kitaptaki tüm ayrıntıları size aktaramaz.Eger bir ekrandan bize bunları yansıtmasıni beklersek kitapları küçümsemiş oluruz bence.

    Şimdi ikinci kitap olan "Çİ" yi de aldım onu şimdi okumaya başlayacağım.Eger ikinci kitap da bu şekilde akıcı,sikmadan devam ederse kitabı Bitiririm.Ucuncu kitap ilan "Pi" yi okuyup okumayacagima Çi nin gidişatına göre karar vereceğim.Tek korkum yazarın serinin devamı olan kitaplarda tekrara düşmüş olabileceği.Okumam için sadece olay orgusunun akıcı olmasi yeterli değil çünkü.

    Kitaplardan önce yazarı tanıdım.Su an böyle bir insanı tanıyor olmaktan,böyle bir insanın varlığına tanık oluyor olmaktan gerçekten çok gururluyum.Iyi işler yapan herkesi takdir edebilirim ama her iyi iş yapanı örnek almam.
    Azra Kohen'se hem takdir ettiğim hem de örnek aldigim bir insan.Kitaplarini okumayı düşünmüyorsaniz bile yazarı tanımanizi ve arastirmanizi,fikirlerini duymak için ona bir şans vermenizi tüm kalbimle isterim.Yaşam denen bu yolculukta bir molanizda onunla dinlenebilirsiz bence.
    Yazarın bir çok düşüncesini ben onayladim.Siz onaylar misiniz bilmem ama bence böyle düşüncelerin var olduğunu bilmek bile güzel.

    Bu kitaba ait olan alıntılarima göz atmayı da unutmayın lütfen :)

    Gününde hangi saatinde olursaniz olun huzurla kalın efendim...