• 443 syf.
    SPOILER!!!! ( Gerçi otobiyografik bir eserde spoylır mı olur bilmem ama olsun)

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    -Cemal Süreya

    Sizin hiç babanız gözünüzün önünde yüreğinden hançerlenerek öldürüldü mü? Üstelik kardeşiniz tarafından?

    İşte ilgili müziğimiz:

    https://youtu.be/xn2gTJk2fQk

    Daha önceden de dediğim şeyin sonuna kadar ardındayım. Yaşar Kemal kitaplarını okumadan evvel, onun kendisi ve hayatı hakkında bilgiler içeren
    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor ve
    Bu Diyar Baştan Başa serisini okumakta fayda var. Bunları okumadan Yaşar Kemal kitaplarının hazzı yetim kalır. Neden mi?

    #29825312
    #25404127

    incelemelerinde anlatmaya çalıştıydım evvelden. Yineleyeyim kısaca.

    Yaşar Kemal aslında bir romancıdan öte bir destancı, aşık, ozan, gezgin, gözlemci. Yani Homerosoğlu. Bunu çokça zikretmiştik zati. O hiç görmediği, yaşamadığı veya işitmediği şeyi yazmaz. Gözlemlerini, bu toprağın insanlarının sorunlarını, aksayan kanayan yaralarımızı ve notlarını kendi kalın camlı kemik çerçevesinden aktarır bizlere. Hemi de tek gözüyle.

    Burada değinmek istediğim “Kimsecik” serisi, aslında Yaşar Kemal’in ve ailesinin öyküsüdür özünde. Şimdi değineceğim serinin ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu .

    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabından da biliyoruz ki, Yaşar Kemal’in ailesi Van’dan Çukurova dolaylarına göçüyor ve oraya yerleşiyor. Bu göç sırasında yolda bir çocuk bulurlar. Her yeri yara bere, kurtlar kımıl kımıl. Aile bu çocuğu yanına alır ve evlat olarak kabul eder. Yusuf’tur çocuğun adı. Yaşar Kemal’in babası ona çok güvenir, çok sever, koruması yapar. Fakat zaman ilerler ve Yaşar Kemal dünyaya gelir. Ve bir gün Yaşar Kemal küçük bir çocukken gözleri önünde, camide babası öldürülür. Bunu yapan ise Yusuf’tur. Evet, serinin ilk kitabı tam da bu noktaya temas ediyor. Her şey olduğu gibi fakat ilginç noktalar var. Bunları tespit için daha önce dediğim gibi “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” kitabını okumanızda fayda var.

    Üvey kardeşinin babasını öldürmesi üzerine Yaşar Kemal bu durumu yıllarca düşünmüş. Ona karşı kin gütmemiş bile. Onu anlamaya çalışmış. Kendi röportajında da bunu dile getirir. Yıllarca onu anlamaya çalıştım diyor Usta. Ve bu bağlamda da bu romanı kaleme aldığını düşünüyorum.

    Kitapta Yusuf, Salman adıyla tanıtılıyor bizlere. Salman babasını öyle çok seviyor öyle tapıyor ki, Tanrıdan daha öte babası. Onun korumalığını üstleniyor, kendisi olmadan bir adım dahi attırmıyor babasına. Babası da onu baş tacı ediyor. Güneşe dua ederken her sabah Salman, babasına da dua ediyor tapıyor adeta.

    Yusuf’un geçmişiyle ilgili ayrıntılı bilgi yok ama kitapta Yusuf yani Salman bir Ezidi çocuk olarak anlatılıyor. Bilir misiniz Ezidi biri etrafına çizilen çemberin içinden, çizen kişi silene kadar hapsolurmuş. İşte burada da Yaşar Kemal buna benzer bir yapı kurmuş. Salman etrafına çizilen çemberden kurtulmak istiyor. Bu çember ise baskı, zulüm değil, sevgi, aşk, ulvi bir aşk. Zaten sevgi ile öfke kardeş değil midir? Sonunda da babasını öldürüyor, yani çemberi çizdiğini düşündüğü kişiyi.

    Yaşar Kemal Salman’ı ise korkulan, çocukları öldüren, yiyen biri olarak tasvir ediyor. Aslında çocukları öldürmekten kasıt bir karabasan gibi. Zira kitabın bazı yerlerinde Yaşar Kemal’de alışık olmadığımız hayali ögeler bulunuyor. Gerçekle gerçek dışılık-hayal, bazı noktalarda iç içe geçiyor. Öyle bir korku salıyor ki Salman köyün üzerine, omzuna Alaman filintasını takıyor, fişeklikleri dolu dolu çaprazlamaya bağlıyor ve kurşun olup korku olup kabus olup çöküyor. Kah dağa çıkıp tavukları avlayan kartalları avlıyor kah tepelerden köylülerin evlerine kurşun sıkıyor. Attığını vuran biri Salman.

    Salman karakteri aslında Yaşar Kemal’in kendini anlatıyor kitabında değindiği, tanıştığı bir Ezidi dilencinin anılarındaki bir karakter. Baldırıçıplak dolaşıp köylere yağmaya inen aç, kimsesiz, yoksul çocuk çetelerindeki, başıboş köpeklere önderlik yapan bir çocuk. Buradan esinlenmiş ve Salman karakterini yaratmış.

    Fakat bir ayrıntı var. Kitapta çokça yer verilen bir konu. Salman beyaz dişi atı ile sürekli cinsel ilişkiye giriyor. Onu sanki karısı gibi düşünüyor, ona öte yandan sevgi de besliyor. Buna şahit olan köyün çocukları sayesinde bu havadis köye yayılıyor. Ve Anadoluda hala bir yara olarak süregelen bir hadiseye ayna tutuyor: hayvanlarla ilişki-tecavüz. Bu durumda ise köylüler buna şaşırmıyor bile, olağan karşılıyor. Avradı olamayan erkek ne yapar başka, atıyla ilişkiye girmeyen erkek mi olur diye düşünüyor köylüler. Bunu aslında herkes yaparmış da kimse bu konuda konuşmazmış. Herkesin bildiği ama dillendirmediği bir durummuş. Bugün bile bu durumun yaşandığını biliyoruz. Bu konuyu irdeler isek ayrı bir konuya gark etmiş oluruz. Bu yüzden bu kısımı sizlere bırakıyorum.

    Yaşar Kemal’in Salman’ı neden böyle biri olarak ele aldığını açıkçası çok merak ettim. Hala da düşünüyorum. Seri bitince net bir fikre varacağım sanırım.

    Salman’ın, babası İsmail Ağa’yı öldürmesinin altında yatan sebepler arasında köydeki söylentiler de var. Herkes Salman’ın annesini İsmail Ağa’nın öldürdüğü ve Salman’dan bunu gizlediği yönünde dedikodular yayıyor. Bu durumda babasına duyduğu sevgi bir yerden sonra öfkeye dönüşüyor. Mustafa’nın yani Yaşar Kemal’in doğumu ve İsmail Ağa’nın onun doğumuna çok sevinmesi de tuz biber ekiyor. Uzun zaman sonra bir erkek evlat olarak dünyaya gelen Mustafa tüm sevgiyi üzerine çekiyor. Zaman ilerledikçe Salman'ın Mustafa’ya olan nefreti büyüyor ve bir çığ gibi Anavarzadan aşağı taşıyor. Pabucu dama atılmış hissediyor. Bu yüzden de büyük bir açmaza giriyor Salman. Sonunda ise İsmail Ağa’yı Kafkas işi kamasıyla böğründen bıçaklıyor.

    Kitapta pek çok dönemsel konuya değiniyor Yaşar Kemal. En belirgini ise Ermenilerden kalan yerleri, dönemin ileri gelenlerine tahsis edilmesi. Konaklar, tarlalar, mallar… Bu konuda daha önce paylaştığım bir yazıyı iliştiriyorum:

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    “Annesi İsmail Ağa’ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.”

    “Ermeniler kuş değil, evleri yuva olamaz”

    Dediğim gibi, bu seriyi daha iyi anlamak için yukarıda belirttiğim kitapları okumakta fayda vardır efendim.

    Yaşar Kemal kendi korkularını çekincelerini de işliyor kitapta. Kendini tekrar etme “alametifarikası” ise bu kitapta zirvelerde. Tasvirler yine almış başını Anavarza tepelerinden taşmış. Doğayı dantel misali işlemiş yazılarında. Kuşun kanadını, arının vızıltısını, suyun ve kanın sesini.

    burada kısa bir video linki bırakıyorum izlemek isterseniz:
    https://youtu.be/EXXFyi0XCxM

    İnsan sevdiğini öldürür mü? Peki sevdiği, insanı öldürür mü? Öldüğü için mi sever bir insan bir insanı yoksa sevdiği için mi ölür insan?

    Yaşar Kemal’in dilinin tutulmasına sebep olan bu olayı ve kendi geçmişini anlamak için yazdığını düşündüğüm bu kitabı okumak isteyen okurlara keyifli okumalar dilerim. Serinin diğer kitaplarında buluşmak üzere esen kalınız.

    Hepimizin kendi ellerimizle çizdiği bir Ezidi Çemberi yok mu? Kendi kendimize sınırlar koymaz mıyız aslında? Ve bu çemberin bozulmasını başkalarından beklemez miyiz?

    Şunu dinlemeden de olmaz ki değil mi?

    “Ben ölürsem, sevdiceğim var olsun canım, var olsun…”

    https://youtu.be/KXaH7jeVSkA
  • Korkudan ayrı bir şey değil, onun bir parçası -ta kendisi- olduğunuzu anlayınca, korku konusunda hiçbir şey yapamazsınız; işte o zaman korku tamamen biter.
  • HEPİNİZ BANA YABANCISINIZ...

    Kafka, benim en ZAYIF yanımdır. Şu koca İstanbul şehrinde kendimi sıkıştırılmış, dışlanmış ve acılı olarak duyumsamamın elbette derinlerde kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir gücü vardır.

    Kafka, kendine yönelik yoğun gözlemleri sonucu, ZAYIF yanını yazınsal gücünün temel kaynağı olarak saptamıştı. Geçen hafta Prag'dan postaya verdiği üçüncü mektubunda -ki bu sabah okula gitmek üzere evden çıktığımda posta kutumda buldum- şöyle yazıyordu; "Bildiğim kadarıyla, yaşam için gerekli koşulların hiçbirini beraberimde getirmiş değilim. Yalnızca insana özgü genel zayıflığın taşıyıcısıyım. Bu zayıflık sayesinde yaşadığım dönemin bana zaten çok yakın olan, savaşmak değil belli ölçüde temsil etmek hakkına sahip bulunduğum olumsuz yanını olanca gücümle özümsedim. Gerek kapsamı dar olan olumlu'daki, gerekse artık olumlu'ya dönüşmenin sınırına varacak boyutlar almış olumsuz'daki payı, kalıtım yoluyla elde etmiş değilim..."

    Kafka'nın ZAYIFLIĞI, mutlak bir savunmasızlık, en ufak baskı karşısında yenik düşme korkusudur; ardından, gün ışığının görülebileceği incecik bir zar gibidir, bu korku... "Bu testi daha suyoluna varmazdan önce kırılmıştı..." diye yazması, benim İstanbul kentindeki mutlak savunmasızlığımı ve korkumu da yansıtıyor adeta.

    Kafka'nın bir sarmaşık gibi uzamış olan hasta bedeni, herhangi bir 'aşırılık' karşısında sürekli savunma konumundadır. Bu savunma durumu, varlığını sürdürme içgüdüsüdür. Ki ben de her zaman şehre -İstanbul'a- indiğimde, kendimi hep içgüdüsel olarak bir savunma durumunda yakalıyorum. Belki bu İstanbul'a karşı, kendi varlığımı sürdürme içgüdüsüdür. Şehir, tüm karmaşıklıklarıyla yok edici bir cenderedir çünkü. Korkutucu devasalığı İstanbul'un her türlü özveriyi bir zayıflığa dönüştürüyor ve kolay harcanıyor insan.

    Kafka, kendisi konusunda tutumlu ve esirgeyici davranmıştır hep. Gücünü düşünülemeyecek kadar çok aştığını sezdiği zamanlarda her şeyden özveride bulunmuştur. Onun güvenlik altında olmaya ve ana kucağına duyduğu özlem, bedeninin zayıflığından kaynaklanır. İstanbul karşısında insanın ne kadar zayıf olduğunu sezgisel olarak kavradığımdan, Kafka gibi ana kucağına değil belki ama, alkolün kucağına attım kendimi. Ama Kafka'nın yazınsal üretime olan tutkusu bedeninin zayıflığından daha güçlüdür. Benimse alkol tutkum şehre karşı zayıflığımdan daha güçlü.

    Kafka şöyle diyor mektubunda; "Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm. Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek, tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirdi..."

    Üniversiteye başladığım yıllarda yazar olmak hayalleri kuruyordum. Edebiyat Fakültesi'ni kazanmama babam pek sevinmemişti ama, benim içim içime sığmıyordu. Babam ise, kendisinin dekanlık yaptığı üniversitede okuyacak olmamdan avuntu duyuyordu tabii ki. Yıllar, tatlı hayallerimi tersine çevirecek acımasızlıkla akıp gitti işte. Bir yazar olamadım ama, üniversitede bölüm başkanıydım. Acı ile bağırarak savurdum mektubu odanın ortasına.

    Kafka'nın bu denli duyarlı olan organizması, trajik kararlar verebilecek kadar da güçlüdür ve karmaşalıkla örgülenmiş hayatın baskısı karşısında insan her zaman trajik kararlar vermekle yüz yüze kalıyor. Peki ya ben? Hep kaçtım. Artık her gün bir jilet yarası çiziktirsem de İstanbul'un bileklerine, biliyorum nafile bir çaba benimkisi...

    Dün derste yaratıcı yazarlık ile ilgili konuşurken, beni bile şaşırtan şu cümleler döküldü dilimden; "Çoğu yazar, çalışma sürecini, aşırı enerji harcamaktan kaçınarak, her gün belli bir bölüm tamamlayabilecekleri bir akışa dönüştürebiliyor; başka bazı yazarlar ise ancak iç gerilimlerini bir doruk noktasına vardırarak, her türlü ölçünün dışına çıktıklarında üretebiliyorlar... İç gerilimin doruk noktasına ulaşması, her türlü ölçünün dışına çıkmak; o yazarı hep anlaşılmaz kılmıştır." Yaşadığımız çağda ve bu ülkenin bu zorba kentinde -İstanbul'da- genel geçer insan ilişkileri ölçüsünde bu anlaşılmaz kılınma zorunlu bir yalnızlığı da peşi sıra sürükleyip, kapıma dayıyor işte. Sonuçta insan ilişkileri zayıf ya da hemen her gün karşılaştığım bir eleştiri olarak, insanlarla ilişki kurmakta başarısız olduğum şeklinde anlaşılıyor bende ki, iç gerilimin bu doruk noktası.

    Kafka da iç gerilimi doruk noktasına ulaştığında yazabilen bir yazardır. Bu yüzden bir kez daha odanın ortasına savurdum mektubuna dönüyorum: "...Örneğin Yargı adlı öykümü akşamın onu, sabahın altısı arasında bir solukta yazdım. Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda bir kaç kez ağırlığını taşıdım... İnsan ancak böyle yazabilir, bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."

    Ah... sevgili dostum Kafka, kim anlar, senin bir solukta yazmandaki, gizli erdemleri. Bir suda ilerlemek gibi harcadığın korkunç çaban, sonunda seni, insansızlığa sürüklüyor işte. "Coşku anını ne denli özlersem özleyeyim, o an karşısında özlemden çok korku duyuyorum..." Ama işte yukarda mektuptan aldığım satırlardan da anlaşılacağı gibi, Kafka, ancak böyle korkulu anlarında yazabiliyor. O an gelip çattığında dağarcığı o denli zenginleşiyor ki, özveride bulunmak zorunda kalıyor. Yani kendi deyimiyle önündeki akıntıdan bir şeyleri gözü kapalı alıyor, öyle önüne ne gelirse, el attıkça, o zaman bu aldıklarını düşünerek yazmaya başlayınca eski dağarcığı zenginliğini yansıtmaya yetmiyor, bu nedenle kötü ve insanı tedirgin edici bir nitelik alıyor varlığı. Kafka, yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle ödüyor. "Yapamıyorum, kendi yaşamımın saldırısına, kendi kişiliğimden kaynaklanan istemlere yaşın ve zamanın uykusuzluğa, deliliğin sınırına varmaya dayanamıyorum..." Evet, Kafka bütün bunları yalnız başına taşıyabilecek güçte olan biri değildi. Hem ben kendimden biliyorum; ya da kaç kişi hayatın saldırısına ve kendi istemlerine karşın deliliğin sınırlarında dolaşmaya dayanabilir ki...
    Ama, yazmanın dışında yararlı hiçbir şey öğrenmemiş oluşu ve -buna bağlı olarak- kendini bedensel bakımdan da yıkıma sürükleyişinin ardında bir amaç yatıyordu elbette. Yılların akışı içinde benim de kendimi Kafka gibi sistemli biçimde yıkıma götürmüş oluşum, gerçekten şaşırtıcı; her şey bir barajın ağırdan çöküşü gibi sanki. Ama tümüyle amaçlı bir eylem var ortada. Kafka da yaşamın ve her türlü kişisel mutluluğun karşısında seçimini bilinçli olarak sanata ve kendini yıkıma götürmekten yana yaptı. Dehasına uygun yazabilmek için gerilimli konumu gereksinmesi, büyük olasılıkla Kafka'nın yazarlığın doruklarına çıkmasına sebep oldu.
    Kafka hemen her mektubunda olduğu gibi bu sabahki mektubunda da yine kendine yönelik acımalarla, yakınmalarla, zayıflığın kendisine acı çektirmesinden söz ediyor. Ama onun bütün bu yakınmalarının ardından bir yaşam dolusu kahramanlık, vurgulanan yetersizliğin ardında ise yıkıntılar, sanat yapıtına kaynaklık etsin diye kendini yıkıma götürmüş bir insanın büyüklüğü gizli.
    Kafka, toplumdaki çürümenin, günün bürokratında yarının saldırganının ve celladının tohumlarını gördü ve yıkımın kokusunu aldı. Çünkü onun bireysel konumu ile toplumsal konumu arasındaki koşutluk ve toplumdaki olumsuzluk, belirgin biçimde ortada görülüyor. Onun en temel yaşantısı YABANCILIK, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik. Benim bu İstanbul kentindeki durumumu da ortaya koyuyor. Gunther Anders, Kafka ile ilgili bir çalışmasında şöyle diyor: "Kafka bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğini umursayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle Yahudilerden sayılmazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamı ile Çek insanı değildir. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu da söylemezdi. Bohemyalı olması, tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal sigorta memuru olarak (da) tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçi sınıfına (da) girmiyordu; ama büro insanı da değildi, çünkü yazar olduğunu duyumsuyordu. Gel gelelim bir yazar da değildi, çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu. Oysa aile çevresinde de bir yabancı gibi yaşıyordu."

    Okul biter bitmez annem ve babam bana evlenmem konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Sonunda annemin beğendiği ve kolejden beri birlikte okuduğumuz Aylin ile evlendim; Aylin'in ailesi ile benim ailem arasında yıllardır devam eden bir dostluk olduğu için de evlenmemize kimse itiraz etmedi. Evlilik törenimiz ise oldukça görkemli olmuştu diyebilirim. Balayına Paris'e gitmiştik; ama ben nedense daha ilk günlerde Aylin ile hayata çok başka noktalardan baktığımızı anlamıştım ve bir hafta kaldığımız Paris'ten sonra gittiğimiz Arjantin'de Boines Aires'te dolaşırken tesadüfen aldığım bir Borges kitabının daha ilk sayfalarında; anladım ki; evlilik bana göre değildi. Şimdi anneme öyle çok kızıyorum ki; beni Aylin ile evlenmeye zorladığı için. Her ikimizin de hayatını zehir ettin anne. Kafka annesine "hepiniz bana yabancısınız" diye yazmıştı bir keresinde. Şimdi ailemin neden bana yabancı olduğunu daha iyi anlıyorum. Evet anne; Hepiniz bana yabancısınız.

    Bayram BALCI
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.
  • Şükrü Erbaş: Erken tanıştım insanın cehennemiyle, yalnızlığından utandım.

    Sessizlik büyür, büyür…

    Yazının yazgısı mı? İnsan en gizlisini, en dokunulmazını, en özelini yazar. Bunun dışında kalmış tek bir satır gördün mü? Kâğıt, kalem ve senden başka tanrısı olmayan bir yalnızlığı, göğüs kafesinde hohlayıp ısıttığın bir yalnızlığı, ürpere çırpına sabaha çıkardığın bir yalnızlığı, yarasını hiç bilmediğin, belki de yarası olmayan insanlara, “bak, bu yara senin de yaran” diye sunarsın. Sonra binlerce ayak, binlerce göz, binlerce ses, senin o has bahçende saygılı, hoyrat dolaşmaya başlar. Haz ve korku, incinme ve gönenme, çoğalma ve azalma, pişmanlık ve ısrar… hemen eşiğin üstünde…
    Eşikten sadece şiir geçmez. Sen de geçersin. Gider konuşursun. ‘Bir şiir ne zaman başlar ne zaman biter; bir kitap ne zaman; nasıl karar verirsiniz?’ Harfe dönmüş, uğultu olarak kalmış, gölgelenmiş, ışımış binlerce ayrıntının, aklındaki binlerce düğümünü anlatacaksın? Kalbiniz bilir, dersin usulca. Sezgileriniz fısıldar. Okuduğunuz şiirlere bağlıdır biraz da bu. Dinlediğiniz müziklere. Gözyaşlarına. Alın çizgilerine. Şiirin vardığı yer kadar bu sözlerin vardığı yer de gölgelidir. Soran susar, sen susarsın.
    ‘Kirpikler sizin tek harfiniz sanki. Öyle çok kullanıyorsunuz ki…’ Önüne bakarsın. Bilmiyorum, dersin gülümseyerek. Gözler, ısrarla yüzünde. Çaresiz başlarsın. İnsan yüreğinin eşiğidir, dersin. Hançeri anımsatır. Çocuk beşiğidir. İnsanın gözlerini binlerce boncuğa çevirir. Darağacıdır. Sonra ırmak boylarındaki kavak ağaçlarından söz edersin. Uzaklardan, güneşli ya da gölgeli bir ufuktan, kederli bir arzudan, al yeşil bir hevesten… bir daha susarsınız…
    Bir soru daha çınlar şiirin derinlerinden… isimler, isimler, isimler… aslında soru değildir. ‘Sesiniz nereleri dolanır gelir, kimler yaşar sizde?’ Mahcup ve gururla başlarsın: bütün o isimler, benim hayatımı, duygularımı, hayal gücümü, fiziğimi, kimyamı oluşturan tanrılarımdır. Uzaklardan gelip uzaklara giden sözlerimdir. “Ben burada yoğ iken” şiirimi yazanlardır. Her biri bir başka ‘ben’dir. Döner döner bakarım. Bakarım ki kimse bir yere gitmemiş. Başımın üstünde duruyorlar.
    En başa döner söz, unutulmuş gibi: ‘nasıl başladınız?’ Sıkıntın katlanır. Mazlumla çok erken tanıştım, dersin. Masallarla çok erken. İnsanın cehennemiyle erken. Gözyaşı götürdü beni harflere. Alın çizgileri götürdü. İnsanın yalnızlığından utandım. Taşların, yaprakların, böceklerin sonsuzluğu önünde ürperdim. Yazdım. Sonra yazdıklarımla hayata baktım. Başkalarını sevecek, onurumu koruyacak, yaşadığımı hak edecek başka bir şeyim olmadığını anladım.
    Sessizlik büyür, büyür…

    — Oggito, 2016-2017
  • Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://drive.google.com/...2f/view?usp=drivesdk

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı