• 214 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kurtuluş Savaşı yılları. İstanbul 'un işgalinden hemen sonra.

    Kolunu kaybetmiş bir Çanakkale gazisinin Anadolu 'da yaşama tutunmaya çalışırken hissettiği eksikliğin, boşluğun, yabanlığın, yabancılığın,yalnızlığın, dışlanmışlığın ve sesine yankı bulamamanın hikâyesi.

    Bütün acılarını ve sıkıntısını geride bırakarak, halkın içinde kaybolup erimeye çalışan bir aydın Ahmet Cemal.
    Bir kanadı kırılmış kuş gibi.

    "..bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum.." diye anlatıyor hâlini.

    Onlar gibi konuşup giyinebilen ama onlar gibi düşünemeyen, okuduğu kitapların izlerini ruhunda taşıyan Ahmet Cemal.

    Yakup Kadri, kitap bittiğinde, içinden çıkamayacağınız bir atmosfer sunuyor sizin için.
    Kocaman bir yaranın kabuklarını hiç acımadan soyuyor.
    Medeniyetle medeniyetsizlik arasına sıkışmış bir kendinden kaçış hikayesi anlatıyor.
    Her karışında kan kırmızı bir acının filizlendiği Anadolu toprağını, özgürlük mücadelesini, Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatıyor.

    "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. " diyen Gazi Mustafa Kemal gibi gücü derinlerde arıyor.
    Fakat büyük bir hayal kırıklığıyla, mutlak bilinçsizliğin içine gömülmenin çaresizliğini yaşıyor. Ve hiç durmadan çabalıyor ta ki duyacak kimse olmadığını farkedene kadar.

    Ahmet Cemal şehirlidir, aydındır. Yabandır, yabancıdır.
    Görmek istediğinden çok başka şeyler görmenin sızısı içini kemirip duruyor. Tarihimizin en şanlı, en ağır ve en zor yılları, kitabın satırlarında dondurulmuş.

    Ahmet Cemal 'in çırpınan ümidini, tek kanatla bile uçmaya çalışmasının heyecanını ve defalarca (her farklı surette yeniden yeniden) hayal kırıklığına uğramasının acısını duymamak mümkün değil.
    Uyarıyor, uyandırıyor.
    Tıpkı Reşat Nuri Güntekin 'in söylediği gibi ;
    "Kalemin kırılsın usta! Niçin bizi tatlı münevverlik uykumuzdan uyandırıyorsun?!"


    Konusu kadar dili de orijinal, zevkli ve ustacadır. Hiçbir açıdan eksik kalmadığınızı hissediyorsunuz.

    Çarpışmaların, uçurumların, farklılıkların penceresinde bir zaman diliminin izdüşümüdür Yaban.

    Özündeki cevherden, damarlarındaki asil kandan habersiz bırakılmış insanların, yoktan var olan bir zaferin, bir neslin hikâyesidir Yaban.

    Ama sert bir hikayedir. Her ne kadar köylünün geri kalmışlığına sebep olarak Türk aydınını gösterse de dönemin şartlarına göre bakmaya çalıştığım zaman bile, hayal etmekte zorlandım.

    Özellikle romanın başlarında, nasıl yani, dedim durdum.
    Çizilen portreler, yapılan tasvirler öylesine uçta ve abartılı geldi ki, o büyük uçurumun beni sarstığını hissettim.

    Bunu tüm çıplaklığıyla gören yazarın köylüye savaşma azmi aşıladığı, direnmeye, farkında olmaya sevkettiği, gözlerini açmaya çalıştığı bir coğrafyada, Gazi Mustafa Kemal 'in;
    "Köylü milletin efendisidir. " sözü bambaşka bir boyut kazandı benim için.

    Zira bu satırlarda Atatürk 'ün çağdaşı olan yazarımızın pis, bilgisiz, basiretsiz gibi pek çok sıfatla nitelendirdiği Anadolu köylüsünü, bizzat Atatürk 'ün milletin efendisi olarak nitelendirmesindeki tezat, kitabın başından sonuna kadar dimağımı yokladı durdu. Aynı zaman, aynı şartlar..

    Kuva-yı Milliyenin temellerini atan milis güçler, bilinçli, vatanını seven, durumun vehametinin farkında olan, bütün inanç ve azmiyle Gazi Mustafa Kemal 'in ayak izlerini adım adım takip eden Anadolu insanın bizzat kendisidir.

    Elbette o zaman dilimini öncesiyle birlikte değerlendirmek lazım. Dönemi muhteşem şekilde gözler önüne seren bu kurgu roman, önemli bir kaynak niteliğinde.

    Kitabın tek vuruşta nakavt eden en güzel cümlesiyle bitirmek istiyorum;

    "İNSAN TÜRK OLUR DA NASIL KEMAL PAŞA 'DAN YANA OLMAZ?!"





    Keyifli okumalar..:)
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • “Köylü memleketin efendisi durumuna gelmedikçe, Türkiye’de gerçek bir ilerlemeden söz edilemez.”
    Kafasında, ilerideki Kemalist slogan böyle filizlenmişti:
    “Köylü, memleketin efendisidir.”
  • Fakat Atsız Mecmua’nın tek özelliği Türkçülük değildi,
    bir diğer vasfı da köycülüktü.
    Cumhuriyet kurulduktan sonra nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı
    görüldü. O vakte kadar seferden sefere hatırlanan köylü, bir anda milletin efendisi
    olmak mertebesine yükseldi. Meseleye bu cepheden bakıldığında Atsız Mecmua’nın
    köycü olmasında abes bir durum yoktu. Atsız Mecmua Türkçüydü, Türk milletinin
    kalkınmasını istiyordu. Milletse köyde yaşıyordu. Hem, o köylü memleketi işgalden
    kurtarmıştı. Şimdi yapılması gereken köylüyü sefaletten kurtarmaktı. İşte Atsız Mecmua
    bu sebepten dolayı hem Türkçülük, hem de köycülük mefkûresi etrafında birleşenlerin
    mecmuası olacaktı.
  • 400 syf.
    Köylü milletin efendisi...

    Köy denilince akla tezek kokusu ,yol ,eğitim,yazın su ve kışın elektrik sıkıntısı gelir ,daha hangisi sayayım.
    Önceki zamanlara göre şuan daha iyi durumda tabi.Kaldı ki biz ortaöğretimimizi caminin odunlugunda okuduk;temizliği ve yakacagini biz temin ederdik,hem öğrenci hem calisandik anlayacağız...
    Hatta hiç unutmuyorum S' diye bir ogretmen 'burasi bitli deyip'bir gün bile dayanmadı.Gururumuz incinmedi değil, ne yaparsın şartlar...

    Ne alakası var diyeceksiniz kitapla buna benzer hatta daha beteri geçiyor hikayede,çocuklar bir çok yiyeceğin gormeyi gecinde adıni dahi duymamış,inanin okurken içim sızladi...

    Kitaba gelirsek hikayemiz ,Tozak diye bir alevi köyünde geçiyor.Öyle bir köy ki geçim sıkıntısı had safhada buna rağmen insanları sıcak ,siveleri tatlı geliyor okurken bir yandan düşündürüyor
    düşündürurken de gulduruyo ,bu da yazarımızın becerisinden dolayi...
    Neyse baskahranimiz 'ozellikle de benim' Kır Abbas, Rıza ve Battal ,' bizim niye bagimiz yok,pekmezimi ,sarabimizi niye kendimiz yapmıyoruz'diye başlıyor.Sonra bir purluga bağ yapıyorlar binbir zorluklarla ,emeklerle özelliklede Kır Abbas'ın gayreti ve bekçiliğiyle beş senede de meydana geliyor ,gelmesine ama imarin gazabına ugrayana kadar...
    Daha da yazmak isterdim fakat siz kitabı okuyun
    sıkılmadan okuyacağınız garantisini veriyorum,deyip kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.
    Sayfa(336)
    «En çık, gez dolan, dünya bu! (Bizi alta alıyorlar! Bağ dikiyorsun elinden alıyorlar! Ulan dürzüler, tırnak kadar bir emeğiniz var mı içinde? · Emek emek enip, gezici Hamdi beyi önüme düşürdüm de Zireet'lerinizden bir çubuk istedim ;bir kör çubuk verdiniz mi ulan? Gelip ayağınızı basacak kadar yer kazdınız mı? Bir tek asma budadınız mı? Ne hakkınız var da bu bağa el takıyorsunuz?
    Allahın Purluğuydu ulan! Purluk ki köyümüzün sınırları içinde. Camgöz malmüdürü, kelkafa tahriratçı, söyleyin, sizin neyinizin içinde? Kurtuluş Savaşında biz piyade neferiydik, önden gidiyorduk. Koca ülkeyi kurtardık da, göt içi kadar toprağı çok görüyorsunuz şimdi ulan, yuf size!..) »
    Keyifli okumalar...
    Ben kaplumbağaları yılanları öcü sayesinde okudum,fakat Fakir Baykurt'u Tuco Herrera senin sayende tanıdım, teşekkürler:-)