• 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • 200 syf.
    ·4 günde·8/10
    Herkese merhabalar. Bugün, günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce idama mahkum edilen ünlü düşünür Sokrates'in, idamına karar veren mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın, onun öğrencisi olan Platon(Eflatun) tarafından kaleme alınıp, en ince ayrıntılarına kadar bize sunulduğu
    "Sokrates'in Savunması"nı inceleyeceğim.

    İncelememde kitabın içeriğine dair bazı ayrıntılara yer vermeden güzel bir inceleme yazabileceğimi düşünmüyorum.(Spoiler içerebir!) Zaten böyle bir kitap zevk almak adına değil de, anlatılan olayın ehemmiyetinin kavranması açısından okunmalıdır bence.

    Benim için felsefe tarihinin en büyük ismi Sokrates'tir.Sanıyorum ki birçoğumuza "Birkaç filozof ismi sayar mısın?" diye bir soru yöneltiğinde aklımıza gelen ilk isim Sokrates olacaktır. Size Sokrates'in yaşamından bahsedeyim kısaca.

    Sokrates milattan önce 469 yılında Atina'da dünyaya gelmiş ünlü Yunan düşünürüdür. Matematik, geometri, astronomi ve politika üzerine sağlam bir eğitim görmüştür. Dönemin sofistlerinden dersler dinlemiştir. Fakat sofistlere karşı hiçbir zaman sempati beslememiş, kendisini filozof(bilgiyi seven, bilgiyi arayan) olarak tanımlamıştır. Ahlaki değerleri ve kişisel gelişimi dışında askerliği ile de ün yapmıştır. Acı eşiği çok yüksek olduğu için insanlar onun askerliğine çok saygı duymuşlardır. Onun için mutluluk ruhun iyi ya da kötü oluşu ile alakalıdır. İnsanların bilgelik, adalet ve cesaret gibi kavramların ne anlama geldiğini bilmemeleri Sokrates'i bu cehalet kargaşasını yok etmek için çaba sarf etmeye sevk etmiştir. Bu yüzden de hayatını, insanlara erdem ve ahlak kazandırmak ve toplumsal düzeni olumlu etkileyebilmek için harcamıştır. Sokrates tüm bu çabaları ve çalışmaları sayesinde halkının güvenini kazanmıştır. Fakat Sokrates'in yaptığı işler bazı insanların çıkarları ile ters düşmüş ve gençlerin ve toplumun ahlakını bozmak gibi asılsız bir gerekçe ile dava edilmiştir. Sokrates'in savunması alınmış ama Beş Yüzler Meclisi'nde 220'ye karşı 281 oyla idama mahkum edilmiştir. Sokrates davasını ve ahlak anlayışını ölürken bile satmamış, erdemlerinden hiç ödün vermemiştir. 70 yaşında iken baldıran zehrini içip hayata veda etmiştir.

    Sokrates'in hayatı işte böyle, inceleme daha yeni başlıyor ama emin ol ki buraya kadar okuman bile sana çok bilgi kattı. Bence okumaya devam et. :))

    Gelelim Sokrates'in ölüm anına...

    Sokrates gitti, yıkandı,temizlendi.Zehri içmek için hazırlanıyor, son anlarını yaşıyordu. Ölmeden önce 3 oğlu ve kadınlar girdi odaya. Sokrates son konuşmalarını yaptı onlarla. Baldıran zehrini içti, bacaklarından başlayan bir ağrı bir süre sonra tüm vücudunu sardı.

    Öleceğini, son saniyelerini yaşadığını anlamıştı ki ağzından ders niteliğindeki şu son sözleri döküldü:"Kriton, Asklepios'a bir horoz borcumuz var;ödemeyi unutma olur mu?"

    Sokrates'in son sözleri orada bulunan sıradan insanlar için çok tuhaf göründü tabiki. Onun ölümüne neden olan erdemliliğinden son anlarında da vazgeçmemişti. Başında dikilmiş, onun ölümünü seyreden herkes hüngür hüngür ağlıyordu ama o Asklepios'a olan borcunu düşünüyordu. İşte erdem bu demekti, işte dava buydu. Çok didaktik olan bu son cümleyi ettikten sonra canı çekildi. Sokrates böyle bir adamdı. Erdemi onun ölüm nedeni olmuştu. Dün tam da Sokrates'in durumunu anlatan bir cümle okudum,Nietzsche'den.Şöyle diyordu Nietzsche: #39683340

    Aslında ben bu kitabı okuyalı uzun süre olmuştu. İnceleme yazmak da aklımda yoktu ancak Nietzsche'nin bu sözlerini okuduktan sonra erdem insanı Sokrates'e haksızlık yaptığımı fark ettim. İncelememi Nietzsche'ye borçluyum doğrusu.

    Şimdi biraz da Sokrates'in savunma konuşmasına değinelim.

    Toplumun ahlaki değerlerine baş kaldırmak ve halkı isyana teşvik etmek suçlarından dolayı mahkeme edilen Sokrates tüm bu asılsız suçlamaları red ediyor,kendisine dava açan Meletos, Anytos ve Lykon'un uğraşlarını boşa çıkarmak için büyük çaba sarf ediyor ve onları yeriyordu. Onların asılsız olan suçlamalarındaki tutarsızlıkları gözler önüne seriyor, kendini akladığını düşünüyor ve vicdani huzurunu sağlıyordu. Her şeye rağmen öleceğini, haklı olsa da idam edileceğini düşünmeden edemiyordu yine de. Çünkü o doğruları yanlış zamanda söylemiş, vakitsiz öten horoz durumuna düşmüştü. Vakitsiz öten horozun başının kesileceğini de biliyordu.

    Önce, kendisini insanlara hiçbir zaman bir bilgin olarak tanıtmadığını,bu özelliğini kendisinin de çok sonraları fark ettiğini söylemişti. Gerçekten de böyleydi bu. Arkadaşı Khairephon Delphoi'ye (Tanrı'nın ve sözcülerinin bulunduğu kent-o zamanki din anlayışında-) gitmiş ve Tanrı'ya:"Sokrates' ten daha bilge bir insan var mı?" diye sormuştu. Tanrı sözcüsü Python'da ona Sokrates'ten daha bilge biri olmadığını söylemişti.

    Sokrates bu durum karşısında çok şaşırmış, inanamamıştı. Yaşayan en bilge insan kendisi miydi? Kendisinden daha bilge olduğunu düşündüğü birkaç bilgenin kapısını çaldı. Tanrı'nın en bilge insan olarak neden kendisini seçtiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Kendisinden daha bilge olduğunu düşündüğü tüm insanlar bilmediğini bilmiyordu. Kendisini biliyor sanıyorlardı. Oysa Sokrates bilmediğini biliyordu. Bu yüzden de artık emindi, en bilge kendisiydi. "Ben bilmediğimi biliyorum, oysa onlar bildiğini sanıyorlar;o halde ben daha bilgiliyim! " diyordu. Sokrates'in felsefesini tek bir cümleye indirecek olursak ortaya şu cümle çıkıyordu zaten:"Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir." Mesele bilmekte ya da bilmemekte değildi, mesele bilmediğini bilmekteydi.

    Daha sonra "Kendini bil!" diye seslendi Sokrates, insanlığa. Bu da başka bir büyük öğretiydi. İnsanın kendini bilmesi ne mühimdi. Zaten Sokrates de son anlarına kadar kendini bildiği için sağlamamış mıydı iç huzurunu? Kendini bilmek...Bugün tüm insanların en büyük sorunu kendini bilmemektir zaten. Bize "Sen kimsin?" diye bir soru yöneltildiğinde adımızı ve soyadımızı söyleyip kendimizi bildiğimizi sanıyoruz, işin tuhaf yönü şu ki soruyu soran da bu cevap karşısında tatmin oluyor, artık bizi bildiğini sanıyor.

    "Ben Tanrı'nın, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim. Her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum. Erdemli ve namuslu yaşamanız için sizin peşinizi bırakmıyorum." diye devam ediyordu Sokrates savunmasına."Benim gibi birini bulamazsınız!" diye de ekliyordu. Herkes şahitti onun tüm faaliyetlerine ve tüm halk da kefil olabilirdi onun insani yönüne. Ancak bu durum çıkarlarına tersti. Karşılarında yok edilmesi gereken bir Sokrates vardı onların.

    Atina halkına, bir bilgeyi öldürmenin onlara tarih boyunca silinmeyecek bir leke bırakacağını söylüyordu. Kötü şöhret dışında bir kazançları olmadığı şu an da aşikar değil mi zaten?

    İdamı açıklandı ve artık her şey kesinleşmişti. Mahkemedekiler Sokrates'in çabasının boşa çıktığını düşünüyorlardı. "Herkes gitsin yoluna;ben ölmeye, siz de yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başkası bilemez." dedi, Sokrates. Sözlerini ve savunmasını bitiren cümle de bu oldu.

    Ve şu an günümüzde;baskı altında olmadan, objektif değerlendirmeler yapabilen biz insanlar oradan sağ olarak kurtulan insanın aslında kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Adı ve öğretileri felsefe kitaplarında ve insanlık tarihinde yazılı olan Sokrates'in idamına neden olan insanların tamamı tarihte bir kara leke olarak kalıyor ve oradan sağ çıkan tek insan Sokrates oluyordu.Sokrates yaşamaya hep devam etmişti, ölümsüzdü o. Sonuç böyleydi...

    İncelememe son noktayı koymadan önce tekrar söylemek istiyorum ki ben bugün burada faydalı bir inceleme yazmaya çalıştım ve ortaya bu çıktı. Kitabın, ehemmiyeti açısından kesinlikle okunması gerektiğini ve çok akıcı bir anlatı olduğunu üzerine basa basa belirtmek istiyorum. Buraya kadar okuyan gerçek okur dostlarıma teşekkür ediyorum. Umarım faydalı olabilmişimdir.
  • 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • 273 syf.
    ·Beğendi·1/10
    Server Tanilli “İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?” Adlı kitabında, İslam’ın çağımıza cevap verip veremeyeceğinden ziyade İslam dini ve bu dinin peygamberi ile Kur-an’ın sahteliğini vurgulamayı tercih etmiş.
    Bunu yaparken de kaynak olarak kendisi gibi, tepeden inmeci, militarist Kemalistler ve militarist basını kaynak göstermiş.
    Oysa kaynak gösterdiği o Cumhuriyet gazetesi de aynı bu günün muktedirlerinin beslediği Akit, Sabah, Türkiye vs gibi, o günün muktediri Atatürk’e kayıtsız şartsız biat etmiş, Atatürk’ün tetikçiliğini yapmak, onun zulmünü, idamlarını alkışlamak üzere bizzat Atatürk tarafından kurdurulmuş bir besleme basındır…
    Oysa İslam’ın çağımıza cevap verip veremeyeceğini görmek için, bu kadar derin analizlere gerek te yoktur.
    Zira İslam ve bütün dinler kendi çağına bile ışık olamamış, gittiği her yere kan, gözyaşı, cehalet, bağnazlık ve zulümden başka bir şey götürmemiştir.
    Zaten İslam ve hiçbir din insanların mutluluk ve huzur içinde yaşadıkları toplumlarda doğmamış. Tam aksine bitmez tükenmez acı, kan, gözyaşı ve zulümlerin olduğu kargaşa ortamlarında ortaya çıkmış dinler fakat hiçbir din de de daha mutlu bir toplumun doğmasına öncülük edememiştir.
    Hristiyan şeraitine göre hareket eden Engizisyon Mahkemeleri 1450-1550 yılları arasında sadece Almanya’da, sokaklarda kalan, aç, sefil, hasta yüz bin insanı “cadı” olduğu gerekçesiyle “yakılarak” idama mahkûm etti ve bunları diri diri yaktırdı.
    İslam’ın “Asrı Saadet-Saadet Asrı” diye anılan döneminde bile dört halifeden üçü, yöneticisi oldukları Müslümanlar tarafından katledildi. Cemel savaşında 10.000, Sıffin savaşında 70.000 Müslüman yine Müslümanlarca boğazlandı! Peygamberin torununun başı kesildi ve ailesinden 72 kişi Fırat’ın kenarında susuzluktan, açlıktan ölüme sürüklendi.
    Tanilli’ye de haksızlık etmeyelim. Zira kitapta doğru tespitleri de az değil doğrusu. Tıpkı İttihatçılar ve Atatürk’ün padişahlıktan bile daha zalim, daha kıyıcı, daha despot bir yönetim kurdukları gibi, Tanilli’nin “Hz. Muhammed Cahiliye Araplarından bile daha kanlı, daha zalim bir yönetim kurmuştur” tespiti kitabın içinde en isabetli teşhisidir herhalde.
    Ayrıca Hz. Muhammed’in birlikte olduğu kadınların çokluğundan ve onlara karşı yapılan utanç verici muameleden haklı olarak, çokça bahseden yazar, Atatürk’ün yakın akrabası Fikriye ile olan ilişkileri ve onu infaz ettirmiş olmasa bile en azından intihara sürüklediğinden habersizmiş gibi davranıyor.
    Mango “Atatürk” adlı kitabında, “M. Kemal kadınlara çok ileri haklar tanımış olsa da, kendi kadınlarına hep cariye muamelesi yapmıştır” diyor. Galiba Tanilli bunu da duymamış.
    Dinler ile o dinlerin peygamber ve tanrılarını sorgulamanın, dinlerde bir mantık aramanın pek de manası olmasa gerek.
    Zira insanlar geçmiş dinleri ne kadar saçma sapan, ipe sapa gelmez, gülünç bulsa da dinsiz ve tanrısız da yapamıyorlar. Mutlaka doğaüstü ve onları koruyup kollayan, koruyucu güçlerin varlığına inanmak istiyorlar.
    Yoksa insanlar binlerce yıl “her şeye kadir ve nadir” Zeus’un Olympos Dağında onları gözettiğine, iyiliğin ve kötülüğün ondan geldiğine inanırlar mıydı?
    M. Kemal “Gökten indiği varsayılan kitaplar” diyerek açıkça dinleri reddederken, halkın açlıktan, yoksulluktan inim inlediği o yokluk yıllarında, yabancı heykeltıraşlara avuç dolusu para vererek tıpkı Roma Tanrıları gibi her meydana bir heykelinin dikilmesine destek vermekle kalmamış, üstelik bu ucube heykellerin açılışlarını da kendisi yapmıştır.
    Oysa yazarın hiç beğenmediği ve yerden yere vurduğu peygamberler ve üç kıtaya hakim Osmanlı Padişahlarının hiç biri yoksul halkın parasıyla kendi heykelini yaptıracak kadar küçülmediler.
    Augustus, Sezar, Lenin, Stalin, Hitler, Mao, Atatürk “bize Allah’tan vahiy geldi” demedikleri gibi çoğu din ve tanrı inancını kökten reddettikleri halde, kendi halkları onları “tanrı” mertebesine yükseltmişlerdi.
    Sayın Tanilli Şeriat, Kuran ve Hz. Muhammed'e alternatif olarak Atatürk’ü gösteriyor ama Hz. Muhammed’in hiç olmazsa kendisine biat eden, onun kılını, tüyünü, sidiğini şifa olarak görenlere bari iyi davrandığını ama Atatürk’ün kendini tutuklanmaktan, idamdan kurtaran başta Kazım Karabekir olmak üzere, silah arkadaşlarını idamla yargılattığını, birçoğunu idam ettirdiğini görmezden geliyor.
    Daha da beteri bunları olağanmış gibi görüyor.
    Oysa bu gün “demokrasi mi, şeriat mı” ayrımına geldiysek, bu halkın demokrasiye karşı şeriatı tercih etmesinden değil, demokrasi denemelerimizin İttihatçılar ve Kemalistler tarafından akamete uğratılmış olmasındandır.
    Öyle ki, 33 yıl Abdülhamid’i devirmek için uğraşan ve “Hürriyet Kahramanı” diye bağırlara basılan İttihatçılar ve “Kurtarıcı” olarak görülen M. Kemal, Osmanlı’da yeni yeni yeşermeye başlayan, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve demokrasi ağacını kuruttukları için, halk çaresizlikten ve gidecek başka yol bırakılmadığından dini sığınak olarak görmektedir.
    Zira yapılan güvenilir anketlerde ülkemizde şeriat isteyenlerin oranı %15’i bile bulmamaktadır.
    Yani “din iman” nutukları atan, haramilere oy verilmesi, şeriat isteğinden değil, sele gidenin yılana sarılması gibi bir çaresizliktendir. Fakat demokrasinin alternatifi olarak Kemalizm ve Atatürk’ün baskıcı, yasa, hukuk tanımaz, tek adamlığı gösterilmeye devam edilirse, korkarım şeriat isteyenlerin oranı da artacaktır.
    Bu gün ülke BOP’çu, NATO’cu işbirlikçiler ve onların tarikat uzantılarının elinde can çekişiyor, bölünmenin, batmanın eşiğindeyse bunda elbette Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Sabahattin Ali gibi, bütün aydın, yazar ve düşünürlerimize Atatürk ve Kemalist zihniyetin uyguladığı kıyımın, zulmün
    baskının büyük payı vardır.
    İlmi bir değeri olmayan fakat dinler hakkında yaptığı yerinde ve haklı eleştiriler ile Kemalistlerin kendi ayıplarını, çelişkilerini görmekte ne kadar aciz olduklarını anlamak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.
    Hukukun, adaletin, özgür düşüncenin yok edildiği hiç bir yerde, aklın, bilimin, demokrasinin, mutluluğun da yeşeremediğini artık herkesin görebilmesi dileklerimle, iyi okumalar.
  • Bir varmış bir yokmuş ... çok eski zamanların birinde ; 2000 li yılları henüz aşmışken ; dünyada savaşların arttığı , insanların birbirinden uzaklaştığı , digital paranın iyiden iyiye konuşulmaya başladığı ; Ortadoğuda siyah bayraklı bir takım dini unsurların ortaya çıktığı ; Amerikanın Iraka iyice yerleşip Suriye planlarını uygulamaya başladığı ; iran için savaş totemlerinin çalmaya başladığı bir zamandı. Bir anda fırlayan dolar , insanların alım gücünü etkilemiş ; ülke yavaş yavaş ekonomik bir çalkantıya doğru gitmekteydi. Bir yandan , ele geçirilmişler tarafından düzenlenen piyesin en büyük oyuncuları olan siyasiler izleniyor ; diğer yandan bu piyesin yan sahnelerinde; ekonomi, spor, din ekseninde ; sonucu olmayan saatlerce üzerine konuşulsa da bir amacı olmayıp, uygulamada hiçbir karşılığı bulunmayan ; sadece kulak dolduran beyni tırmalayan kısır çekişmeler ; alıp başını gitmişti. İnsanların çoğu , yaşadıkları köle düzeninin farkında olmadan , hayalleri hedefleri varmışcasına , aynı günü herşeyi ile aynı şekilde günlerce yaşamakta ; gün içerisinde değişen dedikodu malzemeleri ile mutlu olduklarını sanmaktaydılar. aynı yemeği iki gün üst üste yediğinde şikayet eden büyük yığınlar , aylarca bıkmadan usanmadan aynı günü yaşayıp , en ufak bir şikayet içerisinde değillerdi. Belki de güzel olan bu muydu bilemiyorum. George Orwell ın ünlü sözü geldi aklıma . Cehalet mutluluktur diyordu. Gerçekten de insan ; bilmediklerini bilmediğinde daha mutlu olmuyor muydu. O zaman ilerleme nasıl olacaktı. Birileri merak etmese , birileri bilmeye öğrenmeye çalışmasa , bugün gelişen bunca teknolojik ve sosyal olay nasıl gerçekleşecekti ki. yoksa böyle daha mutlu değil miyiz ? Bütün bunlar olmasa , herşey ilk çağlardaki gibi elde balta, et peşinde dolaşılan günlerdeki gibi olsa , daha mı mutlu olacaktı insanlar. Ama o zaman baltayı kim merak etti ki , baltayı bulmak da bir araştırma, düşünme gerektirmiyor mu ? Karışık konular sanırım. Yumurta tavuk hikayesi gibi. kimse bilmeyecek tavuk mu yumurtadan çıktı , yumurta mı tavuktan. Ve belki kimse %100 bilmeyecek , cahil olmak mı mutluluk ; birşeyleri bulmak için çabalamak uğraşmak didinmek mi ?

    Odamın penceresinden dışarıya bakıyordum. Kapıda görevli arada bir kayboluyor, sonra hızlı hızlı tekrar yerine dönüyordu. Ne yaptığını merak etsem de , bunu bilmenin bana birşey katmayacağını düşündüm. Kazanın üzerinden henüz 10 gün geçmişti . Nasıl bir telaşla bilmem , daha 3. Gün iş yerine gelmiş ; hayatıma sanki herşey aynıymış gibi devam etmeye çalışmıştım. Oysa nefes alıp verirken hala zorlanıyordum. Ciğerlerime cam kırıkları batıyor gibi oluyordu. Bu ifadeyi de Oğuz atay dan alıntılamıştım hayatıma. Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler , sussan acıtır , konuşsan kanatır demişti tutunamayanların bir yerinde. ilk elime aldığımda zorlanmıştım , okuyamamıştım . Karmakarışık anlamsız bir dünya kurmuş gibi gelmişti. Okumaya devam ettikçe , o karmakarışık dünya içerisine girmiş , o dünyanın bir parçası olmuştum. ilk başlarda tutunamıyor demek ki insan. kitabın kapağını kapattıktan sonra , çok zaman hatırlıyorum Olric le konuştuğumu. Benim konularım daha farklı oluyordu gerçi Selim den. Selim daha çok aşkı sevdayı anlatırdı. Gülümseyeceksin , bekleyeceksin ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın derdi. Bense eski günlerin hülyasında kalmış bir yolcu gibi ; sürekli o günlere gidip ; hatta yaşadığım zamanın da öncesine gidip ; 1970 li yıllarda motoru çok ses çıkaran bir arabanın içerisinde , hayatını hiç kaybetmeyecek bir arkadaşımla gezmekteydim. Sessiz bir yalnızlık içerisindeydim. Etrafımda bir sürü insan; gece, gündüz, hafta içi, hafta sonu dolanıyordu. Ama hepsi etrafımda. Merkezde tek başıma duruyor, Etrafı izliyordum sürekli. yaşanılan herşey güzeldir demiyor muydun ? Diyorum elbette ki. Herşey güzel de , daha güzeli var mı acaba ? Ama insan bir hayat yaşıyor işte. Ve ne yaşarsa yaşasın sadece onun sonuçlarını bilebiliyor. Yaşamadığı bir hayatın sonuçlarını sadece daha iyi olarak hayal edebilir değil mi ? Kim bilebilir ki bunun gerçekten daha iyi olacağını. Sanırım kimse.
  • 264 syf.
    ·2 günde·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Köy Enstitüleri Dosyası
    Alt Başlık : Türk Rönesansı
    Yazarı : Ahmet Özgür Türen
    Yayınevi : Destek Yayınları
    Baskısı : 10.Baskı / Eylül 2018/ 263 Sayfa


    Köy enstitüleri konulu okuduğum bu üçüncü kitap. En çok da bu kitaptan istifade ettiğimi söyleyebilirim. Osmanlı dönemindeki eğitim sistemlerimizden anlatıma başlamış, köy enstitülerinin doğuşunu ve kapanışını, değişik kaynaklardan da alıntılar yaparak ortaya koymuş.
    Okuduğunuzda, bir toplumun inşasında, bireylerin yaşam sürecinde eğitimin ne kadar kutsal bir alan olduğunu anlayacaksınız.
    İkinci dünya savaşının çıktığı dönemlerde, bizlerin silahla değil, kitapla, kalemle, uygulamalı eğitimle mücadele etmesi ne kadar manidardır. Nüfusun %90’ının köylerde yaşadığı ve okuma oranının, mesleki deneyimin çok düşük olduğu bir tarih kesitinde, elbette ki eğitim hamlesine buradan başlamak gerekiyordu.
    Olağanüstü bir iyi niyet, planlama, özveri ve araştırmayla yola çıkılmıştı. Diğer ülkelerden heyetler geliyor, notlar tutuyor, bu mucizeyi kendi ülkelerine taşıyorlardı. Hatta İsrail bizden, bu sistemi uygulamak için öğretici heyet bile istemişti. Fakat biz ne yapmışız? Sistemi daha da genelleştirip
    kalitesini yükselterek tabana yaymamız gerekirken, “köylü uyanıyor, imajımız sarsılıyor, ağalığımız, aşiretimiz, şeyhliğimiz elden gidecek” bahanesiyle her türlü çirkin ithamı yakıştırarak, sistemin sarsılmasına neden oluyoruz. Şüphe, saldırı ve gölgelerle, dedikodu ve ithamlarla sistem ayakta ölüyor. Ve siyasi iradaye tek düşen şey, kabrini kazıp gömmek oluyor.
    Kapatıldı da ne oldu, daha iyisini mi açtık? Çocuklarımız internetin başında, gençler sevgilisiyle TV ve maç izleme telaşında, Orta yaşlılar, içki, kumar ve politikayla zehirlenmiş durumda çoğunlukla.
    Emeklilerimizin bir kısmı, kahve köşelerinde zaman öldürmekte. Bir kısmı da inançları yanlış kavrayıp uygulamakla tatmin.
    Oysa ki, köy enstitülerinde, insanlar üretirken öğreniyorlardı. Gence de iş var, emekliye de.
    Yaşamla iç içe bir üretim, mücadele ve dayanışma örneğiydi bu.
    Toprak ağaları, Kalkınmamızı istemeyen ABD, aşiretler ve imajı sarsılan şeyhler istemedi diye
    Kapısına kilit vurduk. Neden? Oy kaybederiz, partimiz tabela partisine döner, koltuğumuzdan oluruz çekincesiyle. İki partili dönemde, iki parti de bu konjonktür gereği hareket etmişlerdir.
    Amerikan hayranlığı başladığı bir dönemde, bir baş düşman seçmek gerekiyordu ve her muhalif düşünen “komünist” damgası yiyordu. Derini değiştirsen de bu suçlamadan kurtulamıyordun o dönemde. Ve Komünizmin yayıldığı bir kaynak olarak da köy enstitüleri seçilmişti.
    İşin ilginç yanı, “kendine yeten, bilinçlenen, kendi yağıyla kavrulan, devletle bütünleşen köylü kitleleri artınca, devrime taraftar bulamayız” endişesi ve çekincesiyle komünistler de bu eğitim projesine mesafeli durmuşlardır.
    Oysa ki buralarda, tarım, makine, elektrik, inşaat, edebiyat, fen, el sanatları, müzik, sağlık bilgileri, acil yardım gibi her aileye gerekli bilgiler öğretiliyordu. Amerika’ da sıcak bakmayınca kapattık hatta Ege gölgesindeki bir köy enstitüsü binasını Nato’nun emrine tahsis etmiştik. Şirinyer binasını şirin görünmek için Nato’ya feda ederek, bağlılığımızı pekiştirmiştik.
    Geldiğimiz süreçte ise Ne ABD ile dost olabildik, ne NATO ile tam müttefik. Komünist diye korkulu ve mesafeli durduğumuz Rusya’ya ise domates satıp, füze, doğalgaz, nükleer santral almaktayız.
    Kalkınmamızı, uçak yapmamızı, kendi yağımızla kavrulmamızı, demiryolu projemizin olmasını istemeyenler, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim hamlesini niye istesin ki? “sen üretme biz sana satarız hatta yardım ederiz” cümleleriyle, elma şekeriyle kandırılan çocuk durumuna düşmüştük.
    Köy enstitüleri, benim de günlük yaşam öngörülerimle benzeşen, tam teşekküllü insan yetiştirmekteydi. Buna karşı olmak, ahmaklığın ve ihanetin, zirve noktası olarak tanımlanabilir ancak.
    Cehaleti kabulleneceksin ve eğitim yuvasını daha da geliştirmek yerine kapatıp, kitaplarını da yakacaksın. Böyle bir şey kabul edilemez.
    Bir kısım, “oy alamayız” diye gözden çıkarmış. Diğer kısım, “ırgat, köle, mürit bulamayız” endişesiyle düşman gözüyle bakmış. “ Amerika ile iyi geçinelim” niyeti de aktif rol almıştır bu kapatma kararında. Topraklarımız elimizden gidecek, bir köy öğretmeni her şeyi biliyor. Gelip okulun inşaatını yapıyor. Tarım öğretiyor, peynir yapıyor, iğne vuruyor, yarayı pansuman yapıyor, kitap okuyor, okutuyor, bağlama çalıyor, hayvancılığı da biliyor. Köy ağası, köy imamı, diğer şıhların tahtı sarsılınca bu kadar işi gönüllü yapan öğretmen olsa olsa “komünist” olur düşüncesiyle dışlanıyor. Bu cehalet tablosunu ilk görmüyorum. Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı kitabında,
    Köy köy eşekle dolaşıp gönüllü olarak kitap dağıtan Mustafa Güzelgöz’ ü kıskananlar ona yapmadığını bırakmamışlardır. Beyaz zambaklar Ülkesinde adlı kitapta Finlandiya’da geçen cehaletle savaş hikayesi manidardır. Bizdeki de bir nevi Türk Rönesansı başlangıcıydı. Dar, cahil ve sapkın kafalar özümseyemedi ve çöpe gitti.
    Buradan nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Fikir, duygu ve düşünceler müzakere edilmiyor, mizaçlar, kinler, çıkar, makam ve beklentilerin çarpıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal depremleri önleyemediğimiz gibi, fiziki sarsıntılara da neden oluyoruz.
    İhanet, gaflet, cehalet, rezalet ve melanet gibi kavramlar gündemimizden hiç düşmüyor.
    Yüzlerce tarihsel vaka vardır. Tek tek listelemek zor. Adam asmaktan, parti kapatmaya, demokrasiyi askıya almaya, taşeronluk yapmaya kadar varıyor.
    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 15 Temmuz tarihleri ilk hatıra gelenlerdir.
    Tarım ve hayvancılık ülkesi olamadık çünkü et, bakliyat, buğday ithal ediyoruz.
    Sanayi ve teknoloji ülkesi de olamadık. Bu alandaki üretimimizin çoğunluğu montaj. Tam turizm ülkesi de olamadık. Bunun yanında, ülkemizde turizm amaçlı 20 kentimizi gezme ihtiyacı hissetmeden, 50 kez yurt dışında tatil yapanlarımız da var.
    Daha önceki eğitim makalelerimizde bahsedip kitaplarıma da aldığım bir konuyu burada kısaca özetleyeyim. Gençlerimiz çok duyarsız, dalgın, unutkan, beceriksiz, niteliksiz ve milli heyecansız yetişiyor. Üretim ve uygulama ile iç içe eğitime ağırlık verileceğini yeni Milli Eğitim Bakanımızdan duymak sevinç ve mutluluk kaynağı.
    Meslek Liselerinin Orta okul bölümü açılmalı. Lisenin ilgili mesleki alanından mezun olanlar, ilgili fakülteye ek puanla öncelikle girebilmeli.
    Ticaret, Endüstri, Turizm, Tarım, Sağlık, imam hatip gibi meslek lisesi mezunları, son iki sınıfta, sanayi, ticaret ve diğer kurumlarla içi içe uygulamalı eğitim almalı.
    Ayrıca genel beceri, donanım ve kültür için son iki sınıfta diğer meslek okullarının derslerine de seçmeli olarak girebilmelidir. Bir veli evladını imam hatip lisesine gönderiyor fakat ticaret, tarım ve elektrik bilgisi de olmasını arzu ediyor. Bu veli ve öğrenciye bu hakkı versek ne kaybederiz?
    Lise 3. Sınıfta 20 saat dersi gidip endüstri meslek lisesinde alsın. 10 Saat dersi gitsin tarım meslek lisesinde alsın. Lise 4. Sınıfta ticaret lisesinde gitsin ticaret ve finans bilgisi öğrensin.
    Okul servisleri de ücretsiz olsun. Buyurun, alın size Köy Enstitülerinin çağa uydurulmuş şekli.
    Üniversiteyi istemese de kazanamasa da, kendi işini kursa da, sanayide çalışsa da, el becerisi, genel kültürü, üretim kafası olan bir gençlik yetiştirelim. 100 m2 lik bir tarlası olsa bu genç, kimseye muhtaç olmadan evini geçindirir en azından. Bunlar yok da ne yapıyor. Yırtık bir kot pantolonla, elinde 5bin TL’lik cep telefonuyla, sinemeya gitmek için durakta sevgilisini bekliyor.
    Tamam bu da olsun peki 10 yıl sonra ne olacak, aç kalacak ve “ kurtar bizi devlet baba” diyecek.
    Bir de bu açıdan eğitime bakın istedim. Ben 36 yıl önce Teknik Lise Elektrik bölümünde okudum.
    Öğrendiğim teknik bilgiler ve öğretmenlerimiz adları halen aklımda. 42 yıl önce orta okuldan mezun oldum. Öğrendiğim temel bilgiler ve müzik notaları halen aklımda. Bugün bu kalite ve ilginin, bilinç seviyesinin yüz kat daha iyi olması gerekmez miydi?
    Taş yerinde ağırdır. Beraber iteklersek, dünyayı yerinden oynatabiliriz?
    Ne dersiniz, en azından hak verin, yalnız olmadığımı bileyim.
    02.12.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozeyis
  • 247 syf.
    ·9/10
    Gerim gerim gerildiiimmm. En az ilk okuduğumdaki kadar hem de. Kaç kere okusam da aynı gerginliği yaşayacakmışım gibi hissediyorum.
    Akşamdan beri kafamda binlerce cümle, yorum uçuşuyor. O kadar ki rüyama bile girdi. Her kapıya bırakıp zili çalıp kaçmak istiyorum.

    67 yıl önce yazılan ve bilmem kaç yüzyıl sonrasını anlatan bu kitapta günümüzü gördüm ben. Kitabın ortalarından beri bunu düşünüyorum.
    Günümüzde de böyle değil mi? Kitapta anlatılanları farklı varyasyonlarıyla ve benzerlikleriyle yaşamıyor muyuz?

    Kitapta insana öğretmeyi düşünmeyi amaçlayan kitaplar yakılıyor. Günümüzde de fiilen yakılmasa da o kitaplar yeteri değeri görüyor mu? Biz kendi kendimize yakıyoruz; ki tam da akşam kısa bir mola vermişken Begüm hanımın (Begüm Çakır) instagram hikayesinde paylaştığı 2 gönderi beni dehşete düşürerek düşüncemi destekledi. Kitap okumayın diye basbas bağıranların olduğu bir toplumda yaşıyoruz daha ne denebilir ki?

    Günümüz yazılı ve görsel medyası #36631507 tam anlamıyla bunu yapmıyor mu? Gencinden yaşlısına herkes koyunlaşmıyor mu?

    Kitabı okurken sürekli kafamda şu video döndü durdu:

    https://youtu.be/vJ7-2Ur-Zmc

    Bilim, sanat, edebiyat hakettiği değeri maalesef görmüyor ülkemizde, nerede boş beleş işler var ona sarıyoruz. Kitap da ona atıfta bulunuyor. Değeri olan her şeyi yok et. Yok et ki videodaki gibi musmutlu(!) bir toplum olsun. Ne de olsa cehalet mutluluk!

    Daha da geç olmadan Clarisse' lerin çoğalması, Montag gibi aklımızın başımıza gelmesi dileğiyle...