• Bir uygarlığı karakterize eden nedir? Olağanüstü dehalar mıdır? Hayır, her günkü hayat bu... Hımmm... Zekânın gelişmesi için zaman gerekli. Prensip olarak sanat, daha önemlisi edebiyat olduğunu itiraf edelim.
  • Canı yanardı... "Geçmiş olsun!" derdim.
    Yüreği burkulurdu... "Geçmiş olsun!" derdim.
    "Ama seni seviyorum..." derdi. "Geçmiş olmasın!" derdim.
    Niye biliyor musunuz?
    Çünkü aşktı benim tek derdim...
    Ama her şey gibi bu aşka da geçmiş oldu.
    Zaten "Güzellik geçicidir..." demişlerdi ve haklıydılar çünkü benim sevdiğim de bir güzellik yaptı ve bizi geçmiş oldu.
    Sonra ne mi oldu?
    Sonrasını biliyorsunuz zaten...
    Hem o benden geçmiş oldu hem de ben kendimden geçmiş oldum...
    -Serkan Özel-
  • ..yüksek dozda şiir yazmaktan muzdarip bir odalığım var. Suratına sırıtma yapışmış hasta “o senin oda arkadaşın” diyor. Ama ben onu sallamıyorum niye aynı odada yatıyoruz diye arkadaşım olsun ki. Bir vakitler aynı türküleri söylediğimiz kaç kişi arkadaş kaldı? Avukat oldular, doktor oldular, iş kadını ev karısı oldular ama arkadaşlıkları kalmadı. Sağlık olsun! Onlar sağlıcakla kalsınlar! Odalığım diyordum araya laf girdi. Bence burada ki en zincirlik manyak o çünkü aşık olmuş. Şiirler yazıp uzaklara dalıyor sürekli. 8 kişinin koluna çivi çakan marangoz bile korkuyor ondan.
    Demesine bakılırsa çivilediklerinin ellerini tutturmuş da benim odalığın tutan yeri yokmuş neresini onaracak? Haklı valla tutmuyor bir günü bir gününü. Bazen ağlarken yakalıyorum onu sessizce dökülüyor pencereden kimbilir nereye akıyor. Suskun kalmış bakıyor uzaklara. Bir tek biz deliler farkındayız onun. O kadar derin ki sessizliği doktorlar bile varlığından habersiz ne zaman sorsam “Senin oda arkadaşın yok ki bütün hastalar tek kalıyor” diyorlar, görmüyorlar zavallıyı. Sağlık olsun!

    Daha görmedikleri o kadar çok şey var ki. Bu defteri de odalığımdan çaldım yazısı da benziyor valla benimkine. Ama ben onun kadar zincirlik değilim çok şükür. Beni niye burda tutuyolar bilmiyorum ama tutunabilecek bir şeylerim olduğu için mutluyum. Her gün yemek verip bir şey istemiyorlar. Sadece çok soru soruyorlar tek derdim bu. Pipolu doktor soruyo en fazla. İsmimi soruyor, neden burada olduğumu soruyor, yazmadığım halde şiirlerimi görmek istiyor. Ben anlamıyorum. Zaten anlamadığım için buradayım! Neden güneş doğar, niye herkes başka şeyler söyleyip başka şeyler yapar, kırılan hayalleri kim süpürür, geçen saatler nereye gider, her pazarın ertesi pazartesimi? Her sorunun bir yanıtı var mıdır? Deliyim ben anlamak zorunda değilim ki…. Cam gözlü hemşire çağırıyor gitmeliyim. Ben fırsat buldukça yine yazarım. Pipolu doktor galiba sorular soracak yine. Anlamıyor zati sadece deliyim kimseye kırgın değilim ben. Eh napalım Sağlık olsun!

    Bir delinin hatıra defteri
    Gogol
  • İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.
  • 1940'lı yılların ortaları Türk siyasi tarihinde hem dış hem de iç politikada önemli değişim rüzgarlarının estiği bir dönem olması nedeniyle bir dönüm noktası olma niteliğini taşır. 1945 yılında II. Dünya Savaşının bitmesi ve 1947 yılında Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte Türk dış politikası dünyadaki değişen dengelerden oldukça etkilendi. Öyle ki, Mustafa Kemal'in bağımsız devlet temelli dış politikası, bu dönemde Sovyet tehdidi nedeniyle Batı odaklı ve dışa bağımlı bir hal aldı. Elbette 1940'lı yılların ortalarında değişen tek şey dış politika değildi, zira iç politikada köklü değişim rüzgarları esiyordu ve tarih 1946 yılını gösterdiğinde, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralanacak ve ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinde Demirkırat şahlanacaktı!

    Her şey 1945 yılının başlarında mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Reform Tasarısı ile başladı ve haftalarca sürecek tartışmaların fitili böylelikle ateşlenmiş oldu. Cumhuriyet Halk Partisi içindeki bazı mebuslar bu tasarıya şiddetle karşı çıkıyor ve bunu hem ekonomik, hem de anayasal olarak eleştiriyordu. Onlara göre şayet bu tasarı meclisten geçerse ekonomik olarak üretimi her yönden negatif etkileyecekti, öte yandan tasarı anayasadaki özel mülkiyet ilkesinin doğrudan ihlali demekti. Tarih Haziran 1945'i gösterdiğinde tasarı meclisten geçti ancak, parti içindeki dört mebus tarihe Dörtlü Takrir olarak geçecek önergeyi meclise sundu. İsmet Paşa'ya atıfta bulunan bu önergenin altında parti içindeki muhalif dört mebusun imzası vardı: Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü. Tarih 1945'li yılların sonuna geldiğinde Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü partiden ihraç edilirken, Aralık 1945'te Celal Bayar partiden istifa etti. Dörtler, Türk siyasi tarihinde köklü değişimlerin yaşanacağı partiyi Ocak 1946 yılında resmi olarak Türk siyasi hayatına kazandırdı: Demokrat Parti.
    Şüphesiz ki, Demokrat Parti'yi Türk siyasi tarihinde böyle özel ve önemli kılan nokta cumhuriyetin erken yıllarında denenen iki çok partili hayata geçiş denemesinin aksine (1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası), resmi ve kalıcı olarak demokrasi ve çok partili hayata geçişin sembolü olmasında yatıyor. İsmet Paşa'nın her zaman dile getirdiği gibi, siyasette muhalif bir parti ihtiyacı ve beklentisi böylelikle hayata geçmiş oldu. 1946- 1950 yılları Türk siyasi tarihinde demokratik geçiş sürecini kapsamaktadır. Bu süreçte Demokrat parti hızlı bir şekilde yükselecek ve halkı yakalayacaktır. En nihayetinde tarih 1950 genel seçimlerine geldiğinde, Demokrat Parti, cumhuriyetin ilanından bu yana CHP'nin 27 yıllık tek parti saltanatını yıkarak 10 yıl boyunca sürecek altın çağına ilk adımı atacaktır atmasına ama, bu hızlı yükseliş aynı hızla şahlanan Demirkırat'ı 1960 darbesiyle alaşağı edecektir. Kendisini cumhuriyetin ve Atatürk'ün ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak gören ordu, 1950'li yılların sonlarında DP'nin laiklik ilkesini tehdidi nedeniyle 27 Mayıs 1960'ta yönetime el koyacak ve Türk siyasi tarihinde yeni bir dönemin sembolü olan Demokrat Parti, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralayacaktır: Darbe!

    Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın ortak çalışması belgesel anlatı türündeki Demirkırat, Türkiye'nin demokrasi ve çok partili hayata geçiş sürecini hem merkez sağ, hem de merkez soldan dönemi deneyimlemiş tanıkların ağzından tarafsız bir şekilde okuruna sunan nefis ve bir o kadar da sağlam bir çalışma diyebilirim. Demirkırat, Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip Demokrat Parti'nin oluşumunun, şahlanışının ve düşüşünün, darbenin ayak sesleriyle birlikte darbe ve infaz sürecinin öyküsünü içerirken, aynı zamanda partinin Türk siyasi tarihindeki dönüm noktası olma niteliğinin daha iyi kavrayabilmek adına 1930'lu yıllarda Serbest Cumhuriyet Fırkası'na da değinmeyi ihmal etmiyor; velhasıl 1930-1960 yılları arasındaki 30 yıllık süreci dolu dolu biçimde sayfalarında barındırıyor.
    Her bir satırında bilgiye doyacağınız bu değerli çalışmayı siyaset ve dönem kitabı severlerin mutlaka kitaplıkları ile birlikte gönül kitaplıklarında da ağırlamalarını ve okuduktan sonra beraberindeki belgesel DVD'si ile Türk siyasi tarihinin 30 (hatta infaz sürecini de içermesi ve 1961 yılına da bir miktar değinmesi nedeniyle 31) yılını görsel olarak da taçlandırmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Hayattaki varlığımız bir dizi seçim zincirinin kusuruz bir birleşiminden ibarettir aslında… Biz daha bu dünyada yokken kim bilir kaç nesil öncesinden başlar zincirin halkaları birbirini içine geçip bize doğru ilerlemeye. Düşünsenize, varlığımız tek bir halkaya ya da diğer bir değişle tek bir seçime bağlı. Bize uzanan bu yolda, tek bir seçim değişikliği bu kusursuz zinciri bozabilir ve biz bugün var olmayabilirdik; tıpkı bize doğru adım atılan yolda vazgeçilenlerin bugün var olmadığı gibi. Şans demeli belki de buna: Seçilmeyenin yanında seçilmiş olabilmek, hayat verilecek kişi olabilmek… Peki, tüm bunları bile bile zamanda yolculuk yapıp, gelecekte var olmanızı sağlayacak o zincirdeki tek bir halkayı değiştirerek, var olmanıza engel olacağını bildiğiniz bir kişiyi kurtarır mıydınız? Biliyorum, buna cevabınız ‘hayır’ olurdu, öyle değil mi? O zaman işi biraz zorlaştıralım. Peki, sevdiğiniz birinin hayatı sizin bu kişiyi kurtarmanıza bağlıysa? Kaderi değiştirmek sizin elinizdeyse? Yine aynı cevabı verebilir miydiniz?

    İşte, kitabımızın ana karakteri Jillian Chambord’un hikâyesi bu noktada başlıyor. Başarılı bir gazeteci olan Jillian’ın hayatı bir sabah gördüğü kâbustan sonra değişir. Çünkü bu kâbusu sıradan kâbuslardan ayıran hissi bir yanı vardır: ikiz kardeşi Isla’nın başı derttedir. Çok geçmeden ikiz kardeşlere has o hissi bağın etkisiyle bu hissettiklerinde yanılmadığını anlar. Zira Isla iki kadınla birlikte gece yarısı İsviçre Alpleri’nden Paris’e doğru yol alan Doğu Ekspresi’nden kaçırılmıştır fakat, olaylar bu kaçırılma olayından çok daha fazlasıdır. Tarih gizemli bir şekilde kendini tekrar etmektedir çünkü tıpkı Isla ve diğer iki genç kızın başına gelenlerin aynısı –aynı tren ve güzergâh dahil olmak üzere- 1937 yılında üç genç kızın başına da gelmiştir. Olaylar arasındaki bu denli benzerliğin bir anlamı mı vardır? Geçmişte yaşanan olaylardan yola çıkılarak bugünün gizemi çözülebilecek midir? Peki, tüm bunlar yetmezmiş gibi olayı çözmesi için görevlendirilen dedektifin Jillian’ın altı yıl önce ayrıldığı büyük aşkı olmasına ne demeli? Hatta, heyecan dozunu biraz daha arttıralımJ Jillian ve dedektif Samuel Isla’nın izini sürerken kendilerini Doğu Ekspresi’nde ve 1937 yılında bulurlarsa?

    Her bir satırında temponun daha da arttığı Siyah Kar, fantastik ve polisiye türlerinin kusursuz bir harmanı diyebilirim. Aile bağlarının öneminin, dokunaklı aşk hikâyelerinin yanı sıra kadın fuhuşu konusunu da sayfalarında ele alan bu sürükleyici eser, her bir satırında ince ayrıntıların tarihi bir dokuyla kusursuz bir biçimde işlenmesiyle her bir satırında sizi zamanın ve mekanın ötesine taşıyarak içine çekecek; velhasıl kitabı bitirmeden de elinizden bırakamayacaksınız. Bu güzel eseri Arkadya Yayınları’ndan çıkan kitaplara doyamayan tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun.
  • Hayat tek kişiliktir.