• ...doktorların iyimser tesellilerine rağmen bir papaz çağınlmasında ısrar etti ve günah çıkarttı. Hastalığının üçüncü günü olan 28'i sabahı, İncil'i istedi. Bu İncil'i her zaman yanında taşımış ve yaşamının nazik anlarında, rastgele açıp gözüne ilk ilişen sözcükleri okuyarak ondan yardım ummuştu.

    Şimdi, Aziz Matta'nın İncil'ini açtı ve satırları işaret etti. Anna
    yüksek sesle okudu:
    'Ve lsa cevap vererek ona şöyle dedi: Acı çekiyorum şimdi;
    çünkü tüm kurtuluşu gerçekleştirmek bize yaraşır.'
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 299 - İletişim
  • ... her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakkı Rabbü'l-Arz ve Rabbü'l-Âlemîn ünvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istilâ eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine Allahu ekber tekrarıyla umumuna cevap verdiği misillü, On Üçüncü Lemanın âhirinde izahı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat'î veren yine Allahu ekber olduğu gibi, bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevap verdiği misillü, Elhamdû lillâh cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.
  • 199 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap; kendimiz, yaşamımız, ilişkilerimiz konusunda bilincimizi donatmak için ve 'iletişim ve etkili yaşam' seminerini yansıtacak biçimde yazılmıştır. Yazar seminerin içeriğini oluştururken, zaman zaman, daha önce yazmış olduğu kitaplarda ele aldığı kavramlardan ve örneklerden yararlanmıştır. Kitabın amacı için ise; 'zihninizi açmak' demiştir.
    ~
    Doğan Cüceloğlu iletişim donanımları'nı 23 bölüme ayırarak anlatıyor.
    İlk bölümde 'bilincim donanınca ne olacak?' sorusuna cevap olarak; 'bilinci donanmış insan, bilinci donanmamış insandan her zaman ve her koşulda daha etkili ve güçlü olacaktır' sonucuna varıyor.
    Ardından insanın, muhteşem bir potansiyele sahip olduğuna değiniyor ve bu potansiyeli meşe palamuduyla anlatıyor. 'Toprak, güneş ve su, meşe palamudu için ne ise, içinde yetiştiği iletişim ortamı da insan için odur.'
    Sonrasında 'insanoğlu algı dünyasında yaşar' başlığı ile; algılanan şeye fenomen adı verildiğini ve biz insanların, yalnız algıladığımız kadarını bildiğimizi, yani ancak fenomen dünyasının farkında olduğumuzu açıklıyor.
    'Sürekli iletişim içindeyiz' başlığında ise; iki insanın birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişimin başladığını söylüyor ve konuyu bu şekilde izah ediyor.
    5. 6. ve 7. bölümlerde; ortamın verdiği mesajları, iletişimin çok kanallı bir süreç olduğunu, iletişimin iki düzeyi olan iç ve dış dünyadan bahsediyor.
    8. kısımda; iç ve dış dünya arasındaki fark ne kadar çok olursa varoluş stresinin de o kadar fazla olacağını bir grafik yardımıyla anlatıyor. Aynı zamanda özgün olan ve olmayan insanı tanımlayıp özelliklerine değiniyor.
    Sonrasında can (kişinin iç dünyası) hem ait hem bağımsız olmak ister başlığıyla yaşamın iki bacak üstünde durduğunu, bu bacakların da ait olmak ve birey olmaktan oluştuğunu yorumluyor. Bacaklarından biri diğerinden uzun veya kısa olan kişinin yaşam dansı geniş olanaklar yelpazesi içinde yer almaz; yaşam dansı için bu kişinin koltuk değneğine ihtiyacı olur, diyor.
    Ve kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan birine geliyor sıra; varoluşun beş boyutu. Yazar, insanoğlunun varoluşunu beş soruyla ilişkiler içinde tanımlıyor.
    Bu sorular bilinçli olarak değil, sezgisel olarak varlığını hissettirir; kişi bu soruların yanıtını aradığını bilinçli olarak değil, ancak sezgi yoluyla hisseder. İnsan ilişkilerinde kişi, beş temel gereksinmesini karşılamak ister. Yazar bu gereksinmeleri, varoluşun beş boyutu diye adlandırıyor.
    - Varoluşun birinci boyutu kaale alınmak umursanmaktır. Kişi hem kendisinin, hem de sınırlarının ve sorumluluğunun hesaba alınmasını ister.
    - Varoluşun ikinci boyutu kabul edilmektir. Kişi yargılanmadan olduğu gibi kabul edilmek ister.
    - Varoluşun üçüncü boyutu değerli görülmektir. Kişi, kendinden daha büyük bir bütünün vazgeçilmez parçası olmak ister.
    - Varoluşun dördüncü boyutu yeterli görülmektir. Kişi güçlü ve güvenilir olmak ister. İnsanların bu gereksinimi doğuştandır. Bu gereksinim, çocuğun içinde yetiştiği ortamda değişik derecelerde karşılanır veya karşılanmaz. (Örnek olarak gösterilen dört yaşındaki Nemika beni etkileyen kısımlardan birini oluşturuyor.)
    - Varoluşun beşinci boyutu sevilmektir. Kişi özlenmek ve sevilmek ister. Sevildiğini bilen çocuk, iyi bakılan bir çiçek gibi yetişir. Sevilmeyen çocuk, susuz bırakılan bir çiçek gibi solar.
    Varoluşun beş boyutu, en çok dinleme davranışında kendini belli eder, bu yüzden yazar sonraki kısma 'karşımızdakini dinleyerek var ederiz' başlığını veriyor. Dinleme, en önemli iletişim davranışıdır. Ailede dinlenmeyen çocuk, kendisini dinleyen arkadaşlarına uyar; arkadaşlarının kötü alışkanlıkları varsa, onlara uyarak, kötü alışkanlıklar edinir. Gençlerini dinlemeyen toplum, ancak suç işledikleri zaman onları kaale alır ve polisiyle, hapishanesiyle onları karşılar. Hapishanelerimiz, dinlemeyen bir toplum olduğumuzun kanıtı olarak, tıklım tıklım doludur.
    Ait olmak ve birey olmak, varoluşun beş boyutu tablosuyla birlikte bizim varoluş matrisimizi oluşturur. Çocuk, içinde yetiştiği ortamda varoluş matrisi içinde kişiliğini bulur. Kişinin hangi özbenlik bilinci içinde olayları algıladığı, o kişinin yaşamında yer alan en önemli değişkeni ifade eder. Kişinin tüm algılama ve yorumları, olaylara verdiği anlam, yani tüm fenomenolojisi, özbenliğinin bir sonucudur. Sıfır, nasıl matematikteki bütün sayıların anlamını belirliyorsa, özbenlik bilinci de bireyin yaşamında yer alan tüm olayların anlamını belirler.
    Yazar sonraki bölümde bir iletişim matrisi oluşturuyor. Bu matriste ortam boyutunu, varoluşun beş boyutunu yaşatan (+) ve yaşatmayan (-) olarak iki kutba ayırıyor. Bir de matriste birey boyutuna yer veriyor. Birey boyutunda kişinin özbenliğinin durumunu belirterek; varoluşun beş boyutunda, kendini olumlu gören özbenlik bilinci (+) ve olumsuz gören özbenlik bilinci (-) ile gösteriyor. Bu ortamları sırasıyla;
    Korku ortamı (-) (-)
    Hayal kırıklığı ortamı (-) (+)
    Öfke ortamı (+) (-)
    Huzur ortamı (+) (+) olmak üzere 4'e ayırıyor. (Detayları kitaptan okumalısınız.)
    Sonraki kısımda korku kültürüne yer veriyor. Korku kültüründe ezenler ve ezilenler vardır; değerler kültüründe ise 'doğru olanı' yapan 'biz bilinci'nde insanlar vardır.
    Korku ve değerler kültürlerinde 'sevgi' farklı anlamlar ifade eder. Korku kültüründe sevmek, sevilen kişinin sahibi olmak anlamına gelir, değerler kültüründe sevmek, onun gelişerek mutlu olmasına kendini adamak anlamına gelir.
    Bu kültürlerde karı koca ilişkisine getirilen bilinç farklıdır. Korku kültüründe, 'kimin dediği olacak' mücadelesi ailenin özünü oluşturur. Değerler kültüründe ise, 'doğru olanı yapmak' ailenin özünü oluşturur.
    Korku kültüründe çocuk, otoritenin istediği kalıba sokulacak, kalıplanarak sürekli denetlenecek bir yaratıktır. Değerler kültüründe çocuk, muhteşem bir potansiyeldir; yapılacak tek şey, çiftçinin ektiği tohum için oluşturduğu ortam (su, gübre ve bakım gibi), çocuğun gelişimi için ortam hazırlamaktır.
    Ve son bölümde 'gerçeğe saygı, hakkaniyet, kişisel bütünlük, insan onuruna saygı, hizmet ve sevgi, değerler kültürünün çatısını oluşturur' demektedir.

    Doğan Cüceloğlu 22. bölümün sonunda "Türkiye'nin en önemli sorununu, korku kültürünün esaretinde kalmak olarak görüyorum." demektedir. Bu yorumuna kesinlikle katılıyorum. Eğer biz bugün yolunda gitmeyen bazı durumları değiştirme gayesi içerisindeysek sorunun kaynağını bulmalı ve o doğrultuda hareket etmeliyiz.
    Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum; hatta okurken fikir alışverişinde bulunacağınız, okuduktan sonra da kritiğini yapabileceğiniz birini bulursanız bunu mutlaka yapmalısınız. Kitap oldukça kıymetli bölümler barındırıyor. Altını çizerek ve yanına notlar alarak ilerlemek anlamanızı kuvvetli kılacaktır. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
  • Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip:
    "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
    Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar.
    Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
    İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
    Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu” der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm."
    En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar.
    "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?"
    Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?"
    "Ne istiyorsan veririm."
    Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
    "Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
    Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
    Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karışır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.
    Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.
    Bilge sorar:
    "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
    Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir.
    Bilge hoca çok kısa cevap verir:
    ''Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."

    Okuduğunuz İçin Teşekkürler