(sabırla adımızın kesiştigi yer neresiydi
ünlemlerden hayatımızı ayıran neydi
heceleyerek tükenebilir o en büyük yıkımlar
ve usulca bitebilir en uzun yolculuklar)
“Gökkuşağı, yağmurlarımı dindirecek misin?” Fısıldadığında şakağıma yasladığı dudakları usulca değdi tenime.
“Yağmur olmadan gökkuşağı olmaz ki. Demek ki senin de yağmurlarının yağması gerekiyormuş benim sana gelmem için.” Elimi yüzüne koyduğum da gözlerimiz birbirine değdi.
Ona gelmiştim . Gökkuşağı şimdi onun için bütün renkleriyle açacaktı.
“Birlikte öğreneceğiz; yağmur ne kadar yağarsa yağsm, hava ne kadar kasvetli ve gri olursa olsun gökkuşağı hep gökyüzünde bütün parlaklığıyla gözleri kamaştıracak. Orada olacak mısın?” Eli saçlarımın arasına girerken başparmağı boynumu okşadı, gözleri gözlerimi
esaretine aldı.
“Hava ne kadar berbat olursa olsun, gökkuşağı hep orada olacak.” Ses tonum kısık olsa da kendinden emindi.
'Yaşam yaşamıyor' demiş bir şair. Bugün pek çoğumuz üzerimize ölü toprağı serpilmiş bir biçimde, uyuşmuşçasına yaşıyoruz. Modern dünyanın uyuşturucuları bizi hayatın canlılığına katılmaktan alıkoyuyor. İş hayatı, hız, rekabet, elektronik aletler ve tüketim kültürü bizi uyuşturuyor. Acil olan önemli olandan çalıyor. Bir şeylerin telaş gerektirmesi onun önem sırasında öne çıkmasına yol açıyor. Halbuki gerçekte önemli olan usulca, zaman ve emekle kotarılır.