Herman Melville

Herman Melville

Yazar
8.3/10
1.887 Kişi
·
5.509
Okunma
·
281
Beğeni
·
8620
Gösterim
Adı:
Herman Melville
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York City, New York, Abd, 1 Ağustos 1819
Ölüm:
New York City, New York, Abd, 28 Eylül 1891
Herman Melville (d. 1 Ağustos 1819, New York - ö. 1891), Amerikalı yazar.
Bir Amerikan edebiyat klasiği kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış; 1920'li yıllarda yeniden keşfedilip büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir.

Yaşamı
1819'da New York'ta dünyaya geldi. Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. 1830’da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı.[1] Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare'in eserlerini okuyarak kendini geliştrdi.

On sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York'a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.

Bir kaç yıl New York'ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841'de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik'te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları'nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti'de yerliler arasında geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu. Bir başka balina gemisi ile Hawaii'ye kadar gitti.

Otuzlu yaşlarında Boston'a döndükten sonra artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. “Tippee” ve “Omoo” adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846'da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan “White Jacket”'ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Birleşik Devletler'de çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850'de Massachusetts'te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. “Arrowhead” adını verdiği ev, günümüzde müzedir.

Yazar, en büyük eseri Moby Dick'i 1851'de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne'un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı. Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.

Yayımcısı Harper’s bir sonraki romanını basmayı reddedince maddi sıkıntıya giren Melville 1866'da New York'ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı “Pierre” ve “Piazza memories” gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.

1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan “Billy budd”' yazdı; eseri bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891'de New York'taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920'li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp basılan ilk yazar oldu.
Ama öyledir, bağnaz kafaların sürekli baskısı daha cömert olanların tüm kararlılığını yer bitirir.
Herman Melville
Sayfa 37 - İş Bankası Kültür Yayınları
İnsan bir işin bozuk bir yanını sezinlemiş, ama bu işe de bir kere girmişse, farkına varmadan kuşkularını kendisinden bile gizlemeye çalışır
43 syf.
‘Yapmamayı tercih ediyorum’’

Kitabı satın alırken tezgahtarın bana söylediği cümle idi. Sonra karşılıklı muhabbet etmek amacıyla sordum ‘’beğendiğiniz bir eser sanırım? ‘’
‘’ Evet, çok beğendim, siz de beğeneceksiniz’’
‘’Neler kaldı aklınızda?’’ dedim.
Bu tanıtım cümlesini kitabı satarken söyleme gereği duyduysa, tercih etmeye karar verdiği onlarca yapmayacak eylemi olmuştur diye merakla cevap bekledim ama sessiz bir alış veriş sonrası oradan ayrıldım.

Kitabı okudum ama o kadar çok soru birikti ki kafamda tekrar tekrar okudum yine de cevaplarını bulamadım.
Katip Bartleby, neye karşı pasif direniş sergiliyordu? Düzenli bir hayatı, evi, yemek alışkanlığı bile yokken , düzene karşı gelmek ise amacı bunu neden işe girerek yapma gereği duydu?
Tüm sessiz direnişine rağmen, avukatın iş yerini değiştirmesine sebep olması mıydı kazancı ? Ya da tüm çalışanlara ‘’ tercih ediyorum- etmiyorum’’ kelimesinden öte hangi etkiye tepki düşüşüncesi aşılayabildi? Üstelik hiçbir ikili ilişkileye ihtiyaç duymazken, avukatın ne olursa olsun ondan vazgeçemiyor olmasından bile bir nebze mutluluk duymadı.
Avukatın yaşadığı vurdumduymaz umursamaz hayatına karşılık ona sınav mıydı Katip Bartleby? Vicdanını rahatlatma, günahlarının bedelini ödeme şekli miydi? (Etme bulma dünyası tabirinin ispatı olarak) Ya da gerçekten çok çok iyi bir insan mıydı avukat?

Diğer üç çalışan hava durumu insanlar misali avukatın ruh haline göre her dediğine itiraz etmeksizin fikir belirtmeksizin taraf olurlarken neden silik tip karakterlerin ötesine geçemediler? (kıyakçılığın sonu ayakçılık gerçeği )
Sayfalar ilerledikçe tamam şimdi Katip Bartleby'in bu direnişine sebep olacak , beni doğruluğuna inandıracak bir olay, yaşanmışlık ya da bir örnek anlatılacak diye bekledim ancak kitabın sonunda belirtilen gerekçe bana çok da geçerli gelmedi.
Katip Bartleby, bence direnişin sembolü değil kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan bir adamın çaresizliğidir.

Cevapları aramak yerine neleri yapmamayı tercih etmeliyim diye kendime yöneldim.

Yaşayamadığımız hayatların faturasını başkalarına kesmek yerine zamanında yaşamamız gereken anda işte tam da o zamanda yüreğimizin sesini dinlemeyi tercih etmeliyiz. Beklenen kariyerler yerine mutlu olduğumuz yerde olmayı, hesap cüzdanının bol sıfırlı olmasından ziyade tebessümlerimizin kahkahalara dönüştüğü mutluluğumuzun sonsuz oluşunu tercih etmeliyiz.

Henüz göremediğimiz şehirlere gidebilmeyi, başını okşayamadığımız çocukların varlığını hatırlamayı , yüreğimize işleyen dostlukları sevgileri kaybetmemeyi tercih etmeliyiz.

Bütün gece sigara, dert, düşünce, suratsız bir vaziyette uyanarak sabah sabah yollara düşmenin, her akşam yorgun argın eve dönmenin çilesiyle ah vah etmeyi değil, var olan tüm kötülüklere , tüm dert ve hüzünlere başkaldıracak güce sahip olabilmeyi tercih etmeliyiz.
Tüm direnişlerimiz ister sessiz, isterse bol eylemli gürültülü olsun ama bir amaca hizmet etmeli. Bu gerekirse kendimiz, gerekirse şiddet gören bir canlı, eziyet edilen bir işçi, haksızlığa uğrayan bir, çocuk, bir kadın , bir erkek hiç fark etmez değmeli.
Kitabı belki farklı ruh haliyle , farklı tepkilere sahip düşünceler ile okuyanlar olacaktır. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim ben kitaptan daha çok incelemeyi beğendim.
Kitabı iki kere okudum ancak , kitaptan çok çok daha fazla beğendiğim, https://1000kitap.com/Madame #29233619 incelemeyi defalarca... Niye mi sessiz direnişin sebebini anlamaya uğraşmak yerine senin tercihlerine kör, sağır ve dilsiz kalınması beni çok daha etkiledi.
Neyse , ben kendi tercihlerimle hesaplaşmaya gideyim.
Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
50 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
İlkokul 4 yada 5. sınıftayım.Özcan diye bir arkadaşım var.Başka şehirden okul ve sınıfımıza yeni katılan İri pörtlek masmavi gözleri ve fazlaca kiloları var.Bizim Bartleby gibi solgun ve zayıf değil yani.Fiziksel olarak Özcan ama ruhsal olarak Bartleby bu arkadaşım.O yaşlarda büro sahibi yazar gibi Özcan'ın ruhsal dünyasına inmeye çalışıp o durgun,o içimi yaralayan ruhsal halini çözmeye çalışıyorum ama mümkün değil.Bir gün öğretmenimiz öyle tahmin ediyorum ki Özcan'ın dilini çözmek için sınıfta bir etkinlik düzenledi.Etkinlik,herkesin sırayla kalkıp kendi ailesini kısaca anlatmasından ibaretti.Sıra Özcan'a geldiğinde bir süre konuşmamayı yeğledi.Sonra nedendir bilmem geldiği şehiri,annesinin ev hanımı olduğunu,babasının itfaiyeci olduğunu ama babasını iki ay önce bir yangında kaybettiğini ağlaya ağlaya anlattı.O günden sonra uzunca bir zaman her gece uyumadan önce Özcan'ın o iri mavi gözlerini ve acısını düşünüp ağlaya ağlaya uyur oldum.Sınıfta ona özel arkadaşlığım,onunla konuşabilmek için çırpınışlarım hep karşılıksız kaldı.Vermek istediğim herşeyi almamayı yeğledi.Bir gün,belki almayı değil de vermeyi yeğliyordur diye ödünç olarak kalemtraşını istedim,vermemeyi yeğledi.O günden sonra da Özcan için üzülmedim artık.Çünkü azimli bir insanı pasif bir direniş kadar delirten birşey gerçekten yoktur.

Bartleby,o büroya uğramadan önce başından neler geçtiğini yazar küçük bir ipucu ile kitabın sonunda her ne kadar verse de,içinde bulunduğu durum bana göre tam bir melankolidir.Ölü mektupları okumak bu melankoliye tutulmasında bence büyük etkendir.Arkadaşım Özcan'ın melankolisi ise çocuk yaşta babasını feci şekilde kaybetmesidir.

Vah Bartleby,vah Özcan.
736 syf.
·23 günde·Beğendi·10/10
Hepimiz bir yerlerden duyduk beyaz balinayı bazılarımız tatlı bulduk bazılarımız korktuk onun heybetinden.Ben sonunda Yapı Kredi Yayınlarından gerçekten çok üst düzey bir çeviriyle okuma fırsatı buldum ve tam metnine eriştim.Ne yalan söyleyeyim kitaba başlarken bu kadar iyi olmasını ben de beklemiyordum.

Yazar Herman Melville tam anlamıyla bir dahi.All Star gibi birisi;çok büyük yazarlardan izler taşımakla birlikte kendi özgün havası da var.Dostoyevski ve Jack London esintileri aldım okurken.Ama kullandığı metaforlar,semboller ile adeta Show yaptı.Resmen kitabın 2 katmanı varmış gibi.Birisi herkesin gördüğü balina avı hikayesini anlatan katman diğeri ise sadece bazılarımızın anlayabildiği göndermelerin metaforların işaret ettiği ikinci katman.Ayağa kalkıp alkışlamak istiyorum yüzyıllar sonra seni sayın Melville.Yeri geliyor balinalar hakkında akademik bilgi veriyor yeri geliyor emperyalizm eleştirisi yapıyor yeri geliyor moda hakkında şeyler söylüyor.

Gemideki her karakterin bir kişiliği ayrı bir hikayesi var.Gerçekten çok derinler.Ama bir tanesi var ki şapka çıkartılır;Kaptan Ahab... Ahab,kitaptaki olayların başlamasından bir süre önce Beyaz Balina Moby Dick’i avlamaya çalışmış hatta bir zıpkın bile saplamayı başarmış ama balina tarafından evet tarafından bozguna uğratılarak bacağı koparılmış bir insan ve Pequod gemisinin kaptanı.Hayattaki yegane amacı Beyaz Balinadan intikamını almak olan Ahab gözünü kin bürümüş adeta bu duyguyla delirmiş bir şekilde.İntikam arzusu ile ruhu zehirlenmiş ve çürümüş gibi.Yeni doğmuş çocuğunu bile evde bırakıp intikam için sefere çıkmış.Bir diğer ana kahraman Moby Dick son 3 bölüme kadar ortalarda gözükmüyor ama öyle bir geliyor ki o son 3 bölüm beklemeye değiyor

Çoğu Destanlar bir savaşı anlatır Moby Dick de bir savaş destanıdır.Tanrısız denilebilecek bir evrende tüm kötü güçlere karşı Tek bir insanın,Kaptan Ahab’ın açtığı umutsuz bir savaşın destanıdır bu da.Moby Dick de belki bir metafor olabilir.Kader,Tanrı,Çözülmez gizem,En büyük korkular.Sizin Moby Dick’iniz nedir? Kaptan ahab oldunuz mu olacak mısınız yoksa alakanız yok mu? İntikamını alamayan bir adamın öyküsüydü bu ve son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı.

10/10
736 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
> Bundan yıllar evvel, ben küçükken bulunduğumuz ilçeye haftanın belli günleri gelen gezici kütüphaneye üye olmaya karar verdikten sonra, okul öğretmenim Nevin hocamın da tavsiyesi ile dünya klasiklerinden birisi olan Moby Dick’i okumaya karar verdim. Devrimci Yunan filozof: Herakleitos, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle, bir nehrin devamlı harekette olduğu ve değiştiği için aynı suda yıkanmanın tekrarının imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Fakat bazı yazarların kaleme almış oldukları kitapları vardır ki, bu güzel eserler her daim aynı tatta kalırlar, ama buna karşın bizler dur duraksız değişir ve gelişiriz. Zamanında bu gibi kitapları okumak ve sonrasında bir tekrar geçmek, benim zaman içerisinde nasıl değiştiğimi ve neden değişime ihtiyaç duyduğumu anlamama daha da yardımcı oluyor. Bence dünya klasikleri, her evin kitaplığında olması ve gerçekten okunması gerekenlerden diye düşünüyorum.

> Ben şahsen bazı klasiklerin çok daha iyi yıllandıklarını keşfettim ve bir klasik eserin klasik kalabilmesi için birçok edebi güzelliği üzerinde barındırdığını unutmamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu eserler ki, her dönemde geçerli olan fikri derinlik ile birlikte, biz okurlara özgün mesaj sunabilmektedirler. Bizlere, o dönemin medeniyetinin geniş temsil gücünü ve ruhunu yansıtırlar. Bu klasiklerin: yenilikçi olmaları, evrenselliği onaylamaları, edebiyatın en iyisi olmaları, her dönem sadık ve sıkı takipçilerinin olması, en yaygın görülenlerde bulunan belli başlı özelliklerdir. Bu gibi eserlerde sıklıkla rastlanan bir diğer husus ise, onların zamana karşı direnebilmeleri ve emsalsiz eserler olmalarıdır. Klasik eserler, biz okurlara bir sanat eseri olarak edebiyatın tüm inceliklerini aktarırken, yazarın kalemi aracılığı ile bizleri hayal dünyasında en ileri noktaya taşırlar. Klasiklerin hem biriktirici hem de kendilerine has olmaları, neredeyse her okuyanı tarafından onaylanmaktadır. Bununla birlikte, okunduğu her zaman diliminde geçerli olan değer üretme gibi bir kavrama sahiptirler. Ve hatta bu sebeptendir ki, eserde bulunan karakterler ile bütünleşen okurlar ve taklitçiler bile yaratabilirler. Bu gibi eserlerin okur edebiyat dünyasında bıraktıkları etkiler yüzyıllarca sürebilir ve dünya klasiklerinin medeniyete birçok şey kattıkları kesin ve kaçınılmazdır.

> Kitapların gerçekten kitap gibi koktuğu bir dönemde, benden önce birçok kişinin elinden geçmiş olan Moby Dick romanını almanın heyecanı vardı bende. O zamanlar siyah beyaz televizyonumuz, radyomuz vardı, ama Ankara gibi bir merkezde bile soğuk yağışlı günlerde elektrik kesilmesi sık yaşandığı için gaz lambasız ve sobasız hiç olmazdı evlerimiz. İşte o zamanın gelişmişliği ile o günün Türkiye’sini düşünün ve elinizde tuttuğunuz, size bambaşka bir dünyayı aralayacak türde romanı hayal ediniz. Romanın kapağını çevirdim ve ben romanı okudukça, o beni daha da cüretkâr davet etti maceranın içine. İşte o andan itibaren kaptan Ahab ve Moby Dick'le inanılmaz maceralı bir deniz seyahatine çıkma cesaretini buldum kendimde. O zamanlar şimdiki gibi bir kitaplığım olamadığı için, hep yatağımda, yastığımın altında saklardım romanı ve soğuk kış akşamlarında, sıcak sobanın yanarken vermiş olduğu o eşsiz çıtırdama eşliğinde okuma çok iyi gelirdi bana. O günlerde kitap her şeyden öncelikli olmuştu benim için. Ah keşke bir de ben görebilsem ve dokunabilseydim o güzel beyaz balinaya! Ben Moby Dick'ten hoşlandım ve eğer bugüne değin okumadılarsa, burada okumak düşüncesinde olan çoğu okur arkadaşıma tavsiye ederim.

> Melville, kitabın belli bir bölümüne kadar balina avcılığının büyüleyici, eğlenceli ve ilgi çekici hikâyesini sunuyor biz okurlara. Yazarın kalemi ile hayal gücü bu konuda çok iyi ve o gün için geleceği parlak bir düzyazıya sahip. Kitap belki bazılarınız için arada sabrınızı yoklayabilir, ama biraz dayanabilirseniz, sonrasında sizi daha geniş ve ezoterik düşkünlük çevrelerine davet ediyor. Hadi buyurun, şimdi bir buçuk asır geriye bir yolculuk yapalım ve literatürün o zamana dair eleştiri dünyasında, yazarın kitabında konu olan macerasını, düşüncelerinin aktarımını ve kaleminin ustalığına birlikte bakalım!


GELELİM KİTABIMIZ MOBY DICK’E;

“Ahab için, yeryüzündeki tüm kötü güçler, ete kemiğe bürünmüştü Beyaz Balina’da. Bu kötü güçler sanki Ahab’ı kemirdikçe kemirmiş, yüreğinin ve ciğerinin yarısını yemiş bitirmişti.”

> Kitap, bir anlamda, çoğunluğunu balinaların, balina avcılığının ve denizcilik kültürünün çeşitli yönleri hakkında ansiklopedi benzeri girişler yapıyor. Kendisini denizlere adamış olan Kaptan Ahab’ın, Moby Dick ile hiçte güzel olamayan bir anısı ve o anıdan kendisine kalan yarası vardır. Bu hoş olmayan anının Kaptan Ahab’a bir diğer mirası da, kendisinin sindiremediği, bir hayvana yenilmişlik duygusudur. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Ahab, ucu bucağı olmayan okyanuslarda beyaz balinanın peşine düşmeyi ve öç almayı kendisine amaç edinmiştir. Sefere ve ava birlikte çıkacakları mürettebatını Peqoud adlı gemisine toplayan Kaptan Ahab, ilk ava çıktıklarında, onu öldürmeden huzura eremeyeceği düşmanına karşı olan amacını takımına anlatır ve uzun bir sefere yelken basarlar. Hedefledikleri yere ilerlerken türlü zorluklar ile karşı karşıya kalan mürettebat arasında bu balina ile ilgili şehir efsaneleri de söz konusudur. Zorlu şartlar altında yapmış oldukları bu uzun yolculuğun artık sonuna gelinmiştir ve Moby Dick ile karşılaşmaları artık an meselesidir. İntikam hırsı ile hareket eden Kaptan Ahab’ın gözü hırstan iyice dönmüştür. Günler sürecek olan zorlu bir av artık çok uzakta değildir ve bizi de bu maceranın içine çekecektir.

“Denizin dört bir yanında görülen yamyamlığı bir kez daha düşünün. Düşünün ki, tüm yaratıklar birbirlerini yerler, dünya kurulalı beri birbirleriyle savaşıp dururlar. Bütün bunları düşünün; sonra bu yeşil, tatlı ve çok uslu toprağa bir bakın. Her ikisini de, karayı da denizi de şöyle bir düşünün. Kendi benliğinizle bu iki şey arasında garip bir benzerlik sezmiyor musunuz acaba?”

> Aslında, yazarın ilk kaleme aldığı yıllarda çok dikkat çekmeyen bu romanımız daha sonra, yirminci yüzyılda popüler oldu. Bu kitaba olan ilgi arttıkça, birçok dilde çevirisi yapılarak yayımlandı ve sonrasında da beyaz perdeye aktarılarak sinemaya uyarlandı. Kitap, 1851 yılında Londra’da neşredilmiştir ve kitaba dair hikâye, bu geminin mürettebatından olan ve bir tesadüf eseri sefere dâhil olan denizci İsmail’in ağzından aktarılmıştır.

“Bana İsmail deyin. Birkaç sene önce — kesin olarak kaç sene olduğunun önemi yok — parasızken ve karada ilgimi çekecek hiç bir şey kalmamışken, biraz denize açılıp dünyanın suyla kaplı kısımlarını görmek istedim…’’

> Kitabın incelemesini bugünün şartları gereği tekrar ele aldığım için kitap ve konu içeriği hakkında kişisel olarak şunu ifade edebilirim ki; yazarın burada kalemi aracılığı ile biz insanlara doğanın gücünü aktarım isteği gerçekten çok yerindedir. Hıncına yenik düşerek ve doğada yaşayan diğer canlılar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma hevesine kapılan insanlığın kaçınılmaz mağlubiyet karşısında gelmiş olduğu psikolojik noktanın bir anlamda cinnette vardığını ya da ölümle ile karşı karşıya kalmasını işler kitap. Benim açımdan, kitapta başrolü paylaşan diğer temel kahramanımız ise birçok türünden daha farklı olan güçlü beyaz bir balinadır. Sırtından fışkırttığı suyu yükseklere gönderebilen ve bir anda derinlere kaybolup, dikey bir şekilde son sürat yüzeye çıkarak önünde ne varsa darmadağın edebilen bir güç abidesidir. Burada, roman boyunca adı geçen kahramanımız Moby Dick’in de, en az Kaptan Ahab kadar psikolojik sınırının eşiğine gelmiş tehlikeli bir canlı olarak algılanması ihtimal dışı değildir. Kitaba bu anlamda odaklandığımızda, ‘Moby Dick’in bir macera romanı olmadığını, aksine bizlere psikolojik anlamda ders verecek nitelikte bir roman olduğunu anlıyoruz!

“Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden?”

> Bugün Pazar ve ben benim ufaklık Mert elverdiğince sizin için bu incelemeyi hazırlamaya çalıştım. Arada olası yazım hatalarım olduysa artık kusuruma bakmayın lütfen. Neyse, ben birazda yarıda kalan kitabıma devam edeyim ve merak etmeyin, ona da bir inceleme yakında gelir.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
50 syf.
·2 günde·9/10
Patronunuz, işvereniniz veya üstünüz size bir işi yapmanızı söylediğinde; "Yapmamayı tercih ederim," diyerek reddedebilir misiniz?

Yazarın deyimiyle; varsayımların değil, tercihlerin adamı Bartleby'nin hikayesi bu kitap. Son derece etkileyici ve pasif direniş konusunun nadide örneklerinden biri.

Peki, pasif direniş nedir tam olarak? Pasif direniş, herhangi bir eyleme başvurmaksızın, yalnızca eylemsiz kalarak yapılan direniştir. Bence çok güzel ve anlamlı bir direniş şeklidir. Taksim/Gezi olaylarında hiçbir şey yapmaksızın AKM'ye bakan "Duran Adam"ı hepimiz hatırlarız. İşte bu eylem güzel bir pasif direniş örneğidir.

Kitaba tekrar dönersek, mutlaka her çalışanın ve işveren terörüne karşı yapacağı hiçbir şeyi olmadığını düşünen kişilerin okuması gereken bir eser Katip Bertleby. Umut vaat eder. Şöyle ki; Bartleby isimli katip, kendisine verilen işleri "Yapmamayı tercih ederim." diyerek yapmıyor ve işverenine karşı genel bir pasif direniş içerisine giriyor. Zamanla işvereni tarafından da sempati ile karşılanmaya başlıyor ve pasif direniş müthiş bir şekilde işleniyor kitapta. Bir çeşit sivil itaatsizlik olarak da tanımlanabilir bu durum.

Yazarın hayatını ve işlediği konuları göz önüne aldığımızda Bartleby onun; paraya, yönetime, efendiliğe, otoriteye, itibara, popüler kültüre yani kısaca var olan düzene kişisel direnişidir diyebiliriz.

Kitap çok güzel bir kitap olmanın dışında, okudum bitti gitti diyemeyeceğiniz bir kitap. İnsanı düşünmeye itiyor ve bu yönüyle beni son derece etkilemiş durumda. Herkesin bilmediği o müthiş kitaplardan biri...
76 syf.
"Yaşamın kendisi şiirseldir. Keşke doğru insanlarla karşılaşsak, doğru amaçlar peşinde koştursak ve de doğru ya da yanlış yaşantılardan geçmekten korkmasak." H.Melville

Moby Dick'in de yazarı olan Melville, yaşarken ses getiremedi, bunun ardında Amerikan edebiyatının da tipik amerika insanı gibi aylak olmasına bağlayabiliriz, ama belki de bağlamamalıyız.

Katip Bartleby, Melville'in yarattığı en bilindik karakterlerinden biridir. Klasikler arasında yer almasının nedeni ise görünenin yani zahiri görüntünün ardındaki eleştiriden, insana getirdiği bakış açısından kaynaklanır.
Her bürokratik ve 'katipli' hikayenin şu meşhur sihirli Palto'dan çıktığını bilen okur için Bartleby'e de bu paltoda yer var mıdır? sorusu akla gelir. Kitabın yazılış tarihi 1853, yani Palto'dan 11 yıl sonra. O dönem için bir etkilenim olacak kadar uzun bir süre değil tabi, yanılıyorsam düzeltin.
Bu kısa hikayenin kahramanı Bartleby, her şeyden önce iradenin, özgürlüğün ve bilhassa pasif direnişin bir sembolüdür. Kitabın son sahnesi bize çok mühim bir şeyi sorgulatır; İnsan gerçekten özgür müdür? Kendi olarak kalma özgürlüğü için nasıl ve ne kadar bedel ödemesi gerekir? Bu bedeli ödemek zorunda olmak bizzat özgürlüğün tanımı üzerinde ne gibi bir etki yaratır? Bedel ödeyebilecek kadar 'zengin' miyim?
"Thoreau 'vergi diye kestiğiniz benim paramla Meksikalıları katlediyorsunuz' diyerek vergi ödemeyi reddetmiş ve hapse atılmıştır. Dostu Emerson, Thoreau’yu ziyarete gittiğinde ona “Henry, içeride ne yapıyorsun?' demiş, ancak arkadaşından şu manidar yanıtı almıştır: 'Waldo, ya sen dışarıda ne yapıyorsun?'

İnsan dışında her şey kendinde belirli, oluş-bozuluş ile tutarlı bir yasalılığı içerir, insanda ise bu yasalılık akıl olarak tecelli eder. Yani doğadaki kozmos, insandaki logosa bırakır yerini denebilir.
Bizde uyandırdığı tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp bizde bıraktığı hislenimlere ve başta bahis konusu yaptığımız insana kattığı yeni bakış açısına dönelim.

Her geçen gün 'gerçekte' yapmak zorunda olmadığı ama öyle olduğuna inandığı için hiç de görevi olmayan işleri yapan onlarca insan görüyoruz, kendimiz de dahil olmak üzere. İşte burada içimizdeki Katip Bartleby devreye giriyor ve yapma! diyor. Ama susturuyoruz onu; çünkü sivri biri olmak, birilerinin kendinde bu sivriliği hakaret olarak görmesine sebep oluyor. Patronlar hiçbir zaman görev tanımına dikkat etmiyor. Hükmetme duygusu insanoğlunun gözünü öyle bir kör ediyor ki eğer aynı çalışan 2 gün sonra kendisi patron konumuna geçse aynısını yapma hakkını kendinde görüyor, insanoğlunun en büyük güdüsü olduğu gibi en büyük zaafı da olan güç istencinin bir getirisi olsa gerek.

Günümüz sıradan insanı her gün binlerce uyarana maruz kalıyor; her gün bir cinayet, tecavüz, sefillik, toplumsal eşitsizlik haberiyle yankılanıyor zihni. Öyle ki bunların etkisi birkaç saniye sürüyor ve hemen unutuluyor. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu düşünmeye vaktimiz yok, işimiz, ailemiz, kişisel alanımız derken bunca zaman içinde zamansızlık yaşamak kaçınılmaz oluyor.
Bunun önündeki en büyük etken ise kitabın bence en çarpıcı değinisi.
Anlatmaya uğraştığımız şey kitaptaki gibi bir salt eylemsizlik değil, ki halihazırda mümkün de görünmüyor. Neticede zavallı katibimiz çok uç bir örnektir, tabii ki 'güzel hikayeler abartılmayı hak eder.'
Bazı şeylere "Yapmamayı tercih ederim" dememizin vakti geldi,geçiyor. Gerçekte 'kesinlikle' önemli olan şeylere ayıracağımız vakit için, yapmasak da olur dediğimiz şeyleri "yapmamayı tercih etmeyi" yaşama karşı takındığımız bir tavır haline getirmemiz gerekiyor. Doğru amaçlar peşinde koşarak hayatın şiirselliğini kaçırmamak.
Şimdi başladığımız yere, en baştaki alıntıya döndüğümüze göre buraya dek okuyan herkese nitelikli okumalar dilerim.
68 syf.
·2 günde·8/10
Kâtip Bartleby, Herman Melville’in zamanında bir dergi için yazdığı öykülerden birisi. Tabi Melville genel olarak o dönem okuyucunun ilgisini çekmediği için bu öyküsü de arada kaynamıştır muhtemelen.

Kimdir bu Bartleby? Onu normal bir insan olarak değerlendirirsek, kendisini sevecek insan pek azdır. Çünkü uyumsuz ve hiçbir şey yapmayan, her söyleneni olumsuzlayan bir karakter. Güya çalışıyor ancak ne yaptığı belli değil. Bir işyeri sahibi olsanız onu en kısa sürede kadronuzdan tasfiye edersiniz. Yahut iş arkadaşınız olsa onunla pek karşılaşmak istemezsiniz. Çünkü takım çalışmasına müsait değil. Genel düzene ve işleyişe aykırı, işyerinin insicamını bozup genel motivasyonu kötü etkilediği için memnun kalınmayacak bir çalışan.

Ancak Bartleby aynı zamanda dürüst, kendi halinde, kimseyle ilgisi olmayan, sakin birisi. Dünya ile bağı o kadar zayıf ki kendi menfaatine yarayacak ama ahlaki olarak yanlış olan bir şeyi yapmasına olanak yok. Dünya’yı çok sevse, canına düşkün olsa; kendi ben’i öne çıkacak böylece yalan, hırsızlık, dolandırıcılık, kendi menfaatini herkesin önüne koyma gibi durumlar meydana gelebilecek ama onun umrunda değil. Bu durum, dürüstlüğüne güven duyulacak bir biçimde yaşamasını, bu konuda herhangi bir yanlışa düşmemesini kolaylaştırıyor.

Peki Bartleby neden Bartleby olmuş? Mesele burada düğümleniyor. Bu soruyu sorduğumuzda Bartleby’i sevip sevmememiz ikinci plana düşüyor. Çünkü öne çıkan şey Bartleby’i anlamak. Tüm nedenler sonuçlara gebedir. Bartleby de bir nedenin sonucu. Umudunu yitirmiş, anlamını kaybetmiş insanı temsil ediyor bana göre. Bir uçurumun kenarına gelmiş ve bulunduğu yeri yavaş yavaş kaybeden, tutunduğu dal yavaş yavaş elinden kayan bir insan metaforunu canlandırın zihninizde. Bartleby işte bu. Tutunduğu dalı; yanında çalışmaya başladığı yaşlı işvereni ve çevresinde oluşturduğu kendi küçük rutini, hayatta kalmasına yarayan da zencefilli çöreği. Ancak onda da hayal kırıklığına uğradığında son daldan da vazgeçip temel içgüdüsünü terk edebiliyor. Eğer yaşamak için gerçek bir neden bulamazsa insan, akan gündelik yaşamın pek bir önemi olmuyor. Bu yüzden artık önüne çıkan eylem her ne olursa olsun, onu yapmamayı tercih ediyor. Bunun genel insanlara itirazdan öte hayata karşı bir olumsuzlama olduğu açık. Çünkü bu seviye gelmiş bir insanın diğer insanlar pek de umrumda olmaz. Akan hayatta inadına durma, hiçbir şey yapmama, onu yaşamayarak kendi tepkisini gösterme, belki kendince hayatı durdurmaya çalışmak.

Olay mekânı olarak Wall Street seçilmiş, yani ticaretin ve finansın merkezi. Yani gökdelenlerin, yüklü işlemlerin, insan kalabalığının çok olduğu, hayatın çılgınca bir hızda yaşandığı merkez. Böyle bir yerde, insanın anlamını kaybederek çıldırmaya yakın gelmesi çok normalken, aynı zamanda bu karşıtlıktan dolayı da kurgusal anlamın pekişmesi bakımından oldukça manidar bir tercih. (Bartleby yoksa bana da mı alıştırdı bu tercih sözünü :)

Öykünün en dikkat çekici noktalarından birisi de Bartleby’nin tüm karşı çıkış ve tepkilere rağmen kimseyi umursamayarak tek kişilik eylemine, hayatı olumsuzlamaya devam etmesinin ardından etrafını da etkilemeye başlıyor olması. Çevirmen Kaya Genç, yazdığı önsözde bunu Hegel’ci efendi-köle ilişkisi üzerinden görerek kölenin hep öğrenen, güçlenen taraf olarak efendisine karşı irade-iktidar kazanması olarak değerlendirmiş. Ben daha genel düşündüm. Yani evet orada bir irade-iktidar edinerek güç devşirme, o psikolojinin üstün gelmesi durumu var. Ancak genelde de bu böyledir. Kendinden emin ve güçlü duruşu olan kişiler, diğer insanları güçlü duruşları ve psikolojileriyle kendi tavırları hakkında sorgulatıp kuşkuda bırakabilirler. Başta karşı çıkan birisi, muhatabında en ufak bir değişme olmadığında kendini ve düşüncesini sorgular. Çünkü karşısında sarsılmamış bir duruş ve psikoloji vardır. Bu etkileşimde güçlü olan psikoloji üstün çıkıp diğerini etkiler. Bazen tavırlar ve huylar da etkileşime açılır. Baskın olan belki de duyulan gizli saygıdan ötürü yansılanmaya, bilinçsizce de olsa taklit edilmeye başlar. (Metinden örnek: Bartleby’nin “tercih etmiyorum” sözünün ofistekilerce kullanılmaya başlanması ve yine eserden yaptığım alıntılar da buna örnek teşkil ediyor) Burada Bergson’un “Olmak, tesir etmektir” sözü de geldi aklıma.

Melville’in hayatını öğrendiğimde Bartleby’den Melville’i çok öteye koyamadım. Eserler ve içindeki karakterler muhakkak yazarının yaşamında bir yerlere temas ediyordur, buna zaten inanıyorum. Yaşadığı dönemde kimse tarafından pek okunmaması, depoda duran kitaplarının yangında yanması, Amerikan Edebiyatı’nın önemli eserlerinden gösterilen Moby Dick’in o hayattayken üç binlik ilk baskısının on dokuz senede hala daha tükenmemiş olması ve yazarının hayatını kazanabilmek için başka işte çalışmasının gerekmesi, ölümünün ardından bile gazetede ölümü üzerine anma yazısında adının yanlış yazılmış olması… Tüm bunlar genel resme baktığımızda daha fazla anlam kazanıyor ve Bartleby, Melville’e biraz daha yaklaşıyor.

Madem Hegelci anlamda olumsuzlamanın olumsuzlaması bir olumlamayı ifade ediyor, biz de Bartleby’ce olumsuzlamamızı yapalım: Bu kitabı okumamış olmamanızı tercih ederim :)

Not: Diğer baskıları okumadım ama Helikopter Yayınevi’nin baskısı; gerek farklı bakış açısı içeren önsözü gerek çevirisi gerekse de en sonda sunduğu Melville portresiyle oldukça güzeldi, okumayı düşünenlere tavsiye edebilirim.
50 syf.
·Beğendi·8/10
"TEKLİF VAR.. ISRAR YOK..''
https://youtu.be/ke5sm40BBFI

Tercih etme..ya da tercih etmeme..
İşte bütün mesele bu..
bir tercih bir insanın hayatında ne kadar rol oynar..ya da hep kendi tercihlerimizi mi yaşıyoruz.. peki tercihlerimizin sonuçlarına katlanmak hepimiz için de kolay mı??
Kâtip Bartlebi yi okurken tercih etme lüksünüzü sorgularken buluyorsunuz kendinizi.. kim bu kâtip filan neyi tercih etmiş yada etmemiş bunu anlatmayacağım..yani anlatmamayı tercih ediyorum :)
Rahime hanımcığımın o naif incelemesi vesilesiyle ilk fırsatta aldığım bu kitabı Üzgünüm ama tavsiyesine uyamayarak bir iki saatte bitirdim.. olayları okurken 1800 lü yılların son yarısında Amerikada bi avukatlık bürosundan bir kesiti okumak değişikti gerçekten.. katiplik yani şimdinin fotokopi makinası müessesesi.. açıkçası makina ne zaman icad edildi acep desem de üşenip araştırmadım :)
yaz Allah yaz ..kâtip ..okuyup da katip mi olacan başımıza diyen okuma düşmanı ebeveynlere selam :)) ki duymuşluğum var.. hoş gerçi katip değil mimar olduk iyiki katip olmamışız yani :))
Ha bir de avukata yani büro sahibi patrona biraz hayran kaldım diyebilirim sabırlı ve insani duyguları olan bir patrondu şimdi Allah için.. onun gözünden anlatılıyor olaylar.. bu açıdan ilginç bir okuma deneyimiydi hani katibin gözüyle sistem eleştirisi gariban edebiyatı filan beklemeyin diye söylüyorum :).. ve ara ara dedim bu kitabı patronlar, amirler, müdürler vs okumalı.. işini sevmeyerek ve tercih etmeyerek yapan ama kâtip kadar bile direniş göstermeye cesaret edemeyen elemanların garip davranışlarını belki anlarlar.. Akşama kadar oturduğu yerden çay kahve söyleyip çaycıyı akşama kadar fır fır dönderten tiplere köpük yerine tükürüklü kahve mis gibi gider mesela :) (ayar olmuş ama pasif direniş de gösterememiş hayın çaycı kafası tabi bu :)) kesinlikle tercih etmem.) şahsen işyerimde çaycının kaç kez çay ocağında tepsiyi mepsiyi tezgaha çarptığını bardakları suya tutup temiz süsü verdiğini gördüğümden beri çayımı kupaya kendim doldurmayı, kahvemi kendim yapmayı ve bardağımı kendim yıkamayı tercih ediyorum nemelazım :) hele o saçını lavaboya tarayanlara , peçeteyi yere atanlara tuvaleti pis bırakanlara temizlememeyi tercih ederim diyemeyen temizlikçinin söyledikleri oooo... duymayı hiiç tercih etmezsiniz eminim..
Bi konuma gelince bazılarının bazılarına üstünlük taslamak gibi bazı zaafları oluyor değil mi ..stajyeri poğaça aldırmaya göndermek, memuruna evinin faturalarını yatırtmak, arabasını yıkatmaya göndermek ha bi de fiş yazdırmak filan vardı eskiden :) bizim amirin gücü yettiği çocuklara haftasonu bahçesine ağaç diktirttiği de vaki.. Adam bildiğiniz ben senin amirinsem ve işinden olmak istemiyorsan mantığında kendine 24 saat köle bellemişti bazılarını..
İnsan değildi canım inanın :))
İnsan olun yahu insan azcık diyesi geliyor insanın bu tiplere ya da sıkıyorsa kâtip gibi az öz benliğinizi koruyun diyesi geliyor bu modern kölelere bu benim görev tanımımda yok yapmayı tercih etmiyorum diyerek. ..
Peki bu katip niye böyle biriymiş ne olmuş da neyi tercih etmiyormuş diye soranınız var mı????
Sanmam :)
Nitekim bu katip bu anlattıklarım gibi de değil...okurken katibi anlamaya çalışmaktan ziyade ya da bazı yaptıklarına uyuz olmaktan olsa gerek hayatında ne oldu da bu böyle olmuş diyemedim..
O patronun gözüyle baktım heraldeki uyuzluğa varan bu tercih etmeme kumkuması katibin sonu ne olacak diye merak ettiğimden bu neden böyle olmuş meselesi hiç gelmedi aklıma taa ki sonunu okuyana kadar :((

Ahh insanlık..

Yazar da bu cumle ile bitiriyor zaten. .
Evet ahh insanlık.. çoğu zaman karşıdakinin neyi tercih ettiği hiç umurumuzda bile değil değil mi..
asıl bencillik bu olsa gerek. .

Tercihe saygısız ısrarcı tipler..

Hele de bu onun iyiliği için mantığında her çöpüne kendi karar veren anne babaların tercihsiz robot çocukları ..

ya da her şeyi karşıdakine bırakan hayatı boyunca tercih etmeden yaşayan bağımlı bireyler...!!!

Kendimi de sorguladım çok bu konuda..iyilik olsun diye mi yoksa alışkanlık mı ne artık bilmiyorum.. arkadaşlarla da çok muhabbeti döndü bu gün.. ''bi çay daha yada illa kahve de yapayım..'' '' bu börek bitmeden olmaz ama..'' '' şunun da tadına baksaydın..'' o tabak bitecek haa..'' '' yok bunu yeme sana dokunur.. ''
velhasıl suflör olmaya ne de çok meraklıyız değil mi..
yahu bi bırakın insanların tercihleri nedir bi sorun..

motto şu olmalı aslında "teklif var, ısrar yok" ..
en mantıklı saygılı olan da bu olsa gerek..

Tercih.. tercih..tercih..
Derin konu Velhasıl ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Herman Melville
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York City, New York, Abd, 1 Ağustos 1819
Ölüm:
New York City, New York, Abd, 28 Eylül 1891
Herman Melville (d. 1 Ağustos 1819, New York - ö. 1891), Amerikalı yazar.
Bir Amerikan edebiyat klasiği kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış; 1920'li yıllarda yeniden keşfedilip büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir.

Yaşamı
1819'da New York'ta dünyaya geldi. Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. 1830’da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı.[1] Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare'in eserlerini okuyarak kendini geliştrdi.

On sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York'a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.

Bir kaç yıl New York'ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841'de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik'te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları'nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti'de yerliler arasında geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu. Bir başka balina gemisi ile Hawaii'ye kadar gitti.

Otuzlu yaşlarında Boston'a döndükten sonra artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. “Tippee” ve “Omoo” adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846'da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan “White Jacket”'ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Birleşik Devletler'de çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850'de Massachusetts'te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. “Arrowhead” adını verdiği ev, günümüzde müzedir.

Yazar, en büyük eseri Moby Dick'i 1851'de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne'un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı. Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.

Yayımcısı Harper’s bir sonraki romanını basmayı reddedince maddi sıkıntıya giren Melville 1866'da New York'ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı “Pierre” ve “Piazza memories” gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.

1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan “Billy budd”' yazdı; eseri bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891'de New York'taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920'li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp basılan ilk yazar oldu.

Yazar istatistikleri

  • 281 okur beğendi.
  • 5.509 okur okudu.
  • 118 okur okuyor.
  • 2.970 okur okuyacak.
  • 63 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları