Herman Melville

Herman Melville

8.4/10
453 Kişi
·
1.314
Okunma
·
95
Beğeni
·
4.345
Gösterim
Adı:
Herman Melville
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York City, New York, Abd, 1 Ağustos 1819
Ölüm:
New York City, New York, Abd, 28 Eylül 1891
Herman Melville (d. 1 Ağustos 1819, New York - ö. 1891), Amerikalı yazar.
Bir Amerikan edebiyat klasiği kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış; 1920'li yıllarda yeniden keşfedilip büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir.

Yaşamı
1819'da New York'ta dünyaya geldi. Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. 1830’da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı.[1] Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare'in eserlerini okuyarak kendini geliştrdi.

On sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York'a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.

Bir kaç yıl New York'ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841'de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik'te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları'nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti'de yerliler arasında geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu. Bir başka balina gemisi ile Hawaii'ye kadar gitti.

Otuzlu yaşlarında Boston'a döndükten sonra artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. “Tippee” ve “Omoo” adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846'da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan “White Jacket”'ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Birleşik Devletler'de çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850'de Massachusetts'te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. “Arrowhead” adını verdiği ev, günümüzde müzedir.

Yazar, en büyük eseri Moby Dick'i 1851'de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne'un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı. Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.

Yayımcısı Harper’s bir sonraki romanını basmayı reddedince maddi sıkıntıya giren Melville 1866'da New York'ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı “Pierre” ve “Piazza memories” gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.

1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan “Billy budd”' yazdı; eseri bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891'de New York'taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920'li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp basılan ilk yazar oldu.
... biz dünyayı neşe içinde sanıyoruz, ama sefalet uzakta saklanıyor, biz olmadığını sanıyoruz.
Bir adam başkasını bol bol güldürebiliyorsa, bilin ki, sandığınızdan çok daha fazla bir şeyler olabilir o adamda.
Ah! Eskiden, doğan güneş beni coşturur, batan güneş dinlendirirdi. Geçti o günler. O güzel ışık aydınlatmıyor artık beni.
Her türlü yüceliğin, her büyük davranışın akıbeti olan aziz unutulmuşluk sonunda sanki Tanrı' nın takdiriyle tedbirini alır ve her şeyi örter.
Herman Melville
Sayfa 117 - Yky
Bu balinacılık işinde ölüm vardır. İnsan, kaşla göz arasında, ne oldum demeye vakit bulamadan, öteki dünyayı boylayıverir.
İnan bana, sefere güleryüzlü kötü bir kaptanla çıkmaktansa, asık yüzlü iyi bir kaptanla çıkmak daha hayırlıdır.
Öyle bir dünya ki, insanoğlunun masumluğu, gerektiğinde ne zekâsının parlamasına ne de dileklerinin, amaçlarının gerçekleşmesine pek katkıda bulunmuyordu.
Bu kitap efsunlu...

Bu kitaba, kitabın kendi mottosuyla karşılık verip İnceleme "yazmamayı tercih ederim" çünkü, hislerimi yazmayı tercih ediyorum.

Aslında tercihlerimin adamı değilimdir. (Adam olmadı sanki, madâm mı deseydim acaba)
Çünkü çoğu yaşadığım şey, benim tercihim değildi. Kimi zaman iki seçenek arasında kalacak kadar bile bir tercih hakkım olmadı. İnsanın kendi hayatı ile alakalı karar vermesi bir ihtiyaçtır, lüks değildir. Hani şu varoluş lakırtısı vardır ya, işte insan varoluşunu sorguluyorsa şayet, kendi hayatında söz hakkı olmalı. İşte benim söz hakkım olmadı, su aktı yolunu buldu bu yüzdendir varoluşumu sorgulamayışım. Gelmişiz gidiyoruz işte...

Bunun için kimseyi suçlamıyorum. Kendim de arıyorum hatayı. Neden Katip Bartleby kadar cesur değildim ya da inatçı ya da arsız belki de yüzsüz... Hâlbuki amirim, görevim olmayan sorumlulukları üstüme yüklediğinde "yapmamayı tercih ederim" diyecek kadar cesaret ya da babam şehir dışına okula gidemezsin dediğinde "gitmeyi tercih ederim" diyecek kadar bir kararlılık ya da annem, bir gün evleneceksin, çift çizgi yapma, öğren artık ütü yapmayı dediğinde "öğrenmemeyi tercih ederim" diyecek kadar da yüzsüzlük yeterdi bana.
Katip Bartleby gibi pasif bir direniş yapmam lazımdı ama ben, pasif kısmını aldım direnmeyi unuttum ve amirimin angarya işlerini yapmaya devam ettim, şehir dışına okula gitmedim yaşadığım şehirde okul kazandım, ütü yapmaya gelince de hâlâ çift çizgi yapıyorum bazen üç çizgi olduğu bile oluyor. İnsan, tercih etmediği şeyleri yapmakta pek başarılı olamıyor sanırım. Belki yapmayı tercih ettiğim şeylerde de başarısız olacaktım ama en azından kendi tercihim olmuş olacaktı.

Bu kitap efsunlu demiştim. Öyle bir etki bıraktı ki ben de varoluş sancısı çekiyorum adeta. :) Daha ilk sayfasından büyüsüne kapılıyorsunuz kitabın. İnceden inceye ruhunuza bir şeyler işlendiğini hissediyorsunuz, bazen gülerken yakalıyorsunuz kendinizi, bazen de boğazınız düğümlenmişken suç üstü yapıyorsunuz kendinize. Bazen sinirleniyorsunuz bazen de çaresiz hissediyorsunuz. Ve bunların hepsini 50 sayfalık bir Novella'da yaşıyorsunuz. Bir hikâye kitabı, hayatımın biricik kitabı olmayı başarıyorsa bu kitap efsunlu olmalı diye düşündüm ben de.
Böyle bir etkiyi yıllar önce okuduğum Peyami Safa'nın Yalnızız romanında da yaşamıştım. Üzerimdeki tesiri geçmesin diye aylarca kitap okumamıştım onun üstüne. Şimdi Katip Bartleby'nin üstüne de kitap okumasam mı diye düşünmüyor değilim.

Kitapla alakalı tek pişmanlığım çabucak okuyarak bitirmiş olmam. Okuyacak arkadaşlar yavaş yavaş tadını çıkartarak okusunlar ve acele etmesinler. Aradığınız cevaplar kitabın sonun da sizi beklemiyor. Bu yüzden merakınızı gidermek adına bir an evvel sona gelmek için 1 saatte okuyup bitirmeyin kitabı. Size "yapmamayı" "etmemeyi" "çalışmamayı' " yaşamamayı" söyleyen Katip Bartleby'yi anlamaya çalışmayın, hissedin.

Bir taraftan herkese tavsiye etmek istiyorum bu kitabı diğer taraftan sadece kıymetini bilecekler okusun istiyorum. Kuytu köşelerde kalıp, küflenen kitaplardan olmasına yüreğim el vermez ama ele ayağa da düşmesin, hakkı verilsin Katip Bartleby'nin.

Herkese keyifli okumalar.
İncelemeye, Herman Melville hakkında önsöz de yer alan bir kaç bilgiyle başlamalıyım.
Herman Melville 32 yaşında tanınmış bir yazardır, New York’ta sıkıntılar içinde geçen çocukluk yıllarından sonra okulu yarıda bırakmış ve çeşitli işlerde para kazanmak zorunda kalmış.1838’de 19 yaşında deniz hayatına atılan Melville 4 yıl balina gemilerinde çalışmış, Güney Pasifik’e yapılan bir balinacılık seferi sırasında Marquesas Adaları’nda gemiden ayrılıp uzun süre yamyam yerliler arasında tutsak olarak yaşamak zorunda kalmıştır.
Güney Pasifik’ten dönüşünde A.B.D. donanmasında görev almış ve bu dönüş yolculuğu sırasında Jack Chase’i tanımıştır. Jack Chase, Melville'in yaşamı boyunca yürekten sevdiği tek kişi olduğu söyleniyor ve Bill Budd Jack Chase'ye ithafen yazılmış ve Melville'in ölümünden 31 yıl sonra yayınlanmıştır.

Billy Budd, okuma yazması olmayan, güzel yüzlü, atletik yapılı, sevecen, masum, becerikli, etrafındaki herkes tarafında büyük içtenlikle sevilen doğallık timsali genç bir adam. İnsanlığın el değmemiş, hırslarıyla, kıskançlıklarıyla, egolarıyla kirletilmemiş en ilkel hali... Etrafımızda az da olsa Billy Budd gibi insanlar vardır mutlaka. Samimiyetleri, doğallıkları, etraflarını çepeçevre saran o kutsal auralarıyla müthiş bir hayranlık uyandırırlar. Değişik bir karşı konulmazlıkları vardır ve onlara baktıkça kendimizden nefret ederiz. İçten içe de onlara haset etmeye başlar ve neden bizlerde onlar gibi değiliz diye sorarız kendimize.
Kabullenemediğimiz bir şeyler vardır ama onların doğallığı, saflığı ya da samimiyeti değildir. Kabullenemediğimiz şey, onlar gibi olamayacak olmamız. Sanki, doğuştan gelen bir gen gibi kodlanmıştır bu mükemmellik o insanlara ve biz ne yaparsak yapalım, yaptığımız her şey onların saçtığı enerji karşısında suni kalacaktır.
İşte Billy Budd, etrafına sinerji yağmurları yağdıran, insanlığın en temiz hali iken ona alçakça iftira atılır. İftirayı atan kişi ise insanlığın en kirlenmiş halidir. Kıskançlığı, bastırmaya çalıştığı öfkesi onu öyle bir kör eder ki, suç ile adı yan yana bile gelmeyecek kişiye iftira atma gafletinde bulunur. Aslında, onun duyduğu öfke ve kıskançlık Billy gibi bir insan olamayacağını anlamış olmasındandır. Bu yüzden en büyük öfkeyi kendine duyuyor ve ona iftira atarak ondan kurtulacağını düşünüyor.

Bu iki zıt karakter doğallık ve uygarlığın çatışması olarak yansıtılmış kitapta. Hatta Billy barbar, ona iftira atan Claggart ise uygar olarak sembolize edilmiştir. Barbarlık burada vahşilik olarak düşünülmemeli. İnsanın en katıksız hali olarak görülmesinden dolayıdır bu benzetme. Uygarlıktan kasıt ise kişinin kendi eli ile kendi doğallığını bozup, hırsları ve egolarıyla kendi öz benliklerini kaybetmeleri ve kurdukları yapay düzende yaşama şeklidir. Bir bakıma birey-toplum çatışması hatta toplum ve düzen çatışması da anlatılmaya çalışılmış. Toplum-düzen ilişkisi gemi yönetiminin içinde bulunduğu hassas dönemden dolayı, düzeni koruma amacıyla doğru olanın değil de yapılması gerekenin yapılması üzerinden anlatılıyor.
Bu konuda vereceğim her detay spoiler niteliği taşıyacağından daha fazla bir şey söylemesem daha iyi olur.
Görünürde bu çatışmalar yansıtılmaya çalışılmışsa da doğuştan iyi insan veya doğuştan kötü insan olma durumları da sorgulanmıştır.

Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Aslında, Herman Melville okumayı tavsiye etsem daha doğru olur. Çok değişik bir büyüsü var Melville'in. Daha önce okuduğum Katip Bertleby kitabında da kapılmıştım bu büyüye. Bu kitabını da baştan sona o kadar güzel anlatıyor ki, karakterlerden çok anlatıcıya yani yazara bağlanıyorsunuz...
Billy Budd, çok yalın bir kitap olmamasına rağmen Melville tıpkı Dante'ye İlahi yolculuğunda rehberlik eden Vergilius gibi okurun elinden tutup baştan sona rehberlik ediyor ve neyi ne için yazdığını anlatıyor.
Bunlara ek olarak kitapta bolca gönderme olduğunu da söylemeliyim. Olaylar ve diyaloglar çoğu kez bu göndermeler üzerinden anlatılıyor bu yönüyle de beyin yakan bir tarafı var bu yüzden dipnotlarla göndermelerin açıklandığı çevirilerden okursanız sizin faydanıza olur. Ben YKY'den okudum ve bütün göndermeler, dipnotlar şeklinde çok net biçim de açıklanmıştı.

İncelemeyi bitirirken kitabı ve bu babacan yazarı okumanızı şiddetle tavsiye ettiğimi yinelemek istiyorum. Okurken, sanatı karşısında heyecanlandığım nadir yazarlardan biri olmuştur kendisi. Psikolojik buhranlarını kitaplara yansıtan yazarları bir süreliğine kenara bırakıp, bu yazarı tanıyınız lütfen. Herkese keyifli okumalar.
Patronunuz, işvereniniz veya üstünüz size bir işi yapmanızı söylediğinde; "Yapmamayı tercih ederim," diyerek reddedebilir misiniz?

Yazarın deyimiyle; varsayımların değil, tercihlerin adamı Bartleby'nin hikayesi bu kitap. Son derece etkileyici ve pasif direniş konusunun nadide örneklerinden biri.

Peki, pasif direniş nedir tam olarak? Pasif direniş, herhangi bir eyleme başvurmaksızın, yalnızca eylemsiz kalarak yapılan direniştir. Bence çok güzel ve anlamlı bir direniş şeklidir. Taksim/Gezi olaylarında hiçbir şey yapmaksızın AKM'ye bakan "Duran Adam"ı hepimiz hatırlarız. İşte bu eylem güzel bir pasif direniş örneğidir.

Kitaba tekrar dönersek, mutlaka her çalışanın ve işveren terörüne karşı yapacağı hiçbir şeyi olmadığını düşünen kişilerin okuması gereken bir eser Katip Bertleby. Umut vaat eder. Şöyle ki; Bartleby isimli katip, kendisine verilen işleri "Yapmamayı tercih ederim." diyerek yapmıyor ve işverenine karşı genel bir pasif direniş içerisine giriyor. Zamanla işvereni tarafından da sempati ile karşılanmaya başlıyor ve pasif direniş müthiş bir şekilde işleniyor kitapta. Bir çeşit sivil itaatsizlik olarak da tanımlanabilir bu durum.

Yazarın hayatını ve işlediği konuları göz önüne aldığımızda Bartleby onun; paraya, yönetime, efendiliğe, otoriteye, itibara, popüler kültüre yani kısaca var olan düzene kişisel direnişidir diyebiliriz.

Kitap çok güzel bir kitap olmanın dışında, okudum bitti gitti diyemeyeceğiniz bir kitap. İnsanı düşünmeye itiyor ve bu yönüyle beni son derece etkilemiş durumda. Herkesin bilmediği o müthiş kitaplardan biri...
Vay Bartleby vay sen kalk tek başına düzene, sisteme iki kelime ile diren...


Aslında kitabı okumama sebep olan şu #30824508 ileti altında Şimâl ve https://1000kitap.com/Zerdali hanımın bu kitabı Dayıma okutmalıyım yada okutmamalıyım atışması oldu onlara da burdan teşekkür ederim :)


Ne adamlar var ya 50 sayfa yazmış kısacık bir öykü okurum 1 saatte diyosun, okuyamıyorsun çünkü adam insanın psikolojisini bozuyor. Örnek vereyim kitabın bir kısmını okudum kafamda deli sorularla içeriye geçip oturdum. Büyük abim de benden bir bardak su istedi (kafam da bartleby'nin iki kelimelik direnişi ve deli sorular kurcalanırken) "Deryaa bir su getirsene" diye 2.kez tekrar etti ve ben sakince kafamı çevirip "yapmamayı tercih ederim" dedim. O an annem diğer abiler ve odanın sakinleri gözlerini açmış bana bakarken "şakaa yaptım yaa" diyip yerimden fırladım.
Şimdi ben bunu size niye anlattım demi, adam hem sorguluyor hem sinir ediyor arkadaş benimde yapmak istemediklerim var ama diyemiyorum "yapmak istemiyorum" diye.

Hele Avukat yazık adama ya insan böyle bir çalışanı olsun istemez yani bir de düzenli ve belli bir sistem üzere çalışan bir Avukat bu, zaten çok dayanamadı kaçmaya çalıştıda kurtulamadı elinden. Gerçi artık oda kendini ve yaşamını sorgulamaya başlamıştı kafası karışmıştı ama aynı zaman da farklı bir ilişki kurmuştu B. İle kendisinin de ifade ettiği gibi.

“Bartleby’in yerinde başkası olsa öfkeden köpürür, başka bir şey söylemez ve onu rezil edip yanımdan kovardım. Ama Bartleby’de öyle bir şey vardı ki nedense elimi kolumu bağlamakla kalmıyor, beni olağanüstü etkiliyor, huzurumu kaçırıyordu…”
Yani seni sevmiyorum sensiz de olamıyorum gibi bir duruma girdi Avukat.

Yine sevgili Katip B. nin özgürlüğe bakışımızı sorguladığını da söyleyebiliriz. H.Malville şöyle diyor bir yerde;
"Bartleby’nin avukatın sözüne itirazı aslında özgürlüğün kelime dağarcığının yeniden yazılmasıdır: “tercih etmek” ve “istemek” aynı ölçüde “seçim” anlamı taşısa da, Bartleby’nin “tercih etmek” fiili hep (açık veya örtük olarak) dilek kipini, hayalgücü dünyasını çağrıştırır."

Daha ben ne diyip alın bir okuyun bakalım sizin sessiz direnişiniz neye olacak :))
"TEKLİF VAR.. ISRAR YOK..''

Tercih etme..ya da tercih etmeme..
İşte bütün mesele bu..
bir tercih bir insanın hayatında ne kadar rol oynar..ya da hep kendi tercihlerimizi mi yaşıyoruz.. peki tercihlerimizin sonuçlarına katlanmak hepimiz için de kolay mı??
Kâtip Bartlebi yi okurken tercih etme lüksünüzü sorgularken buluyorsunuz kendinizi.. kim bu kâtip filan neyi tercih etmiş yada etmemiş bunu anlatmayacağım..yani anlatmamayı tercih ediyorum :)
Rahime hanımcığımın o naif incelemesi vesilesiyle ilk fırsatta aldığım bu kitabı Üzgünüm ama tavsiyesine uyamayarak bir iki saatte bitirdim.. olayları okurken 1800 lü yılların son yarısında Amerikada bi avukatlık bürosundan bir kesiti okumak değişikti gerçekten.. katiplik yani şimdinin fotokopi makinası müessesesi.. açıkçası makina ne zaman icad edildi acep desem de üşenip araştırmadım :)
yaz Allah yaz ..kâtip ..okuyup da katip mi olacan başımıza diyen okuma düşmanı ebeveynlere selam :)) ki duymuşluğum var.. hoş gerçi katip değil mimar olduk iyiki katip olmamışız yani :))
Ha bir de avukata yani büro sahibi patrona biraz hayran kaldım diyebilirim sabırlı ve insani duyguları olan bir patrondu şimdi Allah için.. onun gözünden anlatılıyor olaylar.. bu açıdan ilginç bir okuma deneyimiydi hani katibin gözüyle sistem eleştirisi gariban edebiyatı filan beklemeyin diye söylüyorum :).. ve ara ara dedim bu kitabı patronlar, amirler, müdürler vs okumalı.. işini sevmeyerek ve tercih etmeyerek yapan ama kâtip kadar bile direniş göstermeye cesaret edemeyen elemanların garip davranışlarını belki anlarlar.. Akşama kadar oturduğu yerden çay kahve söyleyip çaycıyı akşama kadar fır fır dönderten tiplere köpük yerine tükürüklü kahve mis gibi gider mesela :) (ayar olmuş ama pasif direniş de gösterememiş hayın çaycı kafası tabi bu :)) kesinlikle tercih etmem.) şahsen işyerimde çaycının kaç kez çay ocağında tepsiyi mepsiyi tezgaha çarptığını bardakları suya tutup temiz süsü verdiğini gördüğümden beri çayımı kupaya kendim doldurmayı, kahvemi kendim yapmayı ve bardağımı kendim yıkamayı tercih ediyorum nemelazım :) hele o saçını lavaboya tarayanlara , peçeteyi yere atanlara tuvaleti pis bırakanlara temizlememeyi tercih ederim diyemeyen temizlikçinin söyledikleri oooo... duymayı hiiç tercih etmezsiniz eminim..
Bi konuma gelince bazılarının bazılarına üstünlük taslamak gibi bazı zaafları oluyor değil mi ..stajyeri poğaça aldırmaya göndermek, memuruna evinin faturalarını yatırtmak, arabasını yıkatmaya göndermek ha bi de fiş yazdırmak filan vardı eskiden :) bizim amirin gücü yettiği çocuklara haftasonu bahçesine ağaç diktirttiği de vaki.. Adam bildiğiniz ben senin amirinsem ve işinden olmak istemiyorsan mantığında kendine 24 saat köle bellemişti bazılarını..
İnsan değildi canım inanın :))
İnsan olun yahu insan azcık diyesi geliyor insanın bu tiplere ya da sıkıyorsa kâtip gibi az öz benliğinizi koruyun diyesi geliyor bu modern kölelere bu benim görev tanımımda yok yapmayı tercih etmiyorum diyerek. ..
Peki bu katip niye böyle biriymiş ne olmuş da neyi tercih etmiyormuş diye soranınız var mı????
Sanmam :)
Nitekim bu katip bu anlattıklarım gibi de değil...okurken katibi anlamaya çalışmaktan ziyade ya da bazı yaptıklarına uyuz olmaktan olsa gerek hayatında ne oldu da bu böyle olmuş diyemedim..
O patronun gözüyle baktım heraldeki uyuzluğa varan bu tercih etmeme kumkuması katibin sonu ne olacak diye merak ettiğimden bu neden böyle olmuş meselesi hiç gelmedi aklıma taa ki sonunu okuyana kadar :((
Ahh insanlık..
Yazar da bu cumle ile bitiriyor zaten. .
Evet ahh insanlık.. çoğu zaman karşıdakinin neyi tercih ettiği hiç umurumuzda bile değil değil mi..
asıl bencillik bu olsa gerek. .
Tercihe saygısız ısrarcı tipler..
Hele de bu onun iyiliği için mantığında her çöpüne kendi karar veren anne babaların tercihsiz robot çocukları ..
ya da her şeyi karşıdakine bırakan hayatı boyunca tercih etmeden yaşayan bağımlı bireyler...
Kendimi de sorguladım çok bu konuda.. galiba sıkıntı var biraz.. iyilik olsun diye mi yoksa alışkanlık mı ne artık bilmiyorum.. arkadaşlarla da çok muhabbeti döndü bu gün.. ''bi çay daha yada illa kahve de yapayım..'' '' bu börek bitmeden olmaz ama..'' '' şunun da tadına baksaydın..'' o tabak bitecek haa..'' '' yok bunu yeme sana dokunur.. '' velhasıl suflör olmaya ne de çok meraklıyız değil mi.. yahu bi bırakın insanların tercihleri nedir bi sorun..

motto şu olmalı aslında "teklif var, ısrar yok" ..
en mantıklı saygılı olan da bu olsa gerek..

Tercih.. tercih..tercih..
Derin konu Velhasıl ...
50 sayfalık hikayeden 50 sayfalık önsöz/sonsöz yazdıracak bir kitap! Bir saat ayrılıp, bir zamanlık katık olabilir düşünce hayatınıza. Etkileyici bir mottosu var. 'I would prefer not to'

Jean-Jacques Rousseau'nun özgürlük tanımı hepimizin üstünde hemfikir olduğudur sanırım: İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır. Peki yapmak istemediğimiz hiçbir şeyi yapmıyor muyuz? İşte, okulda, evde kısacası mecburi hizmetlerimizi sürdürdüğümüz yerlerde özgür değiliz hiçbir zaman. https://1000kitap.com/lwoH un bu incelemesi zaten hislerime tercüman olmuştu zamanında. #27367868 Mecburiyetleri olduğu gibi kabul edip uygulamak da 'düzgün' ve 'sistemin devamını sağlayan' yetişkin olmanın önemli bir şartı.

Bartebly 'Yapmamayı tercih eden' bir katip. Belki bir pasif direnişçi, belki sistemdeki bozuk bir çark. Geçmişini bilmediğimiz, meraklandıran, bende ilk başta bir 'Raif Efendi', bir 'Meursault' çağrışımı yapan, daha sonra büsbütün özgünlüğünü gösteren bir hayali kahraman.

Anlatıcı, tanımaya çalışıyor, şefkatle yaklaşmaya ve saygı duymaya çalışıyor olmuyor. Diyor ki: "Ciddi bir insanı, pasif direniş kadar çileden çıkaran başka bir şey yoktur. Bu direnmeyle karşılaşan kişi insanlıktan uzak değilse, direnen ise pasifliğinde zararsızsa, ilki, en iyi zamanda tüm yardımseverliğiyle elinden geleni yapacak, hayal gücünü kullanarak aklıyla çözmesi olanaksız olanı anlamaya çalışacaktı.'' Anlamaya çalışıyor, Edwards'ın İrade Üzerine Görüşleri ile Priestly'nin Mecburiyet Üzerine Görüşleri'ni okuyor işaret ediyor bize, birikiminizi artırın da daha nitelikli yorumlayın diyor adeta.

Yine Rousseau diyor ki: "Yazar ele aldığı nesnenin en yetkin imgesini verme amacını gütse bile, hiçbir zaman herşey anlatmaz, söylediği şeylerden daha fazlasını bilir hep." Herşeyi anlatmayı bırak herşeyi bize bırakmış Melville bence. Sonunu bile anlatıcının kendi kendini ikna etmesi için varsayımlara dayandırmış, Palto'nun sonunu çağrıştırdı bana.
Küçüklüğümden bu yana denizcilikle ilgili romanları ve öyküleri hep sevmişimdir. Aylardır seferde olan bir gemi ya da bir gemi kazası, ada yaşamı. Yani bir nevi "Robinson'vari" hikayeler. Typee de bunlardan biri. Fakat bu, bahsedeceğim nedenlerden dolayı yalnızca yüzeysel olarak bu şekilde. İsmi, yazdığı ünlü Moby Dick romanı ile bilinen Herman Melville'in bir diğer romanı Typee. Typee ismi nereden geliyor peki? Typee Polinezya Adaları'nda yaşayan onlarca yerli kabileden yalnızca bir tanesinin ismi. Kısaca, bir cümlede özetleyecek olursak; bir denizcinin Typee adlı kabilenin içinde dört aylık bir 'tutsaklık' öyküsüdür Typee. Fakat buna ne denli tutsaklık adı verilir kitabı okuyanlarca tartışılabilir.

Moby Dick'ten de alışık olduğumuz gibi Melville yalnızca serüven romanları yazan basit bir yazar değil. Bana göre yazarlığın sınırı da budur bence, yazdıklarını çok katmanlı yazması, bunlardan birden çok anlam çıkarılabilmesi. Melville ise bu işi en iyi beceren yazarlardan biridir zannımca. Dolayısıyla Typee de bir adamın bir adada yerliler arasında geçirdiği 4 aydan fazlasıdır. Her şeyden önce Typee küreselleşmenin getirmiş olduğu bir sancı olan medeniyetler çatışmasını konu alıyor. Kitaptaki kahramanımız Typee halkını birçok açıdan uygar olarak tanımladığımız batı insanına göre derecelendiriyor.

Typee başka bir yönden bakıldığında ise tanıdık bir öykünün 19. yüzyıl versiyonu olarak da nitelendirilebilir. Nedir bu tanıdık öykü? "Beyazların" dünyanın çeşitli bölgelerindeki "barbarlara" demokrasi, din, hukuk götürme, uygarlık dediğimiz şeyi öğretme çabasıdır. Typee halkının yaşadığı Polinezya Adaları bölgesinde de çoğunlukla Fransız'lar vardır ve "yamyamlara" uygarlığı öğretmeye gelmişlerdir. Hangimiz uygarlık dediğimiz şeyi biliyor ve hakkıyla uygulayabiliyoruz da başkalarına öğretmeye kalkıyoruz? Daha insanlar arasındaki uçurumları aşmamış iken bu yarım yamalak bildiğimiz şeyi başkalarına öğretmeye çalışmak da biz insanların komik yanlarından biri bana göre. İronilerle dolu bir çağda yaşadığımızı düşünürsek bu elbette ki normal bir durum.

Kitabımızın kahramanı Tommo, Typee'ler arasında yaşarken neleri görmüyor ki? Bu uygarlık dışı olarak kabul edilen insanların, onlara bu sıfatı yakıştıran kişilerden çoğu açıdan üstün olduğunu mu dersiniz ya da hepsinin de aslında çok iyi kalpli saf insanlar olduğunu mu. Dünyasal manada bir sosyolojik çalışma olarak bile okunabilecek bir eser Typee. Kendini tarihin öznesi olarak tanımlayan batının, yine onun tabiri ile "öteki" olarak adlandırılan kültürler arasındaki çatışmanın da öyküsüdür Typee.

Melville'in okuduğum üç eserinde de durum böyleydi; çok katmanlı, çeşitli yönlerden değerlendirilebilecek eserler bırakmış usta yazar. Bu açıdan Typee'de gerek bahsettiğimiz noktaları değerlendirme amacı ile gerekse de Polinezya coğrafyasını öğrenmek için bile okunabilir.

İşin muallak olan yönü Melville'in gerçekten Tommo gibi bir ada hayatı yaşayıp yaşamadığıdır. Bazı kaynaklar Melville'in gerçekten Polinezya'da Typee'ler arasında kaldığını ama bunun süresinin dört değil de bir ay olduğunu söylüyor. Kitapta geçenlerin doğruluğu ise tam olarak bilinmiyor. Gerçek ve kurgunun harmanlanmasından ortaya çıkan çok katmanlı bir romandır Typee. Melville'i okuyup da onun o usta yazarlığının tadını tam alamayanlar için kesinlikle okunmaya değer bir eser Typee.
Moby Dick'in ismini duymayan yoktur belki de. Çocukken okuduğumuz o minik ufak kitaplar arasında kapağında 'balina' resmi olan kitap Moby Dick idi, değil mi? Sizi bilmem ama ben bu eseri küçükken okuduysam bile şu anda anımsayamıyorum. Moby Dick kimilerine göre bir serüven romanı. Kimilerine göre de bir deliliğin, takıntının diğer bir adı. Ishmael adlı bir gemici aktarıyor bizlere her şeyi. Ishmael, sayfalar ilerledikçe anlatımı öylesine 'sahipleniyor' ki yazarla bütünleşir hale geliyor. Zaten bu eserin yazarının da hayatının bir kısmının denizlerde geçmiş olmasına bakarsak, bu sahiplenme anormal bir durum değil. Burada ince bir nokta da var: Melville bu sahiplenmeyi Ishmael'e bir anda yaptırmıyor tabii ki, bu süreç öyle yavaş ve uyumlu oluyor ki sizler bile bunun farkında varmıyorsunuz kitabın sonuna dek. Hatta romanın gidişatına göre Ishmael geri planda kalmaya başlıyor. Bir nevi onu merak etmek yerine algınız başka noktalara kayıyor.

Ishmael, serüven arayan bir genç. Denizlerden daha güzel bir serüven var mıdır sorarım sizlere. O açık denize çıkmak, aylarca dönmemek, kendinizle ve dalgalarla baş başa kalmak... Kulağınızda uğuldayan rüzgar kimi zaman dağlarda uğuldayan rüzgarlardan daha tatlı gelir denizde. O mavi çarşaf bakanları içine çeker. Ishmael diğerlerinden daha çok serüven yaşanan balina gemilerinde karar kılıyor ve atlıyor bir gemiye, yanında handa tanıştığı yerli arkadaşı Queenqueq ile birlikte. O dönemlerde balina avı için sefere çıkan gemiler bir hayli fazlaydı. Balina yağı, ampul gibi alternatif ışık kaynaklarının olmadığı, sokak lambalarının bile içinde mum olduğu dönemlerde mumun ham maddesi olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla ekonomik anlamda bir hayli önem arz ediyordu. Işık insanlık için her zaman ilk ihtiyaçlardan biri olmuştur, her dönem için bu böyle. Fakat çağımızda belki de bu değişti, ışıklardan bıkar hale geldik. Karanlığa kaçar olduk, dışarıdaki ışıklar içimizi daha da kararttı yalnızca. Konumuzdan sapmadan incelemeye devam edelim.

Yazdığım incelemelerde kitabın içeriğine çok fazla dalmak istemem, çünkü eseri okuyacak olanlar arasında bundan rahatsızlık duyacaklar da olabilir. Fakat şimdi incelemenin gidişatı açısından bazı şeylere girmem gerekiyor. Pequod isimli gemimizin kaptanı Ahab'dan birazcık bahsetmek istiyorum. Çünkü Moby Dick'in en can alıcı, ayırıcı noktası burası işte; eseri bir serüven romanından ayırıp bir analiz romanı yapan nokta. Kaptan Ahab yıllar önce denizciler tarafından neredeyse efsanevi olarak tanımlanan 'o balina' ile 'savaşmış' biridir. Bu 'savaş' Ahab'a pahalıya mal olmuştur; bacağını kaybetmiştir Ahab. Yıllar yılı takma bir bacakla hayatını sürdürmeye çalışan Ahab, Moby Dick'e düşman kesilmiştir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, Ahab aslında normal bir insandır, ta ki bacağını kaybettiği o lanetli güne kadar. Hiçbir insan doğuştan ruh hastası olamaz bana göre, kalıtsal olmadıkça.

Ahab bir delidir. Bunu kendi de kabul eder. Çünkü içinde deliliğe varan bir kin dolup taşımaktadır Beyaz Balina'ya karşı. Bunun tek nedeni kaybettiği bacağı değildir. Ahab, dünyada kendine göre 'kötü' olarak tanımlayabileceği ne varsa hepsini Beyaz Balina'ya yüklenmiştir. Öyle ki, Ahab bir canidir belki de; amacı uğrunda yoluna ne çıkarsa feda etmeye hazırdır. Gerek tayfaları, gerekse de kendi. Ahab'ın gözünde o balina bir deniz canavarından ayrı olarak tüm evrendeki kötülüğün bir timsalidir. Kitapta da bahsedildiği gibi Ahab maddi manevi tüm acılarını balinadan ayrı düşünemez hale gelmiştir. Kimi anlarda çılgınlık nöbetleri yaşayan Ahab her kötü şeyi Beyaz Balina ile özdeşleştirmiş, onu 'düşmansallaştırmıştır'. Bacağı ilk koptuğu sıralarda Ahab'ı yatağına sıkı sıkı bağlamak zorunda kalırlar, onun maddi anlamda diyebileceğimiz çılgınlığı ilk başlarda o denli şiddetlidir. O lanetli sefer bitinceye dek yatağında bağlı kalan Ahab o anlarda ne yaşadı, nasıl yoğun duygular içerisinde idi bunu öğrenmeyi çok isterdim.

Ahab daha sonraları hayatını 'normalleştirmeye' çalışmak adına evlenmiş ve bir de çocuğu olmuştur. Ama içini kemiren o takıntı onu için için bitirecektir. Ahab çılgınlık nöbetlerinde hayatta olan çoğu şeye karşı bir meydan okuma faaliyeti içinde bulunuyor. Gemideki ölçüm aletlerine bile kin duyup, onları kırıp parçaladığı, ona yol gösteren güneşi bile aşağılayıp kendi kendine söylendiği bile olmuştur. Çünkü Ahab'ın çılgınlığı kadar gururu da aşırıdır. Ölçüm aletlerini parçalayarak bilime bile muhtaç olmamak ister. İçindeki kin olağanüstü derecelerde olduğu için kendini üstün görmesi de şaşılacak bir durum değildir bana göre. Dolayısıyla yalnız bir insandır Ahab. Ne birine muhtaç olmak ister ne de çevresinde insanların olmasını.

Kitabın kimi yerlerinde kendi inandığı Tanrı'ya dahi kafa tutan Ahab'ı şöyle tanımlar Melville: Tanrısız, Tanrı gibi bir adam. Fakat her yalnız insan gibi Ahab'ın da kırılgan olduğu bir an gelir; ikinci kaptanla yalvarırcasına bir konuşma içerisine girer. Sanki Ahab, kendinin böyle olduğunu kabullenemiyor, kendini asıl Ahab olarak göremiyordur. Böylesine 'sert' bir kaptan betimlemesinden sonra o konuşmayı okumak bana değişik duygular hissettirdi. Kendinin ne denli yalnız olduğunun farkında olan Ahab, kendini şöyle tanımlar: Aydınlığa çıkan bir karanlık gibi. Dikkat ediniz, bu denizciliğin veya deniz seferlerinin getirmiş olduğu bir yalnızlık değildir. Ahab yaşadıkları dolayısıyla yalnızlığa mahkum gibidir. Onu delirten bu kin elbette ki yalnızlığa da mahkum edecektir.

Takıntı konusunun bu denli iyi işlendiği bir başka eser varsa o da W.Golding'in Kule adlı eseridir. Fakat Moby Dick bana göre biraz daha öne çıkıyor bu konuda. Öyle ki, Ahab öylesine kalıcı bir etki bırakıyor ki içinizde, şahsen ben onu bir daha unutamayacağım. Ama Ahab'a da hak vermiyor değilim. Bir düşünün; sizi en çok sinirlendiren herhangi bir şeyi her dakika azalmaksızın yaşadığınızı düşünün. Çünkü insan psikolojisinde sinir dediğimiz şey genellikle geçicidir, Ahab bunu geçici olmaksızın her dakika yaşıyor. Bu durumda delirmek belki de normal bir durum haline gelir. Zaten Ahab'ın kendisi yine kendi hakkında şöyle der: "Ben deliliğin delirmiş biçimiyim."

Ahab Moby Dick'i buluyor mu, Pequod nasıl serüvenler yaşıyor bunlar da okuyacak olanlara sürpriz olsun. Fakat Ahab hakkında üzülmüyor değilim; onun o halde olması beni üzdü açıkçası. Ahab gibi insanlar her daim ilgimi çekmiş, onları anlamaya çabalamışımdır. Bu yönden Ahab ilgimi fazlasıyla çekti. Benim için unutulmaz bir karakter oldu. Bunların dışında Moby Dick'in serüven dolu olan yanlarını zaten saymadım bile. Pequod sefere çıkarken siz bile heyecanlanıyorsunuz. Düşünsenize, aylar belki de yıllar sürecek bir sefere çıkıyor bir gemi, siz de içindesiniz. Zaten bir yazar, yazdıklarını hissettirebildiği ölçüde iyidir. Melville de sizi öyle bir yere götürüyor ki, gemiye dıştan bakan bir insan değil, geminin; Pequod'un içinde bir tayfa oluyorsunuz. Ahab'ın yaşadıklarına bizzat şahit oluyor, o Pasifik rüzgarlarını içinizde hissediyorsunuz.

Biraz da yayınevinden bahsetmek istiyorum. Yapı Kredi Yayınları işini gerçekten çok iyi yapıyor. Önsözlere verdiği önem olsun, kitap hakkında yazılan kimi yazıları da yayımlanması kalitesini artırıyor. Ayrıca okuyacaklara tavsiyem kimi kısaltılmış versiyonlarını değil, bizzat bu kitabı okumalarıdır. Sanıyorsam eserin en uzun, ayrıntılı çevrilmiş hali Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan bu kitaptır. Sizler de Kaptan Ahab ile tanışmak, serüvenlere atılan bir tayfa olmak istiyorsanız eğer Moby Dick'i bir an önce okumalısınız. Moby Dick yalnızca bir serüven romanı değil, psikolojik tahlilleri ve deliliğin tasvirini içeren bir incelemedir.
Herman Melville'in psikolojik ve bilinçsel manada ne kadar etkili eserler bıraktığını her okuduğum eserinden sonra çok daha iyi anlıyorum. Bende birçok kişi gibi Melville'i Moby Dick eserinden tanımış bulundum. Aslında kitaptan sonra yazarı ile tanışmış oldum. Moby Dick ismi çocukluğumun sisli odalarından kalma bir isimdi; öyle ki, bunun bir kitap ismi olduğunun farkında idim, fakat yazarını bilmiyordum, eseri yıllar sonra tekrar okumam ile o güçlü kalemle de (belki de bir kez daha) tanışmış oldum.

Kendisinin güçlü kaleminin farkına varmam da üstte bahsini ettiğim eseri; Moby Dick'i okumam ile oldu. Psikolojik tahliller ve kişiliksel olarak bir derine inme beni en çok etkileyen etmenlerden biriydi. Kaptan Ahab ile tanıştıktan sonra da bunu ne kadar incelik ve ustalıkla yaptığını çok daha iyi gördüm. Bir romanda ya da öyküde birinin psikolojik derinliğine inmek ve kişilik tahlilini yapmak emek ve ustalık isteyen bir iştir. Yazar bu işi incelikle yapmazsa eğer, incelenen karakter anlaşılmaz hale gelebilir ya da okuyucu ulaşamayacağı beklentiler içerisine girebilir.

On dokuzuncu yüzyıl okurları onun deniz serüvenlerini ve de Güney Denizleri serüvenlerini keyifle okumuşlar ve onu kitabın önsözünde belirtildiği gibi "Yamyamlar arasında yaşayan adam" olarak nitelendirmişler. Fakat elbetteki bu nitelendirmelerdeki anlaşılmalar Melville'in yazılarının ilk tabakasını kapsıyor. İkinci tabakaya; eserlerindeki simgesel derinliklerin farkına uzun yıllar sonra varılabilmiştir. Bu açıdan Melville'in yapıtlarını çift tabakalı olarak değerlendirmek de mümkün. İlk tabaka kolaylıkla anlaşılan okuyucunun çaba harcamadan görebileceği ve o 'serüven' kısmını oluşturan kısım, ikinci tabaka ise üzerinde kafa yorularak ulaşılabilen ve yoğunluklu kısımdır.

Kitapta bir tanım daha geçiyor Melville için: Ruhu kara romantik, etik bir idealist. Bu tanımın yansımalarını eserlerindeki karakterlerde de görmüyor muyuz? Ahab'da, Billy'de ya da Barteby'de? Ayrıca buradan da yola çıkarak eserlerindeki karanlık ve dehşet veren havanın da ayırdına varılabilir. Gelin biraz da bu eserden bahsedelim.

Barteby, noterin yanında işe yeni girmiş bir katiptir. Kısaca özetlemek gerekirse, Barteby'i diğer insanlardan ayıran şey patronuna karşı verdiği cevaplardır diyebiliriz. Öyle ki patronunun ondan istediği şeyleri Barteby nazikçe ve vaziyetini bozmadan "Yapmamayı tercih ederim" diye geri çeviren biridir. Kitabın temeli ve geri kalanının tamamı da bu cevabın yaratmış olduğu dalgalanmalardır. Asla değişmeyecek şeyler ve bozulmayacak bir olaylar dizisi. Bir domino taşı dizisinin tetiklenmesi ya da bir dalgacığın upuzun bir nehir boyunca aşağı doğru hareket etme gibi. Öykü temelde (ilk tabakada göründüğü kadarıyla) basit gibi görünüyor ama aslında değil. Şöyle ki, Barteby'nin içinde bulunduğu durum varolan düzene karşı bir başkaldırı ve uyumsuz bir direniştir. Bir yabancılaşma süreci içinde kapitalist sistemi önce gözlemiş daha sonra da işini yapmamayı tercih etmiş sonrasında ise hayata ve kendi bedenine yabancılaşmıştır. Ayrıca Kafka'nın da etkilendiği yazarlardan biridir Melville. Bu 'kendi bedenine bile yabancılaşma' kavramı Kafka okuyanlara oldukça tanıdık gelecektir (Açlık Sanatçısı).

Yabancılaşma kavramı da bir anlamda varoluş kavramını destekler eserde. Vermiş olduğu acımasız ve soğuk cevap varoluşu için ölümü dahi göze alabilir nitelikte olduğunu ispatlar. Modern dünyada bu cevabı çalıştığımız ya da okuduğumuz yerlerde verdiğimizi düşünelim; "yapmamayı tercih ederim". Bu işin sonu nerede biterdi? Barteby'nin işi sonuna kadar götürüyor ve olanlar oluyor. Fakat bunu sonuna kadar götürmesinin de tek sebebi varoluşu için ölümü kabullenmesidir. Aslında bir açıdan da Barteby içimizdeki hep susturduğumuz genç değil midir? Bazı zamanlar içimizde susmak bilmeyen, canımızı acıtan kişidir o. Kitapta da denildiği gibi başkaldırının küstah bir zarafetidir bu.

O ruhu kara romantik yazarın trajik bir yücelik kazanan küçük insanlarından yalnızca bir tanesi aslında Barteby. Fakat belki de içlerinde en cesuru (Ahab'dan bile cesur bana göre). Sistemi hiçbir şey yapmamak ile tehdit edecek kadar cesur. Bu reddedişin sonucu da onun varoluşunu kanıtlayacak ve içinde bulunduğu sivil itaatsizlik kavramını yüceleştirecektir. Bu açıdan Barteby'nin öyküsü bizlerin; insanlığın acıklı durumunu da yüzümüze çarpıveriyor. Bizi tir tir titretiyor. Önsözde bahsedilen bir sözle bitirmek istiyorum; "Joe Orton'ın karakterlerinden birinin sözü Barteby'nin nihilizmini doğrular, onaylar: 'Akıldışılıklarla dolu bir dünyada, aklı başında olmaya çalışmanın kendisi akıldışı bir davranıştır.'"
Herman Melville büyüleyici imgeleriyle bu kısa romana can vermiş. Yazarın diğer başyapıtlardan biri olan Moby Dick en iyi 10 roman arasında gösteriliyor. Moby Dick ve Billy Budd'ı okumadan Herman ile tanışmak istedim. Zweig'in kalemindeki o akıcı psikolojik tahlilleri Herman Melville'de de çok fazla gördüm. Bir Zweig sever olarak Herman'ı da çok sevdim. Bütün kitaplarını okumayı düşünüyorum. Hikaye oldukça yalın ama etkili tasvirlerle dolu. Mühürdarlık (noterlik) yapan anlatıcı yanına katip olarak aldığı Bartleby'nin tuhaf halleriyle karşı karşıya kalıyor. Kaldığı durumları çözmeye çalışan Noterimiz çetin bir mücadeleye girişiyor. Bakalım sonunda bu mücadelenin kazanını kim olacak? Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.

Yazarın biyografisi

Adı:
Herman Melville
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York City, New York, Abd, 1 Ağustos 1819
Ölüm:
New York City, New York, Abd, 28 Eylül 1891
Herman Melville (d. 1 Ağustos 1819, New York - ö. 1891), Amerikalı yazar.
Bir Amerikan edebiyat klasiği kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış; 1920'li yıllarda yeniden keşfedilip büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir.

Yaşamı
1819'da New York'ta dünyaya geldi. Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. 1830’da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı.[1] Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare'in eserlerini okuyarak kendini geliştrdi.

On sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York'a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.

Bir kaç yıl New York'ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841'de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik'te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları'nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti'de yerliler arasında geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu. Bir başka balina gemisi ile Hawaii'ye kadar gitti.

Otuzlu yaşlarında Boston'a döndükten sonra artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. “Tippee” ve “Omoo” adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846'da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan “White Jacket”'ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Birleşik Devletler'de çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850'de Massachusetts'te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. “Arrowhead” adını verdiği ev, günümüzde müzedir.

Yazar, en büyük eseri Moby Dick'i 1851'de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne'un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı. Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.

Yayımcısı Harper’s bir sonraki romanını basmayı reddedince maddi sıkıntıya giren Melville 1866'da New York'ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı “Pierre” ve “Piazza memories” gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.

1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan “Billy budd”' yazdı; eseri bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891'de New York'taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920'li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından toplanıp basılan ilk yazar oldu.

Yazar istatistikleri

  • 95 okur beğendi.
  • 1.314 okur okudu.
  • 26 okur okuyor.
  • 1.049 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları