Joseph Conrad

Joseph Conrad

Yazar
7.9/10
159 Kişi
·
448
Okunma
·
69
Beğeni
·
4.232
Gösterim
Adı:
Joseph Conrad
Unvan:
Polonya Asıllı İngiliz Yazar
Doğum:
Ukrayna, 3 Aralık 1857
Ölüm:
Bishopsbourne , İngiltere, 3 Ağustos 1924
1857'de Polonyalı bir anne-babadan Ukrayna'da doğdu. Asıl adı Josef Korzeniowski'ydi. Sürgün edilen anne ve babasıyla birlikte Rusya'ya gitti. 1874 yılında bir Fransız gemisinde denizcilik hayatına başladıktan sonra 1884'de bir İngiliz denizcilik şirketine geçti ve İngiliz vatandaşı oldu. Denizcilik hayatı 1894'e kadar sürdü. Bundan sonra kendini yazmaya verdi. Ancak bu yıllar arasında, hikâye ve romanlarının pek çoğuna konu ve tema sağlayan denizcilik hayatından alacağını almıştı. 1924 yılında ölen Conrad, anadili olmamakla birlikte İngiliz dilinin en önemli yazarları arasında yeralmayı başardı. Dilindeki belli belirsiz yabancılığı, anlatmayı sevdiği iç dünyaları, çeşitli yorumlara açık çetrefil kişilikleri anlatmakta başarıyla kullandı. Nostromo (Çeviren: Mehmet H. Doğan, Adam Yayınları), Nigger of Narcissus, Lord Jim, Victory (Zafer, Çeviren: Armağan İlkin, Adam Yayınları), Secret Agent, Under Western Eyes (Razumov'un Öyküsü, Çeviren: Ayşe Yunus-Zafer Bakırcı, Alan Yayıncılık) ve The Heart of Darkness en önemli eserleri arasındadır.
Bir insan içindeki her şeyi silebilir; aşkı, nefreti, inanç ve hatta kuşkuyu, ancak hayata tutunduğu müddetçe korkuyu silemez. O korku ki sinsi, yok edilemez, korkunç, insanın benliğini kaplayan, içini ürperten, yüreğinde gizlenen, son nefesindeki çırpınışları seyreden korku.
Joseph Conrad
Sayfa 98 - Altın Bilek - 1. Baskı 2012
Kitabı cebime attım. Emin olun, kitabı okumayı bırakmak, eski ve sağlam bir dostluğun sığınağından ayrılmak gibiydi.
Joseph Conrad
Sayfa 95 - Can Yayınları
Bir sözün değeri, onu söyleyen kimsenin kişiliğindedir, çünkü yeryüzünde söylenmedik yeni bir söz kalmamıştır.
Joseph Conrad
Sayfa 212 - İletişim Klasikleri
Ne de olsa, bir denizci için sorumluluğu altında batmadan sürekli yüzdürülmesi gereken bir şeyin altını parçalamak affedilmez hatadır. Kimsenin haberi olmayabilir, ama o gümbürtüyü sen asla unutmazın, değil mi? Tam kalbinden vurur insanı. Aklından çıkmaz, rüyalarına girer. Aradan yıllar geçse bile geceleri uyanır, o olayı düşünür ve şoka girersin.
Joseph Conrad
Sayfa 90 - Can Yayınları
Zekice bir ifadeyle ‘Sevgili Charles, unutma ki, bir işçi layık olduğu işverenle çalışır’ dedi.
Joseph Conrad
Sayfa 52 - Can Yayınları
...oysa birçok denizcinin -şayet bunu böyle ifade etmek doğruysa- durağan bir hayatı vardır. Sürekli evde oturmayı düşünürler ve evleri de -gemileri- hep yanlarındadır; tıpkı ülkelerinin, yani denizin yanlarında olması gibi.
Joseph Conrad
Sayfa 39 - Can Yayınları
OYUN HAVASI EŞLİĞİNDE KAŞIKLARLA GÖBEK ATAN BELÇİKA KRALI II. LEOPOLD ve KONGO' DA ESTİRDİĞİ TERÖR..

Arkadaşım herşeyden önce şu linklere bir tıkla ..Elleri bileklerinden kesilen bu insanları bir gör .. Öğrenmek istersen gel devam edelim ..

https://tr.pinterest.com/pin/277041814557303262/
https://tr.pinterest.com/pin/549791066984619605/

Baharın inceden inceye gelişiyle kanı kaynayan cicişler ve çiki çiki oğlanlar , dışarda vejeteryan takılıp votka brokoli içerken evde gelip bulgur pilavına kaşık sallayıp bayram gezmelerinde kristal bardakla çay hüpürdeten gothic kızlarımız , yeşilliğin üzerine yayılıp içeceği biranın hayalini kuran prada marka kelebek gözlüklü snoob parti boylar ve kışı gözü yaşlı bir biçimde yolcu eden garipler garibi bizim cenap..Hepinize selam olsun !! Alayanıza Merhaba!!! İnceleme uzun..Daha doğrusu konu kapsamlı ve ayrıntılı olduğu için inceleme de uzun olacak.. Sadece şunu söylemek istiyorum : EVET! Ben de uzun yazmaktan yana değilim .. İnsanlar okurken sıkılsın istemiyorum .. Ama bu romanın ardında dönen ÖYLE AŞŞAĞILIK MUHABBETLER VAR Kİ , bunları bilmeden bu kitabı okumanızı asla ama asla istemem.. Bu romanın arasına katık edilmiş insanlar için , onları da geçtim kendim de bir görev addettiğim için bunları yazmak zorundayım .. O yüzden hemen başlayalım .. Uyarımı yaptım ..Benden günah gitti !! Ondan kelli , "Biraz kısa olaymış daha iyiymiş" diyecek olanlar ! İşte size fırsat.. KARANLIKTAN önceki son dönemeçtesiniz .. Sizler ayrılabilirsiniz ..Buna rağmen şikayet edecek ilk 3 kişiye tarafımdan el bombası yutturulacaktır ..

Efenim Yaban incelememde de belirttiğim gibi bir kitap okunacaksa ve bu kitap bir dönemi ya da şahsı anlatıyorsa , söz konusu roman ya da yapıt bir gerçekliğin parcasıysa, yazıldığı dönemi ve baş rol oynayan kişileri bilmek elzem .. İncelemenin uzun olacak olmasının sebebi de bu .. Dilim döndüğünce sizlere o günleri ve o bölgeyi anlatmaya çalışacağım ki etsiz çiğ köfteye dönmeyesiniz ... "Komagane gülleri" açmasın yanaklarınızda kitabı okurken ..

Hikayemiz 4 şahsı barındırıyor .. Bunlardan biri güzide yazarımız Joseph Conrad .. Diğerlerini de beraber tanıyalım .. Hazırsanız OYNAYA OYNAYA GELİN ÇOCUKLAR .. EL ELE EL ELE VERİN ÇOCUKLAR!! ( yalnız aklıma şu saniye KIZLAR EL ELE VERİN HAYDİ VELVELE VERİN türküsünün gelmesi ahauahaha neyse şüphesiz <3 ŞEYTAN <3 kalplere vesvese veriyor !!! tütütütütüüüüü!!! )

Arkadaşım Demir Ökçe incelememde de ( #25935136 ) bahsetmiştim bu emperyalist ülkelerin kanı kaynamaya başlayınca keşiflere başlıyorlar , gittikleri yere misyonerler götürüyorlar falan diye ...Avrupalılar esasen 1800 lerin başında Afrika kıtasının kuzeyini biliyorlardı ..Lakin iç kısımlar onlar için halen daha bir muammaydı.. Ateşli hastalıklar , kabile savaşları , cehennem sıcakları falan fistan gülistan .. Bunlar yeterince zorluk çıkarmaktaydı kendilerine ve bölgeden uzak tutuyordu onları..Ama birgün yeter diyip korkularını yendiler ve misyoner kaşifler göndermeye başladılar ..Merak ve açgözlüllük ağır basmıştı .. İşte o kaşif misyonerlerden biri , istemeden de olsa söz konusu kitabımıza konu olan bütün bu manyaklığı başlatan adam olan Dr David Livingstone' du..Bu emmimiz öyle insancıl öyle insancıldı ki (?!?!?) bu medeniyetten uzak insanları , safi onları düşündüğü için kıtanın içlerine hz. isa ve ilaç götürmeye karar verdi (mendil vereyim de sil gözün yaşını caniko! ağlamayan varsa ona da SOĞAN VERİRİZ !) ..Ormanlar sık ve gürdü .. Otoyolu babayın evinde bulursun tabii.. Gel zaman git zaman bu arkadaş sırra kadem bastı.. Onu aramak için bölgeye bu sefer hikayemizin 2. şahsı olan Henry Morton Stanley isimli bir gazeteci gönderildi ..Dr Livingstone haçı ve ilaçları götürmüş ,sözde adil ticaret istemişti oralarda ama o da aslında Nil ' in kaynağını aramak için bölgeye gönderilmişti emperyal güçler tarafından.. Kaybı önemliydi ..Bulunması gerekiyordu.. Henry M. S. uzun arayışlardan sonra viran bir köyde kendisini hasta yatağında buldu ve "How I Found Livingstone?" (Livingstone ' u Nasıl Buldum?) ve In the Darkest of Africa (Afrika'nın Kapkaranlığında) gibi o dönem için çok merak uyandıran kitaplar kaleme aldı .. İşte ne olduysa bundan sonra oldu ve Avrupa ' nın tüm dikkati bu bölgeye yani Afrika'ya çevrildi ..Bu bölge zamanın şartları düşünüldüğünde ; devlet adamlarının , misyonerlerin , işadamlarının ve madalya düşkünü maceraperest asker emeklilerinin isteyeceği herşeye sahipti.. 15 sene gibi kısa bir sürede Etiyopya hariç tüm bölge emperyalist devletlerce paylaşıldı .Pastadan pay alanlar arasında Fransa , Britanya , Portekiz , Almanya , İtalya ve Belçika gibi devletler vardı.. Biz hikayemize Belçika ile devam edeceğiz..İşte bu Stanley denen zevat Belçika ' nın bölgeye atılımında önemli bir rol oynadı .. Bir servetin önünde yattığını gayet iyi anlamıştı ve Dr. Livingstone ' dan daha acımasız bir mizacı vardı ..Bu arada kendisinin Kongo Irmağı'nı keşfeden kişi olduğunu da araya sıkıştırılam.. Hemen kolları sıvayıp Avrupa' ya bir yatırımcı aramaya gitti ve Bingo!!! Bulduğu yatırımcı hem bir işadamı hem de bir KRALDI! Kim mi idi o şahıs ? Hikayemizin diğer kahramanı Belçika Kralı II. Leopold! Leopold' ün Kongo Irmağı havzasında bol miktarda bulunan FİLDİŞİ , kauçuk ağacı ( o dönem yeni yeni caddelere serilen arabaların lastikleri için eşsiz bir hammadde idi ) ve palmiye yağını duyunca gözleri parladı .. Stanley' i kendine ortak yaparak ve yanına da bir kaç yandaş alarak bir şirket kurdu .. Kurulan şirket şahıs adına olduğu için Belçika devleti ile alakası olmayacaktı ..Ülkeler kanununa da bağlı olmayacağı gibi söz konusu şirkette Belçikalıların da payı bulunmayacaktı ..Sizin anlayacağınız TURNAYI gözünden vurmuşlardı .. Kim bilir belki kutlama için bir araya geldikleri sırada arkaya RİNGO RİNGO ŞİŞELERİ açıp kaşıkla bile oynamışlıkları olabilir .. Ciddi olacağım diyorum ama olmuyor zohahahaha =)) Hem bünyeler su kaynatmıştır .. Az es verelim ..Sözleri alalım :

Leopold ile kaşık havası !! =)) Düşündükçe beynim yanıyor lkdfşalsdjfşldkjf =))) Ya olduysa ?!?!?! =)))

Giydiğim sarı .. Kadehler YARI =((
Sen kimin yarisin hacı cav cav aha canıma değsin!
Giydiğim atlas .. İğneler batmaz !!!
Yar bensiz yatmaz hacı cav cav aha canıma değsin!

ŞİŞELEEEEEER!!! Ringo ringo şişeler
Çamura mı girdin sen bensiz
Kongo'ya gittin habersiz ... (nakarat X 2 )

Evet ! Devam edelim =)) İşbu gavur ifrit tohumu Stanley , Kongo' ya gidip ordaki 500' e yakın kabile reisini karşısına alarak bir toplantı düzenledi .. Kasıtlı olarak yapılan yanlış çevirilerin eşliğinde kabile reislerini kandırıp topraklarını ellerinden alarak bu insancıkları bir güzel kölesi haline getirdi..Leopold artık Belçika' nın 80 katı büyüklüğünde bir toprak parcasının kayıtsız şartsız TEK efendisi idi .. Silah ve şiddet ile yıldırıp hizaya sokacağını düşündüğü insanlar , bir müddet sonra ayaklanınca bu kez ayaklananların SAĞ ELLERİNİ KESTİRİP, yıldırma taktiğine yöneldi .. Bu yöntemle beraber ufak çaplı bir soykırımın da kapısını ardına kadar açmış oldu .. Bir yandan köleleştirdiği insanlardan sahibi olduğu devletin ( ki burda tam karşılığı Kongo oluyor ) adına vergi istiyor , diğer yandan ülkeyi son zerresine kadar sömürüp semiriyordu .. Bu durumun dünya kamuoyunca duyulması ve Kongo' nun ücra köşelerinden haberlerin Avrupa kıyılarına ulaşması hayli uzun sürdü .. Kokuyu ilk alan, dünyanın ahlakça en gözde (?!?!?!) ulusu olan İngilizler oldu .. Bu ahlak jandarması ulus büyükelçiliği görevlendirerek olayı araştırmaya açtı .. Kongolu yerlilerin, ormanda ansızın karşılarına çıkan büyükelçilik birimlerine aktardıkları ve kayıtlara geçen şu soruyu buraya noktasına virgülüne dahi dokunmadan aktarıyorum ...

"BEYAZ ADAM EVİNE HİÇ DÖNMEYECEK Mİ ? BU DURUM SONSUZA KADAR HEP BÖYLE Mİ SÜRECEK?"

Velhasılkelam çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kongo özgürlüğüne kademeli olarak çook çok sonraları kavuştu .. 1908' de Belçika , Kongo ' yu kralın elinden aldı .. Kral da öteden beri bölgeyi Belçika' ya verecektim zaten diyerek açığa çıkan soykırımın ve türlü rezaletin verdiği mecburiyetle anllaşmayı kabul etmek zorunda kaldı .. Belçikalılar Leopold' ün getirdiği medeniyete ek olarak değerlere değer kattılar!! Minnacık bir örnek vereyim : Hastalıklarla mücadele ve bölgenin inşaası yapılıyordu yapılmasına ama 1960 da bağımsızlığını kazanana kadar Kongo ' da Kongoluların OY ATMA HAKLARI YOKTU !! NASIL ? GÜZEL DEĞİL Mİ??!?!?!!!

Neyse artık kitabı ve 4. şahsı gönül rahatlığıyla anlatabilirim cicim! Bizim Stanley Kongo ormanlarına girmişti girmeye ama II. Leopold sütle yıkadığı bebek poposu kıvamındaki narin cildi ve KÜSTAH sivrisinekler yüzünden Kongo ' ya hiçbir zaman gitmedi .. Burdan sonra Eduardo Galeano devam etsin : "Ama Joseph Conrad oraya gitti.En ünlü romanı olan Karanlığın Yüreği ' nin başkişisi olan Kurtz sömürge birliğinin seçkin subayı Yüzbaşı Leon Rom' un EDEBİ karşılığıydı.Yerliler onun buyruklarını dört ayak üzerinde dinliyorlardı ve yüzbalı onlara sersem hayvanlar diyordu. Evinin girişinde , bahçe çiçeklerinin arasında dikili duran yirmi sopa dekoru tamamlıyordu.Bu sopaların her birinin tepesine asi bir kölenin KAFASI GEÇİRİLMİŞTİ.Bürosunun girişinde diğer çiçeklerinin arasındaysa rüzgar estikçe sallanan bir darağacı yükseliyordu."

Romanda geçen olaylar bu yukarda okuduğunuz hastalıklı aura etrafında dönüyor .. Medeniyet götürmeye diye giden sözde medeni insanların ,medeniyetsizliğin nasıl sözlük karşılığı olup çıktıkları büyük bir ustalıkla anlatılmış.. Tabiri caizse güzel bir ironi olmuş .. Yazara gelecek olursak kendisi bu yazdığı roman ile zamanında esaslı miktarda eleştiri oklarının hedefi olmuş.. Yalnız bir dahi olduğu su götürmez ..Lehçe , tam emin olamamakla beraber sanırım Ukrayna doğumlu olmasından ötürü de rusça bilen ve ingilizceyi de 20 yaşından sonra öğrenen bu şahsın , bu eserle beraber ismini İngiliz Edebiyatına adeta altın harflerle kazıdığı da göz önüne alınacak olursa sanırım hakkını siz de teslim edersiniz .. Kendim de çeviri yapan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, kitabı okurken orjinal metinden kimi zaman karşılaştırmalar yaptım elimdeki kopya ile..Zira çeviri bazı kısımlarda yetersiz kalmaktaydı .. Orjinal metinleri okuyunca çevirmene hak verdim ..Sanırım bu tarz bir eserin doğru adresi çevirmen babında Mete Ergin olmalıydı ..

Conrad' ın dili kullanımı, ustalığın bir kaç tık üstünde ..Maestroluğa evrilmiş diyebilirim rahatlıkla.. Zaten o günden bugüne dek eskimeden kalıp Kültler statüsüne giren bu eser için daha ne denebilir ki? Dedim ya çok eleştiri almış diye ..O konuda da bir kaç şeyi belirtmeden geçemicem ..Bu adamın kullandığı metaforlar cidden inanılmaz .. Ama kimi yerlerde Kongo Irmağı' nı bir Yılana (kötücül bir nesne gibi ) , kimi yerlerde bu kıyıda yaşayan yerlileri de Dante' nin cehennemindeki şeytanlara benzetmiş .. Romanı anlatan kendisi değil de bir başka anlatıcı olduğu için bu hususta yapılan eleştirilerden, benim değil anlatanın fikirleri diyerek sıyrılma noktasını secmiş.. Bana sorarsanız bu hiçte inandırıcı gelmedi bana .. Şahsi kanaatim bu yönde ...Kitabı okuyacak kesim için şunu söylemeliyim ki, kesinlikle su gibi akacak , rahat okunacak bir roman gözüyle bakıp almayın bu kitabı .. Bambaşka bir dile sahip ..Okurken sizden yüksek dozajda emek ve özveri istiyor .. Bu tarz kitaplar söz konusu olduğunda SÜRAT FELAKETTİR .. Yavaş yavaş, sindire sindire okuyun .. Bu arada kitabı İletişimden okudum ve eleştirel basım olmasından dolayı da kitap içindeki yararlı kaynaklardan epeyce yararlandım ..Size de tavsiyem İletişim olacak.. Uzun upuzun bir incelemenin kısası: MUHAKKAK ALIP OKUYUN !!!

Bonus editi : Az daha unutuyordum !! Kongolulara uygulanan sistematik zulümde emeği geçen tüm devlet ve şahıslar için gelsin ! NORVEÇLİLER "KULAKTAN DOLUMLA " ALINAN BİLGİLERE GÖRE DUŞ ALMAYI , SUYU SABUNU BİLMEZLERMİŞ .. NEYSE Kİ MÜZİKTEN ANLIYORLAR .. ALBÜM İSMİNE ÇOK DİKKAT =)) 16: 45 ' e al dinle =))

https://www.youtube.com/...4uPBQfqY&t=1152s
Edebiyat evimiz, modern Conrad babamız diyerek bir seçtiremedik toplantıda şu kitabı Tucoo…

Modern edebiyatın kurucularından sayılan Conrad’ın, dilin rüzgârına tutunup denizin özgürlüğünde, anlatma işini iki anlatıcıyla sürdürdüğü yapısı ve sömürgeciliği ele alan konusuyla iki boyuttan oluşan kitabını OKUDUM. “Okudum” bana hep ikircik bir kelime gibi gelmiştir. Bir kitabı okumuş olmakla, bir kitabı yaşamak arasındaki belli belirsiz ayrımın arasında gidip gelen yarı yarıya ortak bir bağ olduğunu varsayarsak ve yine bir kitabı okumuş olmakla, bir kitabı yaşamanın meydana getirdiği düşsel yaratım farklarını düşünürsek bu ikirciklik daha da belirginleşiyor. İşte böyle -sözcüklerin kaygan zemininde- okudum diyebiliyorum Karanlığın Yüreği’ni.

20 yaşından sonra İngilizceyi öğrenen Polonya asıllı Conrad, bu kitapla İngiliz edebiyatındaki yerini aşılmaz dalgalarla çevirmiş bir modernist. Ah, bu ‘okura yorumu yasaklamayan ama o yoruma ulaşmak için elinden geleni ardına koymamasını isteyen’ modernistler yok mu? Conrad o kadar çok ara cümle ve simgesel bir dil kullanmış ki önceki cümlede verilen modernist yorumuna bire bir uyuyor tarzı. Anlatıya çevresini tasvir ederek başlayan anlatıcı(gemiden bir mürettebat), sonradan kendi anlatısının dinleyeni olacak şekilde “ve burası da dünyanın karanlık yerlerinden biriydi” diyerek araya giren Marlow’a bırakıyor anlatıyı. Kitabın sonuna kadar anlatıyı devralan Marlow bize üç bölümde üç karanlık olgudan bahsediyor(“insan eli değmemiş Kongo’nun karanlığını, Avrupalıların yerlilere yaptığı zulmün karanlığını ve her insanın içinde gizli olan kötülük yapma arzusunun karanlığını”). Conrad, ders çalışan çocuğunu arada bir kontrol eden baba misali, “terbiyesizlik etme, Marlow, diye hırladı bir ses, ben de hiç olmazsa birisinin daha uyanık olduğunu anladım.” gibi cümlelerle aslında öyküyü anlatanın Marlow değil, asıl anlatıcı olduğunu okuruna unutturmuyor. Seni gidi oyunbaz diyoruz bu gibilerine.

Fildişi ticareti yapan bir şirkete kaptan olarak giren Marlow’dan bulunduğu adada yerlileri zorla çalıştıran, sömüren Kurtz’u geri getirmesi istenir. Kitap bu yolculuğu ele alıyor kısaca. Kitabın iki boyutlu olduğunu başta söylemiştim. İlk boyut dil ve yapısıydı. İkinci boyut ise ele alınan konu: Sömürgecilik. Conrad’ın ince bir simgesellikle yoğurduğu Kurtz adlı karakteri sömürünün, emperyalizmin dünyaya ne boyutta yayıldığının göstergesiydi kitapta. (Borges’e karakter yarattığını düşündüğünüz yazarlar kim diye sorulduğunda ilk olarak Conrad’ı örnek vermesi tesadüf olamaz gibi geldi bana kitabı okuduktan sonra.) Para, heves, hırs uğruna kendinden olmayanı kanının son damlasına kadar sömüren emperyalist kişiler ya da ülkelerin iğrençliğini görmek karanlığın yüreğine balıklama atlamak gibi oldu. Aslında hepimiz maddi manevi birer sömürücü emperyalistiz, değil mi? En basitinden ben bu kitabı inceleyerek sömürüyorum. Bazıları sevgiyi silah olarak kullanıp sömürüyor. Bazılarımız zamanını sömürüyor. Toplantıda seçilseydi çok güzel tartışılırdı bu kitap.

Ömrünü denizlerde geçirmiş Conrad’ın Karanlığın Yüreği’ni kitaplığıma koyup deniz edebiyatının her tonunu hissettim, dediğimde benim için çok keyifli ve faydalı bir okuma olduğunu biliyorum artık. Geri kalan hiçbir olgu bir anlam ifade etmiyor. Ve siz de Conrad’ı okuyun lütfen. Hem modern bir klasik okumak hem de insanlığın savaştan sonraki en büyük suçlarından olan sömürgeciliği karanlık bir şekilde görmek için. Kitapla kalın.
Karanlığın Yüreği, neredeyse yirmi beş yıl sonra üçüncü kez okumama rağmen bende yine aynı sarsıcı etkiyi gösterdi. Eserin edebi üslûbunun insanı etkilememesi imkânsız; ama bir yandan da, kendini hemen bırakan, rahat okunup kenara konulabilecek bir eser de değil Karanlığın Yüreği. Conrad'ın geç yaşlarda öğrendiği İngilizcesiyle yazdığı kitaptaki bu dilin insanı sarsmaması zor, ama insanın anlatılanı hemen, çok kolay anlaması da kolay değil ve sanki bu kasıtlı olarak yapılmış diye de düşünmüyor değilim. Eserin başından sonuna dek hem gerçek hem de mecazi anlamlarıyla karanlık her yeri usûl usûl sarıyor, yazar bazı yerleri aydınlık ve ışıklı bırakırken, hikâye ilerledikçe her yeri zifiri bir ışıksızlığa boğuyor. Conrad'ın karanlıkları türlü türlü; emperyalizm, ırkçılık, insanın insana yaptığı kötülükler ve hiç bir eleştiride sözü geçmemesine rağmen neredeyse bütün sayfalarda adı karşımıza çıkan ve bütün bu sömürünün sebebi olan fildişini düşündüğümüzde hayvanların insanın menfaatleri uğruna yok edilmesinin ideolojisi olan türcülük gibi farklı sömürüleri ve kötülükleri bir arada, karanlığın yüreğine yapılan bir nehir yolculuğuyla anlatıyor Conrad. Ama nasıl anlatıyor? Bu edebi üslûbun hâlâ etkileyiciliğini kaybetmemesi gerçekten ilginç; bir türlü eskimemiş, yaşlanmamış bir dil, bir edebiyat tadı var kitapta ve onu modern bir klasik yapan özelliklerin en önde geleni de bu olmalı herhalde. Conrad'ın karakterlerini çok da kolay ele vermeyen anlatımı ve başımızı döndüren dil kullanımı bütün eser boyunca çıtasını hiç bir biçimde düşürmeden sürüyor; Conrad'ın insana dair, insan ruhuna dair söyledikleri, bütün büyük edebiyatçıların şu dünya tecrübeleriyle sabit olmuş, ancak büyük edebiyat eserlerinde görebileceğimiz bir ifşa eyleminin bir diğer örneği. İşte bu hakikaten ancak çok iyi edebiyat eserlerinde görebileceğimiz bir nitelik ve hiç gecikmeden bu edebiyat şölenine icabet etmemiz gerektiğinin bir işareti hepimiz için.
Evet, güzel bir kitabın daha sonuna geldim. Yaptığım yolculuk çok yorucuydu benim için. Çünkü uzun zaman sonra ilk defa "Nolacak sonraki sayfada?" gibi bir duruma girdim.

Öncelikle bana bu kitabı hediye eden daha doğrusu 120 km yolu kat etmem için rüşvet olarak veren değerli dostum Mehmet'e (https://1000kitap.com/salakoglan) ederim :D

Kitabın konusu bir hayli garip olmakla beraber yavaş yavaş başlayalım dilerseniz :)
Kitabın başında yazarın yazmış olduğu ön söz ile girmek isterim incelememe.
Burada ön sözden de anlaşılacağı üzere yazarımız Greenwich'in bombalanması haberinin üzerine arkadaşı ile sohbet etmeye başlıyor. Tabi buradaki sohbetini bitirince kitabında konusu şekillenmiş oluyor.

Casus...
Ana karakterimiz bir casus evet, ve kendisinden Greenwich'i bombalaması isteniyor. Kitap buraya kadar biraz sıkıcı kabul edebiliyorum. Ama olaylar burada başlıyor ve 70. sayfa civarlarında ana karakter ölüyor.
Nasıl ya?

Aynen bu şekilde tepki vermemle birlikte tabi kitabın güzel, meraklandırıcı ve tuhaf yanları başlıyor. Karakter nasıl ölür ya derken olaylar gittikçe tuhaflaşmaya başlıyor.
Bizim çok sıkıcı olan kitabımız akmaya başlıyor resmen ama öyle böyle değil!

Tahmin edebileceğim olaylar oluyor ama edemediklerim ise gerçekten de ilginç ve şaşırtıcıydı.

Burada tabi kitabımız İngiltere'de geçiyor ve biraz da Sherlock Holmes'ü andırıyor ama bir dedektif kitabı olduğunu düşünmeyin.

Kitabın son sayfaları mükemmeldi. O kadının çırpınışlarını,korkusunu ve tedirginliğini resmen yaşıyordum. Hani nasıl bitirdiğimi anlayamadım kitabı aşırı ama aşırı akıcıydı. Ve duygular,hisler o kadar gerçekçiydi ki resmen yazara hayran kaldım.

Tabi neden 9 puan verdim diye sorarsanız da burada başlardaki sıkıcılıktan dolayı puan kırdım diyelim :)

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
Betimlemeler, ara cümleler, havanın karanlığında başlayıp yaptıkları zulümlerin karanlığında devam eden, insanın karanlığında biten inanılmaz keyif alarak okuduğum, okuduğum her üç cümleden ikisini alıntılamak istediğim muhteşem bir şeydin sevgili kitap. Tekrar görüşeceğiz.
‘’Bu çılgınlık ya da umutsuzluk eylemi, sonsuza kadar koyu bir sır perdesinin gerisinde kalacakmış gibi görünüyor. ‘’

Polonya asıllı İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından Joseph Conrad, Casus adlı romanına kendisinin kaleme aldığı bir ön sözle başlıyor. Ön sözde kitabı ara vermeden ve fazla düşünmeden, romanda gelişen olaylar çerçevesinde çevrenin sefilliği ve ahlaki açıdan çirkinliğini ele aldığında eleştirilere hedef olacağını o günden anlasa da yazdığını dile getiriyor. Bu ön sözü kaleme alma sebebinin bir savunma olmadığını, yaptığı şeyin nedenlerini açıklamak ve anlatmak için olduğunu söylüyor. İnsanların duyarlılıklarını hiçe saymak; aynı zamanda okurları derinden sarsıp onları şaşırtmak, sırf çirkinlikleri vurgulamak amacının olmadığını, romanın yazılmasına etken olan öfke, temelindeki acıma ve küçümseme duyguları; romanda çevrenin dış koşullarında yer alan sefalet ve çirkinliklere nesnel yaklaştığının kanıtı olduğunu ifade ediyor. Casus ‘un konusunun ise bir arkadaşı ile sohbet ederken terör eylemlerine yapmış olduğu yorumun sonrasında, anarşik olaylara verilen örnekler arasında Greenwich Gözlemevi ‘nde gerçekleşen eylemin; eylem sonrasında meydana gelen olayların anlatımında kafasında beliren düşüncelerden, sonrasında terör konulu bir kitapta edindiklerinden şekillendiğini dile getiriyor. Conrad öykünün taslağının kafasında belirmesinden sonra romanda yer alan ana kahramanların kişiliklerinden çok çevreninin, ruhsal durumlarından çok insanlıkların ön plana çıkmasını amaçladığını, aynı zamanda ayrıntılar açısından da inandırıcı olmayı hedeflediğini ifade ediyor.

‘’Winnie Verloc ‘un tam bir kargaşaya, yıkım, çılgınlık ve umutsuzluk içinde biten öyküsünü anlatırken (burada belirttiğim biçimde anlatırken) amacım insanların duygularını boş yere sarsarak yaralamak değildi. ‘’


Kitabın ön sözünde yere alan yazarın ifadelerini incelememe taşımamın sebebi; ifadelerinin ne kadar doğruluk payı taşıdığını gösteren kitabında amaçladığı düşünceyi okurda oluşturmayı başarması. Kitabın önemli kahramanlarından Winnie Verloc ‘un başına gelenler ve kitabın sonlarına doğru yaşanan dramdan öte olaylar karşısında yapılan insanlık dışı yaklaşım, tutum ve davranışların yazarın da ifade ettiği gibi çok daha ön planda olması kitabın mükemmel kurgusu yanında insanların içinde bulunduğu dünyada edindikleri pozları ortaya koymakta.

Naçizane tavsiyem kitabı okuduktan sonra ön sözü okumanız çünkü romanın fikir ve yazım süreci kafanızda romana dair kurgu oluşturup sizi romanın amaçladığı merak ve duygudan uzaklaştırabilir.


Casus, devletin üst kademelerinde yer alan kişilerin maşası olan ajanların, düşman oldukları (dost oldukları var mı? Dediğinizi duyar gibiyim) devletlerin açıklarını kollayan bürokratların bu uğurda zayıf, çaresiz insanların hayatlarının mahvolmasına göz yuman acımasız insanların çevresinde şekillenmiş bir eser. Romanın ana kahramanı olan Adolf Verloc, Baron Stott-Wartenheim ‘in (Britanya Büyükelçisi) casusudur. Aynı zamanda her casus gibi kamufle edilen bir hayata Londra ‘da kırtasiye dükkanı ve evlendikten sonra kurduğu bir düzenle şekil verir. Dışarıdan bakıldığında gayet sıradan bir yaşama sahip olan Verloc bir gün sabahın erken saatlerinde büyükelçiliğe çağrılınca işlerin ters gittiğini anlar. Çeşitli aşağılanmalara maruz kaldığı bu görüşmede birinci katip Vladamir tarafından tehdit edilir. Ve hiçbir şey yapmayıp yıllarca boşa maaş aldığını ifade eden Vladamir, yapılacak eylemin sıradan terör ya da intikam öfkesi taşımaması; kimsenin mantığını çözemediği insanlığa karşı duyulabilecek en yüce saygı ile akılsızlığın gösterebileceği vahşetin bir araya getirileceği bir eylem olmasını istediğini aşağılayıcı cümlelerinin arasına sıkıştırır. (kitabın en ilgi çekici diyologlarındandı. )

Kendisinin ele verileceğinden korkan Verloc, anarşistlerden oluşan çetesini dükkana toplayıp eylem planı tasarlarken, 7 yıl önce evlendiği karısı Winnie Verloc ‘un zeka geriliği olan kardeşi Stevie duydukları karşısında dehşete kapılır. Winnie ‘nin kardeşini korumak için yapmış olduğu evlilik, annesinin Verloc ‘un iyi niyetini harcamamak için dul bakım evine gitmesi yaşanacak olayların maalesef önüne geçemez.


Modernist akımın öncülerinden Conrad, bir ajanın hayatından önemli bir kesitini bizlere sunarken; terörün, anarşizmin, bürokrasinin, insanlar arasındaki hiyerarşinin, siyasetin kirli yüzünün aynı zamanda çaresizliğin yol açtığı hataların insanda bulduğu karşılığı da mükemmel tasvirlerle okuyucuya aktarmakta. Kitabın ilk 70 sayfası okuyucu için durağan ve yorucu geçse de sonrasında gelişen olayların tahmin dışı olup merak duygusunu diri tutması, karakterlerin duygu ve davranışlarının hem bu kadar yoğun tasvirlerle anlatılması, hem de olayların kirli yüzüne dair ince mesajlar vermesi eserin klasikler arasında yer almasının nedenlerini bir nebze açıklıyor.

Romanın yan karakteri olsa da birçok okuyucu için ilginç bir karakter olan Profesör ‘ün önüne gelene bomba yapıp vermesi (yakalanamıyor çünkü böyle bir adamdan çıkabilecek akılcı bir önleme sahip) ve ona göre halkın yasallığa olan inancını ancak topluca ya da bireylerce tek tek yapılacak şiddet eylemleriyle temelden yıkılacağını savunması kitabın bir diğer ilgi çeken detayıydı.


‘’ Dürüstlük timsali Profesör de yürüyor, ama gözlerini iğrenç insan kalabalıklarından kaçırarak yürüyordu. Onun bir geleceği yoktu. Ama umrunda bile değildi. Büyük bir güçtü o. Felaket ve yıkım sahneleri düşünerek keyifleniyordu. O da yürüyordu; cılızdı, kılıksız ve asık suratlıydı ama sırf çılgınlık ile umutsuzluk silahlarını kullanarak yeni bir dünya düzeni kurmayı tasarlayan korkunç bir adamdı. Kimse ondan yana bakmıyor ve Profesör, kalabalık caddede hiçbir kuşku uyandırmadan, ölümcül, salgın bir hastalık gibi ilerliyordu. ‘’
Karanlığın Kalbi, edebiyat tarihinin başarılı eserlerindendir. İçerdiği sembollerin çokluğu nedeni ile ders kitabı olarak kullanılır. Özellikle İncil referansları çoktur. İncelenmediğinde daha keyifli bir okuma sunmasına rağmen, konu olarak iç daraltıcıdır ; geçen yüzyıl başında Avrupa'nın sömürgeleri olan Afrika ülkelerinde yaptıklarını sembolizm yardımı olmaksızın anlayabileceği şekilde okura aktarmış yazar. Edebiyat dünyasına ilgisi olanlar gözden kaçırmamalı.
Afrika'nın içlerine, kara kıtanın kalbine yolculuk..akıntının tersine karanlığın yüreğine..

Üzerine düşünülmesi gereken sözleri barındıran ilginç bir kitap. Uzaklaşırken yakalayan bir anlatım dili ..
''işte tam da gençlik böbürlenişimin ışığı.''
''Oyunlaştırılmış suskunluk''

Ben Türkçe-İngilizce iki dilli baskısından okudum. Tavsiye ederim. İyi okumalar.
Eserin içinde konu olarak siyaset, aşk ve suçluluk duygusunun birbirine karıştığı bu sürükleyici bir akış var.
Yazar sık sık derinliklere inmeyi bunla beraber sık sık güzel mesajları da vermeyi ihmal etmemiş.
Dili oldukça sade olan bu eserin olay örgüsü temel olarak üniversiteli bir gencin kendisini Rusya'da casusluk oyununun içinde görmesini konu alır.
Çok beğendiğini bir eser oldu, şayet tür olarak sizin alanınıza giyiyorsa okumanızı içtenlikle tavsiye ederim.
Herkese iyi okumalar.
Conrad'in modern dönem öncesi eserlerden biri olarak tanımlanan çok önemli bir yapıtı. Emperyalizm eleştirisini ve dönem için son derece hümanist sayılabilecek kitabını özellikle notlar alarak okumakta fayda var. Mitolojik unsurları, psikanaliz unsurları ile çeşitli katmanlardan oluşan altmetinler sunan kitap görünürde Kurtz'un aranıp bulunmasından ibaret konusuyla son derece düz gibi görünen bir hikaye sunuyor. Üst metinden ziyade altındakilerle ilgilenmeyi seven kişiler için geniş bir psikanaliz ziyafeti ve tartışma bolluğu içinde yüzeceği bir deniz olarak ifade edilebilecek bir dev eser. Son derece kuru üslubuyla akıcı bir macera bekleyen kişiler uzak durmalıdır. Zira yazarın derdi asla bu değil. Okuyucusunu dikkatle seçen bu kitabı tartışma gruplarına ve Jung hayranlarına öneriyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Joseph Conrad
Unvan:
Polonya Asıllı İngiliz Yazar
Doğum:
Ukrayna, 3 Aralık 1857
Ölüm:
Bishopsbourne , İngiltere, 3 Ağustos 1924
1857'de Polonyalı bir anne-babadan Ukrayna'da doğdu. Asıl adı Josef Korzeniowski'ydi. Sürgün edilen anne ve babasıyla birlikte Rusya'ya gitti. 1874 yılında bir Fransız gemisinde denizcilik hayatına başladıktan sonra 1884'de bir İngiliz denizcilik şirketine geçti ve İngiliz vatandaşı oldu. Denizcilik hayatı 1894'e kadar sürdü. Bundan sonra kendini yazmaya verdi. Ancak bu yıllar arasında, hikâye ve romanlarının pek çoğuna konu ve tema sağlayan denizcilik hayatından alacağını almıştı. 1924 yılında ölen Conrad, anadili olmamakla birlikte İngiliz dilinin en önemli yazarları arasında yeralmayı başardı. Dilindeki belli belirsiz yabancılığı, anlatmayı sevdiği iç dünyaları, çeşitli yorumlara açık çetrefil kişilikleri anlatmakta başarıyla kullandı. Nostromo (Çeviren: Mehmet H. Doğan, Adam Yayınları), Nigger of Narcissus, Lord Jim, Victory (Zafer, Çeviren: Armağan İlkin, Adam Yayınları), Secret Agent, Under Western Eyes (Razumov'un Öyküsü, Çeviren: Ayşe Yunus-Zafer Bakırcı, Alan Yayıncılık) ve The Heart of Darkness en önemli eserleri arasındadır.

Yazar istatistikleri

  • 69 okur beğendi.
  • 448 okur okudu.
  • 27 okur okuyor.
  • 713 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları