Stephen King

Stephen King

8.4/10
5.516 Kişi
·
16.428
Okunma
·
2.360
Beğeni
·
33.059
Gösterim
Adı:
Stephen King
Tam adı:
Stephen Edwin King
Unvan:
Abd'li Hikâye ve Roman Yazarı
Doğum:
Portland, Maine, 21 Eylül 1947
Stephen Edwin King (d. 21 Eylül 1947; Portland, Maine), ABD'li hikâye ve roman yazarı.

Genellikle gerilim ve korku türünde eserler vermiştir. Kitaplarının çoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. İlk romanı Göz (Carrie) 1974 yılında yayınlanmıştır. Özellikle 1982 yılında başlayıp, 2005 yılında sona erdirmiş olduğu Kara Kule (The Dark Tower) serisi ile ünlüdür. Pek çok kitabı senaryolaştırılıp beyaz perdeye aktarılmıştır.

İlk profesyonel kısa öykü satışını "The Glass Floor" adlı öyküsüyle Starling Mystery Stories'e yapmıştır(1967). Kendisini tekrar ettiği gerekçesiyle 2002 yılında yazarlığı bıraktığını açıklamıştır. Ancak bu kitaptan sonra birçok yeni eser verdi. King’in en son romanı 2009 Kasımında yayımlanan Under the Dome (Kubbenin Altında) olup, New York Times En Çok Satanlar listesinde uzun süre 1 numarada kaldı. 2010’un Ocak ayında, King yazılmış halde olan ve basılmayı bekleyen iki kitabı daha bulunduğunu açıkladı
Öğretmenliğin en iyi tarafı ne biliyor musunuz? Bir çocuğun yeteneğini keşfettiği ana şahit olmak. Dünyada bununla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yoktur.
Stephen King
Sayfa 316 - Altın Kitaplar
_ Dünyada taştan ibaret olmayan başka
yerlerin de olduğu bir şeyler vardır...
İçinden alamayacakları ve dokunamayacakları
bazı şeyler. O sana aittir.Ne yapsalar
alamazlar.
+Ne hakkında?
-Umut...
"Televizyon fena değil, ona karşı değilim, ama insanı dünyadan koparıp yalnızca kendi camına bağlamasını sevmiyorum. En azından o bakımdan radyo daha iyiydi."
Yaşamı boyunca sinirlerine hakim olmaya çalışmıştı. Başarısızca.
Stephen King
Sayfa 101 - Altın Kitaplar
Freud bize bilinçaltının hiç bir zaman konuştuğumuz dilde düşünmediğini söylemişti. Ancak simgelerle kendini ifade etmeye çalışır.
Stephen King
Sayfa 238 - Altın Kitaplar
Beklentilerimin çok çok üzerinde bir kitap oldu Medyum. King'i çok çok iyi tanımadığım için, O'yu okuduktan sonra bir daha hiçbir kitabında öyle bir tat alamayacağımı zannediyordum.
(Sen öyle san, daha yeni başlıyoruz.)
Bu düşüncelerimin üzerine Medyum'u okuyunca tokat yemiş kadar oldum. Bu adam harika!

Öncelikle ''The Shing''i ''Medyum'' olarak çevirmelerinde ki maksadı hala anlayamadım. The Shining; parıltı, ışıltı gibi anlamlara geliyor ve kitaptaki baş karakterimiz Danny Torrence'ın da özel yeteneği bu: Işıltı. Merak ediyorum, Medyum ne alaka ? Medyum'un ne olduğunu anlamak için internete baktım, önce ''Medyum'a gitmek caiz midir'' gibi Nihat Hatipoğlu'nun iftar programları çıkarken, sonradan kelime anlamını bulabildim. Medyum, ruhlar alemi ile iletişime geçebildiğini ve ölülerle canlılar arasında iletişim kurabildiğini iddia eden kişi. Danny, Overlook Otel'inde daha önceden ölüp ruhları hapsolmuş bir kaç kişiyi görebiliyor; herhalde buna güvenerekten adını Medyum koymuşlardır. Neyse burayı daha fazla uzatmayayım. Zaten bir King kitabının incelmesinde ne yazdımda Nihat Hatipoğlu'ndan bahsetmeye fırsat buldum farkında değilim. Kitaba geçelim en iyisi...

Jack Torrance bir oyun yazarıdır. Kendisi ''Overlook'' adında bir otelde kış zamanı işe başlıyor. Kış zamanı Overlook'a gelen giden yok, ailemle güzel vakit geçiririz hemde yarı kalmış oyunlarımı yazarım diye düşünüyor. Tabi bunu Jack Torrence düşünüyor. King ise '' Kışın adam olmaz bu yüzden onlara kimse yardım edemez, yollar kapalı olur kaçamazlar, rüzgar camı falan örter ortamı iyice gereriz, çok soğuk nasılsa dışarı çıkamazlar, ha birde o kadar karda arabayla da gidemezler '' diye düşünerek mekanı otel seçtiğinden kuşkum yok :D Bu arada böyle dediğime bakmayın, King'in bunları ayarlayıp bize bu kadar iyi bir şekilde aktarması mükemmel bir unsur bence. Bir kez daha saygı duydum Üstad. Her neyse, otele yerleşirler ve kısa zaman sonra otelin laneti Torrence ailesini bulur.

Kitabın baş karakteri Danny, 5 yaşındadır. Kendisinin çok yüksek düzeyde ''Işıltı'' gücü var. Işıltıya sahip olan insanlar, insanların zihninden neler geçtiğini okuyabiliyor. Ayrıca hayalet, kurt kafalı adam, 217 numaralı odadaki abla gibi arkadaşları da görebiliyor. Otel de bu yüzden lanetini bir anda belli ediyor. Yoksa mis gibi otel, 2 bahçesi var, mutfak var, son derece konforlu(!) 217 numaralı bir odası var, bir de dağ başında daha ne olsun! Otel, Danny Torrence'ın ışıltısını istiyor ve almak için her şeyi yapabilir; gerekirse siyah aslanları kullanır,gerekirse kafası kurt olan herifi kullanır, gerekirse 217 numaralı odadaki psikopat kadını kullanır, olmadı mı ? O zaman da babası Jack Torrence' ı kullanır...

Kitabın ilk 206 sayfasında güzel diyaloglar ve merak unsurları ağır basarken, devamında ekşın ve gerilim odaklı devam ediyor. Kesinlikle birbirlerini çok çok iyi tamamlayan bir ikili olmuş. Bayıldım!

Kitabın böyle yağ gibi aktığını görünce ara verdim ve Medyum'un devamı olan Doktor Uyku'u da hiç bekletmeden aldım. Danny Torrence'ın yine kitabın baş karakteri olduğunu ele alırsak, kitabın kötü olmasına ihtimal vermiyorum zaten.

Son olarak; Kitabı alıp, okumayı düşünmüyorsanız hala, bende reklam yeteneklerimi konuştururum:

- Danny Torrence gibi bir çocuğu tanıyamayacaksınız.

- Overlook Otel'inin büyüsünü hissedemezsiniz.

- 400 sayfalık güzel bir gerilim kitabı okuyamazsınız.

-''Işıltı''nın gücünü gerçek hayatta fark edemezsiniz.

- Medyum'u okumadan, Doktor Uyku'dan da çok zevk alacağınızı düşünmüyorum.

Daha saymama gerek var mı ? Bence yok. Kitabı okumak isterseniz Stephen King Etkinliğimize de bekleriz :#30096680. Zaten etkinlikte misiniz ? O zaman gözüm üzerinizde ! :D

Saygı ve Selametle
Çok fazla King kitabı okumadım ama okuduğum her bir King kitabını okuduktan sonra kurduğum cümleler, “bu adam manyak” ya da “bu adamda nasıl bir kafa var” tarzında oluyor. Kitap ne klasikleşmiş bir bilim kurgu kitabı ne de klasikleşmiş bir gerilim kitabı, kitap baştan sona karakterlerle bizi bir yapan, onları bizimle beraber yaşattıran duygu yüklü bir kitap. Klasik bir bilim kurgu kitabı olsa kitap içinde zamanda yolculuk kavramları daha çok ön plana çıkardı, klasik bir gerilim kitabı olsa JFK’nın suikast olayına daha çok yoğunlaşırdı; ama bu iki unsur kitabın alt yapısını ve temelini oluşturan kavramlar, unsurlar olsa da kitabı esas bir kitap yapan baş unsur kesinlikle içinde fazlası ile barındırdığı duygudur. Kitabın başlarında okura verdiği duygu pek olmasa da sayfalar okundukça kitabın okura verdiği his ne bir bilim kurgu oluyor, ne de bir gerilim oluyor, aksine King’ten hiç beklenmeyecek şekilde yüklü bir şekilde duygusallık oluyor, tamam, tabii ki de kitabın içinde bilim kurgu ve gerilim hâlâ bir King kitabından beklenildiği gibi çok kaliteli olarak biz okura yansıyor ama duygusallık kesinlikle çok daha fazla. King’i bu yönü ile hiç tanımamıştım, bir tanıdığım, bir King romanını okuduktan sonra boğazının düğümlendiğini ve duygusallaştığını söylese ve bu kitabı okuduktan sonra aynı hisler sende de olacak diye söylese cevabım şüphesiz King böyle bir şey yapmaz ama sen de beni bu sözünle bir güzelce güldürdün demek olurdu. Bu hislerin yanında kitap kesinlikle de Amerika’nın yakın tarihine, JFK’ya içinizde bir merak uyandırıyor, hele ki de benim gibi 1950 ve 1960 Amerika’sını çok seviyorsanız bu ilgi ve merak sizi kitaba daha çok bağlayacak.

Jake Epping ve Sadie karakterleri kesinlikle çok sevilesiceler. Kedisi olmasından ve verdiği tepkiler ile cevaplarından dolayı Jake’i kendime çok yakın hissettim ama bir de Sadie var ki ayrı bir hoşuma gitti. Yaptığı sakarlıklar mı desem, baş belası gibi bazı şeyleri arka arkaya sorması mı desem yoksa tez canlılığı mı desem bilemedim ama kesinlikle bunların hepsi Saide’yi âşık olunası bir karakter yapmış. Bilim kurgu ve gerilim iki unsurunun yanında bunun gibi kısımlar kitabı en azından benim için daha üst boyutlara çıkardı. Kitabın içinde bir konu, bir olay örgüsü tabii ki var ama bu konunun yanında da Jake’in geçmişte kurduğu bir yaşamı var, gündelik olayları var. Şüphesiz ana konudan daha çok Jake’in gündelik hayatını okuyoruz (kitabı okuyanlar sebebini bilir). Bu normal gündelik yaşamı okurken (en azından beni) ne kitaptan sıktı ne de herhangi bir derecede en ufak bir şekilde kitaptan soğuma oldu, aksine kitabın içine beni bu kısımlar daha çok çekti. Jake’in normal sürecini okurken onu daha çok yaşıyoruz, onunla daha çok özdeşleşiyoruz. Hani olur ya güzel bir kitap okurken kitabın karakteri artık bizim arkadaşımız olur, kitap bittikten sonra da o karakteri özleriz, onunla beraber yine bir şeyler yapmak isteriz ya da biz kendimiz bir şeyler yaparken acaba o olsaydı ne derdi veya nasıl tepki verirdi diye düşünür ve kendimize sorarız, işte böyle bir kitaba en güzel örneklerden biri 22/11/63.


Farklı bir, zamanda yolculuk hikâyesi. Zamanda yolculuk kitaplarında ya da filmlerinde en çok hoşuma giden kısımları zaman değişikliğine dair en ufak ayrıntıların verilmesidir. Aynı tarihe gidip, aynı tarihte aynı kişi ile her seferinde aynı cümleler ile tarihte, evrende yer almaları, karşılaştığı kişiden her seferinde aynı bir şeyi istemesi, aynı cevabı alması, her seferinde aynı şeylerin tekrarı olması gibi ince ve küçük ayrıntıların yer verilmesi çok güzel ayrıntılardı. Yapılan zaman yolculuğunda karakterin gittiği yıla göre etrafındaki insanların giyim şekillerine göre kendi üzerindeki elbiseleri düşünmesi, daha ilk başlarda o zamana göre giyinme isteği ve aklında oluşan düşüncelerini okumak kitabın güzel ince ayrıntılarından bir başkasıydı.

Kitap malum Stephen King’in hemen hemen tüm romanlarında kullandığı Derry Kasabası’nda geçiyor, en azından bir kısmı. E geçmişe yolculuk olduğu için de ve geçmişe gidilen yıl da 1958 olduğu için de King’in en büyük ve en önemli romanlarından biri olan O’ya kitabın içinde göndermeler yapılmadan olmazdı. Yapılan göndermeleri, kurulan cümleleri okumanın keyfi de çok güzeldi. Göndermeleri okudukça yüzde istemsizce oluşan gülücükler eşliğinde, havada bir cisim varmış gibi elimin o cismi yakalaması ve “aha göndermeyi yakaladım” gibi cümleler kurarak göndermeyi yakaladığımı defalarca belli etmek istedim. Kitabı okuyacak arkadaşlara tavsiyem bu kitabı lütfen ama lütfen O kitabından sonra okuyun, o zaman emin olun ki bu güzel kitaptan alacağınız keyfin üzerine kat kat daha fazla keyifler eklersiniz; çünkü bazı göndermeler bayağı bayağı O kitabı için çok önemli olan gelişmeler, haliyle de 22/11/63 için de çok önemli gelişmeler. Sonuçta Stephen King, Jake Epping ile biz okurlarına da zaman yolculuğu yaptırıyor. Derry’e, Çorak Topraklar’a, O kitabının 6 kafadarının bulunduğu yerlere bizleri götürüyor. Yapılan tüm göndermeleri yakalamak ve tadını almak için yazarın bir başka harika kitabı O’yu öncelikli olarak okumak onun için çok önemli.

Stephen King’in müziğe olan tutkusunu hemen hemen hepimiz biliyoruzdur, özellikle de başta Greg Iles olmak üzere ve birçok yazar ile oluşturdukları The Rock Bottom Remainders adında efsanevi bir müzik grupları da var malum. King bizlere bu kitabında birçok müzik hediye ediyor, ama iki tanesi var ki onlar şüphesiz en iyileri. Birincisi çoğunluğumuzun bildiği Dean Martin’den That’s Amore, ikincisi ise Green Miller’dan In The Mood. Şarkıların geçtiği bölümleri, sayfaları o şarkıları dinleyerek okuyunca 50 – 60 senelerinin havası, kitabın atmosferi daha da güzel yakalanıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=OnFlx2Lnr9Q
https://www.youtube.com/watch?v=XElwAwS0GvE


Okuma sürem boyunca 50’lilerin, 60’lıların Amerika’sında yaşadım resmen. Uyumlu bir şekilde yaşamımı devam ettirebilmek için de bilgisayarda L.A. Noire oynadım. Cole Phelps ile Dallas ya da Derry olmasa da Los Angeles sokaklarında gezdim, suçluların, katillerin bıraktığı izlerin peşinden gittim. Caz ve blues müziğin tadını aldım. Jake gibi fötr şapkayı kafaya tam düz şekilde takmak ile şapkayı hafiften eğik takmanın ince ama büyük farkını keşfettim. O senelerdeki kadınların zarif güzelliklerini gördüm tekrardan. Alice Harikalar Diyarı’nı şu an ki aklım ile okumam lazım dedim ve tavşam deliğim olan 22/11/63 etkisinde Alice’in tavşan deliği ile tanışmak için heyecanlandım.


King’in öğütünü ve tavsiyesini dinleyip politik fanatizmin nelere yol açabileceğini görmek, öğrenmek istemeliyiz. Politik fanatizmin yol açtıklarını görmek için en azından Zapruder’in filminin 313. Karesini izlemek yeterli olacaktır.
https://www.youtube.com/watch?v=iU83R7rpXQY

Dans Etmek Hayattır
Ba-da-da… Ba-da-da-di-dam…
https://youtu.be/8Tc3qscjjsc
O, ilk sayfada okuyucuları etkisi altına alan, 1216 sayfa boyunca etkisinde tutan, hatta kitap bittikten sonra da etkisinde kalmasına sebebiyet veren harika bir korku/gerilim romanı...
Kitabı, Mahşer'i okumamdan sonra sitedeki dostlarımın "O'yu da oku, literatürde çok kapıştırılır" demeleri ile okudum. Dolayısıyla öncelikle bu karşılaştırma hakkında bir kaç kelime edeyim. Kıyaslayamıyorum... İkisi de gerilimin had safhada aktarıldığı mükemmel edebiyat ürünleri ancak Mahşer her ne kadar gerçek olabilecek bir kurguysa, ve insanı aslında olabilirliği geriyorsa; O da bir o kadar imkansız bir hikaye (Ya da imkansız olduğunu düşünecek kadar yaşlı mıyım yoksa), ve doğa üstü varlıkların ve olayların korkusu hakim hikayeye... O yüzden ikisi de kendi kulvarlarında birer şaheser...
Gelelim O'ya... Hikaye, Derry isimli küçük bir kasabada iki farklı zamanda geçmekte.. 1958'de 7 küçük kahramanımızın 10- 12 yaşlarındaki haliyle başlamış ve tam 27 yıl sonra, 1985'de devam etmiştir. Derry, nehirler ve su kanallarıyla dolu şirin mi şirin ama bir o kadar da tehlikeli bir yerdir. Tehlikeyi yaratan da çoğu kişide "palyaço korkusu" yaratmış olan sevgili, sevimli, çocukların dostu Pennywise'dır...
(Sonrası spoiler:))
Pennywise biçimsizdir, kişinin korkusuyla beslenip şekillenir. En çok korktuğundur. Bu şekilde biçimsiz bir varlık yaratabilmek tam bir ustalık işi... Aynı paragrafta iki kişinin aynı şeye bakarak farklı şeyler görmesini hiç kafa karışıklığına sebebiyet vermeden aktarabilmek, Stephen King'in ustalığının basit bir işareti aslında...
Öte yandan 7 kahramanımıza gelelim... Kendilerine Kaybedenler Kulübü demiş bu 7 çocuğumuzun ortak özelliği, bir şekilde ve bir nedenden dışlanmış olmaları. Birinin aşırı kiloları, diğerinin teninin rengi, bir diğerinin dini inancı, bir diğerinin cinsiyeti, ötekinin sağlık sorunları, başkasının esprileri ve esas oğlanımızın başından geçen bir olay hepsinin toplumdan dışlanmasına ve birbirini bulmasına sebebiyet vermiştir.
King'İn bu kitaptaki en beğendiğim şey, bölüm geçişleri olmuştur. 7 kişinin bakış açısı ve 2 farklı zamanı hesaba katarsak toplamda 14 boyutlu bir hikaye... 14 boyut arasındaki geçişler, cümlenin ortasındaki bir kelimeyle sağlanıyor. Tabi bunda sanırım King kadar sevgili çevirmenin de başarısı büyük.
Yine kitabı okurken sürekli olarak çocuklara ve çocukluğa övgünün olması yüzümü hep gülümsetti... Çocukken sınır tanımayan bir hayal gücümüz var, "imkansızlık" diye adlandırılan kavramı inanç ile yıkabiliyoruz. Ancak büyüdükçe kalıplara giriyoruz, mantık ise içimizdeki pek çok şeyi öldürüyor. Ve aslına bizi güçsüz kılıyor...
Özetle... 10/10'u rahat rahat hak etmiş bir kitap... Okuyun okutun:)
Bir Stephen King kitabı daha bitti. İlk olarak söylemek istediğim şey bu kitaba on puan vermenin veya mükemmel bir kitap olduğunu söylemenin, bu türde gerçek anlamda çok iyi olan kitaplara büyük bir haksızlık olacağı. Hayvan Mezarlığı'nı okumadan önce üç Stephen King kitabı okumuştum: O, 22/11/1963 ve Sadist. İkisini beğenmiş Sadist'te ise hayal kırıklığına uğramış ve okurken sıkılmıştım. Hayvan Mezarlığı'nı okurken de Sadist'te olduğu gibi hissettiğimi  söyleyebilirim.  İlgi çekici konu, iyi bir giriş ancak devamında beklentilerin çok altında kalan bir kitap. Korku-gerilim ustası olarak bilinen bir yazarın en beğendiğim eserinin, içinde hiçbir korku öğesi barındırmayan 22/11/1963 olması da işin ayrı bir ironisi.

Kısaca konudan bahsedecek olursam; Doktor Louis Creed ve ailesi kırsal bir bölgedeki büyük ve eski bir eve taşınırlar. Doktor Louis, eşi Rachel, küçük kızları Eileen ve bebekleri Gage ile Creed ailesi için her şey yolunda gitmektedir. Ta ki komşuları Jud, Creed ailesinin evine yakın bir bölgedeki evcil hayvan mezarlığını onlara gösterene kadar. Geçmişten o güne bu mezarlığın taşıdığı sır, Creed ailesi ve komşularının hayatını tamamıyla değiştirecektir.

Hayvan Mezarlığı'nın başlangıcı benim için iyiydi. Klasik bir giriş olarak görünse de kırsal bir bölge, eski büyük bir ev, mükemmel aile benim sevdiğim unsurlar. Kitap üç bölümden oluşuyor ve ilk bölüm bana göre çok durağan. Olaylar ağırlıklı olarak ikinci ve üçüncü bölümlerde yaşanıyor, ama bu bölümlerde de sıkıntılı bir nokta var: Bu nokta da, yazarın oluşturmaya çalıştığı korku-gerilim ortamının beni içine çekememesi. Kitabı okurken heyecanlandığımı ya da gerildiğimi hatırlamıyorum desem yeridir. Stephen King'in korku-gerilim türünde okuduğum üç eserinin hiçbiri beni tam anlamıyla bu gerginliğe sürükleyemedi. Okura ulaştırılmak istenen korku öğeleri fantastik unsurlarla birleştiriliyor ve bence bu, olayı korkunç ya da gerilim dolu yapmıyor aksine zaman zaman komik bir hale getiriyor. Farklı yazarlarını aynı türde eserlerini okuduğumda oldukça gerildiğimi hatırlıyorum ama King şu ana kadar bende bunu başaramadı.

Bir de şu durum var: Örneğin Hayvan Mezarlığı'nın yorumları genel olarak çok iyidir ve okur bunun baskısını üstünde hissedebilir. "Acaba sorun bende mi," diye düşünür, "Herkes beğeniyor hadi ben de beğendim," der. Şu da olabilir: "Kitabın yazarı Stephen King, oldukça tanınan, ünlü, verimli ve belli ki çok iyi bir yazar, o halde ben bu kitabı eleştiremem." Bu bana göre oldukça gereksiz ve saçma bir bakış açısı. Bu türde kitaplara oldukça alışkınım ve bana göre bu kitabın çok iyi olduğunu söyleyen biri kesinlikle bu türe alışkın değildir veya yukarda söylediğim nedenlerden beğenmiş gibi görünür. Abarttığımı düşünenler olabilir ama ben kesinlikle abarttığımı düşünmüyorum. Hayvan Mezarlığı çok iyi, mükemmel, gerilim dolu kategorileri altına girebilecek bir kitap değil. Kitabın yorumlarına bakarken şöyle bir yorum görmüştüm: "Aynı kitabı başka (meşhur olmayan) biri yazmış olsaydı haberimizin dahi olmayacağı bir kitap." Kesinlikle katılıyorum. Kapağında Stephen King veya herhangi çok tanınan bir yazarın ismi yazıyor diye o kitabın mükemmel olduğunu söylemek veya kitabı eleştirmekten kaçınmak zorunda değilsiniz.

Sonuç olarak; yazarın o bahsedilen gerilim duygusunu bana bir türlü geçiremeyişi, kurgunun basitliği, yer verilen korku öğelerinin neredeyse komik gelecek kadar zorlama olması, kitabın bana yavan gelmesine ve yine hayal kırıklığına uğramama neden oldu. Stephen King okumaya tabii ki devam edeceğim. Bir sonraki King kitabım ne olur bilmiyorum ama Mahşer dışındaki herhangi bir kitabına çok büyük beklentilerle başlamayacağım. Hayvan Mezarlığı'nı çok iyi olduğu için tavsiye edemeyeceğim maalesef. Bu kitabı ancak, Stephen King kitaplarının büyük çoğunluğunu okumak ve kitap hakkında fikir sahibi olmak isteyenlere tavsiye edebilirim. Keyifli okumalar.
Bir Stephan King efsanesi!

Amerika'da bir biyolojik silah üretimi tesisinde gerçekleşen küçük bir kaza ve güvenlik zaafiyeti sebebiyle %99 bulaşıcı ve % 99 da öldürücü bir grip mikrobu tesisden yayılır. Kısa bir sürede tüm Amerika'yı etkisine alarak toplu bir ölüm gerçekleşir. Hİkaye buraya kadar çok klişe aslında... Ama bu kitap tam da bu noktada benzerlerinden ayrışıyor.

Öncelikle kitabın "Önsöz"ünden bahsetmek istiyorum. Kitapta 2 adet önsöz yazılmış. Biri; kitabı henüz almamış olan, kitapçıdaki okuyucuya hitaben, ikincisi ise kitabı almış olan ve okuma hazırlığındaki kullanıcıya hitaben kaleme alınmış. İkisinde de verdiği ana mesaj şu aslında: "400 sayfalık kısa versiyonu okuduysanız farklı bir akış bulmayacaksınız, sadece sahneler daha detaylı"... Önsözde neden iki versiyon olduğunu da kısaca yazmış. Kİtabı ilk olarak 1200 sayfalık şeklinde yazmış, ama yayıncıya sunduğunda bir maliyet analizi yapılmış ve 1200 sayfanın iyi kar getiremeyeceği hesaplanmış. "Git bunu kısalt da gel" demişler. Bunun üzerine King, uğraşmış didinmiş ve 400 sayfalık versiyona indirerek yayımlamış. Ama yıllar geçmiş, Stephen King ün kazanmış, para kazanmış, ve şimdi "Artık hepsinin basılmasını istiyorum" diyebilmiş. İyi ki de demiş :)

Gelelim kitaba. (DİKKAT: Bundan sonrası biraz spoiler içerebilir.)
Kitap 3 bölümden oluşmakta.

1. Bölüm, hastalığın ortaya çıkması ve yayılmasını, tüm ülkenin korkunç bir hastalığa kurban gitmesini anlatmakta. Bu bölüm oldukça sinirimi bozdu açıkçası. Özellikle ocak ayının ilk günlerine okuduğum ve "domuz gribi salgını"nın tüm basında yer aldığı günlerde dışarda kim hapşırsa ya da burnunu silse, istemsizce irkildim, hastalık kapıp öleceğimi sandım bir an. Bu bölümde ülkenin farklı kısımlarında birbirinden çok farklı sosyal, kültürel ve ekonomik sınıflarından pek çok insanın hikayesini ve hayatta kalma çabasını gördük. Çok fazla isim geçmesi ve kitabın tek bir baş karakter üzerine kurulmamış olması takibimi zorlaştırdı. Çoğu bölüme başlarken "bu kimdi ki?" diyerek başladım. Yine 1. bölümdeki beni en çok etkileyen bölüm 38. kısımdı. Hani bilirsiniz, 1000 kişi öldü demek dile kolaydır çoğu zaman, ama o 1000 kişinin her birinin "birey" olduğunu farketmek ve hikayesini öğrenmek daha bir etkiler insanı... Bu 38.bölüm de, pek çok insanın ölümlerini anlatan kitap içindeki ayrı bir kitaptı ve tüyleri diken diken etmeye yetti.

2. Bölüm, 1. bölümde bir şekilde hayatta kalan insanların yavaş yavaş toplanmaya başladığı kısımdı. İlk bölümde bahsi geçen tüm karakterler bir şekilde bir araya gelmeye başladılar. Bir araya geldikçe kıskançlıklar, ikili ilişkiler, aşklar nefretler doğmaya başladı. Ve bir anda kişilerin rüyalarına giren iki doğa üstü oluşum dahil oldu kitaba...Biri iyiliğin temsili Abagail ana ve diğeri ise şeytanın ve kötülüğün temsilcisi Kara Adam... İnsanlar rüyaları aracılığıyla bu iki ezeli düşmanın etrafında toplanmaya başlarlar bu bölümde. Kitabın gercekten akıcılaştığı, karakterlerin gerçekten oturduğu, siz okurken karakterilerin de geliştiği çok etkileyici bir bölüm. Yine bu bölümde yavaş yavaş "toplum" olma adımını görmekteyiz. Kitabın ana karakterlerinden bir sosyologun bilimsel açıklamaları ve öngörüleri ile "toplum" kavramı üzerinde gerçekten çok başarılı tespitler buldum kendi adıma.

3. Ve son bölüm ise iyi ve kötünün engellenemez savaşı. Bu kısım adrenalin en üst düzeyde olduğu bölümdü. İlk iki kısımda olaydan çok tasvir ağır basarken bu kısım, tasvirin minimum düzeyde tutulduğu bolca aksiyona yer verildiği bir bölüm oldu. Kİşisel yorumum şu ki, ilk iki bölümdeki derin tasvirlerden sonra bu bölüm biraz aceleye gelmiş. En az 200-300 sayfa daha olsaydı son bölüm çok daha keyifli olabilirdi. Kitabın sonunda her şey yerli yerine oturduktan sonra ise gelinen nokta "toplum"un yavaş yavaş "devletleşme" sürecine girmesi. Oldukça kısa anlatılmış ve bir kaç sayfada geçilmiş bir bölüm olmasına rağmen (ve keşke çok daha detaylı işlenseymiş) satır aralarından çok güzel mesajlar aldığım bir kısım oldu.

Ve sonuç...

Tanrı ve şeytanın ezeli savaşı bitmez, sadece boyut değiştirir. Ve insan oğlu? Hatalarından ders çıkardığı ne zaman görülmüş ki?

NOT: Kitap bitince karakterlere çok bağlanmış olduğumu farkettim. Bitimin ardından henüz 24 saat geçmemiş ve üstüne bir kitap daha okumuş olmama rağmen hepsini özlüyorum.. Kitabın bitişi bir depresyon sebebi oldu bende)
Şu an yaşadığımız zamandan bir yol bulup 53 yıl geriye gidip tekrar geri gelme şansınız olsaydı ne yapardınız? Kahramanımız King’in kitabı yayınladığı 2011 yılından hesaplarsak 1958 yılına dönüş yapıyor ve bazı olayları değiştiriyor, sonra büyük bir değişiklik yapmaya karar veriyor. Kitabın ön kapağı JF Kennedy’nin meşhur Dallas gezisindeki vurulmadan hemen önceki resmi var, arka kapağında resimde bir sonraki gün gazete manşetindeki haber ise JF Kennedy’nin suikastten kıl payı kurtulduğunu söylüyor??? Yazarın verdiği ip uçlarından başka ip ucu verip okuyucuya sürpriz yapmayalım. Bundan sonraki konu King’in ustalığıyla işlenip okuyucuyu müthiş bir yolculuğa çıkarıyor. King okuyanlar iyi bilir; romanında okuyucuyu sıkıca sarsmadan bırakmaz yazar, hazırlıklı olun.
Benim anlatacağım kitaptan bağımsız olarak King’in yazarlığı üzerine olacak. King korku-gerilim ve bilim kurgu kitaplarını 1970-80’ li yıllarda verdi sonra tarzı biraz değişmeye başladı. Özellikle bu kitabında yazar müthiş kurguyu edebi bir lezzetle okuyucuya sunuyor. Yazarın bu romanında karakterler çok iyi tasarlanmış, hayatın içinden “bizden” biri oluyor, duygu yoğunluğu daha çok öne çıkıyor ve okuyucu olaylarla hayatı, yaşamı sorgulamaya itiliyor. King’e önyargıyla yaklaşanlara tavsiyem bu kitabı önyargısız ve yazarla boğuşmadan okumaları olacaktır.
King 1999 yılında çok önemli bir trafik kazası geçirmişti ve biz King severler bu duruma çok üzülmüştük. O zamanlar Kara Kule serisini tamamlamamıştı. Serinin sonunda yazar bu kazayı da öykünün içine alarak bence muhteşem bir final yaptı. O kazanın yazarın ruh dünyasında çok değişiklikler yaptığını, kaza sonrası yazdığı kitaplardan anlıyorum.
Şöyle diyor yazar “ Geri dönüp baktığımızda en net gördüğümüz şeylerden biri aptallımız değil midir? Bir diğeriyse kaçırılan fırsatlar.” Ön yargıyı bırakalım, onlarca kitabı film olmuş, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazarda kesinlikle birşeyler vardır. Geç kalmadan okuyalım.
Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

Şimdi bu kitapta noluyor ?

Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

...

Tavsiyesinden dolayı Mithril / Yuda'e çok teşekkür ederim.

Reklamsız olmaz!

King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






Mahşer'i bitirdiğim gün:

Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

***********************************************************
Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
***********************************************************
Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

Saygı ve Selametle
Stephen King ve oğlu Owen King’in birlikte kaleme almış olduğu eserde olaylar Dooling adlı küçük bir kasabada ve hapishanesinde gelişmektedir ve kısa bir zamanda tüm Dünya’ya yayılmaktadır.

Kitapta oldukça fazla karakter var. Bunun için kitabın başında bir karakter listesi verilmiş. Kitap sizi o kadar içine çekiyor ki listeye bakma ihtiyacı duymuyorsunuz ve bu karakter çokluğunda bile sıkılmıyorsunuz.

Kitabın ana karakteri ise Evie!

Yazarın kitabın merkezine koyduğu Evie karakteri, güve yoldaşlarıyla beraber başka bir boyuttan dünyaya ayak basıyor ve Dünya’nın dengesini alt üst edecek bir güce sahip. Kadınlar uyudukları sırada güveler vücutlarını saran örümcek ağına benzeyen koza meydana getiriyorlar ve bir daha uyanamıyorlar. Kozalar yırtılarak uyandırılmak istenilirse kadınlar son derece ölümcül hale gelebiliyorlar.

Kadınlar uykularında başka bir yere , erkek şiddeti ve nefretinden arınmış olarak başka bir dünyaya adım atıyorlar. Fakat yakında tek cinsiyet kalacak olan erkekler için ilerleyen günler tam bir kabus olur. Eşleri ve kız çocuklarının uyumaması için denemedikleri şey kalmaz. Düşünsenize er ya da geç soyunuz tükenecek! Zaten Kadınsız bir dünya istemek ‘’akıl sağlığını yitirmiş insan idealidir.’’ Olayı tam tersinden ele alırsak kadınlar insan soyunu devam ettirebilirler miydi ? O da bir muamma.

Stephen King ve Owen King’in kadının toplumdaki yerini ve önemini bize düşündürmesi, bu mesajı bir fantastik gerilim kitabında vermesi türünün tek örneği galiba :)

Kitaba başlamadan şöyle bir şarkıyla karşılaşıyorsunuz

Zengin ya da fakir, akıllı veya aptal
Olman hiç farketmez.
Bu köhne dünyada bir kadının yeri
Bir erkeğin parmak ucundadır.
Kadın olarak doğmuşsan
Kaderinde incinmek vardır.
Çiğnenmek için, yalan söylenmek için
Aldatılmak için
Ve pislik muamelesi görmek için
Yaratılmışsındır.
Sandy Posey ‘’Born a Woman’’

Son olarak kitap akıcı bir anlatıma sahip ama alıntı olarak paylaşılamayacak sözler var. Roland Deschain’le çok düşündük ama paylaşamadık :)

Keyifli okumalar dilerim .
Öncelikle bana bu güzel eseri okumamda büyük yardımı dokunan Roland Deschain beyefendiye en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Dünyanın en ünlü ve para içinde yüzen yazarlarından Stephen King'in daha çok filmiyle tanıdığımız Yeşil Yol bana oldukça güzel dakikalar yaşattı. Şimdi ne yazayım bilemiyorum inceleme için, ikinci kez okunmaya değer bir kitap ama o kadar kolay değil sanki. Filmi için de aynısını söyleyebilirim, ilk çıktığında izlemiştim ve tekrar bakmaya cesaret edemedim. Belki şu an yazdıklarım anlamsız geliyor fakat okuduktan sonra bana hak vereceğinize eminim. Başlamadan önce nasıl bir kitap olduğunu tahmin ediyordum ve beklentilerim boşa çıkmadı. Okudukça filmden sahneleri tekrar hatırladım ve her olay gözümde canlandı. Oldukça dramatik bir eser ancak içinde çıkarılması gereken dersler ve hayatı sorgulatan durumlar fazlasıyla mevcut. Stephen King çok sade bir dil kullanmamış, tuzu biraz fazla kaçan yemek gibi ama alıştıktan sonra kendine bağlıyor. Ortam ve kişi tasvirleri başarılı, kokusuna kadar hissettiriyor. Kitap altı bölümden oluşuyor ve her bölüm bir önceki bölümden tekrarlar içeriyor. Tekrarların amacı hikayeyi iyice zihne kazımak, bundan dolayı etkisi daha uzun sürüyor. Bazı sayfalar spoiler içerse de bu merak kırıcı olmuyor. Mesela bir karakterin öleceğini en baştan söylüyor size ancak nasıl olduğunu öğrenmek için okumanız lazım. Hikayesini biliyorsunuzdur çoğunuz çünkü filmi fazlasıyla ünlü. İki kıza tecavüz edip öldürmek iddiasıyla ölüme mahkum edilen aşırı duygusal ve yumuşak kalpli izbandut bir zenci olan John Coffey ile nakledildiği Cold Mountain hapishanesinin baş gardiyanı Paul Edgecombe ve takım arkadaşlarının arasındaki ilişkileri konu alıyor kitap. John Coffey aslında yardım etmek istemiştir ancak kanıt yetersizliği ve derdini anlatamaması onu suçlu yapmıştır. Bu arkadaşın gizemli güçleri vardır, ölüleri diriltir ve hasta insanlara şifa vermektedir. Biraz İsa peygamberi anımsatıyor bu yönüyle. Olaylar çok farklıdır ancak buna inanan pek az insan bulunur. Kötü insanlar her yerde aslında, yazar bize bunu anlatıyor açık açık. Hapiste olmayan herkes nasıl iyi değilse, içeri tıkılanlar da kötü olmamaktadır. Tek bir olay üzerinden insanları suçlamak kolaydır fakat onların içini tahmin etmek başka bir olay. Kimseye öğüt vermek derdinde değilim, sadece kitabın oluşturduğu etkiyi ve bize anlatmaya çalıştıklarından bahsediyorum. Kötü bir sonu olduğunu tahmin etmişsinizdir ancak bu kötü sonun getirdiği birtakım iyi şeyler var. Paul Edgecombe hikayeyi kaldığı huzurevinde yazıya döküyor ve orada yaşadıklarını anlatırken geçmişiyle benzerlikler buluyor. Kötü veya iyi olmak bizim elimizde gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. William Wharton diye bir sapık katil var ki evlat olsa kendi elleriyle boğar insan olan. Daha fazla anlatmaya lüzum görmüyorum, alın okuyun sadece.
Not: İster istemez arada spoiler olabileceği için hikayeden hiç bahsetmedim, sadece görüşlerimi dile getirdim. En ufak bir spoiler yok, gönül rahatlığıyla okuyun :D

2.Not: Medyum’u okuyup seven ve Doktor Uyku’yu henüz okumamış arkadaşlara bir sözüm var : Bu incelemeyi okumakla bile vakit kaybetmeyin , hemen Doktor Uyku’ya başlayın derim.

Stephen King , her geçen gün beni daha da şaşırtmaya devam ediyor. Medyum ile başlayıp, çok hoşuma giden bu macera Yeşil Yol ile devam etti. Yeşil Yol’da bir aksiyon yok, gerilim yok, ne biçim King kitabı bu! Diyordum tam ve King bana resmen ‘’Sen misin bana bunu diyen’’ dermişçesine mükemmel bir final yaparak, kitapla ilgili bütün kötü düşüncelerimi sildi. ‘’Erkeğim ulan ben, ağlamam’’ laflarını bir kenara bırakıp, gözlerimin dolmasına izin verdim. Eh, yazarın iyi olduğunu -birçok insan gibi- kabullendim. Medyum’u çok sevdiğimden ve baş karakterinin yine Danny Torrence olduğunu olduğunu öğrenince, devam kitabı olan Doktor Uyku ile devam ettim. İyi yaptım mı ? Hemde nasıl! Doktor Uyku bana kalırsa bir devam kitabının olabileceği en uç noktası :

-Karakterleri ilk kitaba göre daha fazla ve hepsi nin belirli özellikleri var ; yani kitapta ‘’ben burdayım’’ diyorlar.

-Olaylar bu sefer hızlı gelişmekle birlikte macera-aksiyon, cadı kadın hiç eksik olmuyor. Allah seni Rose diye… Dişlerin rüyama girecek diye çok korktum; dün gece aklıma Jack Torrance geldi. Gece gece aklınıza gelince bi fena oluyorsunuz; korkudan su içmeye el feneri ile gittim(ciddiyim).

-Gerilim bu kitapta bana kalırsa yok denecek kadar az; ancak herhangi bir eksikliğini hissetmedim.

-İlk kitaptaki soru işaretleri silinip atılıyor

-Kitabı okuyan arkadaşların çoğundan daha çok sevmemin sebebi: Favori serilerimden olan ‘’Danilov Beşlemesi’’ nin 3.kitabı Çarın Laneti ile çok benzemesi oldu. Neden benzediklerini söyleyemiyorum, malum spoiler…

Burda çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Stephen King, Doktor Uyku ile –benim gözümde- çok çok iyi devam kitabı yazabildiğini kanıtladı. İsterdim ki… Hayvan Mezarlığı için de bunu yapsa ? Çok fazla kafamda soru işareti var ve kitap, kendine devam kitabı yazdırmak için çok müsait. Sizce de süper olmaz mıydı ? Yoksa sadece ben mi bunun hayalini kuruyorum ? Bilmiyorum.

Bir noktaya daha değinmem lazım: İnternette okudum, ''Doktor Uyku'yu Medyum'dan sonra okusanız daha iyi olur, çok gönderme var'' yazıyordu bir yerde. Daha mı iyi olur ? Gönderme felan yok, bildiğimiz devam kitabı bu! Adı Medyum 2 olsa şaşırmam şahsen. Medyum okunmadan çok zevk alamazsınız ve Medyum ile ilgili birçok seyi ilk 50 sayfada spoiler olarak yersiniz. O yüzden Medyum okuyup Doktor Uyku'yu okursanız daha iyi olur felan demiyorum, önce Medyum'u okuyun; yoksa olmaz ! :D

Genelde yanlışlıkla spoiler verdiğim için hikayeyi anlatmadım. Danny Torrence'ın artık yetişkin olup, tekrardan geçmişi ile yüzleşeceğini bilseniz yeter, diye düşünüyorum :D

Sonuç olarak; Kitabı çok sevdim, bayıldım, hiç sıkılmadım, karakterler muazzam, final çok güzel... Eeee daha ne olsun ? 10/10 gider bu kitaba :D

Yazarın biyografisi

Adı:
Stephen King
Tam adı:
Stephen Edwin King
Unvan:
Abd'li Hikâye ve Roman Yazarı
Doğum:
Portland, Maine, 21 Eylül 1947
Stephen Edwin King (d. 21 Eylül 1947; Portland, Maine), ABD'li hikâye ve roman yazarı.

Genellikle gerilim ve korku türünde eserler vermiştir. Kitaplarının çoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. İlk romanı Göz (Carrie) 1974 yılında yayınlanmıştır. Özellikle 1982 yılında başlayıp, 2005 yılında sona erdirmiş olduğu Kara Kule (The Dark Tower) serisi ile ünlüdür. Pek çok kitabı senaryolaştırılıp beyaz perdeye aktarılmıştır.

İlk profesyonel kısa öykü satışını "The Glass Floor" adlı öyküsüyle Starling Mystery Stories'e yapmıştır(1967). Kendisini tekrar ettiği gerekçesiyle 2002 yılında yazarlığı bıraktığını açıklamıştır. Ancak bu kitaptan sonra birçok yeni eser verdi. King’in en son romanı 2009 Kasımında yayımlanan Under the Dome (Kubbenin Altında) olup, New York Times En Çok Satanlar listesinde uzun süre 1 numarada kaldı. 2010’un Ocak ayında, King yazılmış halde olan ve basılmayı bekleyen iki kitabı daha bulunduğunu açıkladı

Yazar istatistikleri

  • 2.360 okur beğendi.
  • 16.428 okur okudu.
  • 328 okur okuyor.
  • 10.819 okur okuyacak.
  • 293 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları