• 320 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Düşlediğiniz fırsat elinize geçtiğinde ilk ne yapardınız? Yaşamınıza önce ekleme mi yoksa ondan eksiltme mi olurdu? İçinizde gizlediğiniz gerçek duyguları, istekleri ne denli yüreklice yaşabilirsiniz? Peki bunu sağlayacak o güç neydi? Para mı? Aşk mı? İş mi? Aile mi? Şimdi ne seçerseniz seçin gerçek seçimi o fırsat geldiğinde yapacaksınız.

    Celal'in her şeyi var. Eşi, işi, dostları. Ancak arada sıkıcı da buluyodu bazı şeyleri. Değişim İçin bir fırsatı olsaydı ah keşke! İşte bir gün o değişim şansı onu buldu ve eski ile yeni Celal birbirine düşman olmaya başladı. İnsanın alışkanlıklarına bağlılığı yaşama bağlılığından daha güçlü olabilir. Bazen de içindeki istekler ağır basabilir. Peki ne denli çok değişimi kaldırabilir bir insan? Geçmişinde bıraktıklarıyla gelecekten elde edecekleri nasıl insanı kendi içinde bir savaşa sokabilir. Sen, sana karşısın. Düşünsene! Kendini nasıl yenebilir ki kişi?

    Çok güzel bir kurguyla yoğrulmuş bir betik "Kaybetmek". Psikolojik gerilim, aşk, saplantı, tinsel çözümleme, var oluşçuluk, iyilik ve kötülük, yaşam üzerine derin tümceler ve kişisel gelişimin harmanlandığı çok doyurucu bir roman okumaya hazır olun. Gerçekten son günlerde okuduğum en verimli ve tadı ağzımda kalan bir betik. Kalemini çok sevdim yazarımızın. Onun son çıkan, benimse ilk okuduğum betiği. Öncekileri de okumaya yöneltti beni.

    Baş kişilikleri çok güzel donatmış. Gizem'in gözlemleme gücü, Celal'in takıntıları, etrafındaki kişilerin tutumları hepsi sizi içine çeken türden. Pişman olmayacağınız bir okuma deneyimi olacak. Çok yönlü saptamalar öyle güzel ki!Özellikle yazarın önsözdeki bir tümcesi işte bir yazarda aradığım özellik bu dedirtti: "...bir okuyucu olarak nerede sıkıldıysam, yazar olarak o sıkıntıları sizlere yaşatmamak için çaba gösterdim."

    Kesinlikle öneriyorum. @librosyayinlari 'na tek eleştirim olacak o da kapak tasarımı iyileştirilmeli ve yazım sıklığı seyreltilmeli.
  • 464 syf.
    “Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.”

    Karakterimiz : KA

    Olmazsa olmaz olgumuz : KAR

    Mekan : KARS


    Kelimelerin sihrine inanırım. Acaba diyorum Orhan Pamuk buna başvurmuş olabilir mi? Mümkündür :) George Perec'in 'Kayboluş' isimli kitabında 'e' harfini kullanmadan bir roman yazmış olması Pamuk'un böyle bir girişimini masum kılar. Bu arada Kars şehrinin adı Bulgar Türkleri'nin Karsak oymağından geliyormuş.

    Kar nedir? (100 Puan)

    KAR. Suyun atmosferin içinde düşerken, gezinirken ya da yükselirken aldığı katı şekildir. Genellikle altıgen bir biçimi olan güzel kristal yıldızcıklar halindedir. Her kristal tanesinin kendine özgü altıgen yapısı vardır. Karın sırları eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir, ilk olarak İsveç'in Uppsala kentinde 1555 yılında papaz Olaus Magnus her kar tanesinin kendine özgü altıgen bir yapısı olduğunu söyler... -kitaptan alıntı-

    Çok eleştirilen bir kitap Kar malumunuz. Pamuk'un Nobet Edebiyat ödülü alması ülkemizi ikiye değil %90'a - %10 gibi fazlaca mutabık kalınan bir olumsuz algıda birleştirmiştir. Orhan Pamuk’un, İsviçre’de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demesi onu bir anda sadece Türkiye gündemine değil dünya gündemine de taşımıştı. Kimilerine göre bu cesaretin ödülü olarak aldı Nobel'i, kimine göre ise kaleminin hakkıydı. O kısım hakkında pek yorum yapmak istemiyorum ancak bu demecin 'Ermeni Meselesi'nin ayyuka çıktığı ve çeşitli ülke parlamentolarında tartışıldığı bir dönemde gelmesi Türkiye'yi epey zora soktu. Katliamların hala tartışıldığı, olup olmadığı noktasında belirsizliğin sürdüğü belli iken Pamuk'un bu açıklaması tam anlamıyla hezeyandır. Çünkü iddia ispat yükümlülüğünü de gerektirir. Belki'ler, bu denli uç iddialar Türkiye'nin dışarıya açılan bir yüzü olarak Pamuk'un sözlerinde olmamalıydı diye düşünüyorum. İnandığı şeyleri hiç inanmadan söylemenin verdiği başdöndürücü özgürlük duygusunu hissediyordu bunu söylerken belki de iç dünyasında bunu bilemeyiz.

    Orhan Pamuk ve onu okuyanlar cesur bir yazar olduğunu bilir. Zaten bu cesareti Yaşar Kemal'den sonra penceresini dünyaya açmasında ve dünyaca tanınan bir diğer Türk yazar olmasında etkili olmuştur. Pamuk bu kitabı ilk siyasi romanı olarak niteliyor. Tepkilerden çekindiğini de zaten NTV'de yayımlanan röportajında dile getiriyor.

    Sevgili ülkemizde sağ ve sol diye derin bir çizgi var. Bu çizgi genelde yazarların kaleminde, düşünce dünyasında kendini gösterir. Zaten okurlar ve yayımcılar tarafından bu çizgilerden birinde yer almadığınız müddetçe dışlanıyor bir yer edinemiyorsunuz. Sağcı isen sağcılar, solcu isen solcular, dinci isen dinciler sizi okuyor. Sizden övgüyle bahsediyorlar. Orhan Pamuk bu kanadın neresindedir sizce? Kendisini iyi bir solcu, iyi bir ateist olarak niteleyebiliriz sanırım. Ülkemizin kalıplaşmış sloganlarından dışa çıkarak ''Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim'' diyor yine NTV röportajında. Siyaset bizim için takım tutmak gibi. Oy verip desteklediğimiz partinin neferi olmaktan kendimizi alamıyoruz. İtinayla kalp kırıp, kimi zaman öldürmekten bile çekinmiyoruz. O sebeple Pamuk'un bu çekincede olmasını anlayabiliyorum.

    KARS

    Allah'ın olmadığı yer olarak nitelendiriliyor kitapta Kars. Ne de olsa insanoğlunun inisiyatifinde iyilikler, güzellikler olduğu sürece Allah'ın dualarını, kendini kabul ettiği varsayılır. Cennet vaadi olmasa çoğu insanın namaz kılıp, ibadet edeceğinden şüpheliyim. Pamuk romanına Kars şehrini siyasal anlamda Türkiye'yi anlatmak istediği için seçtiğinden bahis etmiş. Kars şehrinin uzun yıllar Rus himayesinde kalması, 2 yıl gibi kısa bir süre Ermenilerin hakimiyetinde kalması, Türk-Kürt sentezi yapabilmek vs. gibi nedenlerden dolayı Pamuk'un ilgisini cezbetmiş olabilir. Yine yazarın Kars şehrine 5 kez gittiği, insanlarla kahvehanelerde, çay ocaklarında, berberlerde, marketlerde onların yaşayışlarını, dertlerini, düşüncelerini dinleyip notlar, ses kayıtları aldığını küçük bir araştırma sonucunda öğrendim. Haa kitabı bitirdikten sonra koşa koşa Google'a Kar romanının gerçek olup olmadığını yazmıştım.

    SİYASET

    Siyaset ve politika içinde samimiyet duygularının arınmış olduğu, hilenin, hurdanın insanlara inandırıcı bir dille anlatıldığı oyunlar bütünüdür. (bence) Başörtüsü, din, Atatürk, sağ, sol, terör bir şekilde siyasetin malzemesi olmuştur. Bu romanda da ne ararsanız var. Genelde halkın ana temadan uzaklaştırılıp, asıl düşünmesi, sorgulaması gereken şeylerin üstünü örtmek adına belli periyotlarla tartışmalar doğar. Başörtüsü bunlardan biriydi zamanında. Şu bir gerçek ki biz asla demokrat, özgür bir ülke olamadık. Başa kim geçerse geçsin bunu başaramadık. (Atatürk dönemini tenzih ediyorum) Çünkü siyasetin malzemesi bir bakıma halktır. Aslında siyaset halk için vardır. Dünyanın genelinde bu yanlış yorumlanıyor olsa gerek ki halk siyaset için gerekli bir hammaddeden öteye gidemiyor. Bu romanın bence vermek istediği en büyük mesaj: ANLAŞILMAK sorunsalı. Allah bile anlaşılmak ister. Dini kitaplar, peygamberler, emareler hep anlaşılmak istemekle alakalıdır. Siyaset yaşamlarınızı düzenleyen iktidarları seçmemiz için yaptığımız yorumdur. Ötesi değildir. İnsan da anlaşıldığı kadar insandır.

    Gerçekten geleceği bilebilir mi insan? Bilmese bile, gene de bildiğine inanıp huzur duyabilir mi?

    Hissetmek, duyularını ayağa kaldırıp onları devrime hazırlayıp savaşın ortasında bırakmak gibi. Eğer hissetmiyorsan mutluluğun, güzelliğin, iyiliğim, savaşın, barışın, nefes almanın, dokunmanın, bakmanın ve sayabileceğim milyonlarca olgunun bomboş olacağı katidir. Allah'a inanıyor musun? sorusuna ''haşa elbette inanıyorum'' diyen %99'luk müslüman nüfus bunu hangi hissiyatla söylüyor ya da inandığı için neler hissediyor? Bu yine insanın kendisinde. Eylemler hislerin aynasıdır ve his bir başlangıç noktasıdır. İnanmakta hissiyatla muktedirdir. Kitapta müslümanların hissiyatları, Allah'a inanmayanların kaldığı ikileme dem vuruluyor. Baş karakterimize Allah'ın varlığını durmadan yağan kar düşündürüyor örneğin. Allah'ı hatırladıkça bir hiç edasıyla işgal ettiği, yeryüzündeki yegane yeteneği şairliğine tutunuyor. Allah'a inanan ve aşkla bağlı olan Necip'te gün geçtikçe tersine başkalaşım meydana geliyor. OP, çok zeki bir yazar. Ne büsbütün içinde olayın ne de dışında. Ne Allah'a inananların safında ne ateistlerin. Anlattıkları bir yığın olayın üstüne yüklediği sorumluluğun içinden o kadar sorumsuzca ve sorunsuzca sıyrılıyor ki hayran kaldım doğrusu. Pamuk'un izlediği yol: orta yoldan sağı,solu hatta herkesi anlamaktan geçiyor.

    AŞK

    464 sayfalık bir kitabın sadece 3 günlük olayı anlattığını duysanız belki şaşırırsınız. Evet karakterimiz Kars iline sade ve sadece üç günlüğüne geliyor. KA'nın aşkı diğer aşklara göre biraz garip, çokça ise değişik. İlgisizlik müziğinin içinde yarattığı o koca karmaşanın yine kendi içinde bir büyüsü olduğunu biliyor. Derin bir karamsarlıktan çıkıp kalabalık bir mutluluğa geçiş yapmak için saniyeleri, saliseleri bile uzun saydığı olabiliyor. Yarım kalan bir aşkın içinde meydana getirdiği ukdelerin tamamlanmışlığı onu ürkütmekle kalmıyor olumlu ya da olumsuz her gelişme onu ümitsizliğe itebiliyor. Durmadan içinde aşkla çalan müzikle birlikte ''hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğu'' düşüncesini de atamıyordu KA. Aşkın o benzersiz yalnızlık ve yenilgi duygusuna sevkini sağlayan, ruhunun kanamalı odalarında hep bir kaybın mevsimini yaşatan yegane bir duvar buluyor karşısında: kendisi. Evet KA'nın kendisinden öte bir düşmanı yok ne yazık ki.

    Veee evet. Kitabın sağında, solunda, önünde, arkasında hiçbir yerinde gerçek olaylara dayanmadığı yazmıyor. Orhan Pamuk kendisini karakter olarak gizleme ihtiyacı da hissetmiyor ayrıca. Kitabın kurgu olduğu belli ancak yazar o kadar sağlama, yan bilgi ve destekleyici hikayeler anlatıyor ki, acabalarınızla kalakalıyorsunuz. Bence bunun belirtilmesi gerekirdi. Çünkü anlatılanlar Türkiye'nin birçok gerçeğini muhteva etmekle birlikte yaşanmayan şeyler. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kitabı okuyanlar bizi muz ülkesi zannedebilir. (Öyle değil miyiz demeyin, o kadar olmadık bence) Bu eksikliğin açıkçası merakımı cezbettiğini de itiraf etmeliyim. Belki gerçekliğe dayanmadığını bilsem sayfaları bu denli hızlı çevirmez, uykularımdan olmazdım.

    DİPNOT: Kuran-ı Kerim'de Allah'ın intiharı yasakladığı yazmıyor. Kitabın birçok yerinde bununla alakalı atıflar var. Nisa suresinin 29.ayetine de yine bakılırsa ''Birbirinizin canına kıymayın'' demektedir.

    Eksiklikleriyle, güzellikleriyle, siyasetiyle, aşkıyla, şüpheleriyle, gerçekliğe yakın anlatımıyla bir kitap daha bitti. Kitabı beğenmekle birlikte OP'un 'yazınsal, edebi' yönü açısından onu tekrar tanımam adına keyifli bir tecrübe oldu. Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Sevgili Ayşe* nin bu kitabı okumamda etkisi büyük. Ona da teşekkür ediyorum. Unutmadan Orhan Pamuk okumaya Kar ile başlayın :)

    https://www.youtube.com/watch?v=t6C4ZL6GR6Q
  • 439 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • 548 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064



    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var der Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’

    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.

    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.

    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.

    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.

    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.

    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.

    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:

    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.

    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.

    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.

    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.

    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…

    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • 420 syf.
    ·3 günde·1/10
    “90’lı yıllardaydı; iç savaş vardı, hem aydının hem de edebiyatın sonunu, elitleri hedef alan bu iç savaş hazırladı. Aydınlar suikastlarla, edebiyatçılar ise Madımak’ ta öldürüldüler. Kırılanların yerini, tekellerin basın sözcüleri ile Orhan Pamuk, Elif Şafak ya da TSK’nın bünyesinden dışarı attığı İskender Pala türünden yazıcılar aldılar. Hastalık, edebiyat alanında, pek az belirtiyle ilerlemişti; görünür olduğunda, ölümcül hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Çünkü artık, 1990 ve 2000’lerdeydik ve karşımıza edebiyat diye iki İslamist, Elif Şafak ve İskender Pala –geçtiğimiz hafta, müfrit Cumhuriyet karşıtı Mümtazer Türköne ile birlikte Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na atandı- çıkarılıyordu. Yavaş bir ölümdü ve belki de hiç fark etmeden ölmüştük. Hastalığın izleri ise 70’lere uzanıyordu; bugün teşhis edebiliyoruz… (bu paragraf, 28 Aralık 2011 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde, Okan İrtem’ in “Aydın ile edebiyat” makalesinden alıntılanmıştır)

    Elif Şafak, genç ve güzel bir kadındı. Ünlü olmak, özellikle de kendisinin ait olduğunu düşündüğü topraklarda ünlenmek, romancı olmak istiyordu. Dünya üzerinde bu derece büyük bir yığın, sürüsüne bereket edebiyat ürünü varken, onların arasından sıyrılmak ve herkesçe “bilinmeyi” hayal ediyordu; tam da yaradılış mucizesinde Tanrının insanı yaratma nedeniyle birebir örtüşmek istercesine. 90’ların başlarında, Amerika New York’ta yaşıyordu. Üç yıl süresince, Cumhuriyet Gazetesi Pazar günü sayılarında, her hafta, Elif Şafak’ın “New York Mektupları” adlı köşe yazıları yayınlanmıştı. Kelimenin tam anlamıyla harikulade mektuplardı bunlar. Keşke bu mektupları yazmayı bırakmasaydı.

    Bir zamanlar “Araf” ını okumayı denedim. Konu ilginç gelmişti. Ama elime her aldığımda, son derece kötü bir üslup yüzünden, kitabı okumada çok zorlanıp sonunu getirememiştim. Şafak, nihayetinde “Aşk” ı yazdı. 1975 yılında İskoçya’da yaşayan ve birbirlerine âşık olan genç bir çift, içlerinden kadın olan kahramanın “Aşk Şeriatı” adlı bir roman yazmaya çalışması, Mevlana-Şems-Tanrı arasındaki ulvi aşkı anlatma çabası, kendi gerçek hayatıyla geçmişteki bu aşk arasında paralellikler bulmaya çalışması, roman içinde bir romanın, seven bir kadının öyküsüdür “Aşk”. Şafak, romanında, iki gencin inişli-çıkışlı aşkını irdeler. Roman ilerledikçe bu aşkın içine Mevlana ve Şems’in dostluklarını, Mevlana’nın aile üyeleriyle olan çatışmalarını, Mevlana’nın Şems öncesi ve sonrası değişim sürecini, dilinin döndüğünce anlatır. Romanın sonunda, iki genç, aralarındaki sorunları aşarak, birbirlerine olan sevgilerinin gücüyle tekrar mutluluğa kavuşurlar. Bu iki gencin saf ve temiz “ilk fani” aşkı ile Mevlana’nın yaratıcısına-Allah’a olan aşkının ne denli güçlü ve benzer olduğunu anlatmaya çabalayan bir romandır “Aşk”.

    Mevlevi müziğinin önemli temsilcilerinden Kudsi Ergüner’in, 2 Eylül 2010’da, NTV’de yayınlanan “Ramazanda Caz Festivali” kapsamında verdiği röportajda, bir eğilime dönüşen “Mevlana ve Mevleviliğin” içinin boşalttığını belirterek, Elif Şafak’ın “Aşk” romanını ağır bir dille eleştirip: “Elif Şafak’ın kitabının ne Mevlevilikle ne Mevlana’yla ne de aşkla alakası var. Bu, yaşlılık krizi geçiren, ihtiyar Kaliforniyalı bir kadının krizidir. Amerika’da belki insanlar bunu aşk hikâyesi diye okuyabilir, ama Türkiye’deki insanların on binlerce adet satın alması, özellikle de Müslüman kesimin bunu bir tasavvuf kitabı diye okuyabilmesi, sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir olaydır” demişti.

    Gelelim “Aşk” romanının neyi anlatamadığına! Romanın konusu 13.yy’da geçiyor ve dili Farsça. Yazarı olan İskoç kadın kendi dili olan İngilizcede yazıyor. Bizse, sözümona, Türkçe tercümesini okuyoruz. Bu tür bir karmaşa ile Şafak, dil sorununu halledip, sıkıntıları kilim altına süpürmeye çalışmasına rağmen yine de zevahir-i kurtaramıyor. Sıkıntılar bunlarla sınırlı değil. Romanda, “Bana kul hakkıyla gelmeyin” ayet olarak gösterilmiş, hâlbuki kutsi hadistir bu söylem. “Mümin müminin aynasıdır” (sf.98) sözüne de ayet demiş. Ama bu da kutsi hadistir. Şems-i Tebriz-i (sf.101) kendi ağzından: “Bağdat’ta kardan bir battaniye, tabiat ananın eseri…” diyor. Öncelikle tasavvuf ehli ve büyük bir veli olan Tebriz-i’nin materyalist bir söylemde bulunması çok yanlıştır. O, olsa olsa bunu yaratana-Allah’a bağlardı hâlbuki. Ayrıca Bağdat’ta karların yerde tuttuğu da tarihte hiç görülmemiştir. Yine romanda “Tekdir ile uslanmayanın hakkı…” (sf.171) söylemi de 13.yy.’da değil aksine 20.yy’da bir şiirde geçen bir vecizdir. Abes olmakla beraber, bu roman içinde romanın aslı İngilizce ise; İngilizcede böyle bir veciz olabilir miydi sizce? “Rumi” kelimesinin harflerinin Arap harfi analizi (sf.105) yapılırken “i ve u” harflerinden, sanki mektup, Latin alfabesiyle yazılmış gibi bahsediliyor. Arapça yazılsa: “ra, vav, mim, ye” görmemiz gerekmez miydi? Mevlana’nın ağzından (sf.198): “Görmüyorlar mı ki ne peygamberim keramet göstereyim”, ama Şafak’ın atladığı bir şey var! Kerameti “halilullah, velilullah” gösterir, peygamberler değil. Romanda, 1975’li yıllarda hemen her yerde kahramanımız kredi kartı (sf.282) kullanmakta ama bildiğiniz üzere o yıllarda bu tip kartlar çok nadir kullanımdaydı. “Taktığı gözlüklerin camları…”, bu söylemde de bir yanılsama var. 13.yy’da gözlük kullanılması neredeyse olanaksız. 17.yy. sonlarında yaygınlaşmış ve bilinen ilk ve tek gözlük 1280’de Avusturya İmparatorluğu’ nda var. Son olarak, can alıcı bir hata da “nefis mertebeleri” nde yapılıyor. Nefsin mertebeleri sayılırken (sf.211) ikinci mertebede olan “levvame” kavramı yanlış olmuş. Zira “nefsi levvame”, ilk mertebenin bir miktar üstüdür. Nefs (insan) “emmare” deyken şuursuzluğa bürünür, “levvame” deki nefis, ara ara kendini gösterir. Lakin romanda “levvame” açık ve net veli sınıfını anlatıyor. İlginç…

    Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Edebiyatın üç sacayağı vardır: Biri eser, biri yazar, biri de okur. Bu ayaklardan bir tanesi eksilmeye görsün, devriliverir.”

    Başarının dört şartı var: Çalışmak, çalışmak, çalışmak, yine çalışmak. Kabiliyet denen şey bir göz aldatmacasıdır. Asıl olansa emektir her daim. Hikâye evrensel olmalı, kurgusu çok ama çok iyi araştırma yapılarak çalışılmalı, onu okuyan, okumak isteyen, okumak konusunda tereddüt yaşayan tüm kesimleri kucaklamalıdır. Roman, Monet’in “Salkımsöğüt” tablosundaki bir imge gibi görecedir. Ben metni okurum bir şey anlarım, siz okursunuz başka bir şey anlarsınız. Herkesin algısı farklıdır. Yazar, sahip olduğu aidiyetlerinin paralelinde, ait olduğu toplumun nabzıdır da. “Roman, toplumun önünde yürüyen bir ayna gibidir” der Stendhal. Roman, gerçeğin ta kendisi olmalıdır, asla onun kötü bir kopyası değil.

    Elif Şafak bir romancı mıdır? Hayır, bence değil. Peki, sizce kimdir romancı?

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 6 Ocak 2013.
  • 140 syf.
    ·30 günde·Beğendi·9/10
    Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa kitabın başında dediği gibi bir hayal ürünü eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

    İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

    Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

    Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

    Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

    Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

    Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

    Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!