• 67 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sartre'ye göre insan önce, sadece vardır. Daha sonraki süreçte kendi özünü davranış ve tutumlariyla yaratir. Yani insan var olur ve kendi özünü, özgünlüğünü, seçimlerini, bilincini oluşturur. Camus ise bu konuda, "insan yaptiklarindan sorumludur" der. O halde varlığın, Öz'un temeli bilinçli yaptığımız eylem ve tercihlerdir. Bunun icin de en elzem olan şey özgürlük...
    İnsanoglu sosyal bir varliktir. Onun yaşama anlami ancak diğer varliklar üzerinden kazanılır. Tek başına insan ne kadar "var" olabilir ki?
    Çocukluğun Soğuk Geceleri, yazarin çocukluğundan gençliğine yaşam/varolus seruvenini anlatir. Disiplinli, otoriter, kuralci bir baba portresiyle baslar. "Sabahlari çizgili, bol pijamasini çıkarmadan düdüğünü öttürürüyor. ...... Haydi kalk! Haydi kalk!" Bu baskı onun ileriki tüm yaşamını etkileyecektir zaten. Anne ise kocasina hic sevgi duymayan bir kadin. Yazar onlarin iliskisini "küçük burjuvalar gibi sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine" diyerek ifade eder. Ve bu evde yaşayan diger dort kisi. Süm, Bunni, ağabey ve yazarin kendisi. Yazarin, kiz kardesi ve diger kuzenleriyle yasayacagi çarpık (cinsel) oyunlar, onun hep bir "kesfetme/tanima" isteğinin de başlangıcı olacaktır. Ayrica, henüz o yaşlarda iken de "Tanri'nın var olup olmadığını düşünür."
    Kahraman/yazar (kitap romandan ziyade bir özyaşam öyküsü aslında. Bunu Aziz Nesin de belirtiyor zaten) kendi "varlığı" için hep başkalarına ihtiyaç duyar. Başka hayatları, başka bedenleri, başka yerleri tanımak ister. Çünkü her şey ancak zıtlıklarıyla bilinebilir, anlaşılabilir. Karşıt görüşler var olduğu sürece bizim görüşlerimiz vardir. Yaşam olduğu sürece ölüm, iyi olduğu sürece kötü vardır. Ve Tezer Özlü, başkaları(yla) olduğu sürece var olabileceğini anlatır. Bu arayış cinsiyet ayrımını da yok eder kitapta. "Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz?"
    Yazarın üzerinde durduğu diger bir kavram varoluşun tam tersi bir olay: Ölüm. (Ölüm bir yokoluş mu sahi?) "Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum." Ölümüyle bir intikam da alacağını düşünür yazar. Küçük dünyaya, kurallara, eşyaya. Kısacası "var olan" her şeye bir haykırış olacağını düşünür ölümünü. "Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var." Ölüme hazırlanır, dener fakat kurtarılır ölümden. Ölüm de onlar için siradan bir olay. Zira ölü gömüldükten sonra mezarlar yapılmaz ve bir daha oraya gidilmez. "Ölüm kesin bir sınır olmadığı için mi?" Bu sahneden sonra içler acısı klinik günleri baslar. Elektroşoklar, tacizler ve ağır muameleler... Yazar burdan sonra yaşama sarılır. Tutmak ister onu. Ayrilmak istemez. "Yüzlerce yıl yaşamak ister." Ne çare hastane günleri onun icin tam bir kaostur. Ahmed Arif'in bir siirinde "Akşam erken iner mahpushaneye" der. Yazar da buna benzer söyler. " Geceler çok erken gelir hastanelere." Gerçekte de, manik depresif tanısıyla tedavi görmüştür zaten.
    Varoluş, buhran, bunalım, özgürlük, sıkıntı, derine kazınmış kötü çocukluk anıları ve ölüm kavramlarının genişleyip (insanlaşıp) sis gibi çöktüğü bu sayfaları yazarin neden yazdığını da aktarılım:
    - Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk burjuva ailesinin çocuğunun... Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku.
    Yazarın çocukluğuna dair belki de en can alıcı cümlesiyle bitirelim. " Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan."
    İyi okumalar
    Mehmet Keklikçi
  • 144 syf.
    ·1 günde·10/10
    Niccolo Machiavelli 3 Mayıs 1469′da İtalya Floransa’da dünyaya geldi, 1527′de vefat etti. Kesin olarak ne eğitimi aldığı bilinmese de; Latince okuyup-yazdığı, klasik Latin ve Helen edebiyatı öğrendiği, babasından hukuk dersleri aldığı bilinmektedir.

    Derebeylik ve Papalık sistemine karşı olan Machiavelli, 19 Mayıs 1498′de Floransa kent devletinin “ikinci sekreteri” seçildi. Cumhuriyetin içişlerini, dışişlerini ve savunma bakanlıklarını yaptı. 1500′lerde Mediciler ile iyi geçinme çabalarına karşın, yine onlar tarafından hapse atılıp işkence gördü. Floransa’dan ailesiyle beraber sürüldü. Savaş Sanatı eserini 1521′de yazdı. Söylevler (1531) ve Prens (1532) adlı eserleri ölümünden sonra yayınlandı. Pek çok tartışmayı içerisinde barındıran ve 500 yıldır etkisini hiç kaybetmeden okunan-yorumlanan Prens adlı eserini yazarak siyaset felsefesine ve politika bilimine büyük katkı sağladı. Bu eseri Machiavelli, yaşadığı dönemde Floransa’yı yöneten Medici ailesinden Lorenzo de Medici’ye hitaben yazdı. Kitap, Machiavelli”nin ölümünden 200 yıl sonrasına değin, cadı avına çıkanlarca yakılmasına ve yasaklanmasına, aksine kiliseye karşı krallıktan yana olanlarca -özellikle Cumhuriyetçilerce- sahiplenilmesine rağmen, son 500 yıldır, ahlak ve politika ilişkisi söz konusu olduğunda akla gelen en önemli eserlerden biri oldu.

    Machiavelli’nin, siyaset felsefesi ve politika bilimine katkıları asla yadsınamaz. Prens adlı eserinde, o da kendinden öncekiler ve kendinden sonra gelecekler gibi: “Siyaset nedir, kim-nasıl yönetmelidir, devletin determinasyonu nedir, kimin neye hakkı olmalı, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir, egemenlik kimindir?” sorularını sormuş ve ufkumuzu açan cevaplar vermiştir.

    “PRENS”, BİR HİCİV Mİ, METHİYE Mİ?

    J. J. Rousseau Machiavelli’nin “Prens” kitabı için şöyle demiştir: “Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir. “Il Prencipe” adlı yapıtı cumhuriyetçilerin kitabıdır.” Rousseau şöyle devam eder: “Monarşi yönetimini cumhuriyet yönetiminden her zaman aşağı durumda tutan en önemli ve kaçınılmaz eksiklik şudur; cumhuriyet yönetiminde halkoyu hemen her zaman yalnız aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir; bunlar görevlerini onurla yaparlar. Oysa, monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez, bir takım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.” Yine Rousseau, Machiavelli’nin cumhuriyetçi ve özgürlükçü yanını vurgulayarak Prens’in içerdiği derslerin hitap ettiği kitle konusunda, kitabın vurguladığı gibi, halkın bir prens için çok önemli bir güç kaynağı olduğu; prense iktidarı verenin ve ondan alanın da halk olduğu gerçeği çok önemlidir (ibid. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Adam Yayınları, 1993, 5.Baskı, Çev: Vedat Günyol). Ayrıca Rousseau Toplum Sözleşmesi‘nin 1782 basımına eklenen notta şöyle demiştir: “Roma sarayı onun (Machiavelli’nin) kitabını (Prens) şiddetle yasakladı, bunu çok iyi anlıyorum, çünkü kitap apaçık bir şekilde onu anlatıyor”.

    Diderot, Ansiklopedi’de Machiavelli için şunları der: “Monarşinin en ateşli savunucularından birinin, birdenbire tiranlığın en aşağılık bir meddahı kesilmesi nasıl açıklanmalıdır? Machiavelli, Prens adlı eserini yazarken; yurttaşlarına sanki şöyle diyordu: Bu eseri iyi okuyunuz. Eğer başınıza bir efendi getirecek olursanız, o, size bu kitapta resmettiğim gibi olacaktır: Kendinizi teslim edeceğiniz yırtıcı hayvana bir bakın”. Ayrıca Diderot şunları söyledi: “Machiavelli’nin asıl amacını göremeyen çağdaşlarının hatası bu oldu işte: Onlar, bir hicviyeyi, bir methiye sandılar. Ama, şansölye Bacon, bu yanılgıya düşmedi. O şöyle diyordu: Bu adamın tiranlarına öğrettiği bir şey yok, onlar ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar zaten; o, aslında halklara neden korkmaları gerektiğini öğretiyor”.

    Machiavelli, kitabı yazarken ki niyetinin: “Beni her kim anlayacaksa ona yararlı olmak, bu yüzden başkalarının hayalinde canlandırdıklarından çok, şeylerin gerçekliğine dayanmak bana en iyisi gibi görünüyor” demişti. O, halkın doğasını anlamak için halktan biri; prensi anlamak için de prens olmak gerektiğini söyledi. Prens, onun halka, kendilerini yönetenlerin niteliklerini göstermeyi amaçladığı şeklinde okunabilir. Bu yönüyle, Machiavelli’nin politika teorisinin en önemli noktası olan “ahlak-politika ilişkisi” yüzyıllardır modern politika anlayışı içerisinde önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

    PRENSLİKLERİN TÜRLERİ; ELE GEÇİRME ve ELDE TUTMA YÖNTEMLERİ; ORDULARI; İNSANİ TUTUMLARI

    Prensliklerin bazıları soydan gelmektedir, soydan gelme prenslikler hâkimiyetini ya atalarından alır ya da yenidirler. Prensin soydan gelme krallığına kattığı devletler ya bir prensin hâkimiyeti altında olmaya ya da özgürce yaşamaya alışıktırlar; bu devletler ya başkasının orduları ya da fatihin kendi ordularıyla, ya da talihin yardımı veya becerisiyle fethedilebilirler.

    Prens, ordusu güçlü olsa da yeni bir eyaleti ele geçirmek için kendi halkıyla iyi geçinmelidir. Prens elde ettiği devlette hüküm süren prensin soyunu kurutmakla işe başlamalıdır. Ama burada yaşayan halkın eski yaşam biçimlerini sürdürmelerine saygı gösterip, onların adet ve geleneklerine karışmazsa, insanlar barış içerisinde yaşarlar. Eğer bir prens, bu yeni devlete sahip olmayı sürdürmek istiyorsa iki şeye dikkat etmelidir: İlki, eski prenslerin kanlarını akıtmak ve soyunu kurutmak; ikinci olarak da kanunlarda ve vergilerde hiçbir değişiklik yapmamak. Bu yolla yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı bir şekilde birleşir. Aslında bu tip bir devleti ele geçirmenin en güzel yolu prensin gidip oraya yerleşmesidir. Türkler de Yunanistan için bunu yaptı. Fethetme isteği kuşkusuz ki doğal ve bildiktir ve güçleri dâhilinde fethe kalkışan insanlar kınanmaktan çok her zaman övüleceklerdir. Özetle, prensin bizzat ikamet ettiği yerde onu buradan atmak oldukça zor olacaktır. Prens, kolonilere kendi halkından gönderip yerleştirmelidir. Bu kolonilere, orada yaşayanların evlerinden ve tarlalarından vermelidir. Bu yapılandan küçük bir zümre zarar görür. Zarar görmeyen büyük kitle ise korkusundan suskun kalacaktır.

    Romalılar, tüm bilge yöneticilerin yapması gerekeni, yani sadece şimdiki zorlukları değil, aynı zamanda gelecekteki zorlukları da hesaba kattılar; karışıklıklara karşı tüm gayretlerini kullandılar. Eğer zorluklar uzaktayken önceden sezilirse çaresi kolaydır, aksine yaklaşması beklenirse hastalığın tedavisi olanaksızdır. Savaş, gerekli olduğunda daima haklıdır ve kurtuluş umudu olduğunda savaş kutsaldır. Metotlar ve modeller göz önüne alındığında, bir prens için, başarı her zaman gelecektir.

    Fransa kralı Louis şu beş hatayı yapmıştır: Zayıf devletleri yok etmiştir, güçlü bir prensi daha da güçlendirmiştir, güçlü bir yabancıyı İtalya’nın içine getirmiştir, işgal ettiği yerlere gelip yerleşmemiştir ve oralara koloniler göndermemiştir. Louis, Venediklileri şehirlerden mahrum etmekle altıncı bir hatayı da yapmış ve onların yok olmasına neden olmuştur.

    İtalyanlar için savaştan anlamadıkları söyleyenlere, Machiavelli, Fransızların da devlet yönetiminden anlamadıklarını, eğer anlasalardı, Kilise’nin bu kadar güçlenip büyümesine asla izin vermeyeceklerini söyler: “Başka birinin güçlenmesine neden olan biri, kendi sonunu da hazırlar”.

    Büyük İskender’in Asya’yı fethetmesinden hemen sonra ölümüyle, ayaklanmalar artacak beklentilerinin aksine, onun ardılları tutunmayı becerdiler. Birbirlerine karşı olan kıskançlıklarından ve hırslarından başka güçlük yaşamadılar.

    Tüm Türk İmparatorluğu tek bir prens tarafından yönetilir; diğerlerinin tümü onun kullarıdır. İmparatorluğunu sancaklara bölmüştür ve onlara kendi kararınca vali atar. Fransa Kralı ise; soydan gelme asiller kalabalığı tarafından çevrilmiştir. Bu asiller kendi uyruklarınca sevildiğinden, kral, kendini tehlikeye atmadan bu asillere üstünlük kuramaz. Bu iki farklı yönetime bakan biri, Türk topraklarının işgalinin zor olacağının, fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmanın kolay olabileceğini fark edecektir. Buna göre, Türk’e saldıracak kişi, karşısında birlik halindeki insanları bulacağını ve karşı taraftaki bölünmelerden çok kendi gücüne güvenmesi gerektiğini bilmelidir. Fransa gibi krallıklarda ise; değişiklik isteyen hoşnutsuz ve hırslı birileri daima vardır. Bu kişiler, kendi ülkelerinin istilası için sana yol açabilir ve zaferini kolaylaştırabilirler. Bu söylenenlere göre, fatihlerin yeni bir devleti ele geçirmedeki ve elde tutmadaki zorlukları, yeteneklerinden değil, ele geçirdikleri ülkelerin karakterlerindeki farklılıktır.

    Kendi kanunları altında yaşamaya alışmış devletler fethedildiğinde, onları elde tutabilmek için üç yol vardır: İlki onu yok etmektir; ikincisi bizzat gidip yerleşmek; üçüncüsü, halktan sana dostluğunu sürdürecek olan birkaç kişiye yönetimi emanet ederek onları vergiye bağlamakla yetinip kendi kanunları altında yaşamalarına izin vermektir. Gerçekte bir yeri ele geçirmenin orayı yıkmaktan daha emin bir yolu yoktur. Cumhuriyetlerde nefret ve intikam arzusu daha canlıdır. Önceki özgürlüklerin anısı onları rahat uyutmaz; bu yüzden en emin yol, ya onları yok etmek ya da oraya gidip yerleşmektir.

    İyi talihleri ile değil de kendi becerileriyle prensliklerini kazanmış olanlar, ülkeyi zor ele geçirir, fakat kolay elde tutarlar. Karşılaştıkları güçlükler, yönetimlerini korumak ve elde tutmak için giriştikleri yeni kanun ve düzenlemelerden doğar. Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman kesilir. İnsanların uyum sağlamaları uzun sürdüğünde, emirlerle ve güç yoluyla tamamen inanmaları sağlanabilir. Silahlı tüm peygamberler zafer kazanmışlarsa; silahsızlar da yenilgiye mahkûm olmuşlardır. Mesela Syracusa’lı Heiro, eski orduyu bozdu, yerine yenisini kurdu, mevcut eski ittifakları bozup yenilerini oluşturdu. Böylece kendi ittifakları ve ordusuyla istediği kurumları bu temel üzerine inşa etti. Büyük zorluklarla kurduklarını, daha fazla güçlüklerle karşılaşmadan korudu.

    Sade bir insanın prensliğe yükselebilmesi için iki yol vardır. İlki, kötülük ve güç yoluyla güce tırmanmak; ikincisi, basit biriyken yurttaşların lütfüyle ülkesinin yöneticisi olmaktır. Francesco Sforza, sade bir insan iken Milano Dükü oldu. Ülkeyi elde tutabilmek için dört yola başvurdu: İlki, her şeylerini aldığı Lord’ların soylarını yok etmekle yeni Papa’nın elindeki araçları kullanılamaz hale getirmekti. İkincisi, Romalı asillere kazançlar sağlayarak onların yardımıyla Papa’yı zapt etmekti. Üçüncüsü, Kutsal Meclis’i elinden geldiğince kendi kontrolü altına almaktı. Dördüncüsü ise; babasının ölümünden önce kurduğu sıkı otorite ile ilk saldırının şokunu atlatmaktı. Dük, başkalarının gücünden ve talihinden yararlanarak güçlenenlere iyi bir örnektir. Yapılan iyiliklerin eski kötülükleri unutturduğuna inanan biri kendisini aldatmış olur. Dük, bu nedenle, II. Julius’u Papa yapmasından dolayı hata yaptı ve bu hata, onun yıkılışında en büyük etken oldu.

    Halk tarafından “Valentino Dükü” olarak anılan Cesare Borgia ise; kendi prensliğini, babasının talihinin lütfüyle elde etti. Her kim ki yeni bir prensliğe girerde düşmanlarını temizlemek, dostlar edinmek, güç veya hileyle yenmek, tebaası tarafından itaat edilmek, zararlı olanları yok etmek, askerlerce saygı duyulmak, eski kurumları yenilemek, sert ve nazik, bağışlayıcı ve cömert olmak, hain bir milisi ortadan kaldırmak, yenisini atamak, kendisine hizmette eli çabuk ya da saldırmakta sakıngan olmaları için krallarla ve prenslerle dostluğunu korumak isteyen biriyse, Cesare Borgia’yı kendine örnek almalıdır.

    Sicilyalı Agathocles, sade biriyken Syracuse Kralı oldu. Bir sabah, Syracuse Senatosu’nu bir toplantıya çağırdı ve herkesi askerlerine öldürttü. Onun, yurttaşları katletmesi, dostlarına ihanet etmesi, onurdan, merhametten ve dinden yoksunluğu, birer beceri olarak adlandırılamaz. Bunlar güç kazanmaya izin verir ama şan kazandırmaz kişiye. Agathocles ve onun gibilerin nasıl olur da bunca hainlik ve gaddarlıktan sonra ülkelerinde güvenle yaşadıkları, yabancı düşmanlardan korundukları ve halk tarafından kendilerine hiçbir fesatlığa uğramadıklarını düşünebilirsiniz. Bunun nedeni, gaddarlığın ve kötülüğün iyi kullanılmasından dolayıdır. Bir ülkeyi zapt edecek biri, burayı tek vuruşla acilen zarara uğratmalı ki her gün zulmü tazelemek zorunda kalmasın. Tüm zarar tek seferde verildiğinde verdiği acı daha az duyulur. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir. Her şeyden önce bir prens, halkıyla yaşarken onlara iyinin ve kötü talihin inişli çıkışlı doğasının kendi davranışlarını değiştiremeyeceğini göstermelidir. Çünkü bir felaket geldiğinde değişim ihtiyacı duyulursa, şiddeti bir çare olarak görmek için çok geç olacaktır. Hoşgörülü olduğun vakit de boşuna zaman harcamış olacaksın; bunu zorunlu olarak yaptığını düşünecekler ve minnet duymayacaklardır.

    “Sivil Prenslik” konusuna gelince; ülkesinin prensi olmasında başrolü suç veya şiddet değil, yurttaşların lütfünün olduğu bir durumdur. Burada prensliğe erişme, ne tamamen beceriye (virtu) ne de tamamen iyi talihe bağlıdır; daha çok talihle desteklenmiş bir kurnazlıktır diyebiliriz. Hem halkın hem de asillerin lütfüyle başa geçme: Halk, asiller tarafından yönetilmeyi ya da ezilmeyi istemez; asiller ise halkı yönetmek ve ezmek ister. Bu iki karşıt istekten, şehirler adına üç sonuç çıkar: Prenslik, özgürlük ve aşırı serbestlik (başıbozukluk). Asiller, halka karşı koyamayacaklarını sezdiklerinde kendi aralarından birinin namını yükselterek onu kendi prensleri yaparlar. Halk ise; asillere karşı koyamayacaklarını fark ettiğinde tüm nüfuzlarını basit bir yurttaşın desteğine verip onun otoritesine sığınırlar. Asillerin lütfüyle prens olan kişinin tutunması, halkın desteğiyle prens olan kişiye göre çok daha zordur.

    Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır. Bu şekilde insanlar, prenslerine her zaman sadık kalacaklardır. İnsanlar, doğaları gereği, onlara sunulan yararlar kadar kabul ettikleri yararlar için de itaate zorlanırlar. Bununla beraber, sağlam bir şehre sahip ve kendisinden nefret edilmeyen bir prens saldırıya da uğramayacaktır.

    Ruhban prenslikler ise; hiç savunmadıkları topraklara ve yönetmedikleri halklara sahiptirler; yine de bu prenslikler topraklarını savunmasalar da ellerinden kaçırmazlar, yönetmeseler de halklarından şüphelenmezler ve de onlardan ayrılmayı istemezler. Bundan dolayı, bu prenslikler güvenli ve mutludur. Papa VI. Alexander farlıydı; kendinden öncekilerin göstermediği şeyi, para ve asker ile bir Papa’nın neler yapabileceğini gösterdi. Papa Leo ise; Papalığı daha güçlü bir hale getirdi. O, kendinden öncekilerin silahla büyüttüklerini, erdemleri ve iyiliğiyle çok daha saygıdeğer kıldı.

    Tüm devletlerin esas temeli: İster eski isterse de karma olsun, iyi yasalar ve iyi ordulardır. Fakat iyi ordular olmaksızın iyi yasalar olmayacağı ve ancak iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasalar bulunabileceği için, ordunuzun kalitesi çok daha önemlidir. Prenslerin ve Cumhuriyetlerin her ikisi de kendi ordularına bağlı olduklarında büyük başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Venedikliler, kendi güçlerinin gelişimi göz önünde tutulursa, kendiişlerini kendi halklarından oluşan askerlerle yaptıkları sürece onurla ve güvenle yönetildikleri görülmüştür. Çünkü paralı askerlerin kazançları geç ve önemsiz, kayıpları ise ani ve şaşırtıcıdır. Yardımcı kuvvetlere -ordulara- gelince; kendileri için yararlı ve üstün olabilirler ama her zaman onları çağıranlar için zararlıdırlar: Yenilirlerse prens de yenilir, zafer kazanırlarsa prens bu kuvvetlerin esiri olur. Örneğin; kendisini komşularından korumak için Constantinopol imparatoru, on bin Türk askerini Yunanistan’a çağırdı. Savaş sona erdiğinde Türkler buradan ayrılmayı reddettiler ve böylece Yunanistan’ın kâfirlere kulluğu başlamış oldu.

    XI. Louis’in babası VII. Charles, kendi talihi ve yiğitliğiyle Fransa’yı İngilizlerin elinden kurtarınca, ulusal bir orduyla kendisini güçlendirmesi gerektiğini fark etti. Okçu ve piyade birlikleri kurdu. Fakat daha sonra oğlu kral Louis, piyadeleri dağıttı ve İsviçreli paralı askerler getirdi. Bu aptalca hatayı takip eden diğer prensler, Fransa Krallığı’nın yıkılmasına sebep olan tehlikelerin de nedeni oldular. Sonuç olarak, bilge prensler, her zaman bu tip ordulardan kaçınmalı, kendi birliklerine daha çok güvenmeli ve kendi birlikleriyle bozguna uğramayı diğerleriyle zafer kazanmaya tercih etmelidirler: “Başkalarının silahları çok geniş gelir üzerimizden düşer, ya da bize dar gelir nefesimizi keser”. Ulusal ordu olmaksızın prens güven içinde değildir.

    Kötülükleri, gelişmeden önce sezemeyen yönetici, bilge değildir, bu yeti onda çok azdır. Bilgeler der ki: “Hiçbir şey, kendi öz gücüne dayanmayan bir iktidar şöhreti kadar zayıf ve istikrarsız değildir”. Kastedilen, halktan, yurttaşlardan ve güvenilir insanlardan elde edilen güçlerdir; diğerlerinin tümü paralı askerler ya da yardımcı birlikler, ordulardır.

    Bir prens asla dikkatini savaş dışındaki bir alana çevirmemeli ve savaşta olduğundan daha fazla barışta bu işlerle meşgul olmalıdır. Bunu, uygulama ve eğitim yollarıyla yapabilir. Prens, askerlerini gerekli egzersizlerle savaşa her daim hazır tutmalıdır. Prensin ilk işi kendi ülkesini ve coğrafyasını tanımak olmalıdır. Kendi bölgesinin coğrafik durumunu ve yeryüzü şekillerini öğrenen bir prens, diğer tüm coğrafyalarda benzer koşullarla karşılaştığında avantaj sağlayacaktır. Zihinsel eğitime gelince, prens, tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemeli, zafer kazananları takip etmeli, yenilenlerin hareketlerinden kaçınmalı, geçmişteki en iyi prensler gibi davranmalıdır. Eğer ki bir prens, Xenophon tarafından yazılmış Keyhüsrev’in yaşamını okursa, Scipio’nun onu takip ederek ne kadar ün ve şeref kazandığını ve onun, tatlı dilliliğiyle, insancıllığıyla, cömertliği ve ahlaklılığıyla Keyhüsrev’le ne kadar benzeştiğini görür. Bilge bir prens, tehlikelerden kendisi için sonuçlar çıkarmalı ve felaketlere direnmek için talihi kendisine karşıysa buna da hazır olmalıdır.

    Prens, büyük oranda cömertlik itibarını kazanmak için yönetimde tantanalı bir şekilde gösteriş yapmalıdır. Bunun sonucunda ise cömertlik ününü korumak için prens, halkına vergi yükleyecek, az da olsa para getirecek tüm zorbalığı yapacaktır. Fakat bu yol, halkın ondan nefret etmesine yol açacak ve yoksulluk artıp, itibarı azalacaktır. Bunun sonucunda, zenginleştirdiklerinden daha fazla kişiyi fakirleştirdiği için çok az kişi ona itaat edecek ve yeni tehlikelere maruz kalacaktır. Bu yüzden, kendisine zarar vermeden cömertlik yapamayacağı için, bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Halkından çalmaktan sakındığı, kendini savunabildiği, yoksulluktan ve aşağılanmaktan kaçındığı ve açgözlülüğe ihtiyaç duymadığı sürece cimrilikle itham edilmekten korkmamalıdır. Cömert olarak bilinmek isteyip de açgözlülükle suçlanıp böyle ün salmaktansa, nefrete maruz kalmadan cimri diye bilinmeyi istemelidir. Çünkü tüm bunlar, hükümdarlığını sürdürmesi için gereklidir.

    Her prens zalim değil, merhametli olarak anılmak ister. Halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır. Aşırı merhametli olarak, cinayetlere ve çapulculuğu yol açan karmaşalara olanak vermektense az sayıda ibret verici cezalar vermek daha merhametlidir. Prens, inanmakta ve hareket etmekte kolay davranmalı; korkak davranmamalı, sakınganlık ve insancıllıkla ılımlı davranıp, ne aşırı güvenip sakınmazlığa ne de güvensizlik göstererek katlanılmaz bir hale düşmemeye dikkat etmelidir. Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir. İnsanlar kendilerini sevdirmek isteyenlerden çok korkutmak isteyenleri kırmaktan çekinirler. Çünkü sevgi bağı borçla, şükranla oluşturulmuştur. İnsanlar, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda hainleşirler. Bilge bir prens, yurttaşların mallarından ve kadınlarından daima uzak durmalıdır. Çünkü insanlar, babalarının ölümünü, ondan kalan malların kaybından daha çabuk unuturlar. Özetle, insanlar sevdiklerinde kendilerine, korktuklarında ise prense bağlandıkları için bilge bir prens, başkalarına değil, kendisine bağlı bir yapı kurmalıdır. Nefret edilmekten daima kaçınmalıdır.

    Prens, merhametli, güvenilir, insancıl, inançlı ve dürüst görünebilir. Fakat zihnini öyle bir biçimde ayarlamalıdır ki gerektiğinde tam tersi görünebilmelidir de. Bir prens, yapabildiği sürece iyilikten kaçmamalıdır; ama gerektiği anda kötülük yolunu nasıl izleyeceğini de bilmelidir. Pek çok prensin hareketlerinin yargılanamadığı mahkemelerde, herkes araçtan çok sonuca bakar. Bu yüzden prens, otoritesini koruyup elinde tutmayı başarırsa; bunun anlamı her zaman saygıdeğer olarak görülüp herkes tarafından onaylanacaktır. Bayağı insanların, her zaman görünüşe ve sonuca baktığı unutulmamalıdır.

    Halk, aklı başında ve barışçı prensleri; askerler ise savaşçı ruhlu prensleri tercih ederler. Prens, kararsız, hoppa, kadınsı, korkak ve iradesiz göründüğünde küçümsenir. Bu kusurları işlemeden; bilge ve güçlü görünmelidir. Halkı tarafından hürmet gören bir prense saldırmak hiç kolay değildir. Prens, halkının desteğini arkasına aldığında, komplolardan korkması için çok az neden vardır. Fakat onların düşmanlığını ve nefretini kazandığında her şeyden ve herkesten korkması kaçınılmazdır. İyi düzenlenmiş devletler ve bilge prensler, asillerin umutsuzluğa kapılmamasına özen göstermeli ve halkın memnuniyetini canlı tutmalıdır. Prens, sorumluluklarının gerektirdiklerini diğerlerine devretmeli, ona barış ve lütuf getirecek olanları ise kendisi üstlenmelidir. Prens için anahtar cümle: “İnsanlarda nefret uyandırmadan, saygı uyandırmaktır”. Prenste bulunması gereken şeylerden biri de: “Aslan ve Tilkinin doğasıdır”. Aslan tuzaklardan anlamaz, tilki ise çok iyi anlar. Aslan çok güçlüdür tilki ise güçsüzdür. Aslanın tüm şiddeti ve tilkinin kurnazlığı bilge bir prenste bulunmalıdır. İmparatorlukların yıkımı, halkın ya da askerlerin nefretinden ya da küçümsemelerinden kaynaklanır. Prens, halktan çok askerleri memnun etmelidir. Çünkü askerler, halktan daha güçlüdür. Bilge bir prens, devletini ele geçirmek ve şerefle elde tutmak için Severus ve Marcus gibi büyük liderleri örnek almalıdır kendine.

    Yabancılardan çok kendi halkından korkan bir prens, kale yaptırmalıdır; halktan çok yabancılardan korkuyorsa kalesiz yaşamalıdır. Yeni bir prens, prensliğinde her zaman halkının silahlanmasını sağlamalıdır. Aksine, halkını silahsızlandıran, onlara güvenmediğini, cesaretlerinden ve sadakatlerinden şüphe ettiğini zannedip suçladığını düşünecekleri için sana karşı nefret duymalarına neden olur. Bilge bir prens, zorlukları ve terslikleri alt ettiğinde büyür. Becerikli bir şekilde düşmanlık çıkartıp sonra onları düzeltip büyüklüğünü arttırması gerektiğini de bilir.

    Hiçbir şey bir prense, büyük işlere girişmek ve yeteneklerine dikkat çekmekten daha çok ün sağlamaz. Yeni kurumlar ve yasalar oluşturmak prense onur ve şöhret kazandırır. Bu yeni kurum ve yasalar sağlamsalar ve büyükseler herkes tarafından hayranlık uyandırır. Dostun olmayan seni tarafsızlığa davet edecek; dostun olan ise seni yanında savaşmaya çağıracaktır. Bir prens, başkalarının saldırılarında kendisinden daha güçlü olanlarla birleşmeye dikkat etmelidir. Gereklilik olmadıkça kendisinden güçlülerle birleşmemelidir. Güçlü ortak, eğer galip gelirse onun egemenliği ve merhameti altında yaşamak zorundadır. Prens, bu duruma düşmekten kaçınmalıdır.

    Prens, halkını ticari, zirai ve diğer alanlarda yüreklendirmelidir. Böylece biri, evini, elinden alınma korkusu olmadan süsleyebilmeli, bir diğeri ağır vergilerden korkmadan ticaret yapabilmelidir. Devlete ve şehirlere büyük katkılar yapmak isteyenleri ödüllendirmelidir.

    Sakıngan biri, şiddet kullanması gereken yerde şiddet kullanamazsa yıkılır. Hâlbuki zaman ve koşullar değiştiğinde onun doğası da değişseydi, talihi hiç değişmezdi. Özetle, talih değiştikçe insanlar da eski yollarında değişiklikler yaparak mutlu olabilirler. Atılgan olmak sakıngan olmaktan daha iyidir. Zira talih, onu tutabilmek için sert davranılması, dövülmesi gereken bir kadındır. O, kendisine çekingen yaklaşanlardan çok, ona sert davranarak zevk verenlere kulluk etmeye daha hazırdır. O, bir kadın olduğundan, gençlerden hoşlanır. Çünkü gençler daha az titiz, sakıngan ve daha çok azgın ve atılgandırlar; ona daha büyük cüretle hükmederler.

    Prensin seçtiği bakan, eğer kendisini prensinden çok düşünüyorsa, tüm eylemlerin sonunda kendisine çıkar sağlıyorsa o adam, asla iyi bir bakan ve güvenilir biri olamaz. Devletin yönetiminde olan biri kendisini düşünmeli fakat aynı zamanda yalnızca prensini ve onun işlerini düşünmelidir. Bakanları iyi ve sadık tutmak için prensin onlara saygılı olması, onlara şeref vermesi, onları zenginleştirmesi, kazanç sağlayarak onları kendisine bağlaması ve devletin ondan vazgeçemeyeceğini hissettirmesi gerekir. Bakanın kazancı çok olmalıdır ki başka kazanç yolları ve zenginlikler aramasın. Sorumlulukları çok olmalıdır ki değişikliklerden korksun. Prens ve bakanı bu yoldan giderlerse birbirlerine güvenebilirler. Aksi durumda ikisinden biri düşecektir.

    Basiretli bir prens, halkın arasından ağzı sıkı olanları seçerek onların herhangi bir konu üzerine düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini açıkça söylemelerine izin vermelidir. Lakin ne duyarsa duysun, son kararı yine kendisi vermelidir. Prens, danışmanlarını daima, ama kendi istediği zaman dinlemeli, istemediği zaman öğüt vermeye çalışanları azarlamalıdır. İyi öğütler kimden gelirse gelsin, prensin basireti iyi öğüde değil, iyi öğütler prensin basiretine bağlı olmalıdır.

    Kritik ve Özet: Süha Demirel, İstanbul, 14 Kasım 2013.
    (Düzeltmeler ve Eklemeler, 13 Şubat 2015)

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Prens
    NICCOLO MACHIAVELLI
    İLYA İZMİR YAYINEVİ
    Felsefe Dizisi
    Çeviri: Murat Satıcı
    Onuncu Baskı, İzmir, Ocak 2012, 144 Sayfa.
  • Sen sıhat şartları tastamam olan ‘’Deve Sidiği’’ hadisini inkar ediyorsun.

    Bu hadisi televizyon ekranlarında, bu şekilde gündem ederek, halkın indinde ‘’bu hadisçiler işte böylesine pis adamdır’’ görüntüsü oluşturmak istiyorsun. Hadisin şerhlerine bakmadın, geçmişte getirilen itirazlara verilen cevaplara dair bir fikrin de yok. Belki de biliyorsun ama amacın pislik yapmaktı . Rahatsız oldun ve rahatsız ettin. Fakat sana söylemek, hatırlatmak istediğim bazı şeyler var.

    Mesela;

    -Japon bilim adamlarının inek pisliğinden vanilya üretmesi, seni muhtemelen rahatsız etmez. Hatta bu bilimsel gelişmeyi takdirle de karşılarsın.

    -Tereyağında pişirilen timsah derisi pullarının bazı cilt hastalıklarına şifa olduğunda da tiksinmezsin. Fakat kaynak Sahih Müslim olsaydı ortalığı ayağa kaldırırdın.

    -Maymunun kol etinin kaynatılarak yapılan toniğin bazı romatizmal hastalıklara iyi gelmesine karşı da değilsindir. Haberi sana getiren Ahmed b. Hanbel değil nasılsa…

    -Seni Enerji içeçeği içerken gördüğümde, aynı zamanda muhtemelen boğanın üreme sıvısını içtiğini de hatırlatacağım. Yapılan araştırmaya göre en iyi ihtimalle (Boğa’nın üreme sıvısı olmasa da) boğanın safra suyundan elde edilen Taurin’i içtiğini öğrendiğinde muhtemelen yüzün buruşmayacak. Akademisyen adamsın enerjiye ihtiyacın vardır.

    -Kullandığın parfümlere de değinmem lazım. Ünlü bir parfüm imalatçısının beyanı ve resmi verilere göre: Dünya üzerindeki parfümlerin büyük bir çoğunluğunda hammadde olarak Civet kedisinin, ilişkiye girmek istediği zaman anüsünden salgıladığı sıvı kullanılıyor. Bu kediyi tanırsın. Hani dünyanın en pahalı kahvesini çiğneyip, dışkı olarak üreten kedi var ya işte o! Civet hammaddesi Chanel No 5, Calvin Klein Obsesion, YSL Kouos, Guerlain Shalimar ve Roma gibi birçok parfümde kullanılıyor. Saf hali çok iğrenç kokar ama seyreltildiği zaman çok hoştur. Ama bu seni rahatsız eder mi emin değilim. Çünkü herhangi bir hadis külliyatında yer almıyor. Düşünsene bu tarifin bize bir hadis yoluyla geldiğini…

    -Yok ben piyasadaki başka kokuları mesela Misk ve Amber’leri kullanıyorum diyorsan: Amber Sperm balinasının kusmuğundan elde edilir. Bu kusmuk denizin üstüne çıkar, dalgaların yardımı ile kıyıya vurur ve kıyılardan toplanır. Misk ise özel bir geyik cinsinin midesi ile cinsel organı arasındaki bir bezedir. Misk Sanskritçede testis anlamına gelir. Gerçek misk çok pahalıdır. Geyiğin testislerinin üzerinden alınabilmesi için hayvanın öldürülmesi de gerekiyor.

    -Zengin adamsın, pahalı ve kaliteli şeyleri tüketmeyi seversin. Mesela sana Kopi Luwak kahvesini tavsiye edebilirim.. Dünyanın en pahalı ve en az üretilen kahvesidir. Kopi luwak, Endonezya'nın Sumatra adası ile çevresindeki birkaç adada yaşayan palmiye misk kedisinin yediği ve sonrasında dışkıladığı kahve çekirdeklerinden üretilmektedir. . O çıplak heykel motifli kravatını takıp kedi dışkısından imal edilen kahveye, dünyanın parasını rahatlıkla verip, afiyetle içeceğinden eminim. Kaynak İslami bir eser olmadığı için senin açından pek sorun yok…

    -Kopi Luwak’ın bir rakibi var mesela. Black Ivory adlı kahve. Kanadalı girişimci Blake Dinkin, Tayland’da tam 20 tane filden oluşturduğu sürüyle dünyanın en pahalı ve en özel lezzetli kahvesi olarak bilinen “Black Ivory Coffee”yi üretiyor. Tayland’da koruma alanındaki fillere kahve taneleri yediriliyor. Kahve taneleri sindirilip vücuttan atılınca fil dışkıları toplanıyor, kahve taneleri ayıklanıyor, temizleniyor ve kahve tozu haline getiriliyor. Fil dışkısından kahve imali zor bir işlem olduğu için piyasada bu kahveden sadece 50 kilo kadar var. Sinir sistemiyle alakalı pek çok soruna iyi geldiğini de söylüyorlar.Bu bilgi Buhari’de yer alsaydı televizyona fil dışkısı getirip karşındaki hocaya ‘’ye bunu derdin’’.

    -Televizyon’da kanın necis olduğunu söylemiştin. Sana yeni bir haber vermek istiyorum. Hastanın vücudundan alınan bir şırınga kan, hasarlı kasların onarılmasını sağlayan bir ilaca dönüşüyor. Adına PRP yöntemi diyorlar. Bu bir hadis olsaydı, kas ağrısı çeken bir hocamıza bir ünite kan getirip ''iç bunu derdin'' değil mi?

    -Türkiye’de de bazı bilimsel gelişmeler var. Türk bilim insanları, köpeklerin göbek kordonundan kök hücre elde etmek için çalışıyor.Bu kök hücre hayvanlar ve insanlar üzerinde kullanılacak. Ama bunu 1400 sene önce bir peygamber haber vermiş olsaydı ve henüz bilim bunu keşfetmeseydi, çenenden nasıl kurtulacaktık?

    -Bakıyorum da saçların dökülmeye başlamış. Ama üzülme, "Yapılan bilimsel araştırmalarda Saç Aşısı olarak tanıtılan ve PRP ve D vitamin ile combine edilerek kullanılan ECM (ektrasellüler hücre matriksi)’nin domuz mesanesinden elde edildiği kesinleşti… Düşünsene böyle bir bilginin Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen bir hadiste yer aldığını. Bu hadisçiler ne pis adam yahu(!) ! Yandaşlarının tweetlerini hayal ediyorum da… Neyse…

    - Senin derdin İslam ile. Mesela doktor sahabelerden biri Peygamberimizin bir hadisine dayanarak, insan idrarının difteri hastalığına iyi geldiğini söyleseydi ve bilim insanları hakkında henüz bir şey konuşmasaydı kafamızda boza pişirirdin. Neyse ki ilah gibi gördüğün bilim bazı veriler koydu önümüze, Alman Profesör Falke köylerde yaşlı kadınların difteriye tutulan çocuklara idrar içirerek iyileştirdiğini kaydetti. Amonyak boğazdaki kabuğu eritiyor ve hastalar rahat nefes almaya başlıyordu. Ayrıca bademcik iltihaplarında idrarın etkilerinden biri daha ortaya çıkıyor ve idrar gargara yapmak için kullanılıyordu. Bir gün Difteri olursan artık yöntemi biliyorsun, hem hakkında hadis te yok, rahat olabilirsin yani (!) Ah şu akıl (!), difteri için insan idrarını kabul eder de deve idrarını kabul etmez.(!)..

    -Evli misin, bilmiyorum ama eşin Plazan Cosmetic ürünleri kullanıyorsa bilmesi lazım ki: Firma ürünlerinde plasenta kullanıyor. Neden? Çünkü kırışıklıkları gidermekte son derece etkili olan hyaluronik asit ve protein hydrolysate gibi hormonları plasentadan elde ediyorlar. Hayvan Plasentasından elde edilen ürünlere değinmiyorum bile. Bilmeyenler için Plasenta, gebeliğin ilk haftalarından itibaren anne ve bebek arasındaki besin alışverişini sağlayan organdır. Endişelenme, bu konuda da hadis yok.

    -İngiliz bir blog yazarı olan T. Kiss, erkeğin üreme sıvısının kadın cildine ciddi faydalar sağladığını yazdı ve bu yazısı bazı ilmi çevrelerce de desteklendi. Spermin içinde bulunan; spermidin, hücre yapımında ve mevcut hücrelerin tamirinde oldukça etkili bir maddedir. Dünyaca ünlü tıp dergilerinde yayınlanan araştırmalar neticesinde; spermidin maddesinin, hücre çekirdeği ile buluştuğunda, çekirdeği tekrar programladığı ve gençliğe yönlendirdiği tespit edilmiştir. Ayrıca spermin içinde bulunan protein sebebi ile cildin gerildiği ve yenilendiği ispatlanmıştır. Bu sebeple iddiaya göre sperm ile her gün cilde maske yapmak, cildin daha genç kalmasını sağlar. Ortalama 1 çay kaşığı sperimin içinde 150 mg protein, 6 mg yağ, 11 mg karbonhidrat, 3 mg kolesterol, %7 potasyum ve %3 bakır, çinko vardır.

    Buhari’de yazsaydı mahvolmuştuk. Neyse ki İngiliz basınında geniş yer buldu da ırzımızı bu adamlardan koruduk…

    Yazı örneklerle uzayıp gidebilir fakat uzatmak istemiyorum.

    Deve idrarını meşrubat gibi içiyorlar havası vermeye çalışıp, tiksindirme yöntemi ile hadis inkarcılığı aşısını yaparken; deve idrarının belirli oranlarla başka maddelerle karıştırılıp bazı hastalıkların şifası için içildiği gerçeğine hiç değinmedin. Bilmiyordun ya da sakladın. Öğrendin ama utanmadın.

    Deve idrarı veya onlarca tiksindirecek madde yukarıda yer verdiğim ürünlerde kullanılınca bir sorun yok. Ama şifa için belirli oranla karışım haline getirilmesine itiraz ediyorsun çünkü haberin kaynağı hadis. E, sen de inkarcısısın ve bir şekilde bu halkı da bid’atine çağırman lazım. Sen de bu yolu seçtin. Sen ve o ne idüğü belirsiz takipçilerin ‘’ Hehe bu salaklar idrar içiyor’’ temalı tweetler atarken bedenlerine gıda, ilaç, kozmetik, giyim vb. yollarla hangi maddeleri soktuklarını hatırlayıp utanmadılar...

    Peygamberimiz diyor ya ''Utanmadıktan sonra dilediğini yap.'' sen de yapıyorsun işte...

    Gayba, vahye, hadise iman etmek, teslim olmak yok.!

    Derdin illa bilim ise, pek çok Müslüman ve Gayri Müslim bilim insanı geçmişte Deve idrarının tıpta kullanımına değinmişti. Mesela İbn Sina'nın dünyaca eseri olan ‘’ El-Kanun fi't-Tıb’’. Ama senin derdin başka… Ayrıca ilmi bir yol izleyip hadisin alimlerce yapılan izahlarına da bakmadın.

    Değerli Müslümanlar: Adamlar din mensubu değil, din tenkitçisi. Dini yaşamak yok, dini masaya yatırmak var. İttiba yok. Geçmiş yok. İlmi miras yok. Akıl var. Süzgecinden geçerse, hadis canını kurtarabiliyor. Geçemezse ‘’Uydurulmuş din’’ in parçası oluyor.

    Tarihte görülmemiş usuller ve ciddiyetsizlikle hadis tenkidi yapıyorlar. Temsilcileri ise İslam tarihinde adı sanı duyulmuş, eserleri ve fikirleriyle yer bulmuş ilmi şahsiyetler değil.

    Ehli Sünnet’le münazara ederken tıpkı bir ateist gibi davranıyorlar. Onların metodu ile yaklaşıyorlar. Peki ateistler, akıl ve bilim temelli itirazlarınızın aynısıyla Kur’an ayetlerine geldiklerinde ne yapacaksınız? Hiçbir şey yapamayacaksınız! Çünkü ateistçe tartışıp Müslümanca cevap veremezsiniz.

    Bu noktada Fikret Çetin’in ‘’ Bu Âyetler ya Hadis Olsaydı Caner Bey?’’ adlı makalesini hatırlatmamda fayda var.

    Bu fikir, dini ve ilmi temeli olan ciddi bir yapı değil, sapkın bir ideolojidir. Allah’ın izniyle uzun soluklu olmaz ama ateizm otobüsüne bindirdikleri o insanlara yanarım....

    Allah’tan acilen ıslahınızı diliyorum. Allah bütün ümmeti şerrinizden korusun.

    Ozan Ay
  • 184 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Müptezeller bittikten sonra yaklaşık altı-yedi tane kitabın kapağını açıp, göz gezdirip başlamadan bırakan ben... en sonunda da en alttaki bu kitabı çıkarmakla çok iyi yapmışım.

    Şu ana kadar okuduğum, çok beğendiğim ve isteyenlere tavsiye ettiğim Koku, Serenad, Uçurtma Avcısı ve hatta Şeker Portakalı'nın evet Zeze'nin bile üstüne çıkabilecek bir kitap, okuduğum kitapların en güzellerinden. Herkesin mutlaka okumasını istediğim muhteşem bir kitap. Bu kitap okunmalı, okutturulmalı. Ne kadar çok yere ulaştırılabilirse ulaştırılmalı. Hatta bu sitede yalnızca okuma, alıntı, toplantı gibi etkinliklerin yanında bir de elimizden geldiğince ki aramızda bir çok öğretmen vardır onların yardımıyla yalnızca ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak üzere kitap, kütüphane kurma kampanyaları yapılabilir.

    Yalnızca okumakla kalmayıp uygulayabilmek de asıl mesele. Aslında çoğu da bizim düşüncelerimiz. "Yaşamak istediğimiz ülke" için çalışan bu güzelim insanlara katılmak umarım bizlere de vesile olur da biz de üzerimize düşeni yapabilir, yaşanılabilir bir ülke için adım atmış oluruz. Konu başlıklarında olduğu gibi, yurdunu seven, işini iyi yapan, dürüst, hoşgörülü bir insan ve ülke olabilmek için...

    Ve ayda bir kere de olsa elimizden geldiğince ismi geçen kuruluşlara, hiç tanımadığımız ama mutlu olmalarına katkıda bulunabileceğimiz o insanlar için kısa mesajla yardımda bulunmayı ihmal etmesek... İnsan olan karşılıksız yapmalı tüm güzel şeyleri ve hep inandığım şeylerden biri de "birini mutlu edebilmek o mutluluğu görmek kadar güzel bir duygu yok."

    Karınca kararınca elimizden ne geliyorsa...

    Ülkemde böyle insanların, böyle bir kuruluşun olması inanılmaz gurur verici ve umut dolu. Umarım daha da büyür ve çoğalırlar. Böyle bir ekipte yer almayı çok ama çok isterim. Kitabın son sayfalarında yer alan Uğur Böcekleri ekibindeki arkadaşların sözlerini de ekliyorum son satırlara. Bu duygularına hayran olmamak ve o duygulara ortak olmak dünyanın en güzel mutluluğu olsa gerek.

    - Benim için TUP, insan hayatına küçücük de olsa dokunabiliyor olmanın verdiği büyük mutluluk… Her seminerde gözlerimin mutluluk ve heyecandan dolması, her seminer sonrası gözlerdeki sevinç ışığı, her seminer sonrası bu ülkede güzel şeyler olduğuna, olacağına duyduğum güven. Ve benim için TUP, hayatımdaki büyük sihir…
    (Aslı Akyol)

    - Gelecek aydınlık olacaksa eğer, gerçekten; sırf bu projenin ışığı bile yeter.
    (Ayşe Atalar)

    -Dürüstlüğün, samimiyetin, yurt sevgisinin, girişimciliğin ve birçok değerin anlam kazandığı bu projede, Türkiye Uğur Böcekleri Projesi'nde, anlam kazanabilmek temennisiyle..
    (Davut Kör)

    - Seminer verdiğim günün bitiminde insanlara faydalı olmanın mutluluğunu
    yaşıyorum ve hayatım boyunca seminer vermek istiyorum. Çünkü ihtiyacı olanlara yardımcı olmak, bir şeyler vermek harika bir duygu. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi benim hayata dair sorumluluklarımın bir parçası. (Eda Sincar)

    - Hayat amacımız, bireyden topluma gelişim; söylenmektense söylemek hayata dair güzellikleri. Bence herkes hayatının hangi döneminde olursa olsun mutlaka TUP'la tanışmalı ve insan olmanın tadını çıkarmalı. TUP, hayatta başka bir şeyle ikamesi olmayan nadir oluşumlardan biri belki de. (Elif Aydın)

    - TUP, sanki bir yara bandı gibi, gittiği yerde insanların her an fark edemediği, ama sürekli sızlayan yaralarını kapatıveriyor. İnsanları mutlu etmekten mutluluk duyan insanlarla dolu bir sosyal sorumluluk projesi.
    Gönüllüleri için de ikinci bir okul. (Elif Çakıcı)

    - İnsan olmanın en değerli yanı iyilik yapmaktır. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi'yle her defasında daha fazla hissettim insan olmanın güzelliğini. (Emin Barış)

    - Kütahya Cezaevi'ne Fulya, Taylan, Neslihan, Özgür ve ben birlikte gittik.
    Bir mahkûm çıkışta bir şiir verdi. "Anama yazmıştım Şerif Hocam. Sen hak ettin. Şiir senin. Ben anama bir tane daha yazarım" dedi. Şiiri okudum, gözlerim doldu. İnsanlık dolu bir şiir. Genç ve efendi bir çocuktu. "Niye buradasın?" diye sordum. "Hocam ben adam öldürdüm" diye yanıtladı.
    "Senin gibi efendi biri nasıl adam öldürür?" diye sorduğumda da "Hocam kimse bize bunları anlatmadı ki" diye yanıt verdi. Ders hepimize.

    - Hayata yeniden böyle bir noktadan başlamak istiyorsanız eğer, birilerine el
    uzatmak istiyorsanız, gelişmek ve geliştirmek istiyorsanız, TUP, sizin de
    aradığınız proje demektir. İnandıktan sonra insanın başaramayacağı hiçbir
    şey yoktur. (Funda Çelik)

    - İnsanların karşılıksız hiçbir şey yapmadığı günümüzde, karşılıksız iyilik yapmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyorum hayata dair verdiğim seminerlerde. (Gülçin Demircan)

    - Bazen bir zorlukla karşılaştığımda, içinden çıkamadığımda kenara çekilip olaya bir de "Uğur Böceği" gibi bakıyorum. Mücadele ruhu kazandırdı.
    Karanlığa küfretmektense bir mum yakmayı öğretti bana, bu da hayatımın her aşamasında bana yardımcı oluyor. (Merva Fındık)

    - Gittiğimiz yerlerde yarattığımız "Uğur Böceği Etkisi"nin sonuçlarını
    düşününce, sahip olduğum mutluluk ve huzuru ifade etmekte kelimeler
    yetersiz kalır. Bunun yanında hayata ve olaylara bakış açımı değiştiren,
    kendimi bulduğum muhteşem bir projenin içerisinde olduğumu düşünüyorum.
    (Merve Işıl Kaya)

    - Mine konuşma engelliydi. Seminer bitiminde, herkes dağıldıktan sonra sırasına gitti ve forma bir şeyler çizmeye başladı. El ele tutuşan iki kişi, birisi küçük, birisi büyük ve topuklu ayakkabıları var ve aralarında bir kalp. Seminer ile ilgili düşüncelerini yazması gereken kısma da bir ev çizmiş…(Nazlı Özdil)

    Nazlı'yı toplantılarda beyaz uğur böceği tişörtü ve kocaman gülümsemesiyle hatırlıyorum. İçten, sıcak ve akıllı Mine'den aldığı o küçük kalp ve ev resmi bir insanın hayatında alabileceği en güzel hediyelerden
    biridir.

    - Herkesin hayatında kilometre taşları vardır. O kilometre taşında yaşanılanlar olmasa insan farklı yerlere sürüklenir. TUP da benim için farklı bir kilometre taşı, hayatı değiştiren ve aslında hayat veren. Gelişen, geliştiren, insana dokunan, insanlığını hatırlatan bir proje TUP. (Nihan Özel)

    - Önce kendimize, sonra yakın çevremize hoşgörü, girişimcilik, iş kalitesi, yurt
    sevgisi ve dürüstlük değerlerinin ne kadar önemli olduğunu anlatırız. Sonra düşeriz yollara, Türkiye'nin dört bir yanına bilginin ışığını yayarız. (Sinem Dinçol)

    - İlk seminerinizi verdikten sonra, değerlendirme formlarını elinize alıp okumaya başlayacaksınız. Okumayı bitirdikten sonra, sadece bir saat içerisinde insanların hayatlarına dokunduğunuzu anladığınızda, hayat gözünüze hiç görünmediği kadar güzel görünecek. (Volkan Duygunoğlu)

    - Seminer sonunda huzura kavuşuyorum, çünkü bilgimin zekâtını vermiş ve
    insanların hayatlarına dokunmuş oluyorum. Bir mahkûmun bana "Hayatım benim kelebeğimi öldürdü, artık sizle yeniden canlandıracağım" demesi her
    şeyin karşılığıydı. TUP bir hayat felsefesi bence. (Tuğba Bademci)

    - Sildiklerinin bir önemi yok, yerine doğrular yazılmıyorsa, Bildiklerinin bir önemi yok, senden başkası bilmiyorsa'' diye çıktığım bu yolda her geçen gün bilgiyi paylaştıkça, gözlerde oluşan tebessümleri görmenin bu projenin gerçek amacının en belirgin kanıtı olduğunu düşünüyorum (Gamze Güngörür)

    - Sönen mumların emanet ettiği karanlıkları, gözlerindeki ışıklarla aydınlatacak koca yürekli kardeşlerimizi seyirci koltuklarından kaldırıp sahneye çıkarmaktır Türkiye Uğur Böcekleri Projesi (Gökhan Müftüoğlu)
  • 240 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Uzakta, kendinin bile ücrasında yaşayan, sürgüne uğradığı bu pıtraklı diyarda,
    dar çünkü dargın havsalasının taşımaya güç yetiremediği bu dünya
    ve içinde kıvrak bir küheylan gibi debelenen bu yaşamak arzusu boğarken O’nu;
    itiraz eden, direngen ve aksi
    ruhun bu kırgın ikindisinin,
    iyice işittim, hırçın ve alazlı sesini.
    Öyle ki yineledi bendeki bu yansımasını, tekrar ederek sürekli.
    “Biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz” dedi.

    Değil bu bir güzelleme ya da bir iltifat metni.
    Çok mu seviyorum ben bu adamı?
    Muhtemelen aynı yerde yaşamaya çalışsak,
    kısa sürecek ortak yaşama çabamız, o dar mekandaki.
    Ancak gözleri nemlenecekken gözleri namluya dönen bu adamla da yakın eden bizi, çektiğimiz dünya ağrısıdır, sürgüne gönderildiğimiz bu pütürlü - pıtraklı diyardaki.
    Bir de adımızın insanların hizasına yazılmasından dolayı
    her gün yepyeni rüyalarla ödenen bu cezaya olmaklığımız, müşteri.

    Ondandır, ‘üzerine yüreğinden başka muska takmadan konuşmak isteyen’
    şairin söylemesi, bu ‘durgun suyun sayhası’ nın dile gelmesi
    ve zihnimde o nağmelerin sürekli kendini terennüm etmesi.

    Ondandır, kor yürekle çıkıp bir tepenin ardından
    ‘her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar’
    güçlü nidasıyla ünleyen seste bulmam kendimi.

    Kuşun ölümünde incinen ruhu;
    ‘ölüme, ölümlülüğü yakıştırabilmek için
    cesetlerle bezerken güzel olan her şeyi’,
    Gelmiş geçmiş bütün gölgeleri deneyen
    elleri ise hala pençe gibi.
    İyice işittim işte, ikna olmaz biçimdeki bu aykırı sesi.

    Fırtınalı ruhun derin savruluşlarında
    ‘sökmedi hoyrat kuralları faşizmin’, ama
    yine de debelenmekteydi devrimci olan beyni.
    Sonrasında Vareden’in kayrasıyla var olup,
    eşrefi mahlûkat nedir bildi.
    Gökyüzüne göndere çektiği yüreğiyse
    çatlayacak kadar aşkî.
    Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi.
    Öyle ya ‘halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti’.

    Kana çakıllar karıştıran isyan duygusunu
    kendine katık etti ve dalaştı, sarsak hırgürüyle dünyanın.
    Dünya ki ruhunda kaynar adımlarla gezinen hain sevgilisi.

    Türk şiirinin en güzellerinden bazılarının şairi.
    ‘cesur ve onurlu diyecekler
    halbuki suskun ve kederli’
    Bu eser de fırtınayla, şiirle geçen ömrün
    Kemâl noktası, erbaini.
  • 275 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Yaşar Kemal’in ağıtlarını okurken hafızamı zorlayıp köyümde ki cenazelerde söylenen ağıtları bölük pörçük hatırladım ve kaybettiğimiz değerleri görüp bir gözyaşıda onun için döktüm. Okurken hep aklımdan şimdi (bende bir yörük bölgesinde doğup büyüyen biri olarak) köyüme dönsem gitsem köyümün yaşlılarına hadi anlatın desem bana geçmişimizi, örfümüzü, adetlerimizi, ağıtlarımızı, oyunlarımızı, türkülerimizi, anlatın, hepsini yeniden yaşatın, unutanlardan olmak istemiyorum desem diye geçirdim. (Ki bunu ilk fırsatta yapmaya kararlıyım.)Bu toprakların insanları acılarını öyle güzel anlatmışlar ki kurt kuş toprak esen yel gökteki bulut yerdeki karınca ağıtlara karışmış ve diyar diyar gezip o acıları paylaştırmış. Derlenen ağıtlarda okuduğum cümleler o kadar tanıdık ki çocukluğumda duyduğum uzaktan gelen bir ses gibi benim için. Yaşar Kemal’i her okuduğumda içimde anlatamadığım bir sızı olur ama bu ağıtlarda çok derinden hissettim o sızıyı. Ne kadar çok şeyi kaybetmişiz ve kaybediyoruz zaman bize teknolojiyi verirken duygularımızı benliğimizi birliğimizi alıp götürüyor. Ağacın dalında kalıp ölen bebeğinin ardından ağıt yakan annenin acısını hissedebiliyor muyuz acaba? Ya da her iki evladını kaybetmiş bir annenin ağıdına, sevdiğinin ölüsü başında kendini paralayıp ağıtlar yakan eli kınalı gelinlerin acısına ortak olabiliyor muyuz acaba? Acılar değişmiyor acıyı yaşama şekilleri değişiyor belki de. Artık biz acılarımızıda yalnız ve içimizde yaşamak zorunda kalıyoruz.
    Ayrıca okurken bu derlemeleri neden bizlere okulda vermediler neden müfredatta böyle değerlerimiz daha çok yer almaz diye düşünmeden edemedim. Böylesi mükemmel bir cevher varken neden daha çok araştırma yapılmıyor keşke ellerinde imkan olsa da üniversitelerimiz böyle değerlerimizi biraz daha araştırıp kayıt altına alabilse.
    Yaşar Kemal sadece bir yazar değildi. O halkın Anadolu’nun ta kendisi idi. Hem Kürt’ü hem Türk hem laz hem Çerkez hem yörük hem köylü hem kentli... o Türkiye’nin resmiydi, gerçeğiydi. Bu güzel derleme için ona ne kadar minnettar olsak azdır. Nurlar içinde uyusun büyük usta...
    Yaşar Kemal Ağıtlar