• 272 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap Çin'in Sichuan eyaletinin Chengdu şehrinde geçiyor. Geçiyor dediysem şehre ait çok fazla betimleme detay beklemeyin. Açıkçası bu kitap başka bir yerde de geçiyor deseniz bana, o da olurdu. Çünkü mekanla kurduğu ilişki bu bağlamda zayıf. AMA! Buraya kocaman bir ama bırakıyorum; çünkü kitap polisiye anlamında çok başarılı. Bu kitabı okumak için iki gece geç saatlerde yatmak zorunda kaldım zira e şimdi ne olacak e sonra ne olacak derken gözüme uyku girmedi. Polisiye severlerin bu kitaba bayılacağına inanıyorum! Zaten arka kapakta da yazar Zhou Haohui'yi Jo Nesbo ile kıyaslamışlar + yazar Çin'in önde gelen gerilim yazarları arasında gösteriliyormuş. Ancak gördüğüm kadarıyla serinin devamı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş ki bu beni oldukça üzdü

    Kısaca kitaptan bahsetmek de gerekirse

    Aniden gelişen bir cinayet ve yanına bırakılmış bir ölüm ilanı ile birlikte zincirlemesine gelişen olayları konu alıyor. E kitabın türü polisiye olunca tabii bolca cinayet, gizli bir suçlu, özel bir polis timi, ipuçları ve suçlunun peşinde adım adım heyecan dolu bir okuma sizleri bekliyor. Yosun Erdemli çevirisi de cabası, daha ne olsun!

    Herkese iyi okumalar!
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti


    Ulaş Başar Gezgin


    ‘Ölü Çiçekler Müzesi’, yazar Gözde Kurt’un psikoloji ağırlıklı öykülerini topladığı bir kitap. Kitap, 14 psikoloji ve felsefe ağırlığı taşıyan kısa öyküden oluşuyor. Yazarın daha önce yayınlanmış ‘Kozanın Tereddütü’ adlı bir romanı da bulunuyor.

    Kurt öykücülüğünün temel konuları ve anahtar sözcükleri şöyle sıralanabilir: Ben, iç dünya, dönüşüm, rüya, uyku, uyanma, iç diyaloglar ve ötekiler.

    Kurt öykücülüğü, anlatı-yoğun yaklaşımların tersine, Bilmece, Başkalaşım, Dönüşüm, Olgunlaşma, Aşk ve Zavallı Aşırılık olay-örgülerine dayanıyor. Öyküler, daha çok, ‘dışarıda’ değil, kahramanların içinde geçiyor.

    Kurt öykücülüğünün bir özdeyişi varsa, o, “insan, yalnızdır” olacaktır. Cep telefonlarının, internetin, sosyal medyanın vb. her taraftan bizi kuşattığı çağımızda; insanın yalnız kalma seçeneği, yalnızca “kalabalıklar içinde yalnız (kala)kalma”ya dönüşürken; Kurt’un kahramanlarının içe dönüklüğü, ya günümüzdeki atipik bireylere ya da geçmişimizdeki bilişim ağlarına daha az dolanmış bireylere bir selam olarak okunabilir. Kurt’un kahramanları, 1980’lerin ‘atomize olmuş birey’i ile akraba sayılabilir.

    Kurt’un öyküleri, çoğunlukla bilmece gibi. Bizi, başlarda, anlatıya belli bir anlam yüklememiz için kandırır; ama sonlarda, aslında anlatıyı yanlış yorumladığımızı; işin aslının farklı olduğunu anlarız; ve böylece çözeriz bilmeceyi.

    Kurt’un öykülerinde, topluluk, toplum ve doğa, pek görünmez ufukta. Çatışmalar, çoğunlukla kahramanın içindedir. Kimi zaman, bu çatışmaların dışa yansıdığını görürüz; kimi zaman ise, dışsal çatışma sandıklarımızın, sonunda içsel çatışma olduğunu öğreniriz.

    Kurt’ta ağırlık, kişiliktedir. Rus yazarların yolunda, derin kişilik çözümlemelerine girer o; anlatının ortamı ve olaylar önemsizdir.

    Çeşitli yazarlarda olduğu üzere, Kurt’ta da, kişiliklerin aşırı özellikleri vardır. Bu aşırı özellikler, anlatılmaya değer bulunmuştur; ve tam da bu aşırılıklar vardır öykünün merkezinde. Örneğin, ‘Niyet’in Falhanesi’ adlı öyküde, Zehra’nın sinema ile ilişkisi, başlı başına bir öykü konusu olmuştur.

    Kurt’un okur kitlesi, kimlerden oluşuyor olabilir? Üniversite gençliğine yazıyor o. Ergenlikteki çelişkileri ileri yıllara taşımayı bir erdem olarak gören o deli dolu yıllar. Ergenler de okur elbette; ancak, Kurt’un öykülerinin derinliği, herhalde onlara ağır gelecektir.

    Kurt’un birinci tekil ve üçüncü tekil diliyle yazdığı öykülerde, doğal olarak, ciddi farklar gözlemliyoruz: Birinci tekilde yazar, daha derin kişilik çözümlemelerine girişiyor; üçüncü tekilde ise, daha çok romanlarda gözlemleyebileceğimiz dışsal anlatıcı modeline geçiyor.

    Ana konu, psikolojik durumlar olsa da, Kurt’un gerçekçi olmak gibi bir kaygısı var. O nedenle, en fantastik öykülerinin sonunda, aslında herşeyin rüya olduğunu öğreniyoruz. Aslında, bu gerçekçi olma kaygısı, yazarı kısıtlıyor. Sonunda rüya olduğunu anlamadığımız öyküler yazmalı bundan sonra Kurt. Açık bırakmalı sonu... Rüya mıydı, ameliyat masasında beynimin belli bölgelerine elektrik mi verdiler, n-boyutlu paralel evrenlerde yaşananlar mıydı bunlar... Hiç önemi yok...

    Kurt, ‘Sanrı’ adlı öyküsünde, bir tiyatro oyunu yazma yeteneğine sahip olduğunu kanıtlıyor. Ancak, öykünün adını ‘Sanrı’ koyduğu için, sonu baştan söylemiş gibi oluyor.

    ‘Ölü Çiçekler Müzesi’ni okurlarımıza öneriyoruz. Bir fikir vermesi açısından, yazımızı kitaptan alıntılarla bitiriyoruz:

    “Kendimle ilgili fazla konuşmuyor olmamın sebebi, kendimi iyi tanıyor oluşumdur. Habire kendisini anlatmaya çalışanlar, kendilerini fazla tanımayan insanlardır. Kendilerini anlata anlata, kendilerini bulacaklarını sanırlar. Bunu farkındalıksız yaparlar üstelik. Oysa önce uzunca bir süre kendilerini dinlemeleri gerekir.” (s.37)

    “Karaköy’de, karayla denizin birleştiği yerde, karayı arkasına alarak ama o karanın üzerinde sahip çıkması gerekeni, süregiden kavgasını unutmayarak ilk nefesinin dumanını önündeki denizin maviliğine kattı. Ona arkadan bakan biri, bir eli cebinde diğer eli sigarasında, epey üşümüş, gözleri uzakta ve düşünceli bir kadın görebilirdi.” (s.102)

    “Hafızamda şimdi kadar canlı olan şeyler taşıyorum: O kokmayan, renksiz, ölü çiçeklerin canlılığı... Yine o çiçeklerin masum kabuğumu nasıl kolayca soyduğu ve içimde insani ve hayvani olanı, birlikte ve çarçabuk nasıl dışarı çıkardığı. Önce, o günkü aklım ve kalbimle içimde aşka dair ne varsa duyumsamış, sonrasında maruz bırakıldığım hayalkırıklığının şiddetiyle, bir insana karşı duyulabilecek hiddet duygusunu derinlemesine özümsemiştim.” (s.132)


    Künye

    Gözde Kurt. Ölü Çiçekler Müzesi. İstanbul: Postiga Yayınları. Eylül 2011. 143 sayfa.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 216 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a

    Ulaş Başar Gezgin

    Yıldızlara uğurladığımız Muzaffer İzgü (d.1933), Türkiye’de mizah öykücülüğünün en önemli ustalarından. Bu yazıda, ustanın iki öykü kitabına bir göz atıyoruz.

    Bir Namussuz Aranıyor (1990)

    ‘Devletin Resmi Ayısı’nda İzgü, siyasetçileri ince ince yeriyor. Sorularla ilerleyen öykü, betimlemeyle başlayıp eşli konuşmalarla (diyalog) toplumun panoromasını sunuyor. Peki devletin ayısı kaçarsa ne olur? Bu, bu sorunun öyküsü...

    ‘Robinson'un Anıları’nda siyasal partiler ve seçim sistemi eleştiriliyor.

    ‘Rüzgara Karşı Altı Metre İşeyen Adam’da eleştiri okları az gelişmişliğe, bağımlılığa, sömürgeliğe yöneliyor. Çok başarılı bir anti-emperyalist taşlama...

    ‘Haberler’de toplumsal eleştiri dozu düşük; güldürü öğesi, daha çok, bozuk bir televizyondan ileri geliyor.

    ‘İmdat, Kurtarın Bizi!’, ‘Sülüklerden Özür Dilerim’ ve ‘Eşekler’de işkenceye mizahla yaklaşılıyor. Kimi zaman güldürmüyor, hüzünlendiriyor. ‘Üniversite Polisi’ ve ‘Eski Bir Polisin Anıları’nda ise polislik mesleği mizaha konu ediliyor.

    ‘Bir Namussuz Aranıyor’un çok eğlenceli bir girişi var:
    “Bir varmış bir yokmuş, bir ülke varmış. Ülkenin bireyleri öyle namuslu, öyle namuslularmış ki, koskoca ülkede ilaç için olsun bir tek namussuz yokmuş.
    İşte bu ülkede öğretmenler öğrencilerine, büyükler küçüklerine namusu bir türlü tanımlayamıyorlarmış.
    Ah ah, ortada bir namussuz bulunacak ki, o namussuza bakaraktan namussuzun ne olduğunu tanımlayacaksın.” (İzgü, 1990, s.83)

    ‘Güzel Şebboy’ bir kayıp öyküsü; güldürüyor ama toplumsal eleştiri yönü yok.

    ‘Konuksever Köy’de, her tür yabancı malın bulunduğu, yurtdışında hiç çalışanı olmayan köyün gizemi anlatılıyor.

    ‘Yemek Ressamı’nda anlatıcı, eşinin nasıl ‘yemek ressamı’ olduğunu anlatıyor, güldürüyor.

    ‘Belediye Otobüsünde Kitap Okudum’, otobüste kitap okumanın zorluklarına odaklanıyor. Otobüste, kitap okumanın adeta suç olduğu gülünç bir ortam oluşacaktır.

    ‘Mühürcübaşı Osman Bey’de bürokraside gecikme ve “bugün git yarın gel” zihniyeti eleştiriliyor.

    ‘Benim Dedeeem Ki!’de, bir gün dededen kalma bir sandıktan madalyalar çıkar. Hane halkı, bu olaydan hareketle, dedelerini, dolayısıyla kendilerini abarttıkça abartacaktır.

    ‘Beş Yıldızlı Mandıra’, turizmden zenginleyen sonradan görmeleri hicvediyor.

    ‘Özel Plajlı Deniz Sitesi’nde mütaahhitlerin kâr hırsıyla evleri kalitesiz yapmaları ve tatilcilerin vurdumduymazlıkları ve görgüsüzlükleri eleştiriliyor.

    ‘Dört Dil Bilen Ayı’, ben diliyle bir ayının gözünden anlatılıyor.

    ‘İki Sarhoş’, sarhoşların hesap ödeme macerasıyla başlayıp eğlenceli sohbetleriyle devam eden bir öykü...

    ‘Yazık Oldu Osman'a!’ adlı öyküde, Roman bir öğrencinin (Osman Çakar) velisi olarak amcasıyla öğretmeni arasındaki eşli konuşmalara (diyalog) tanık oluyoruz. Bu konuşmalarla Osman’ın yaşamının ayrıntılarına girmiş oluyoruz. Gurbetlik hallerine ilişkin hoş bir öykü...

    ‘Çifte Bayram’da, Abdi’nin çocukluktan başlayarak yaşamı konu ediliyor. Bu, bir ‘abayı yakma’ öyküsü...


    Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?

    Fişlenmeyi ve izlenmeyi mizahlayan ‘Göz Önündeki Uzun Hidayet’ öyküsü eğlenceli bir biçimde açılıyor:
    “İşyeri açamayız, gerekli okullar açamayız, sosyal konutlar açamayız, yollar açamayız, ama bu ülkede nedense bol bol dosya açarız.(...) Maliyede dosya açılır, tapuda dosya açılır, okulda dosya açılır, sonunda öyle alışır ki insanoğlu, bu kez kendi evinde dosyalar açmaya başlar.” (İzgü, 1986, s.7)

    ‘Rambo Conan Kim Oluyormuş?’ adlı öyküde, çoksatan yazarlar alaya alınıyor; işkence mizahlanıyor.

    ‘Birinci Gelen Öcü...’nün ilk yarısında batıl inançlar, ikinci yarısında işkence eleştiriliyor.

    Üçüncü tekilden anlatılan ‘Soruşturma’da, soruşturma havası, başkişi olan Zihni Bey’de paranoyaya yol açar. Elbette “paranoyak olması, takip edilmediği anlamına gelmeyecektir.”

    ‘Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?’ adlı öyküde ölümün amansızlığı anlatılıyor ve anlatı sürprizli bir biçimde iş cinayetlerine bağlanıp acı acı güldürüyor.

    ‘Pipo Sever Dostumuz’da, ‘Soruşturma’ya benzer bir biçimde paranoya konu ediliyor.

    ‘Apollon'un Şeyi’nde, bir komiserin antik bir heykelin kayıp parçasını arama öyküsü, baştan sona güldürüyor.

    ‘Vatandaşlık Onayı’nda, Demirel’in partilileri başta olmak üzere siyasetçilerin boş vaatleri kara kara mizahlanıyor.

    ‘Sarı İsmail’de köyde geçen zorbalık konu ediliyor.

    ‘Temel Atma’da, bir bucağa temeli atılıp bir türlü yapılmayan fabrikalar mizahlanıyor.

    ‘Kasabaya Bir Kız Geldi’de, başkişi, kasabanın mal müdürü. Müdür, televizyonun bile çekmediği yalıtılmış kasabaya gelen kızın eniştesidir. Güzel kız, bütün kasaba erkeklerini kendinden geçirecektir.

    ‘Benim Sevgili Öğretmenim’de velilerin Veli öğretmeni müdüre şikayet edişlerine tanık oluyoruz. Şikayetlerin aslı astarı var mıdır, sonunda öğrenilir. Bu, diğerlerine göre zayıf bir öykü.

    ‘Öğretmenler Günü’nde, ‘yılın öğretmeni’ seçilen, ancak İzgü’ye göre bunu hak etmeyen öğretmenler konu edilip eleştiriliyor. Daha sonra 4-A’nın nasıl ‘Yılın Sınıfı’ seçildiği öyküleniyor.

    ‘Hainlere Ölüm’de bir çocuk gözüyle devletin yıkılma paranoyası üzerinde duruluyor.

    ‘Ne Sihirdir Ne Keramet’ öyküsü, bir sihirbazın ağzından ustasına hitaben yazılmış. Sihirbazlık, başkişiye göre artık çoktan ölmüştür; çünkü dışarıda siyasetçiler ve toplumun ileri gelenleri, çok daha iyi göz boyayıcılığı, çok daha iyi hokkabazlık yapmaktadır.

    ‘Kaç Deli İstersin’de mahallelilerin delirme süreci anlatılıyor.

    ‘Hovarda Memur’da okul arkadaşları yıllar sonra karşılaşırlar. Biri okumuş ‘büyük adam’ olmuş; diğeri okumayıp küçük bir memuriyette kalmıştır. Fakat daha sonra, aslında okumamış adamın okumuştan daha varlıklı olduğu ortaya çıkacaktır.

    ‘Sıcak Aile Yuvası’nda başkişi, devlet dairesini evine çeviren yeni atanan bir memur.

    ‘Uyku İlacı’nda başkişi, uzun süredir uyuyamamaktadır. Hiçbirşey fayda etmez. Çare ise, aynı illeti çekip iyileşmiş bir arkadaşının öyküsünde saklıdır.

    ‘Zam Falı’nda neye zam yapılacağını bir bir saptamak için eski yazılı kitabına bakıp fal bakan ve her keresinde tutturan bir baba baş rolde.

    ‘İş Buldum’da işsizlik ve iş bulma hayalleri konu ediliyor.

    ‘Pastırma’ adlı öyküde bir dar gelirli memurun iç konuşmalarıyla alım gücünün düşüklüğü konusu işleniyor.

    ‘En İyi İlaç’ta başkişi, bir hastalık hastası. Sonunda ilacını bulacaktır.

    ‘Ülke Yürüyor’da düşük gelirli bir aile, protesto için sokağa çıkıp şehirlerarası bir yürüyüş eyliyor. Bu yürüyüş başkalarına da fikir verecektir.


    Sonuç

    İzgü, halk öykücülüğünün temsilcisi. Akıcı bir anlatımı var. Sözlü kültüre ve halk diline dayanıyor. Yazılı metinlere asla gönderme yapmıyor. Kısa cümleler kullanıyor. İşlediği konulara geldiğimizde, çok geniş bir yelpazeyle karşılaşıyoruz. Siyasetin, memurların ve öğretmenlerle öğrencilerin yaşamlarının ötesinde, ‘Beş Yıldızlı Mandıra’, ‘Özel Plajlı Deniz Sitesi’ ve ‘Rambo Conan Kim Oluyormuş’ gibi öykülerde kapitalizm eleştirisi öne çıkıyor. Rüşvet, yolsuzluk, dar gelirlilik, İzgü’nün en çok işlediği konulardan... Siyasi konularda İzgü mizahı, oldukça cesur. Sözünü sakınmıyor, elini taşının altına koyuyor. Hemen hemen tüm İzgü öykülerinde, toplumsal ve/ya da siyasal eleştiri yönü ağır basıyor. Ama bunu şematik bir biçimde yapmıyor. İzgü’nün bir olayı öyküleştirmekte çok başarılı olduğu anlaşılıyor. Birkaç cümlede anlatılabilecek yaşanmış bir olay, onun elinde dört başı mamur bir öyküye dönüşüyor.

    Eski kitaplarında kalmış bu öyküler, daha çok okunmayı ve okutulmayı hak ediyor...

    O, nice çocuğun manevi dedesiydi. Öyle de kalacak! Öyküleriyle anımsanacak ve sevilmeye devam edecek!

    Devri daim olsun!


    Kaynakça

    İzgü, Muzaffer (1990). Bir Namussuz Aranıyor. İstanbul: Bilgi Yayınevi.

    İzgü, Muzaffer (1986). Azrail Nasıl Rüşvet Yedi? İstanbul: Bilgi Yayınevi.







    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • ▪︎Yalnız insan kimdir?
    yalnız insan 'dan zarar gelmez kimseciklere.
    o ki, duvarlarla konuşmayı bilen, her gece vicdan mahkemesinde hem karar verici hakim hem de suçlu,
    o ki keşkelerin içinde boğulmuş, acabalarda yüzen insan. tutupta sizinle uğraşmaz, vakti kalmaz ki kendinden.

    yalnız insan, vicdanlı insandır.yalnızca duvarlar ve kendisi ile kalmış, kendinden başka kimseye güvenemeyen insan, kaybedecek bir şeyi olmayan,
    hayatın hüznü, mutluluğu, kötülüğü, korkusu, vicdanı,merhameti içinde, en derinlerinde saklı insandır,
    duvarların dili olsa da konuşsa. ne düşünür, ne yaşarlar. gece uyku ile iç ses arasında ne savaş verirler kimse bilemez. gündüz mutlu maskesini takınca gerçekten mutlu olurlar mı bilinmez.

    yalnız insan, güçlü insandır, tüm hayatın yükünü sırtında taşımak, kimseden takdir görmemek, sevgi sözcüğü duymamak, kitaplarla yaşamak, hayallerle uyanmak yalnız insanın marifetidir.

    yalnız insanlar bilir ki, kitaplar onların tercümanıdır. yaşamak istedikleridir. hala içinde taşıdıkları umudu, yaşama direncidir. bu yüzden yalnız insan sizi sevdi mi, kitap gibi sever, bir şiir gibi. çok çabuk okumak istersiniz, lakin hiç bitmemesini dilersiniz.

    işte bu sebeple bilmelisiniz ki, yalnız insanlardan zarar gelmez kimseciklere. bütün dertleri değerli olmak ve bir gönülde yalnız olmaktır. soğuk ve rutubetli bir odada yalnız kalmak değil.
  • 208 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    https://i.imgyukle.com/2020/05/01/rIP7L1.jpg
    Amerika'da ilk kez 1953’te yayımlanan ve hızla bütün dünyada ün kazanan Fahrenheit 451 devlet sansürünün, totaliter rejimlerin dehşetini anlatan temel yapıtlardan biri sayılmasına rağmen, Ray Bradbury, romanı hakkında şöyle der:
    "Romanım hep yanlış ya da eksik yorumlandı. Fahrenheit 451, sansür ve de otoriter devleti eleştirmenin ötesinde, aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu."
    Nitekim, Neil Gaiman‘ın sunuş yazısında belirttiği üzere ,
    “Fahrenheit 451, spekülatif kurgudur. ‘Bu böyle sürerse…’ öyküsüdür.
    (Bu böyle sürerse; yani dünyanın her yerinde görüntünün tahakkümü altında, zihin kontrolü vasıtasıyla ve subliminal mesaj bombardımanlarıyla insanlar kitapları terketmek hatta onları yok etmek suretiyle git gide daha da eblehleşerek, yozlaşacak olursa vs.)

    Ray Bradbury bizim geçmişimiz olan şimdiki zamanı hakkında yazıyordu. Bizi bir şeyler konusunda uyarıyordu; bunların bazıları barizdir, bazılarınıysa aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra görmek daha zor.
    1950’lerde şu espri yapılıyordu: ‘Eskiden kimin evde olduğunu ışıklarının açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıklarının kapalı olmasından anlaşılıyor.’
    (O zamanlar televizyonlar küçüktü, siyah beyazdı ve net bir görüntü elde etmek için ışıkları kapamak gerekiyordu.)

    Ray Bradbury ‘Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak diye düşündü ve “Gelecekte kitapların yakılmasıyla ilgili bir roman yazmak için kütüphaneden daha iyi bir yer olur mu?” diyerek UCLA kütüphanesinin bodrumunda ‘İtfaiyeci” adlı kısa romanının daha uzun bir versiyonunu yazdı. Los Angeles İtfaiye Teşkilatı’nı arayıp, kağıdın kaç derecede yandığı sorusuna aldığı cevaba binaen de kitabının ismini Fahrenheit 451 koydu.”

    Bunca izahatın ardından, kitabın konusuna ve karakterlerine değinecek olursam;
    Guy Montag, karısı Linda ile birlikte yaşayan bir itfaiye personelidir; lakin çalıştığı kurum sembolü ejderha olan ve evleri basarak, buldukları kitapları ateşe vermek suretiyle imha eden bir teşkilattır. Yaşadığı toplumda televizyon, insanların uyuşturulmasını sağlamakta, anlamsız ve amaçsız sorularla bir illüzyondan ibaret olan programlar vasıtasıyla kitleler kandırılıp aldatılmaktadır. İnsanların isyan etmemeleri için düşünülmüş bir başka yöntem ise ilaçlar, uyuşturucu ve uyarıcı haplardır. Bu toplumda gazetelerde bile yazı yoktur, sadece resimler vardır. Kitaplar ve yazılar insanı asosyalleştiren, mutsuz eden nesneler olarak resmedilmiştir. Montag, bir gün işten evine dönerken Clarisse ile tanışır ve öğretmen olan Clarrisse’nin etkisiyle, sistemin kuklası olmuş karısının her türlü tepkisine rağmen kitap okumaya ve nihayetinde kendi benliğini ve gerçekleri keşfederek aydınlanmaya başlar.

    Bradbury’nin kitapta yarattığı her karakter onun bir parçasıdır; bir polisin gece vakti kendisini sorgulamasından esinlerek yazdığı “Yaya” öyküsünde erkekken kıza dönüştürdüğü Clarisse McClellan’dan, sonrasında kaleme aldığı ”İtfaiyeci” adlı kısa romanındaki Guy Montag da ‘gelecekte koşan’ yazarın kendisidir, Faber’de gizlenen de odur; orada burada, yolda insanların kulaklarına ne yapmaları gerektiğini fısıldayan kişidir, hatta yıkıcı benliğin yansıması itfaiye şefi bile onun bir parçasıdır. (Bknz.: Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)

    Bradbury’nin yarattığı karakterlerle alakalı bu açıklaması bana Sabahattin Ali‘nin Ayşe Sıtkı’ya 10.08.1933 tarihinde yazdığı bir mektupta benzer bir durumu şöyle ifade ettiğini hatırlattı:
    “Ben zaten nedense yazılarımda doğrudan doğruya veya bilvasıta hep kendimden bahsediyorum. Galiba kendimi çok beğendiğimden. Bundan müşteki değilim, çünkü benim fikrimce “deha” bir nevi megolamandır ve dâhilerin en gülünç olanları mütevazi olanlarıdır. Yazılarında kendilerinden bahsetmeyenler, kendilerine emniyet ve itimatları olmayan korkaklar ve zayıflardır. Veya içlerinde bahsedecek bir şeyleri olmayan başlar. Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum, sonra da yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden bir parça verecek kadar doluyum.”

    Ray Bradbury , Fahrenheit 451’i yazarken, dünyayı bilinçli olarak herhangi bir şekilde değiştirmeyi hedeflemekten ziyade, kitaplar ve kütüphaneler hakkında, bilginin kadar değerli olduğu ve onu korumamızın gerekliliğine dair uyarı niteliğinde bir mesaj vermek istemiştir. (Bknz. : Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)
    Neil Gaiman’ın da dediği gibi:
    “Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır.”

    Bu arada, bir kitle hipnotize aracı olarak televizyonu konu alan 1976 yapımı ‘Network’ filminden özellikle şu sahneyi izlemenizi tavsiye ederim. (“Televizyon gerçek değildir”; nam-ı diğer ”Tell lie vision”.)
    https://www.youtube.com/watch?v=D5QQhoZAsYE

    Bu kitabın yayımlanmasının ardından 67 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazarın işaret ettiği ve uyarıda bulunduğu hususlarla ilgili günümüze dair sayısız çıkarım yapılabilir; ama ben sadece birkaç mühim noktaya temas etmekle yetineceğim: Özellikle bir türlü baş edilemeyen “ekran bağımlılığı” Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor? (internetin akla ziyan etkileri ve idrak safhasındaki negatif tezahürleri üzerine) Görünüyorum O Halde Varım (Var olmanın yolunun düşünmekten değil “görünmek”ten geçtiği sanısının yaygınlaştığı bir dünyada, seyretmeden duramayan görsel kültür insanı faciası... Böyle bir dünyada okumaktan çok seyretmek, bilmekten çok görünmek, akıldan çok göze hitap etmek, kafa yormaktan çok “yorma kafanı” telkinine uğramak.) ve de “görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında…
    İlk olarak, Aynalı Barikatlar‘dan “Görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Teknolojinin, konuşmayı kelimelerden ziyade görüntülerle aktarılır hale getirmesi, anlamın yükünü sözden ayırıp görüntüye nakletmesi, algılama ve kavrama tarzında negatif bir devrimdir. Teklifsizliğini bir teklifler bolluğu, kargaşasını geniş çaplı bir rahatlık ve yıkıcılığını sürgit bir inşa faaliyeti gibi gösteren bu devrimin (kötülük derecesi bakımından) birbirinden önemli beş sonucu vardır:
    1-Somutluğun egemenliği altındaki görsellik, soyutluğu su götürmez anlamı kuşatarak muhakemeyi aşındırdı. Yargı, görsel misallerin dayanılmaz çokluğu arasında iğfal edildi; yani anlamın ağırlığı büyük ölçüde çöpe gitti.
    2- Modern emperyalizmin kozu, teknolojik ve kitlesel illüzyonlar üreten silahlardır. Kişiyi kendine bakarken bile yanıltabilecek illüzyonlar!
    3- İmparatorluk elçileri/askerleri, televizyon aracılığıyla az gelişmiş ülkelere dans ederek, şarkı söyleyerek ve/ya da sofradan kalkmaksızın girebiliyor. Dilerseniz şöyle söyleyeyim, Arnold Schwarzenegger oturma odanıza kaç kere geldi ve (huyu kurusun) ortalığı kan gölüne çevirip tekrar görüşmek dileğiyle (asta la vista deyip) ayrıldı?
    4- Tüketimin merkezi öğesi olan ve yenilenme saplantısı gereği hızla eskiyen/değişen görüntüye iliştirilen anlam, kavranabilir ve ilkeselleşebilir olmaktan çıkarak uçucu hale geldi.
    5- İmaj kreatörlerince saptanarak yığınlara telkin edilen ölçülere uymayan ve/yani görsel beğeni uyandırmayan kişilerin sözleri değerini kaybetti! İşte şimdi can yakıcı bir paradoksun menziline girdik: İyi görünürsen, ne söylediğinin bir önemi kalmaz; kötü görünürsen, söylediklerin önemsenmez!
    Yani, velhasıl kelam; “AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE DEĞİL, O SÖZÜN KİMİN AĞZINDAN ÇIKTIĞINA BAKILIYOR.”

    Günde kaç saatinizi ekrana bakarak geçirdiğinizi hesap ettikten ve bir ekran bağımlısı olup olmadığınızı iyice test ettikten sonra bir düşünün:
    Gördüğünüz, “size gösterilen” gerçek olduğu sandığınız ve aslında bir “illüzyon”dan ibaret olan görüntülere ne kadar inanabilirsiniz?
    Bakmak ile görmek arasında bazen korkunç bir uçurum oluşur ki; göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü demagoji yapıp yalan söylemeye başlar…
    Kitle iletişim araçları bize ne düşünmemiz gerektiğini söylemez. Ne hakkında düşünmemiz gerektiğini söylerler! Zihinsel gündemi onlar belirler.
    Gazetelerde, dergilerde veya TV’de medyanın meseleye verdiği önem, insanlara o meseleye kendi düşüncelerinde ne derece önem vermeleri gerektiğini bildirir. Zihinsel gündemleri belirler. TEKRAR, bizim bir iddiaya olan yakınlığımızı arttırır. Aksini kanıtlayacak bir şeyler olmadığı zaman, giderek artan yakınlık hissine, iddianın doğru olduğu hissi daha büyük olasılık kazanarak eşlik etmeye başlar. Bu tekrar etkisi “doğruluk/gerçeklik etkisi”(the truth effect) olarak bilinir.
    Genellikle, eğer herhangi bir şey doğru değilse bir şekilde o konunun tartışılması gerektiğini düşünürüz. Eğer sürekli olarak tekrarlanıyor ve tartışılmıyorsa, zihnimizde bunu muhtemelen doğru olduğu yönünde aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olan bir kanıt olarak görmeye başlarız.
    Yaşadığımız yüzyıl, görüntünün ve görmenin iktidarıyla şekillenmekte olup, ‘global köy’ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik araçları, ‘düşünen insan’ın yerine ‘gören insan’ı inşa ediyor.
    Dünyayı, anten kültüründen nasiplenmek suretiyle saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan ve internet zamazingolarından tanıyan ‘ekran çocukları’ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.
    Ve bu gücün bizleri nasıl yönlendirip, yönettiğinin farkında bile değiliz… Kandırmaca ve yutturmacanın her türlü versiyonunun alenen sahnelendiğini bir oyunun içindeyiz…
    Elektronik medya ile yaratılan sözde 'gören insan'ın, nasıl bir uyku imparatorluğu vatandaşına dönüştüğünü sorgulamamız gerektiğini dillendirerek, en azından düşünsel eylemsizliğe bir son vermemiz gerektiği kanaatindeyim…

    İletişim kuramcısı Neil Postman , Televizyon Öldüren Eğlence kitabında diyor ki:
    George Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley de hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.”
    Orwell ve Huxley’in bahislerine nazaran iki ucu pis değnek misali bir durum söz konusu olsa da, ben yine de her daim okuyan insanların var olacağına ve bilginin gücünü elinde bulunduran bu elit tabakanın dünyaya hükmedeceğine inananlardanım.