• Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masalını kim bilmez ki! Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için kendini kurumuş bir kuyuya atar. Tam o anda, kuyunun dibinde onu yutmak için ağzını açmış bekleyen bir ejderha görür. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen ama ejderha tarafından yutulmamak için aşağıya da atlayamayan bu zavallı seyyah, kuyunun duvar taşları arasında boy vermiş bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Az sonra elleri uyuşmaya başlar ve kendisini her iki tarafta bekleyen felâketin kucağına düşeceğini anlar; ancak dala hâlâ sımsıkı tutunmaktadır. O sırada birkaç farenin, onun tutunduğu delğn çevresinde dolaşmakta ve dalı kemirmekte olduğunu görür. Dal kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görünce kurtulma ümidinin artık hiç kalmadığını anlar. Çaresizlik içinde çevresine bakarken, dalın yapraklarında bal damlaları görür; dilini uzatır ve bunları yalamaya başlar. İşte, ben de aynen bu seyyahın benzeriydim; ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim hâlde, son bir ümitle hayatın dallarına tutunuyordum ve bu azaba niye düştüğümü de aklım bir türlü almıyordu. Bana o güne kadar teselli vermiş olan balı yalamayı deniyordum; ancak bal artık tat vermez olmuştu. Ölüm ejderhası ağzını açmış beni yutmak için beklerken, yaşamın kemirgen fareleri de tutunduğum dalı kopartmaya çalışıyorlardı. Bense artık sadece kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ç ile fareleri görüyor, gözümü onların üzerinden ayıramıyordum. Üstelik bu bir masal değildi; gerçeğin ta kendisiydi. Bu, aksinin ispatlanamayacağı ve herkesin algılayabileceği bir gerçektir.
  • 56 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #okudumbitti #kitapyorum
    #birrehineyemektup
    #eylülayı 7.kitap

    ❤Bugün okuduğum ikinci Fransız yazar,şansa bak

    ❤Herkesin bildigi meşhur kitap Küçük Prens'in yazarı,Antoine de Saint-Exupery'den güzel bir eser ile geldim.

    Antoine de Saint-Exupéry, 1940'ta Amerika'dayken kaleme aldığı bu metni ilk başta dostum dedigi Leon Werth'in romanı için önsöz olarak yazmış.
    Fakat roman yayımlanmayınca bazı değişiklikler yaparak Alman işgali sırasında "rehin" tutulan Fransızlara karşı mektup niteliğinde dostu Leon Werth'e ithaf etmistir.
    Yazarın sahra anıları,insanlara saygı ve dostluk üzerine düşünceleri,Portekiz seyahatinden kesitler ile 6 bölümden oluşan bu kısa ama değerli eser 1000 k'dan baktığımda 41 okunma almış.Görünce yazık olmuş demekten kendimi alamadım.
    Sırf popüler diye yazarın bir diğer kitabı olan Küçük Prens 104.000 okunma görünürken bana biraz haksızlıkmış gibi geldi.Populerizm böyle birşey olsa gerek.

    Bu arada ben asla kitaplarımı çizemiyorum ama yeni aldığım şeffaf stickerlari hosuma giden cümlelerin üstüne yapıştırdım.Sayfaya hic zarar vermiyor.Arada kullanırım artık

    #ALINTILAR

    “Totaliter bir diktatörlük de bizim maddi ihtiyaçlarımızı karşılayabilir. Fakat bizler yemle beslenen sürü hayvanları değiliz."

    Tecrübelerden ve hatıralardan oluşan hacimli bir yükü temsil eder bir insanın yaşı! Yol üzerindeki tuzaklara, sarsıntılara ve izlere rağmen, kişi, dayanıklı bir kağnı gibi iyi kötü, düşe kalka ilerlemeye devam etmiş demektir.

    İnsan geceleyin duymak için nefesini tuttuğunda çöken tiz bir sessizlik vardır. Ve insan sevdiği kişiyi hatırladığı taktirde çökecek olan hüzünlü bir sessizlik vardır.

    Bir gülümseme çoğu zaman esas olandır. İnsan bir gülümsemeyle karşılık bulur. Bir gülümsemeyle ödüllendirilir. Bir gülümsemeyle harekete geçer.

    Dostluktan doğan hakkını talep etmeden önce bir dostu uzun uzun işlemek gerekir. Harap olmuş eski bir şatoyu tamir etmek, onu sevmeyi öğrenmek için, nesiller boyu harap olmuş olmak gerekir.

    Insana saygı! insana saygı! Şayet insana saygı insanların kalbinde yer ederse insanlar karşılık olarak bu saygıyı takdis edecek sosyal siyasi veya ekonomik sistemin de kurtarmayı başlayacaklardır.

    Bir hastaya gösterilen bakım, bir sürgünün evde ağırlanması, hatta bağışlanma bile ancak şenliği aydınlatan o gülümseme sayesinde değer kazanır. Bütün lisanların, kastların ve partilerin üstünde, birbirimize bir gülümsemeyle kavuşuruz.

    KITAPLA KALIN
  • 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hem bitsin istedim, hem de bitmesin.

    Bilmediği şeyin düşmanı olanlara da, fanatiği olanlara da her zaman acımışımdır.
    -İslam kölelik dini diyen ama kendi şahsı gönüllü; modanın, bedenin, tüketimin kölesi olanlar,
    -İnsani bir özellik olan cinsel içgüdüyü, hayatın amacına dönüştüren ve pornografiyi normalliğe dönüştürenler,
    -Geçmişte adı sanı duyulmazdı kadınların şimdi özgür oldular deyip, kadını metaya çevirip yerin dibine koyanlar,
    -Şiddeti geçmiş asırlarda var olarak gören, kendini gelişmiş bir çağda zanneden ama şu an dünya üzerinde en çok şiddetin olduğu yüzyıllarda olduğunu fark etmeyenler,
    -Dini ibadetleri anormallik ve gericilik olarak gören fakat modern paganist ritüelleri yapmakla övünenler,
    -Kendini ırkı dolayısıyla üstün gören vasıfsızlar,
    -Ve çocuklarımı öldürenler..

    Çocukları çok severim, gördüğümde dahi içim sımsıcak oluyor. Bazen dışarı çıktığımda ya da babamla camiye namaz kılmaya gittiğimde ceplerime çikolata dolduruyorum (içerikleri helal maddeden olanlardan).
    Yolda görünce ya da camide varsa veriyorum, bu küçücük şey bile benim haftalık mutluluk kotamı dolduruyor. Kitapta çocuklar ile ilgili okuduğum şeyler beni o kadar çok üzdü ki kitabı bırakıp devam edemediğim oldu. Şu an bile üç yaş denilince göğsüme ağrılar giriyor. Dün kalbime ağrılar girdi.

    Bu dünyada kadın olmak zor diye bir şey okumuştum. Kabul etmiyorum. Bu dünyada çocuk olmak her şeyin üstünde daha zor. Cinsiyetin ne olursa olsun, çocuk olmak, o masumiyet ile çocuk kalmaya çalışmak ama şeref yoksunu adamlar/kadınlar yüzünden ölü yaşamaya mahkum olmak.. Bunca acıya nasıl dayanılır?
    Upuzun inceleme yapmayı sevmiyorum. Kitabı sokak sokak herkese dağıtmak istiyorum. Bazı uyuyanları rahatsız etmek istiyorum.
    Sen uyuyorsun, başkası öldürüyor. Sen uyuyorsun, başkası bebeklerimize dokunuyor. Sen uyuyorsun, birileri kırışıklıkları azalsın diye hayvanları öldürmeye göz yumuyor. Sen uyuyorsun, birileri dini-ırkı yüzünden öldürülüyor. Sen uyuyorsun, sokağın çocukları uyumuyor. Kitapta en çok sevdiğim şeylerden biri bu oldu. Sokak çocukları değil, 'sokağın çocukları'.
    Dolu dolu 7 bölümden oluşuyor ve resimlerle de anlatım destekleniyor. Dili çok akıcı iki günde bitebilecek bir kitap. Zaten resimler ilgi çekici olduğu için yazılanlar ile birlikte çok güzel gidiyor.
    Yazarın okuduğum dördüncü kitabı, asla son olmayacak gibi gözüküyor. Her bir kitabı diğerinden güzel oluyor. Alın okuyun, hediye edin, bağışlayın, harekete geçin.
  • Salonun önünde duruyordu çocuk. Ona eşlik edecek rehberi bekliyor, etrafa bakınıyordu. Rehber geldi:
    -Buyrun.
    Çocuk salona tam adımını atacakken rehber:
    -Durun! Bunu takmalasınız.
    Diyeyerek bir maske verdi.
    -Maskeli baloya mı geldik?
    -Hayır, bunlar bizim gercek yüzümüz.
    Çocuk maskenin gülen bir çocuk maskesi olduğunu görünce pek de önemsemedi.
    Salona girdi. Herkes maskeliydi. Rehber çocuğu birileriyle tanıştırmak için insanlara yaklaştı.
    -Bu bay X. Tam bir doğa severdir. Hatta bununla ilgili çalışmaları var.
    Çocuk;
    -Ama elinde yeni topraktan çıkmış bir fidan var?
    -Aaah o mu? Önemsiz bir aksesuar.
    Maskesi gülen bir yüzdü. Maskenin kenarları yapraklarla süslüydü.
    Şaşırmıstı çocuk. "Büyükler çok garip." Neyse ki maskesi şaşkınlığını gizlemişti.
    İlerlediler. Rehber başka bir adamı tanıtmaya çalıştı.
    - Bu bay Y. Kendisi tam bir hayvansever. Öyle sever öyle sever ki hayvanları şaşarsınız.
    -Peki bu elindeki tüfek de neyin nesi?
    - Aaah! O mu? Kendini korumak için ufak bir alet.
    Artık çocuk salondakilerin tuhaf insanlar olduğunu kesin anlamıştı.
    Biraz ilerde bir kadınla tanıştırdı rehber:
    - Bayan Z. Büyük bir kozmetik firması var. Dünyadaki bütün insanları güzelleştirmek en büyük amacı.
    -Neden? İnsanlar çirkin mi?
    -Daha güzel olabilirler.
    Çocuk artık soru sormuyordu.
    Sırasıyla bir balık sevdalısı , belgesel tutkunu, parmaklarını evde bırakmış piyano meraklısı bir çocuk, bilim insanları , bütün dünyaya çiçekler atmayı seven pilotlar,...
    Bir sürü kişiyle tanıştırdı rehber çocuğu. Çocuk hep şaşkın ama suskun.

    Salonun sonunda masa başında bir adam görüyor.
    -Bu kim?
    Rehber sinirli, rehber gergin, rehber korkak,...
    -O bizi maske takmakla itham eden bir meczup.
    Onun yüzünde maske yok. Çocuk yanına gidip soruyor:
    -Kimsin?
    Adam başını kaldırıp masadan bir kitap uzatıyor.
    -MAKYAJ YAPAN ÖLÜLER.


    Esra hüma

    A. Ali Ural
    Makyaj Yapan Ölüler
  • Sör John Lubbock, iki farklı karınca yuvasından karıncalar aldı.Onları viskiyle sarhoş ettikten sonra, bilinçsiz hayvanları yuvalardan birinin yanına, su yakınlarına bir yere bıraktı.Karıncalar yuvadan çıkarak bu rezil durumdaki hayvanları inceleyip aralarında tartıştılar.Ardından arkadaşlarını yuvaya taşıyıp yabancıları da suya attılar.Sör John, bu deneyi birkaç defa tekrarladı.Bir süre boyunca, ayık karıncalar aynı şeyi yapmaya devam ettiler.Arkadaşlarını eve taşıyıp yabancıları suya ittiler.Fakat ıslah edici gayretlerinin boşa gittiğini görünce, sonunda sabırları tükendi.Hem arkadaşlarını hem de yabancıları suyun dibine gönderdiler.Şimdi.Bu içgüdü mü yoksa deneyimlerinin tamamen dışındaki yepyeni bir olay üzerinde yaptıkları düşünceli, zekice bir müzakere mi? Sonunda karar aldılar, cezaya çarptırdılar ve hüküm verdiler.
  • Kızılderililerin topraklarını işgal eden beyaz adam kuzeye gittikçe, yakaladıkları hayvanları pişirmeden yiyen bir topluluk görünce onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verir. Onlarsa kendilerine "İnnuit" yani "insanlar" adını vermiştir. Eskimoların müziksiz, danssız şiirlerine bir göz attığımızda:

    Yaşlandım artık,
    Bunca yıl yaşadım,
    Çok şeyler öğrendim ama
    Dört bilmeceyi çözemiyorum.

    Biri güneşin çıktığı yer,
    Biri ayın ne idüğü,
    (Biri kadınların kafası,)
    Biri de insanlarda bunca bit. :))
    Sunay Akın
    Sayfa 69 - İş bank kültür
  • Platon (bebek-öldürmeyi savunma açısından) hayvanları büyük bir dikkatle üretmemize karşılık, kendi ırkımızı ihmal etmekte olduğumuz yolundaki ırkçı savını geliştirirken-ki, bu , o zamandan beri tekrarlanagelmiştir- "bekçilerin ırkı saf tutulmalıdır," der. (Bebek-öldürme bir Atina kurumu değildi; Platon, bunun Sparta'da eugenik nedenleriyle uygulandığını görünce, eski ve dolayısıyla iyi bir şey olduğu sonucunu çıkartmıştır). Platon, tecrübeli bir yetiştiricinin köpekleri, atları ya da kuşları üretmekte kullandığı ilkelerin aynının, egemen ırkın yetiştirilmesine uygulanmasını ister. "Onları bu yoldan üretmeseydin, kuşlarının ya da köpeklerinin ırkı çabucak soysuzlaşmaz mydı?" der ve bundan aynı ilkeler, insan ırkına da uygundur" sonucunu çıkarır.