• 224 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ezilende Dirilen Efendi: En Mavi Göz

    Ahmet İlhan

    08 Şubat 2020

    Kolonyalizm üzerine çalışmalar yapan Ania Loomba, Kolonyalizm - Postkolonyalizm adlı eserinde çarpıcı analizler yapar. Bunlardan birinde, “Kolonyalizmin söylemini inşa ettiği bir başka noktaysa kadın bedenidir. Kolonyal devletler yağmalayacakları kıtaları sürekli olarak kadın bedeni üzerinden tarif ettiler,” denir. Genet’in Zenciler (Les Nègres) oyununda da sömürgeciliğin, faşizan ve ırkçı tahakkümün siyah ırk üzerinden eleştirisi yapılırken sömürgecinin karakteri ve bu karakterin sömürülene yansımasının tahlili yapılır. Sömürü coğrafyası ve üzerindeki her şey sömürgenin her tür tacizine açık bir konumda algılanır. Bu tacizden sömürü toprağının yer altı, yer üstü bütün maddi değerleri nasibini alırken kültürel değerler ve bizzat insanın bedeni ve ruhu da bu saldırıya açık hale gelir. Yakın zamanda Irak, Suriye gibi yakın coğrafyalarda işgalci, yayılmacı grupların ve örgütsel güçlerin ele geçirdikleri yerlerde en çok işledikleri suçun taciz ve tecavüz olması bu şeytani eğilimin güncel bir örneğini oluşturur. Kadın bedeni, herhangi bir maddi değer gibi işgalcinin fütursuz saldırganlığının nesnesi olur. İşgal ve sömürü zihniyetinin çekirdeğinde taciz ve tecavüz kışkırtıcı bir motivasyona dönüşür. Loomba’nın, kolonyalizmin söylemini inşa ettiği nokta kadın bedenidir, sözünün çarpıcı ve ibret verici değeri bu noktada saklıdır. Siyah ırk üzerindeki kolonyalist yayılmacılığın bütün kötücül etkilerini en iyi analiz edenlerden biri de şüphesiz, otuz altı yıllık ömrüne çok önemli eserler sığdıran düşünür Frantz Fanon’dur. Onun Yeryüzünün Lanetlileri ve Siyah Deri Beyaz Maske eserleri özellikle kolonyalist Avrupa kültürünün ikiyüzlü, sahte yaklaşımlarını da sorguladığı çarpıcı analizlerle yüklüdür. Fanon, sömürgecinin kimliğini teşhir ederken sömürge kültürünün şeytani niteliğinden sömürülen kadar sömürenin de kaçınamadığı tespitinde bulunur. Fanon’a göre sömürge kültürü sömürü toprağının kimyasını bozduğu gibi, insanının da kimyasını bozar ve siyah adam bir kez sömürge haline getirildikten sonra özünü kaybeder ve asla eski haline kavuşamaz. Sömürü fiilinin nesnesi siyahi, artık kendine yabancılaşmış, nevrotik bir tiptir. Sömürünün diğer ucunda duran beyaz ve ırkçı fail de kendi sömürü eyleminin bir kurbanına dönüşür. Çünkü o da bu yabancılaşmanın etkilerine maruz kalır ve artık asla eskisi gibi olmaz.

    Fanon, bu yabancılaşma ve dejenerasyonun sömüren ve sömürülende aynı şekilde işlemediğini, dolayısıyla siyah adamda yabancılaşmanın, aşağılanma ve kendine karşı bir tiksintiyle kolektif bilince yerleştiğini, ima eder. Bu aşağılık kompleksi, kendi türünün varoluşuna karşı bir tiksintiye, yadsımaya dek ilerlerken birinci derecede ten rengi üzerinden içselleşen bir aşağılanma duygusu üzerinden gelişir. Bu yadsıma o derece güçlü bir nefret duygusuyla eşgüdüm halinde çalışır ki siyah adam, rengini yok saymaya, kendini beyaz olarak düşlemeye, yapılandırmaya ve neredeyse siyah tenini beyaza boyamaya (örneğin Michael Jackson) dek giden bir aşırılığa dönüştürür eylemini: “Bu andan itibaren artık onun bir beyaz olmak için, sanki mümkünmüş gibi, çırpınıp durması, bir tür hiyerarşi içinde gördüğü renk sıralamasının en üst basamağına varmak için mantık dışı çabalara girişmesi anlaşılmayacak bir şey değildir.” Beyaz adam ise kendini yüksek, yüce ve değerli görmenin, göstermenin yolunun siyah ırkı aşağı ve değersiz görmek ve göstermekten geçtiğine inanır. Onun kolektif bilinci de bu çeşit bir ırkçı algıyla sakatlanır. Günümüz aydınlarından Achille Mbembe, bir söyleşisinde beyaz adamın bu yücelenme, büyüklenme hastalığını tarif ederken şöyle der: “Değerlere sahip olan tek kişi benim. Ancak ben kendim olarak yalnızca başkaları kendileri olarak değere sahip olmadığında değerli olabilirim.” Toni Morrison’un En Mavi Göz (Bluest Eye) romanını tanıtma amacıyla yazmaya başladığım bu yazıya, özel olarak siyah adam üzerindeki ırkçı, sömürücü, kolonyalist yayılmacılığın, şiddetin etkilerini, niteliğini, karakterini anlatan kısa analizlerle giriş yapmak istedim. Çünkü adı geçen romanı kolonyalizmi, ırkçı sömürgeciliği ve bunun kurbanı üzerindeki yıkıcı etkilerini anlamadan anlatmak mümkün olmayacaktır.

    Amerikan edebiyatında etnik sorunu merkezine alan birçok metin olmuştur şüphesiz ama çok azı Toni Morrison’un En Mavi Göz romanı kadar derin, çarpıcı etkiler yaratmıştır. Bu etkidir ki romanın uzun süre yayımlanmaması, basılmaması veya yasaklanması şeklindeki baskılara maruz kalmasına neden olmuştur. Romanın, beyaz adamda içselleşmiş olan ırkçılığın izlerini sürmesi ve siyah adamın da bilinçaltında kendine dair gelişen nefretin kalıcı etkilerini, son derece başarılı ruhsal analizlerle betimlemesi büyük bir etki yaratmıştır. 1930’lu yıllarda Ohio’da geçen olayları anlatan roman, on bir yaşında bir çocuk olan ana karakter Pecola Breedlove’un bir taraftan katı, çıplak yoksulluk içindeki yaşamını bir taraftan ırkçı bir şiddete maruz kalmasını ve diğer taraftan da aile içi cinsel saldırıya maruz kalmasını anlatır. Babasının tecavüz ettiği, ırkçı aşağılanmalara maruz kalan “çirkin bir zenci kız” olarak Pecola’nın kaderi, kişisel bir trajedinin izlerinden çok, siyah adama dair çok önceden gerçekleşmiş köleci, ırkçı, sömürücü siyasetin sonuçlarının izlerini taşır. Kitapta beyaz adamın baskısı, Toni Morrison tarafından bilinçli olarak fizikî görünürlükten çıkarılmıştır. Baskı artık siyahın ruhunda içselleşmiş olarak kendi ırkına karşı farklı biçim ve durumlarda ortaya çıkmaktadır. Köleleşmenin ruh üzerindeki yıkıcı etkileridir, maruz kalınan. Zira Pecola’ya tecavüz eden babası Cholly de bu korkunç eylemini bu içselleşmiş ırkçılığın, kendi ırkına karşı gelişen nefretin, hiçleşmenin ve aşırı düşkünleşmenin baskısı altında gerçekleştirir. Morrison belki de bu nedenle, anlatısında mide bulandıran, nefret edilesi bu tür eylemleri de, faillerini de kötülemeden, mahkûm etmeden, yaftalamadan mesafeli ve nesnel bir üslupla ele alır. Bu yolla asıl suçluyu, suçu ve kurbanı işaret etmeye çalışır. Bu objektif mesafeyi korumak için de Pecola’nın trajik hikâyesini kahramanın kendine anlattırmaz, yazar olarak kendi de anlatmaz, bir beyaza da anlattırmaz; olanı biteni dokuz yaşındaki bir başka zenci kız çocuk olan Claudia MacTeer’in saf, temiz, önyargısız bakış açısından öğreniriz.

    Morrison, merkez karakteri oluştururken beyaz adamın görünür fizikî şiddetinden çok, siyah adamın belli bir sömürge kişilik birikimine dayanan kendine dönük içselleşmiş şiddetine dayanmayı tercih eder. Bu kökleşmiş nefreti siyah olanın kendi varlığına, görünümüne dönük yadsıma ve nefret psikolojisine yer vererek işler. Bu noktada yazar, siyah adamın zihninde, beyaz adamda en baştan varsaydığı “güzel, baskın, yüce ve değerli” olma mitinin yıkıcı etkilerini devreye sokmuştur. Bu baskın kültürel mitleri özümseyen siyahın, ırkçılığın kaçınılmaz kurbanı olarak kendinde olanı değersiz bulması ve beyaz olanı da istisnasız ve sorgusuz değerli bularak ona sahip olmaya çalışması çabası anlatılır. Cinsellik anlamında da asıl arzu edilen beyaz kadın bedenidir. Çünkü o güzel olarak işaretlenmiştir. Bu durum, siyah erkeğin siyah kadınla olan ilişkisini yozlaştırıp, çirkinlik imgesi yaratır. Estetize edilmiş, güzel ve değerli olarak sabitlenmiş beyaz dünya, siyahların hayatına girdiği andan itibaren karşıtlık, bunalım ve kaos yaratır. Bilinçaltında doğru ve ulaşılması gereken her zaman beyaz dünya olmuştur. Bunun etkileri siyah insanda ruhsal bir yarılma yaratarak, kendi içinde de bir ikilem oluşturur. Morrison bu durumu, Cholly’nin 14 yaşında bir açık alanda ilk kez Darlene ile bir cinsel deneyim yaşadığı ve beyaz erkeklere yakalandıkları, aşağılandıkları ve taciz edildikleri sahnede işaretler. Cinsel ilişki halinde yakalandıkları beyazlar tarafından ilişkiyi sürdürmeye zorlanırlar ve aşağılanırlar. Bunun verdiği öfke Cholly’de kendine ve esas olarak cinsellik yaşadığı partnerine yönelir. “Cholly, her nedense beyaz adamlardan değil kızdan nefret etmişti, ondan tiksinmişti. Bu olayı ve bununla beraber sayısız aşağılanmayı, yenilgiyi ve erkekliğini zedeleyen şeyi yarım yamalak hatırlamak bile, Cholly’yi doğru yoldan saptırabiliyordu” (s. 48). Ondan nefret etmesi, kendi güçsüzlüğünün, aşağılık kompleksinin bir yansıması şeklindedir. Romanda siyah insanın dünyasında idealize edilmiş, nitelikli bir cinsellik de, duygusal ilişki de yok gibidir. Âdeta siyah insanın siyah insana olan aşkı yasaktır ve en baştan bozulmaya mecburdur. Bu yasak, fizikî bir engel değildir tabii ki, bu tür bir ilişkinin doğasının iyi bir şeye izin vermemesi şeklindedir. Çünkü siyah adamın özü, karakteri bir sömürge kişilik olarak bozulmuştur ve bu kişiliklerin birbirlerine verebilecekleri iyi bir şey yoktur. Ayrıca aşkın, ırkçı sömürge ideolojisinde beyaz adama duyulan hayranlığı işaret etmesi gerekir. Zira öyle olmazsa beyaza ait üstünlük miti parçalanacaktır. İyi, değerli ve mutluluk veren bütün duyguların beyaz olanda ortaya çıkması gerekir. Siyah adam iyi, kaliteli bir aşkı elde ettiğinde, estetize edilmiş beyaz dünyanın dışına çıkmaya başlayacaktır. Bu yüzden, Pecola’nın ısrarla “mavi bir göze” sahip olma takıntısıyla hareket ettiğini görürüz. Siyah olmanın çirkinlik ve değersizlik ile işaretlendiği bir toplumda konfora, rahata, güzel ve değerli olana; romantizme, iyi bir aşka; parlak, temiz ve güzel elbiselere, sağlıklı ve kaliteli yiyeceğe, bahçeli-bakımlı evlere sahip olmak beyaz adamın doğuştan hakkıdır. Siyah adamın ise ancak bütün bunların sahibine mutlak bir itaat ile hizmet ederek ve ancak onun vereceği kadar bir değere sahip olabilme hakkı vardır. Siyahın kendiliğinden bir değeri yoktur. Birbirleri için de bir değer üretemezler, dolayısıyla siyahın siyaha verebileceği ancak acı ve yozluktur. Bu yüzden Pecola’nın annesi Pauline’in başlangıçta kocası Cholly’den iyi-dürüst ve romantik bir koca olma beklentisi kısa sürede mutlak ve kesin bir hayal kırıklığına dönüşür. Çünkü Cholly, ilk aylardan sonra içmeye, karısına eziyete etmeye ve onu ekonomik olarak sömürmeye çalışır. Pauline başlangıçta mücadele etse de bu kötücül gidişe engel olamaz ve kendini kendi toplumundan izole eder, kocasıyla ilişkisini minimuma indirir ve huzuru beyaz efendisine mutlak bir itaatte ve hizmette bulur. Bir siyah olarak hayattan beklentileri sıfırlanmış gibidir. Katı ve kötümser bir gerçekçilik ruhunu teslim alır ve kızı Pecola için dahi “Ne yaptığını bilen akıllı ama çirkin bir çocuk olduğunu biliyordu,” der. Pauline’in çocuğuna karşı dahi içselleşmiş, sıcak, samimi bir duygusu olamayacaktır. Oysa hizmet ettiği beyaz adamın çocuklarına karşı son derece nazik ve duyarlıdır. Halbuki kendi kızı nefret ettiği bir adamın tohumundan peyda olmuş siyah, çirkin bir atıktır. O doğmadan değersizleştirilmiş, gereksiz ve çirkindir. Buradaki çirkinliğin fiziksel görünümü sadece siyah olmasıyla ilgilidir. Kara, kıvırcık saçları ve siyah derili olması çirkin olması için yeterlidir. Bu özellikler bütün siyahlarda olduğuna göre, siyah adam kaçınılmaz olarak çirkindir: “İnsan onlara bakınca neden bu kadar çirkin olduklarını merak ederdi; daha yakından bakınca da sorunun kaynağını bulamazdı. Ardından çirkinliğin tam da çirkin olmalarına inanmalarından kaynaklandığını anlardı” (s. 44). Beyaz efendinin siyah olanı bir çeşit hayvanlık mertebesinde kaba, aşağılık ve çirkin bulan bakış açısı, daha güçlü ve nevrotik yansımasını siyahın, siyaha bakışında bulur. Çirkin olarak damgalanan Pecola da büyüdükçe bu fikri bir saplantıya dönüştürerek beyaz adamı temsil eden mavi göze sahip olmak ister. Mavi göz arzusu, siyahlığının değersizlik ve çirkinlik olarak tercüme edilişini telafi edebilecek bir simgedir. Bu noktada kahramanın psikolojik şiddet altında gerçeklik duygusunu yitirdiğini ve gerçekten mavi bir göze sahip olabileceğine inandığını görüyoruz. Çünkü mavi gözler karşı karşıya kaldığı yapısal şiddet için bir çareyi temsil etmektedir.

    Morrison romanına siyah adamın yaşam tasavvurunun kendi gerçekliğinden, özünden koparak karikatüre dönüşmesini simgeleyen bir kısa metin kurarak başlar. Bu metinde cümleler bizim kadim tedrisatımızdaki ilkokul fişlerinin ironik seslenişini çağrıştırır: “İşte ev bu. Yeşil ve beyaz. Kapısı kırmızı. Çük güzel, İşte bu da aile. Anne, baba, Dick ve Jane yeşil-beyaz evde oturuyorlar. Çok mutlular. Bak bu Jane. Kırmızı bir elbisesi var…” (s. 9). Bu üslup aynı zamanda beyaz adamın üstünlüğünün ve konforlu yaşamının basit ama kesin bir gerçekliğe dayanan durumunu simgeliyor olmalı. Bu kısa metin bittiğinde siyah adamın düşkün, katı, sefil gerçekliği ile karşılaşacağımız bir metin ile romana giriş yaparız. Yazar, anlatıya sonlarda gerçekleşecek bir olayı en başta vererek başlar. Bunu da ilk sayfalarda kolonyalizmin siyah ırk üzerinde telafisi mümkün olmayan kötücül etkilerinin, sömürge kişiliğin kaçınılmaz dejenerasyonunun artık geri dönülemez ve çoğu kez katlanılamaz durumuna dayandırarak gerekçelendirir:

    “Aramızda kalsın ama 1941 güzünde topraktan hiç kadife çiçeği çıkmadı. Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın özbabasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar (…) Ablamla benim, tohumlarımızın hiç yeşermeyeceğini kabullenmemiz epey vakit almıştı. Bunu kabul etmemizin ardından taşıdığımız suçluluk hissini ancak kavga ederek ve suçu birbirimize atarak hafifletmiştik. Senelerce ablamın haklı olduğunu düşündüm: Suç bendeydi. Tohumları toprağın çok derinine gömmüştüm. Toprağın verimsiz olabileceği aklımızın ucundan geçmemişti. Tohumlarımızı kara toprak parçamıza serpmiştik, tıpkı Pecola’nın babasının kendi tohumlarını kendi kara toprak parçasına serptiği gibi. Bizdeki masumiyet ve inanç, ondaki şehvet ya da çaresizlikten daha verimli olmamıştı. Artık şu gayet açık; tüm o umutlardan, korkudan, şehvetten, sevgiden ve kederden geriye Pecola’dan ve o verimsiz topraktan hiçbir bir şey kalmadı. Cholly Bredlove öldü; bizdeki masumiyet de öyle. Tohumlar kuruyup öldü; Pecola’nın bebeği de öyle. Artık hakikaten söyleyecek hiçbir şey yok -olanların nedeni hariç. Ama nedenin altından kalkmak zor olduğu için, insan nasıla sığınmalı” (s. 10).

    Sömürge kişiliğinin maruz kaldığı yıkım, bozulma, acı ve şiddet o boyuttadır ki nedenleri konuşmak, onların üzerinde düşünmek, bunu yapan için katlanılması imkânsız bir yüktür. Bu yükün altına girmeden “nasıl”ın altına saklanmak bir çare olarak düşünülmüş. Siyah adam için “nasılın içindeki acı”yı hissetmek kendi trajik ve travmatik tarihine bağlanmanın yollarından biridir artık. Bu konuşmaları yapan 9-10 yaşlarında iki kız kardeştir: Frieda ve Claudia. Hikâyeleri Claudia’nın bakış açısından öğreniriz.

    Morrison, romanında bölümleri mevsim adlarıyla işaretler ve “sonbahar” mevsimi başlığıyla başlar. Mevsim bölümlerinin aralarında ise flashbacklerle tikel kişilerin geçmiş yaşantılarına giderek bugün yaşadıkları çarpıklığın, bozulmanın kökenlerine dair kanıtlar sunar. Kurguyu ve yapıyı böyle kurması, siyah adamın sömürge kişiliğinin doğal sonuçlarına işaret etmek içindir. Asıl eleştiri, beyaz adamın yarattığı cehennemî yapıya ve bu yapının kötülüğünün siyah adamın dünyasındaki izlerinedir. Bu ilk bölümde küçük kız kardeşlere sarı saçlı, mavi gözlü bir beyaz bebek hediye edilir. Kızların ilk tepkisi bir hayranlık ve bağlanma değildir. İlk tepki, onu parçalama ve içinin düzeneğini görmeye-anlamaya çalışmaktır. Görmeye çalıştıkları bir yapma bebeğin içi değildir aslında, beyaz efendinin içi ve içinin düzenidir.

    “Tek bir arzum vardı: Onu parçalarına ayırmak. Neden yapıldığını görmek, kıymetli yerlerini keşfetmek, belli ki yalnızca benim göremediğim güzelliğinin, albenisinin nereden kaynaklandığını anlamak istiyordum. Yetişkinler, benden büyük kızlar, dükkânlar, dergiler, gazeteler, vitrindeki tabelalar, kısacası bütün dünya; mavi gözlü, sarı saçlı, pembe tenli bebeklerin her kız çocuğunun rüyalarını süslediği konusunda hemfikirdi” (s. 24).

    Bu pasajdan çıkaracağımız sonuç ayrıca şu olmalıdır: Morrison’un anlatıcı çocuğu hem henüz beyaz adamın sömürge kişiliğini edinmemiş, dolayısıyla bozulmamış, hem de Afro-modern bakışın bir temsili olarak beyaz adamın üstünlüğüne inanmayan, ona eleştirel bakabilen biridir. Genel algıya kendini kaptırmayan, hem beyaz adama hem siyah adama belli bir mesafeden eleştirel bir bakışla yaklaşan bir anlatıcıdır. Fakat yine de bu anlatıcı, beyaz adamın kibrine, ayrıcalıklı konumuna, tepeden bakmasına karşı öfke duymaktan kendini kurtaramaz: “Beyaz taşbebekleri paramparça ettim. Ama asıl dehşet verici olan, oyuncakları parçalarına ayırmak değildi. Asıl dehşet verici olan, aynı dürtüleri beyaz kız çocuklarına karşı da duymamdı” (s. 26). Claudia, bu duyguyu, beyazların başkaları üzerinde, kendisinin akıl edemediği o sihirli etkinin sırrını keşfetmek ile açıklıyor. İnsanların kendisine değil ama beyaz birine baktıklarında hayranlıkla iç çekmelerine, siyah kadınların sokakta onlara yaklaşırken gözlerini kaydırıp sahiplenici bir nezaketle yaklaşmalarına sebep olan şeyi anlamak isteği Claudia’nın bütün sağduyusuna rağmen engelleyemediği bir öfkeyle dolmasına neden olmaktadır. Morrison, siyahın beyaz bakış ile karşılaşmasını ve travmanın en savunmasız ve küçük olan üzerinde ortaya çıkışını Pecola’nın bakkala gidip şeker almasında gösterir. Beyaz bakkal ona bakar ama onu görmez. Çünkü onda görülecek bir şey yoktur. Pecola’nın beyaz insanlarla bu ilk teması travma yaratıcıdır. Beyaz adamın ona bakışında bir boşluğa dönüşmek; öfke, nefret, hayranlık, özenti ve benzeri birçok karmaşık duyguya neden olur. Bu pasajda siyah olan ırkı üzerinden görünmezliğe mahkûm edilir. Bu görünmezliği Frantz Fanon da Siyah Deri Beyaz Maske adlı eserinde ayrıntılı olarak tartışır. Siyah adamın beyaz bakış altında artık kendini bağımsız ve özgün olarak yapılandıramayacağına inanır. Siyahın beyaz bakış altında silindiğini, insanlıktan çıkarıldığını, eşyalaştırıldığını savunur. Fanon, siyah adamın beyaz adamın bakışlarının altında teşrih edildiğini de söyler.

    Morrison ikinci bölüm olan “kış” mevsiminde ise Pecola’nın ve anlatıcı kız kardeşlerin okuluna gelen beyaz ve güzel (!) bir kız çocuğu olan Maureen Peal’in beyazlığını, zenginliğini, sahte samimiyetini, küçük ruhuna o günden sinmiş ırkçılığını işler. İstisnasız bütün siyah çocukların hayranlığını kazanmış bu kızdan bir tek anlatıcı kızımız Claudia nefret eder ve ona inanmaz. Yaşadıkları bazı tecrübelerden sonra tam ona karşı önyargısını yenecekken Maureen, ırkçı ve kibirli özünü ortaya çıkaracak hareketlerde bulunur: “Ben şirinim! Siz çirkin! Siyah ve çirkin pis kara böcekler! Ben şirinim!” (s. 79). Morisson bu pasajda, beyaz zihniyet dünyasının da siyah dünya kadar çürüdüğünü, en küçük bireyin dahi bu ayrımcı nefretten payını aldığını, büsbütün insanlık âlemi olarak iflah olmaz bir kötülüğe sürüklendiğimizi ima eder. Beyazın siyaha dair sergilediği kendi nefret ve aşağılama fiilinin doğruluğu konusundaki mutlak inancı, siyah olanda da aynı şiddette bir inanca dönüşür. O da beyazın gözüyle kendini izler, ondaki seyredilişini seyreder. Maureen ile kavgalarından sonra Cludia şöyle düşünür: “Maureen’in son sözlerindeki bilgelik, doğruluk ve geçerliliğin altında eziliyorduk” (s. 80). Oysa bu bilgi, geçerlilik ve doğruluk beyaz adamın algısının sabitiydi. Hayatın gerçekliği değildi. Fakat sömürge kişiliğin gerçeklik zemininden uzak, kendine yabancılaşmış bilinci bu muhakemeyi yapacak durumda değildir: “Eğer o şirinse -ki inanılabilecek herhangi bir şey varsa bu, onun şirin olduğuydu- o zaman biz değildik. Peki bu ne anlama geliyordu? Biz ondan aşağıdaydık. Ondan daha tatlı, akıllı ama yine de daha aşağıdaydık” (s. 80). Burada bir çaresizlik vardır ve bu öğrenilmiş çaresizliktir. Beyaz oyuncak bebeği parçalayabilirler ama gerçek hayattaki beyaz insanları, onlara dair bu pekişmiş, çelikleşmiş inancı, algıyı nasıl parçalayacaklardı?

    Pecola, günlük siyah yaşamın birçok varoluşsal gerçekliğini yansıtır ve siyah topluluğun kendinden nefretini sembolize eder. Beyaz tene ve mavi göze olan arzusu ise beyaz insanla siyah insanın çelişkili, hastalıklı ilişkisini sembolize eder. Pecola’nın, bizim toplumumuzu da ilgilendiren ensest ilişkinin bir kurbanı olması da aşağılanmış, kompleksli, sömürge kişiliğinin baskı altındaki sapmalarını, bozulmalarını temsil eder. Siyahların birbirlerine ve Pecola’ya ırkçı tepkileri de ezilenlerin pedagojisindeki yarılmayı, efendiye yönelememiş nefretin kendine dönmesini sembolize eder. Ezilen toplum da kendi içinden ve kendinden olan birilerini ezerek ötekileştirir ve bu yolla kendini temize çıkarır. Efendinin düşüncesiyle paralel düşünmek, onun zihniyet kodlarıyla aidiyet duygusu geliştirmek; ezilenin, efendinin şahsıyla bütünleşmesine ve bu yolla onun şahsında kendini üreterek güçlü ve meşru görmesine yol açar. Claudia bunu, hepimiz Pecola’yı çirkin, suçlu, garip, yoksul, aptal ilan edince kendimizi temiz, sağlıklı, güzel, cömert ve doğru hissettik, mealinde sözlerle anlatır.

    Sonuç olarak En Mavi Göz, cinsiyetin, ırkın, ekonomik ve siyasal şartların insanların, toplumların, ulusların kaderini belirlemede etkin rolünü işliyor, diyebiliriz. Roman, en baştan belli sıfatlarla belirlenmiş siyah ve beyaz bedenlerin birbirlerine karşı takıntılı, hastalıklı ilişkisini betimlemeye çalışırken beyaz ırkçı kolonyalist kültürün şeytansı kötülüğünü, riyakârlığını ve siyah adamın bu kötülüğün etkilerini farklı biçimlerde yansıtışını irdeliyor. Morrison bunu güçlü dayanakları bulunan bir eleştiri mantığıyla, hayranlık uyandırıcı dil zenginliğiyle, zekâ kıvılcımı diyaloglar ve esprilerle dolu doğal, rahat, içten bir üslupla yapıyor.
  • 271 syf.
    GERÇEK OLMASINI İSTEMEYECEĞİN KADAR ÇOK ACI...
     
    İnceleme yazmak benim için hiç bu kadar zor olmamıştı, kitap hakkında bir fikir sunmak yazısı olsun bu, inceleme yazmak günler geceler süreler, sayfalar sürer. Oturup tartışmamız gerekir, araştırmalar yapmak gerekir.
    Başlıyorum;
    "Biz ekranların arkasındaki zengin adamların aletleriyiz. İpleri çektiklerinde dans eden kuklalarız. Yeteneklerimiz, imkanlarımız ve yaşamlarımız tümden diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz."

    Hiç duygularınızın, hayat tarzınızın, yaşam şeklinizin, yediğinizin, içtiğinizin bir belirleyeni olduğunu düşündünüz mü? Kitleleri kontrol eden bir gücün etkisi altında kalma ihtimaliniz var mıdır?
    Son zamanlarda şiddetin artmasına tepki göstersekte duyarsızlaşmıyor muyuz?
    Kendini yeni baştan tanımaya ne dersin? Benimle birlikte büyük düşünmeye.. Böyle şeylerin gerçeklektikten uzak olduğunu düşünüyorsun belki de. Zihin kontrolü mü peh, bir dizi izleyip etki altında kalmak mı aslaaa. İstersen biraz daha büyük düşünelim.

    "Adlarını duymadığımız adamlar tarafından yönetiliyoruz, zihinlerimiz kalıba sokuluyor, beğenilerimiz biçimlendiriliyor, fikirlerimiz öneriliyor"....

    Cehaletin artması, insanın duyarsızlaşması, eğitimin niteliksizleşmesi, hislerin değer kaybetmesi... hepsini bir kere daha düşün. Şikayetlerin var mı seninde dünyaya dair, hayata dair? Yoksa hızla geçen resimlere dalmış geri kalanı umursamayanlardan mısın? Platonun bahsettiği teoremin aynısı bir dünya misali. Görüntüleri gerçek sandığımız bir dünya, birileri bizi kandırıyor olabilir mi?

    Kitlelerin hangi parçasısın? Kolayca şekil alanlardan mı? Umutsuzluğa ya da intihara meylettirdikleri insanlar olduğunu biliyor muydun?
    Çok soru sordum, biliyorum. Ben de sorularla dolu zihnimle çevirdim sayfaları. Bazı sayfaları okumak cidden ağır geldi bana. Yeni dünya düzenini hayal ettim. Kurmak istedikleri düzende istenmiyoruz, bu yüzden bizi, seni yönetmek istiyorlar. Bu sebeple kendi rızası dışında yüzlerce kadın kısırlaştırılmış..

    Dünya elitinin ajanları, yeryüzü halkına karşı savaşa girmiş durumda. Bir felsefeleri bile var, "kitle denetim felsefesi." İnsanın kendini ve gerçekliği algılayışını bile yeniden tasarlamak üzerine kurulu. Ne kadar denetlenirsen o kadar iyi. Meselâ, gece yarılarına kadar süren en verimli saatlerini almayı isteyen dizileri izlemeyi seviyor musun?

    Bazı hikâyeler okudum, arşivlerde olan, kaynakları sağlam hikayeler. Anlattıklarının doğru olma ihtimali ürkütücüydü.

    Bu tarz deneyler için savaşlar çok elverişlidir. Örneğin Vietnam, hitlerin yahudi kıyımı. Şu an Doğu Türkistan'da yaşanılan şeyleri bile tam bilmiyoruz. Savaş, bunu başlatanlara insanları tepe tepe kullanma hakkını veriyor...
    Gerçek kurbanların hikayelerini saçma diye bir yana bırakmak, gerçeğin gizlenmesine de neden olabilir.

    "Zihin kontrolüyle ilgili teknik yeterliliğin devasa adımı, elektromanyetik enerjinin insanların uzaktan denetlenmesi, sakatlanması ya da öldürülmesinde kullanılabilmesiyle gerçekleşti." (Nikola Tesla)
    "Uyumaya yönelik zihinsel iletiye 1 dk içinde itaat edildi."
    "Çok sayıda araştırmacı daha başarılı sonuçlar almaya başladıkları bir noktada, çalışmalarının kendilerinden alındığı benzer hikâyeler anlatıyor."
    Biliyorum alıntılarla dolu incelemeler pek sevilmez, ama araştırma ve incelemelerle dolu bir kitap için bu pek mümkün olmuyor..

    Psikaytri bilimini, tıp, mühendislik bütün bunların kötü ellerde tehlikeli olabileceğini düşünmüş müydünüz? Gördüğünüz gibi, ne yazık ki bilimi kendi lehlerine çevirdiklerinde ortaya pek iç açıcı sonuçlar çıkamayabiliyor..
    Elektromanyetik silahların deney alanından öteye taşınıp, yurttaşlar üzerine kullanıldığı oldu mu acaba? Savaş içindeki bir çok ortadoğu ülkesinde kullanılan kimyasal silahlar bunun cevabını veriyor.
    Aynı zamanda basit bir depresyon sebebiyle psikyatra başvuran bazı şanssız insanlar korkunç deneylere maruz kalabilmiş. Bunu kendi ülke vatandaşına yapabilmekle başlıyor yanlışlar silsilesi.

    Mesela kitaptan bir başlık seçelim, "Işın Savaşı"  olsun, sadece minik bir delil sunalım;
    "Eylül 1987'de, elektromanyetizm üzerine bir konferansta Puharich şöyle söylüyor:
    "1981'de ABD hükümeti kapsamlı ELF savaşına girdi; Avustralya ve Afrika'da tüm büyük vericileri kurdu, bu vericiler hala fââl; her şey gizlenmiş, kimse bir şey söylemiyor." ELF dalgaları olup olabilecek en düşük frekans, engellenmesi olanaksız. Üstelik kanser hastalığına bile sebep olabiliyorlar.

    Her başlığın altında oturup konuşmamız lazım. Hepsi önemli şeylerden bahsediyor. Şunu da bilmelisiniz ki, bugün ki internet dediğimiz şey ortak bir bilgiler ağı sunuyor ama biz onu kullanırsak. Onun bizi olumsuz kullanma ihtimali de var, sonsuz bir deniz gibi. Arka planda bize sunulan bilgilerin çok daha detayını görenler var. Yaptığınız aramalardan, yönelimlerinizden sizi tanıyorlar. Tek dünya beyni oluşturmaya çalışıyorlar.

    Son yüzyılın süratlenen ilerleyişinden bir anlam çıkaran özgür ve hızlı eylem sevdalısı olan yönetici, elit, gelecek 20 yıl içinde insan türünün bedenleri ve zihinleri üzerinde, tam bir kontrolü etkili olarak gerçekleştirecek. Belki de çoktan gerçekleştirdi bile.

    İşte oldurulmak istenen yeni insan bu, bedeni ve zihni çalınmış, ruhu olduğunu düşündüğü hayvan dürtülerine indirgenmiş. Gerçeklik algısı elekronik imajlarla desteklenmiş, örümcek ağı gerçekliği asla algılamayacağı biçimlerle önüne sunulmuş. Mutluluk bir tüple, elektronik bir bağlantıyla ulaşılır hâle getirilmiş.
    " Zihin kontrolü ve insan kontrolü için ileri teknolojinin yaratılmasıyla, bu sayfalardaki şiddetin ezberden okunması gibi bir cehennemin kıyısında duruyoruz." Şiddet artık size de bütün yönleriyle bildiğimiz bir tanıdık gibi gelmiyor mu?

    Ee ne olacak şimdi? Bu kontrolleri durduramazsak tek insan türü olacak moronlar ve ahmaklar, özgürlüğün varlığını bile unutacak. Sahiden özgür müsünüz? Sahiden acıyı hissediyor musunuz? İzlediğiniz binlerce videodan elinizde neler kaldı? Elektrik gidince mum yakabilecek misiniz karanlığınıza? Kendinize ait bir tane hayaliniz, düşünceniz var mıdır? Markalar bir hapishane, kozmetik bir hapishane sayılmaz mı? Özgür müsün?
    Bu kitabı okuduktan sonra insan eyleme geçmek zorunda hissediyor kendini. Temkini elden bırakası gelmiyor. Yasa dışı ve şiddet içerikli en ufak şeye dahi karşı olmak, bir duruşu olmaktır. Özgürlüğümüze, insanlığa yönelik saldırılara karşı kendimizi korumalıyız. Bu kitlesel kontrolü sonlandırmalıyız.
  • Fransız felsefeci ve toplumbilimci leaf; Baudriallard da “Tüketim Toplumu” adlı eserinde nesneler tarafından insanların
    kendini nasıl esir ettiğini şu sözleriyle açıklıyor:

    “Bugün tüm çevremizde nesnelerin, hizmetlerin, maddi malların çoğaltılmasıyla oluşturulmuş ve insan türünün ekolojisinde bir tür temel dönüşüm oluşturan akıl almaz bir tüketim ve bolluk gerçekliği var. Daha doğrusu, bolluk içindeki insanlar artık, tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda."
  • Ölüm hayatı yalanlamaktadır. Ölümün gerçekliği, hayatın varoluşsal taşkınlığını ve bitmeyen çokluktaki görkemli illüzyonunun gerçeklik iddiasını kökten çürütmektedir. İnsanların üreme istenci ise ölümü yalanlamaya çalışmanın içgüdüsel bir gayretinden ibarettir. Bütün kitlelerdeki iki cinsli insan türünün birbirini bulup ölüme meydan okurcasını bir aşk fermanı ilan edip evlenerek bundan bir üreme meyvesi meydana getirmesi "Ölüme karşı biz hayattayız! Aşkımız ölümsüz ve ölüm yalandır! Hayat gerçektir!" iddiasının zavallıca bir formunu teşkil etmektedir. Bütün kitleleri zavallılaştıran üreme, aileyle türeme ve ondan büyüme arayışındaki mücadelenin insanı bitâb düşürmesidir. Bugün gördüğümüz her bir insan, yaşam döngüsünün(samsara) ölüme rağmen sadece önceki varoluşlardan kalma bir eser olarak tekrar meydana getirici bir eser olmasından ibarettir. Yaşam döngüsündeki acıyı kesmek, insanın öncelikle üreme, yaşamak istenci ve hayata türünü bırakma istencini bırakıp kendisine bunları aşılamasından geçmektedir. Yani tek çare insanın türünün devamlılığını önce azaltmak sonra ise yok etmekte kalmaktadır. Tanrı türünün sonunu getirmeyen insanlığı kıyameti getirmekle bu yüzden tehdit etmiştir.
  • "İnsana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi,
    aklın küçük düşürülmesidir.
    Elsa Morante (1)"

    Türkiye’de iri harflerle, çok iddialı cümlelerle topluma pazarlanan, sağdan sola bütün kültür-sanat mecralarında sürekli olarak okurun bilincine pompalanan kitaplar ve yazarlar vardır.

    *

    Pazarlama dili ve edebiyatı

    -21. yüzyıla kalacak birkaç yazardan birisi…

    -Doğu’nun Kafkası…

    -Kusursuz bir dil işçiliği, alt ve üst katmanlarıyla büyük bir bilinç…

    -Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri…

    -Ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası…

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit, yazar Hasan Ali Toptaş için çeşitli yerlerde “bu sloganları” kullanmıştır. 

    Bu sloganlar, içeriğinden bağımsız olarak her şeyden önce pazarlama dilidir; bir yazarı tanımlamaktan çok bir metayı pazarlamak için kullanılan reklam dilidir.

    Okuru, daha kitabı okumadan güdüleyen, daha en baştan kitapta keramet aramaya iten akıl köreltici ifadelerdir.

    H. A. Toptaş, Forbes Dergisi’ne göre 2016 yılında en çok kazanan yazarlar arasında 12. sıradadır; kitapları yüz bin adet satmış,  cirosu iki milyonu geçmiştir. (2) Karşımızda çok satan ya da çok okunan, sağdan sola bütün kültür sanat mecralarında okura önerilen, neredeyse hakkında çıkmış bütün yazılarda övülen, kitapları üzerine tezler yazılan bir yazar vardır.

    “Bu kadar övülüyorsa demek ki iyi yazıyordur,” ya da “Koskoca profesör, böyle diyorsa demek ki iyi bir şeydir,” diye güdülendiğinizde okuduğunuz metnin ne olduğunu analiz etmeniz olanaksızdır. Bu metinlerin gerçekten ne olduğunu anlamak için her şeyden önce hemen her kanaldan topluma sistematik olarak pompalanan bu sloganlardan sıyrılmak gerekir.

    Bu güdülenmeden ve piyasanın okura dayattığı bu “zorunlu seçim”den kendimizi sıyırarak H. A. Toptaş’ın metinlerini ele alalım.  H. A. Toptaş’ın metinleri ne anlatmaktadır?

    *

    Okurun hipnotize olma hakkı

    Hasan Ali Toptaş’ın Balkon adlı öyküsü şu cümleyle başlar:

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.” (3)

    Nasıl bir kuşluk vakti?

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti…”

    Burada bir imge yığını var; ancak bu yığındaki imgelerin birbiriyle herhangi bir ilişkisi, ortak bir yönü ya da belirli bir yönü yoktur. Sadece aynı cümlede ardışık olarak yan yana öylece dururlar.

    Bunca abartılı dolayımla kurulan yan cümlenin sonunda ne oluyor peki?: “Balkonda oturuyorduk,” temel cümlesine varıyoruz. Cümle, zihnimizde ne bir resme ne de bir anlama dönüşebiliyor.

    *

    H.A. Toptaş’tan bir diğer alıntı:

    “Belki de, atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı zaman.” (3)

    Zaman neydi? Yanıt:

    “Atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı.”

    Türkçede kirpiğin değil, gözün kırpıldığını bir kenara koyarsak, imgesel dili okurun kafasına bu şekilde boca ettiğinizde yaratacağınız tek şey HİPNOZdur.

    “Evimiz tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca. Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen âlemlerde geziniyordu sanki.” (4)

    “Her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanan ev” ne demektir? Süslü, ağdalı bir şiirsel dil için anlamın, hatta zihinde oluşacak son resmin feda edildiğini görüyoruz.

    *

    Başka bir alıntı:

    "Üstelik, rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün, öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu. Ya da, şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği, sargıların şekline bürünmüş yumuşak dille usul usul okşarcasına..." (5)

    Eğretileme ve imge yığını bittiğinde kimin, neyi, nerede, nasıl yapacağı hakkında ne bir resim ne de bir anlam oluşuyor zihnimizde.

    “Rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gül” nasıl bir güldür? Neyi temsil eder? “Öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğa” nasıl su verilir? Burada tam olarak ne oluyor, hiçbir fikrimiz yok.  “Sargıların şekline bürünmüş yumuşak dil” nedir? Bu dille “yarı uykulu gelecek” nasıl “usul usul” okşanır?

    H. A. Toptaş metinlerinde bu tür örneklerden bolca rastlanır.

    *

    Sorgulamayın, büyülenin!

    “Yazar burada ne diyor?” ya da “Bu cümlelerin anlamı nedir?” diye boşuna kafanızı yormayın. Üzerinde ne kadar düşünürseniz düşünün bir yararı olmayacaktır. Çünkü bu tür cümleleri çözümleme, inceleme ya da anlama olanağımız yok.

    Akıl ile bu cümleler karşısında yapacağımız bir şey yok.

    Bu yargı, bir yakıştırma ya da bir kötüleme değil, H. A. Toptaş’ı “yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri” , “20. yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası” olarak tanımlayan Yıldız Ecevit’in iddiasıdır.

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit H.A. Toptaş’ın romanı için şöyle der:

    “Görecelik, belirsizlik ve olasılık gibi kavram­larla çizilen yeni gerçekliği kurmaca düzleme taşıyan edebiyat ürünleri, uyumdan çok uyumsuzluğu yansıtırlar;  heterojen bir yapıları vardır; onları tek bir anlam çerçevesinde dizginlemek olanaksızdır; her yöne çekilebilen açık yapıtlardır bunlar; çözümlenemezler; Derrida’nın dediği gibi, aporia’ da düğümlenirler.” (6)

    Aporia felsefe sözlüğünde şöyle açıklanmaktadır:  Bir araya getirildiklerinde tutarsızlık arz eden bir grup önermenin yarattığı zihinsel karışıklık, bilişsel karmaşa hâli. (7)

    *

    Peki bu metinleri nasıl incelemeliyiz ya da değerlendirmeliyiz? Y. Ecevit’e göre bu metinleri çözümleyemiyoruz.

    Çözümlenemiyor, çözümlenemediğinden bir analiz yapamıyoruz.

    Çözümleyemediğimiz ve analiz edemediğimizden eleştirme olanağımız da yok.

    Bu, aklın iptalini talep etmektir.

    Y. Ecevit, “aporiada düğümlenmiş” derken kastettiği şeyi açıklama zahmetine girmez.

    O kadar büyük metinler ki anlam veremiyorsunuz!

    Anlam veremiyorsunuz çünkü bu metinler büyük metinler!

    Y. Ecevit, böylece okuru bir totolojiye mahkûm eder.

    Y. Ecevit’in yaptığı şey, bu metinlere kutsal metin muamelesi yapmaktır. Bu mantık, bütünüyle mit yaratmaya hizmet eder. Y. Ecevit’in bu yaklaşımı logosa değil, mitosa sırtını dayar.

    Böylelikle eleştirel akıl yasaklanır. H. A. Toptaş’ın metinlerini, okurun ya da eleştirmenin eleştirel referanslarını geçersizleştiren bir yere koyar.

    Anlam arayamıyorsunuz.

    Herhangi bir yöntemle analiz edemiyorsunuz. Hiçbir şekilde sorgulayamıyorsunuz.

    Sadece kendi kendini oluşturan, referansı yine kendisi olan, “kendinden menkul” metinlerdir bunlar.

    *

    Özne yok, sadece metin var!

    Prof. Dr. Y. Ecevit, H.A. Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz kitabı için şu yorumu yapar:

    “Anlatıda özgür bir birey gibi davranan tek güçlü roman kişisi ise, özde metnin kendisidir. Birbirlerine dönüşüp duran roman kişileri, sonunda bu güçlü odağın çekimine girerler, edebiyatın kendisine, metne dönüşürler.” (8)

    Özne artık metnin kendisidir.

    Yine Bin Hüzünlü Haz kitabında şöyle bir ifade vardır:

    “Aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor.” (9)

    Bu dünya sadece kelimelerden mi oluşuyor? Bu doğru mu? Gerçeklik dediğimiz şey sadece kelimeler mi?

    Edebiyatın merkezine metnin konulması ve öznenin kovulmasıdır bu.

    İnsan yok, toplum yok, birey yok, hayat yok. Ne var peki? Metin var!

    “Öznenin ölümü” postmodern felsefenin en bilindik klişelerinden biridir.

    Öznenin yerine bir sürü şey koyarlar: dil, yapı, metin vs.

    Akıl düzleminde bu metinlere yaklaşamıyoruz. Peki, bu metinler karşısında okur ne yapabilir? Okurun bu metinler karşısında tek bir seçeneği vardır:

    HİPNOZ OLMA hakkı! Bu metinlerden bol bol büyülenebilirler.

    Bu TAM TAMINA MİSTİSİZMDİR.


    Sunulan dünya, belirsiz, mistik, obsküranist (bilmesinlercilik), akıl dışı, gerçekliğin ve gerçeklik duygusunun küçümsendiği bir dünyadır.

    *

    Ayşe Güren’in, “Ulvi HAT Sanatında Akıl Ne Yana, Aydınlanma Ne Yana Düşer?” (10) ve “Kuşlar Yasına Gider: Acemiliklerle Dolu Bir Roman” (11)başlıklı iki yazısı, Hasan Ali Toptaş felsefesi, dili ve edebiyatını aydınlatacak önemli bilgiler içermektedir. İkinci yazıda (11), "duru bir Türkçe” diye pazarlanan Toptaş kitaplarında,  Türkçe ve anlama ilişkin sorunlarla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Bundan sonraki alıntılar, bu iki yazıdandır.

    *

    Yaşasın akıldışılık, kahrolsun akıl!

    Gölgesizler romanının İngilizce çevirisi şu şekilde tanıtılmaktadır:

    “İslam mistisizminin edebi başarılarıyla zenginleştirilmiş Doğulu bir Kafka.” (12)

    H. A. Toptaş hakkında yazılan bir tezde şöyle bir yorum yapılır:

    “Hasan Ali Toptaş romanlarındaki belirsizlik mefhumu, tasavvuftaki, “âlemin bir gölge ve hayalden ibaret olduğu” görüşüyle örtüşür vaziyettedir. Yine, tasavvuftaki sezginin önemi, Toptaş metinlerinin de başat özelliklerindendir. Okurun sezgisi, Toptaş metinlerini anlamlandırmada temel unsurlardandır. Her şeyin belirsizleştiği, örtük metinlerin gizemini çözmek için okurun dikkati ve sezgisi sürekli uyanık olmalıdır. Bu, tıpkı tasavvuftaki nefisten arınma mücadelesine benzemektedir.” (13)

    *

    H. A. Toptaş’ın yazın dünyasında “yazı cinleri”, “upuzun kuyruklu akıl şeytanları”, “melekler”, “harf melekleri”,  “edebiyat tanrısı” gibi kavramlar çok sık geçer.

    H. A. Toptaş için “sezmek, bilmekten iyidir.” Toptaş’a göre “akıldan uzak durmak ve fazla sokulmamak lâzımdır.” (14)

    “Akıl engelini aşmak”, “akıl ipiyle bağlanmak”, “bilgiyle kirlenmek” vb. ifadeler H. A. Toptaş’ın, metinlerini açıklamak için kullandığı kavramlardır.

    Belirsizlik, bilgisizlik, plansızlık, H. A. Toptaş sanatında ağırlıklı yer tutar ve değerleri pozitiftir. Akıl, bilgi ve bilimin değeri ise negatiftir.

    H. A. Toptaş bunu şöyle açıklar:

    “…hakikat diye bir şey varsa ona en çok yaklaşabilenler delilerle çocuklardır. Masumiyetlerini kaybetmemişlerdir çünkü, bilgiyle kirlenmemiş, kendilerini kendilerine akıl ipiyle bağlamamışlardır… Bazen de çocuklar ve deliler öteki insanları afallatacak kadar güzel sözler söylerler. Akıl gözeneklerini bilgi tıkamamıştır çünkü, hayat onların ağzından daha rahat konuşur.” (15)

    *

    Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı ya da Kuşlar Yasına Gider gibi köy romanlarını da andıran kitaplarını, gerçek köy romanlarından ayıran şudur: Toptaş, öyküler, rivayetler, dedikodular ve söylenceler için ya da onların arasında karakter, tip yaratır. O yüzden çoğu kez diyaloglar, olaylar gerçeklikten uzak, abestir. Kişiler, kendilerinden beklenmeyecek büyük laflar ederler, olaylar alır başını gider. Yani asıl kahraman öykü ve içindeki öykücüklerdir. Kişiler öykülerin içindeki gölgelerdir. Gerçek köy romanları yazarları, insan hikâyeleri anlatır. İnsanla birlikte, köy söylenceleri, dedikoduları da gelir. Köy romanları yazarları o insanların çektiği çile düzelsin diye, zorlukları sergilemeye çalışırlar (örneğin Çukurova’da pamuk tarlalarında çalışma zahmeti). Toptaş ise cinlerin, şeytanların, dedikoduların içinde insanları olduğu gibi bırakır. Daha doğrusu bu onu hiç ilgilendirmez. Kişiler öykü için vardır, her şey öykü güzel olsun diyedir. (11)

    Bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkündür ve her bir argümanın detayları vardır.

    *

    Özetle Hasan Ali Toptaş, AKILDIŞILIĞI, BİLGİSİZLİĞİ VE MİSTİSİZMİ YÜCELTEN, AKLI KÜÇÜMSEYEN BİR ROMANCIDIR.

    Hasan Ali Toptaş, akıl ve aydınlanmayı sahiplenen bir hareketin/düşüncenin sahipleneceği en son yazarlardan biridir.

    *

    Edebiyatta bir şeyi anlatmanın birçok yolu vardır: Kafka’nınki ile Proust’unki birbirine benzemez. İonesco ile Brecht bambaşka teknikler kullanır. Edebiyatta biçim denemeleri gereklidir. Bir temayı 2018’de, daha önce rastlanmayan bir teknikle anlatırsanız siz de edebiyatta bir yenilik yapmış olursunuz. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir. Klasiği, avangardı, toplumcu gerçekçisi, absürtü vb.; bunların çok önemli bir ortak noktası vardır:

    Anlam!

    Anlamı yıkmak için yazılan bir eserde dahi bir anlam vardır.

    Edebiyatın sınırlarında dolaşan, marjinal kabul edilenlerin dahi bir anlam kaygısı vardır. Ionesco’nun anlatmak istediği bir şey vardır; Beckett Godot’yu Beklerken’i laf olsun torba dolsun diye yazmamıştır. Bu yazarların bir derdi vardır.

    Postmodern anlayışta işte bu arayış küçümsenir.

    *

    Anlamı feda etmek, insanı sıfırlamaktır. Anlam en kısa tanımıyla “fark”tır.

    Bir masayla zürafanın farkı… Eşinizle/sevgilinizle diğer kadınların ya da erkeklerin farkı…

    Bir kavramın ya da nesnenin anlamı, onu çevresindeki dünyadan ayırıp incelediğimizde benzerlerinde olmayıp onda olan şeydir. Bir masa, bir zürafa değildir. Üzerinde yemek yediğimiz bu dört ayaklı nesnenin zürafa olmadığını, değişik dillerde değişik sözcüklerle adlandırılsa da masa olduğunu ve aynı nesneyi gösterdiğini biliriz.  Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” önermesiyle “bu bir zürafadır” önermesi birbirinin aynısı değildir. Bu nesne için ilki doğru ikincisi yanlıştır. Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” veya “bu bir zürafadır” önermelerini, bilgi değeri bakımından eşdeğer bulursak hiçbir kavramın/varlığın/nesnenin diğerinden farkı olmaz.

    Her şeyin birbiriyle aynı olduğu bir dünyada anlam yaratılamaz.

    *

    Y. Ecevit, postmodern metinlerle ilgili şöyle yazar:

    Palyaçoyla prensin, katille maktulün eşit koşullarda soluk aldığı bu tür postmodern metinlerde "katil de maktul de haklıdır.” (16) 

    Postmodern edebiyatın bu bayağı klişesi, anlamın reddi, insanın anlam dünyasının sıfırlanmasıdır.

    Katil birini öldürendir; maktul, katilin öldürdüğü kişidir. Eğer katil ile maktul eşit derecede haklıysa katil ile maktulün farkı nedir? Ölen de öldüren de haklı ise etik diye bir şeyden söz edemezsiniz. Değerler dünyası, anlamın üzerinde yükselir.

    Eğer katil de maktul de haklılık bakımından birbirine eşitse, değerler dünyasının dayandığı anlam zeminini yitirir.

    Bu anlayış, insanı sıfırlamaktır. İnsan türünün bugüne dek oluşturduğu değerler sistemini, yüz binlerce yılda üst üste koyarak geliştirdiği bütün birikimi hiçleştirmektir.

    *

    Aklın bu kadar aşağılandığı ve ayaklar altına alındığı bu “yeni ortaçağ” düzeninde, edebiyatta ve felsefede bizlere akılsızlığı öven ve önerenler "yeni ortaçağ"ın bir parçası ve üreticisidir. 
    *

    Bu toplumda bugün rahatsız olduğunuz hemen her şey, "çok akıldan" değil "az akıldan" bu haldedir.

    Bu toplumda akıl değil akılsızlık hâkimdir. Aklı savunmak, insan türünün yüz binlerce yıllık kültürel birikimini ve toplumu savunmaktır. İnsan aklını küçümsemek insanı kötürümleştirmektir. İnsana karşı en acımasız şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

    taylankara111@gmail.com

    Kaynaklar:

    (1) Elsa Morante, Ve Tarih Devam Ediyor, Can Yayınları, 2009, İstanbul.
    (2) https://www.ntv.com.tr/...cok-kazanan-turk-yaz...
    (3) Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Çankaya Belediyesi Yayınları, 1993, Ankara. * Everest Yayınlarının 2017’de çıkardığı baskıda bu cümle: “Bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk” şeklinde değiştirilmiştir. (Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Evrensel Yayınları, 2017, İstanbul, s. 9.)
    (4) Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu, Everest Yayınları, Aralık 2016, İstanbul, s.100.
    (5) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.23-24.
    (6) Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 10.baskı, 2016, İstanbul, s.175.
    (7) Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayıncılık, 2005, İstanbul, s. 135.
    (8) Yıldız Ecevit, age, s. 183.
    (9) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s. 40.
    (10) https://www.facebook.com/.../ulvi-hat-sanatinda-...
    (11) https://www.facebook.com/.../ku%C5%9Flar-yasina-...
    (12) https://www.bloomsbury.com/...wless-9781408850824/
    (13) Elif Türker, Hasan Ali Toptaş Romanlarında “Belirsizliğin Bilgeliği”: Bir Okuma Önerisi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009. http://repository.bilkent.edu.tr/...693/14892/0003842.pd...
    (14) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.100-101
    (15) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.286-287.
    (16) Yıldız Ecevit, age, s. 135.
  • 152 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Herkes öldürür sevdiğini deyip konuya Oscarlı bir dalış yapmak istiyorum. Wilde’nin bu muazzam şiirinin kitabın çok güzel bir özeti olduğunu bilmenizi istiyorum. Bana göre şiir bu kitabı kesinlikle tamamlıyor. Klişe cümleler vardır; İnsanı en çok sevdiği yaralar, dost kazığı acıdır gibi sayısız tümce sıralayabilirim. İnsanı elbette sevdikleri yaralar çünkü arada bir duygusal bağ, bir etkileşim ve en önemlisi bir iletişim vardır. Umurunuzda olmayacak başka bir bedenin sizi yaralaması, üzmesi sizin zayıflığınızdan başka bir şey değildir. Bu durumun ölü bir insana küsmek kadar manasız olduğunu söylemek isterim.

    Ernesto Sabato sevdiğimiz bir abimizdi. janti adamdı, adabı giyinmeyi çok iyi bilirdi. Gibi saçma bir cümle kurup anlık olarak kendimde bir tebessüm oluştursam da 2011 yılında yitirdiğimiz yazarımız 1911 Arjantin doğumludur. Bir asırlık bir ömrüne imrenilecek bir eğitim ve sonrasında ise harika bir edebi kişilik eklemiştir. İlgi alanı olmamasına rağmen kendi bölümünün dışına çıkıp felsefe, sosyoloji ve toplumsal konulara el atması yazarımızın merakının hat safhalarda olduğunu gösteriyor. Bir dönem siyasete karışmış olması ise bir takım istifalar ile sonuçlanmıştır. Mevcut iktidar devrildikten sonra ferah bir nefes almış, o iktidar süresinde yaşadıklarını kitaplara dökmüştür.

    Kitabın yazım aşaması günümüzden yarım asır geride olsa dahi kesinlikle değerini yitirmeyecek türdedir. İnsanın her çağda insan olması ve sapkınlıklarından, tutku ve aşklarından, kuşkularından, en önemlisi de ruh köhneliğin ödün vermemesi bu tarz eserleri yüzyıllar boyunca okunulası ve değerli kılıyor. Yazarın muazzam tespitlerinin, kişilerin arayışının felsefi bir anlatım ile kurgulandığı bu cinayet romanı üçlemenin birinci kitabıdır.

    “’Acı çekmeye ne gerek var?’ İntihar etmek yok olmanın en kolay yöntemiydi: Bir an bu saçma dünyanın gökdelenleriyle, tanklarıyla, hapishaneleriyle bir kurgudan başka bir şey olmadığını; kötü bir kâbusun gökdelenleri, tankları ve hapishanelerinden daha fazla bir gerçekliği olmadığını düşündüm.” (Alıntı #47694875 )

    Ana karakterimiz Juan Pablo Castel her çağın vebası haline gelen duygudaş olamama durumunun mihenk taşı vaziyetindedir. Castel’in ressam olarak sanatçı kişiliğinin de kurguya dâhil edilmesi sanatçı diye tabir ettiğimiz bireylerin, sanatçı ruhlarının çok daha kolay bir şekilde iradeden uzaklaştığının ve sıradan hadiseler yüzünden ruhsal problemler yaşadıkları için ele alındığını öngörmek istiyorum. Bu durumu ise kurgu ve yazarın sanatçı kimliği ile tam bir örtüşme sergiliyor. Özellikle ressam seçilmesi üzerine düşünülmesi gereken hassas konulardan bir tanesidir. Filozof ile ressam arasında bir fark görmüyorum; birisi sayısız sözcük ile düşüncelerini dökerken öteki sadece renkleri kullanarak bizlere her şeyleri sunmaya çalışırlar. Bizler ise çoğu kez filozofları anlamadığımız gibi ressamları çizdikleri tabloları da anlamakta ya güçlük çekeriz ya da anlamayız. Aynı pencerelerden, aynı manzaralara baksak da her birimizin gördüğü çok farklıdır.

    “Tek başardığımız birbirimizi bir kez daha acımazsızca kırmak...” (Alıntı #47691165 )

    Castel’e yüklenen hedonist kişilik, bencil bir düşünce yapısıyla güçlendirilmiştir. Ruhunun karanlıkta kalan yanlarını dışavurum ile karşılaştığı sorunları çözümlemeye çalışan ve her çözümde kendi mezarına bir kazma daha sallayan hali okuru bir yandan hüzünlendirirken, diğer yandan farklı seçeneklerin çokluğu ile şaşırtmaktadır. Yazarın insanı iyi bir şekilde analiz etmesinin sonucu kurgusunda “elma yediniz mi?” diye sormak yerine “kaç elma yediniz?” sorusunu tercih etmesi cevap verecek kişinin cevap alanını nasıl daralttığını ve doğruya yönelttiğini, bir diğer seçenek olarak ise sorunun cevapsız kalacağını okuruna göstermiştir.

    Çıkarılacak sayısız ders vardır eser içerisinde; bir Dogmatizm esintisi vermek istenilen birçok duruma şahit oldum. Doğruluğu kanıtlanmamış bir düşüncenin mutlak doğru olduğuna kendini inandırmak taraftarını yıkımdan öteye götürmediğini, sayısız karın ağrısı ve çekilen acıların katlanarak arttığına Castel ile tekrardan şahit olduk. Aşırıcılığın, yetineme durumunun ve şüphenin de bu bağnazlık ile aynı olduğunu yine ya taraftarını ya da muhatabının ölümüyle sonuçlandığı ortadadır.

    “İnsanların neyi, neden anımsayıp anımsamaması gerektiğini şeytanın bile bildiğinden kuşkuluyum ya, bana kalırsa "toplumsal bellek" falan diye bir zırvalık da yok zaten, insan türünün geliştirdiği diğer savunma mekanizmasından başka bir şey değildir bu "toplumsal bellek" kavramı. "Geçmiş daha güzeldi" tümcesiyse, geçmişte şimdiye oranla daha az kötü şey olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca insanlar geçmişin kötülüklerini unutuyorlar, hepsi bu.” (Alıntı #47644487 )

    Castel’in sorunlu ruh yapısı ve benzer bir kişilik arayışı âşık olduğunu kadını öldürmeye sevk etse de durumun basit bir kıskançlık cinayeti olarak addetmemekte fayda vardır. Hiçbir cinayet ve intihar anlık bir buhranın sonucunda yapılmış eylem değildir. Kişi bilmese de sayısız kere düşünülmüş ve bu neticede eyleme dökülmüştür. Castel’in bu kişiliği kesinlikle bir hastalıklı aşkı kaldırabilecek bir yapıda olmadığı ise okurların gözlerinden kaçmamalıdır. Klinik bir vaka olan acıyı ya da hüznü sevme durumu, aşka âşık olma durumu gibi kesinlikle bir destek ile defedilmeli. Aksi devam ettikçe kişinin acıdan kurtulma yolunun kendini yok etme arzusunu tetikleyip, intihara sürüklediği unutulmamalıdır.

    Kitabım Ayrıntı Yayınları’ndan ve çeviri sahibi Pınar Savaş tarafında muazzam bir şekilde Türkçe dillendirilmiştir. Kesinlikle ne bir kelime ne de bir cümle kaybı vardır. Sayfa yapısı yerinde ve kapak resmi dâhice seçilmiştir. Minik bir yazar hayatıyla başlayan eser Martin Casariego “öndeyiş’i” ile devam edip kısa 39 bölüm ile okuruna sunulmaktadır. Eser birinci tekil şahıs ile yazılmasına rağmen anlaşılması zor ya da sıkıntı verecek türde değildir. Yazarın akıcılığı son sayfaya kadar devam ederken diğer yanda ise okurunu sürekli merak içerisinde bırakarak kitabı elinden bırakmasına izin vermiyor.

    “Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için kanıta gerek yok...” (Alıntı #47644767 )

    Sözün özü; içeriğinde felsefi birçok değeri barındıran bu güzide kitabın okuruna katacağız şeyler tartışılmazdır. Eserin kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesi olduğunu düşünüyorum. Değişmeyen insan hallerinin bir başka kurgu ve yazar tarafından yeniden aklınıza kazılmasını istiyorsanız bu kitap tam size göredir.

    Sevgi ile kalın…

    Oysa herkes öldürür sevdiğini
    Kulak verin bu dediklerime
    Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
    Kimi dalkavukça sözlerle,
    Korkaklar öpücük ile öldürür,
    Yürekliler kılıç darbeleriyle!
    Kimi gençken öldürür sevdiğini
    Kimileri yaşlı iken öldürür;
    Şehvetli ellerle öldürür kimi
    Kimi altından ellerle öldürür;
    Merhametli kişi bıçak kullanır
    Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
    Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
    Kimi satar kimi de satın alır;
    Kimi gözyaşı döker öldürürken,
    Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
    Herkes öldürebilir sevdiğini
    Ama herkes öldürdü diye ölmez.

    #OscarWilde
  • Nietzsche’nin mücadelesi, Andrew Wernick’in tabiriyle, sadece Çarmıha Gerilen ile Dionysus arası bir mücadele değil, Hristiyanlığın “aydınlanmış ahiret”ine –bu çalışmada izini süregeldiğimiz bir masala– karşı mücadeledir.8 Bruce Robbins’in belirttiği gibi, “Tanrı aslında gizlice bir yere saklanmış bekliyordu ve artık saklandığı yerden çıkartılarak ahlak ve Doğa’dan tarihe, insanlığa ve hatta gramere varana kadar çeşitli seküler fenomenlerde ifşa edilmek zorundaydı.”9 Nietzsche’ye göre bu sahte din formları, Tanrı’yı katlimizi gizlemenin yollarından başka bir şey değildir ve cesetle birlikte süpürülüp atılmaları gerekir. Cesur yüreklerin bu tür afyonlara ihtiyacı yoktur. Üstün İnsan ya da insan-sonrası hayvan; kendini Doğa, Akıl, İnsan ya da ahlak denilen bu düzmece din formlarından özgürleştirmiş olandır. Ancak bu gözüpek hayvan Gerçek’in uçurumuna bakabilir ve Tanrı’nın ölümünde yeni bir insanlık türünün doğumunu keşfedebilir. Hristiyan inancına gelince; işe her şeyden önce ilahiliğin kanının ellerimize bulaştığını itiraf ederek başlamak gerekir. İnsan da, Tanrı’nın tevhid ve sonsuzluğu uyarınca yeniden şekillenene değin çözülmelidir. O derecede Yaratıcısına bağımlılık üzerinden tanımlanmıştır ki, ikisi birden devrilmek zorundadır. İnsanlık için bir cenaze töreni düzenlenmeden, Kadiri Mutlak için de düzenlenemez. Tanrı’nın ölümü –ödlek, suçluluk hissiyle dolu, bağımlı yaratığın bugünkü adıyla– İnsan’ın ölümünü muştulamalıdır. Onun yerini, Üstün İnsan alacaktır. Fakat Doğa’ya hâkimiyeti ve amirane bağımsızlığıyla Üstün İnsan, ilahilikten uzak değildir; ki bu, ironik şekilde, Tanrı’nın hiç de ölmediği anlamına gelir. Onu ikame edecek olan şey, onun bir imgesi olmayı sürdürür.

    Tanrı’nın ölümünün İnsan’ın ölümünü gerektirdiği, yeni bir insanlık formunun doğumu teziyle beraber, ortodoks Hristiyan bir öğretidir. Nietzsche bunun farkında değilmiş gibi görünür. Enkarnasyon [Tanrı’nın İsa’da vücut bulması], hem Tanrı hem de İnsan’ın –İsa’nın kendinden vazgeçişinde simgelenen– bir tür feragat ya da kendini küçümseyişten geçtiği yerdir. Yeni bir insanlık umudu, ancak bu trajik fedayla mümkündür. Çarmıha geriliş, dışlananlar ve mağdurlarla dayanışması itibariyle, tüm o kibirli hümanizmin bir eleştirisidir. Gücün anlamı, tam da yitirişin ve yenilginin itirafıyla yücelerek bir yeniden diriliş mucizesine dönüşebilirdi. Tanrı’nın ölümü, öfkeli despot Yehova’ya putperestçe tapınmayı yerle bir eden ve onu etten ve kandan, savunmasız biri olarak gösteren putkırıcı İsa’nın yaşamıydı.

    Tanrı’nın boşluğu, İnsan fetişi ile kapatılabilir; fakat ıskartaya çıkarılmış olan Tanrı, zaten pek de bir fetişten fazlası gibi görünmez.10 William Blake’in Urizen ya da Nobodaddy’si gibi o da dayakla cezalandırılmaya hevesli bir insanlığı, Hristiyanlığın Tanrı’sının bir yargıç, patriark ve süper ego değil, suçlanan bir hemcins, arkadaş ve sevgili olduğu şeklindeki katlanılamaz hakikatten korumanın münasip yollarından biriydi. O bir savcı değil, savunma vekilidir. Dahası, onun aşikâr yokluğu, aynı zamanda manasının bir boyutudur. Batıl inançlılar bir işaret görecektir; fakat Baba’nın asıl önem taşıyan işareti, çarmıha gerilmiş bedendir. Hristiyan inancı için Tanrı’nın ölümü, bir yok oluş meselesi değildir. Aksine, ölümü onun tam tekmil mevcut olduğu yerlerden biridir. İsa, Tanrı’ya vekalet eden İnsan değildir. O, Tanrı’nın insanın zayıflığı ve manasızlığında vücut bulduğunu gösterir bir işarettir. Trajik olanın ötesine uzanan bir yol, ancak bu gerçekliği tam manasıyla yaşayarak, ölümü sonuna kadar deneyimleyerek mümkün olabilir. Bu iddia, İnsanlık Dini ile pek de uyumlu değildir.

    Marx da, Tanrı’nın ölümünü bir anlamda İnsan’ın sonunu getiren bir şey olarak ele alır. Tanrı, kendine yabancılaşmış bir insanlığın ürünüdür ve ancak bu koşul onarıldığı zaman yitip gidecektir. “İnsan” burjuva hümanizminin sahtelikle yekvücut kılınmış öznesini imlediği sürece, bu şişirilmiş yaratığın eli kulağındaki ölümü Nietzsche gibi Marx tarafından da memnuniyetle karşılanır. Fakat bir başka açıdan Marx, bildik anlamda bir romantik hümanist olarak kalır; ki bu onun ateizminin yarım kaldığı anlamına gelir. Artık tüm varlığın kaynağı insanlıktır, onun ilahi mimarı değil. Bir yerde, İnsan’ın tarihsel gerçekliğin kökünde –Nietzsche’nin kazıp çıkarmaya ve çöpe atmaya niyetli olduğu bir kökte– yattığından bahseder. Üretici güçlerin, Güç İstenci ya da Übermensch’e kıyasla, ilahilik için daha az makul bir vekil olduğu doğrudur. Yine de Marx’ın düşüncesinin –özellikle ilk haliyle– Yahudi-Hristiyan düşüncesinden derin izler taşıdığını görmüştük. O halde, sahici bir ateizm bulacağımız yer burası değildir.

    Nietzsche’ninkinden farklı olarak Marx’ın gelecek vizyonu, antropolojik bir vizyon olarak kalmayı sürdürür. Mevzu insan denilen hayvana geldiğinde Marx büyük ölçüde bir özcüdür; Nietzsche’de ise durum farklıdır. Onu insan türünün kendini gerçekleştirmesinden bahsederken tahayyül etmek zordur. Daha önce gördüğümüz üzere, Marx’ın zaman zaman Feuerbachcı fantezilerin kurbanı olduğu da doğrudur. O halde, tüm bu açılardan, Nietzsche daha safkan bir inançsız gibi görünecektir. Fakat onun ateizmi de eksik kalır. Ona göre tüm içkin manaların yerini insan ürünü manaların alması gerektiğinden, bu görevi ifa eden Übermensch’in bir mini-Yaratıcı’ya dönüşmekten nasıl kurtulacağını anlamak güçtür. Geri dönüp teolojiye bakmaksızın özerklikten ya da kendini üretmekten bahsedilemez. İnsanın Tanrı’yı kapı dışarı etmesi, ancak kendini yarattığı ve böylece bağımlılığını ve olumsallığını fesh ettiği takdirde mümkündür; fakat kendini yaratmak, ilahiliği başka bir formda tekrar etmektir. Bu, dini feshetmeye kalkışırken onun karşısında diz çökmektir. Hristiyan teolojisinin baktığında naif bir karşıtlık göreceği şeyde, insan özerkliği ve Tanrı’ya bağımlılık ancak zıt şeyler olarak görülebilir. Doğru, Übermensch denen bu olağanüstü uygar canavar bir tarihin ya da kökenbilimin ürünüdür; fakat onu dünyaya kendini yaratan biri olarak getiren bir tarihin ürünü. Geleceğin İnsanı’nı oraya neyin koyduğunu görmek için ardına bakamazsınız –bu, en az Tanrı örneğinde olduğu kadar imkânsızdır. Nietzsche’nin ateizme en sadık olduğu nokta, kendiliği bir kurmaca olarak görmesidir. Oysa özerk, kendi kaderini tayin eden Üstün İnsan ise, aksine, düzmece teolojinin bir diğer parçasıdır. Ayrıca, Nietzsche’nin bakışında İnsan her şeyin etrafında döndüğü ilke –ve dolayısıyla bir tür vekil ilah formu– değilse de, aslında bu tür bir ilke mevcuttur: Güç İstenci. Sonuç olarak, belirleyici kopuş anı Nietzsche ile gelmez.

    Marx’a göre kendini şekillendiren özne, altını kazabileceğimiz bir temel değil; aksine Doğa, emek, iktidar, tarih, kültür, kan bağı vesairenin ürünüdür. Marx’ın materyalizmi ateist bir materyalizmse, bunun nedeni madde adına ruhu inkâr etmesi değil, insanları konumlandıran ve özgürlükler alanında da varlığını devam ettiren maddi önkoşulları kabul etmesidir. Böylece, Nietzsche’ye göre kusursuz haline Übermensch’te ulaşan İnsan egemenliği, sert şekilde sınırlanır. Marx için insanlık, en azından bu anlamda, kendi kaderini tayin eden bir mutlak değildir ve dolayısıyla Yaratıcı’sından boşalan tahta çıkamaz. Marx kimi açılardan Nietzsche’den daha dinsel olsa da, başka açılardan bu tam tersidir.
  • Bilişsel Devrimden bu yana, Sapiens böyle bir günlük ikilikte yaşıyor. Bir tarafta nehirlerin, aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği; öte yandan tanrıların, milletlerin ve şirketlerin hayalî gerçekliği. Zaman geçtikçe hayalî gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayalî varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır.