Biri, Hiçbiri, Binlercesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
19,5bin
Gösterim
Adı:
Biri, Hiçbiri, Binlercesi
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056635991
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Uno, Nessuno e Centomila
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
1984 Yayınları
“İsimsiz. Geçmişin ismine dair hiçbir anı, bugünün ismine ve yarına dair. İsimden kastımız; dışarıdan bize yüklenen her türlü kavramsa; ismimiz yokken bu kavramlardan yoksunsak ve o zaman içimizdeki şeyler körleşiyorsa, tanımlanamıyor ve ayırt edilemiyorsa; bu ismi anmakta ısrar edenler mezar kitabeme kazısınlar, ön tarafına ve sonra da o ismi bir daha anmayıp çekip gitsinler ki rahat edeyim. Bu ölülere uygun bir davranış. Defteri dürülmüşler için. Ben yaşıyorum ve defterim dürülmedi daha. Hayatım bitmedi. Ve hayat isimler hakkında bir şey bilmez. Şu ağaç, yapraklarla süslenmiş, ne güzel. Ben o ağacım. Ağaç, bulut; yarın kitap ya da bulut olurum belki.

Okuduğunuz kitap, içinize çektiğiniz rüzgâr. Her şey dışarıda, serseri gibi.“

Moscarda’nın kim olduğuyla ilgili bütün söylenenleri unutun.

Hatta bu kitap üzerine yapılan yorumları da...

Elinizdeki roman ezberden gitmeyenler; dini, politik veya toplumsal bütün kuralları sorgulayanlar; kendisine dışarıdan, yaşama ta en içinden bakabilenler için.
229 syf.
·31 günde·Beğendi·8/10 puan
(Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesinde)

Hepimizin bir kişiliği var. Peki gerçekten ''bir'' mi?

Kitabın konusu çok orijinal, başladığımda belki bu tür bir konu ile ilk kez karşılaşmış olmamdan kaynaklı, büyük bir şaşkınlık yaşadım.

''Sandığımız kişi
Sanmadığımız kişi
Sandıkları kişi''
Hepsi bir kişi mi, yoksa her birimiz birçok kişi miyiz?
Herkes bizi, bizim düşündüğümüz gibi değil, kendi bakış açısıyla görür. Ben, benim için bir Kübra'yım; bir de beni görenler, bilenler sayısınca Kübralarım. Aslında zaman zaman hepimizin farkına vardığı bu konuyu, Pirandello yazıya dökmüş.

''Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuna inandığım kişi değilsem, kimdim ben?'' (sy.21) Bu satırlar beni epey düşündürdü. Bizim dünyaya değil, dünyanın bize bakışını ve bizim bu bakışa olan bakışımızı sorgulatan bu kitap, okudukça insanda farkındalık oluşturan bir yabancılaşma eseri.

Peki n’apalım yani, herkes bizi kendi penceresinden görüyor diye, dünyadan vazgeçip deliye mi vuralım? Yazar bunu böyle değerlendirse de, ben de kendi bakış açımdan birkaç söz etmek istiyorum fakat o kadar çok şey düşündüm ki, bunları yazıya dökerken biraz beceriksiz olabilirim.

Kitap baş karakterin burnunun hafif sağa eğikliğinin, karısı tarafından fark ettirilmesi ile başlıyor. Adam bir gün aynaya bakıyordur, ''Ne o aşkım, burnunun eğriliğine mi bakıyorsun'' der kadın ve olaylar gelişir. O güne kadar burnunu fark etmeyen Moscarda bir tür aydınlanma yaşar. Burnundan yola çıkarak, kendi içine döner ve ruhundaki her bir zerreyi aydınlata aydınlata gider. Bu kadar aydınlanmaya gerek yok kardeşim, sonra cıvıtıyorsunuz. Bunu tekrarlardan ötürü düşüneceksiniz.

Burada bir es vermek ve dış görünüş ve insanların kabul görüşü ile ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Ölüm haberi, özellikle çok sevdiğimiz birinin ölüm haberi, bizi yıkar. Aynı bir binanın dinamitle patlatılışı gibi gelir o haber. Bizi yıkan başka şeyler de vardır, ama bu sefer dinamit gibi değil, törpüye benzetmek gerekir bu yıkıcı şeyleri. Klişeler doğru oldukları için bu kadar ‘’var’’lardır hayatımızda ve hepimizin bildiği ama çoğu zaman yanlış bir noktada yorumladığı ‘’kadı kızının dahi kusurunun olduğu’’ gerçeği. Bunu başkalarına söylerken ölesiye olgun, kendine bakarken ‘’ben neden böyleyim’’ ezikliği.

BAZEN BAZI ŞEYLERİ O KADAR ÇOK GÖRÜYORUZ Kİ, KÖR OLUYORUZ GÖRMEKTEN. Bu görme öyle bir yere geliyor ki asıl görmemiz gerekenler boynu bükük kalıyor. Dandik algıların dayatıldığı ve bizim de koyun gibi kabul ettiğimiz bu şeylere örnek verecek olursak, bütün kadınlar al yanaklı olmalı, gözlerinin altı mor olmamalı, hepimiz kirpiklerimize yelpaze kondurmalıyız. Yahut bütün erkekler kaslı olmalı, uzun olmalı, aygır gibi olmalı. Fakat hepimiz aptal olmalıyız. Kibar olmak isterdim Serpil Abla kadar, fakat olamayacağım. Çünkü, bir insan, kabuğuna yaptığı yatırımı aklına ve kalbine yapmıyorsa aptaldır. En baştaki törpü konusuna döneyim. Eğer burnunuz biraz büyükse, gözleriniz lens grisi, yeşili, mavisi, uzaylısı değilse, göğsünüz bir horozunkine benzemiyorsa, kollarınız Hulk gibi değilse ve sizi ‘’güzel’’ ya da ‘’yakışıklı’’ sınıfına dahil etmeyeceklerini düşünüyorsanız, BU FİKİR SİZİ TÖRPÜLEYE TÖRPÜLEYE YIKAR. Bu arada elbette bakımlı olmaya karşı değilim. Sıkılaşalım, hafif bir makyaj da yapalım, iyi hissetmek güzeldir ama SUYUNU ÇIKARMAYALIM. Bütün yatırımı şu naçiz vücutlarımıza yapmayalım. Dudaklarımız inceyse, burnumuzun ucu kalkık değilse toplumda iyi bir yerimizin olmayacağını düşünmeyelim. İlk bakış, bizi bu kadar etkilemesin. Tanıdıkça sevilesi insanlardan olalım. Sökün atın şu etiketleri yahu. Evet, güzellik de çirkinlik de vardır. Önemsiz olduğunu da iddia etmiyorum. Her kadın gibi ben de güzelliği önemsiyorum ama dikkati sadece kabuğumuza çekmeyelim diyorum.

{5 Mayıs 2020: Eskiden her şeyin bir özgüven meselesi olduğunu zanneden biriymişim. Şimdi görüyorum ki, insanların birbirlerini uyguladıkları baskı sonucu kendisiyle barışık kalmayı başaramıyor insanlar. Sizi görüntünüzle eleştirdiklerinde, aynaya bakınca kusur arıyorsunuz. Bu yüzden estetik yaptıranları artık anlasam da estetikten sonraki cahil davranışlarını anlamıyorum.}

Yakışıklılık/güzellik konuları her geçtiğinde Selçuk Yöntem’i anarım. Bana göre hiç yakışıklı bir adam değil. Lakin kesinlikle aşık olunacak bir adam. O güzel ses tonu, bakışları, gülüşü, konuşması, aurası, tavırları ne kadar hoş! Adam güzel yahu! Niye? Kendini yetiştirmiş. Kalbini beslemiş.

Neşet Ertaş düştü aklıma ki sık sık yad ederim. Neşet Ertaş deyince ne gelir aklınıza? Benim güzel sesi, mütevazılığı, merhamet dolu yüreği, bal damlayan dili, sadakati gelir. İsmi her geçtiğinde kalbime ılık ılık bir şeyler akar, derin bir iç geçiririm. Şu kitabı okurken, konunun bu olması hasebiyle bir kelime onu çağrıştırdı ve yadıma düştü. Konuşmam bile değişti :) Daha hiç onun kaşının gözünün, boyunun bosunun nasıl olduğunu düşünmemiştim bugüne kadar. Çünkü ne gerek var? Adam, yüzünün önüne kalbini geçirebilmiş ve fethetmiş ya goğülleri (goğüllerinizin hızmatçısıyım diyen bir babadır o), kazanmış ya sevgimizi, kalan her şey önemsizleşmiş.

Valla bu konuyu burdan alıp tekrar kitaba dönmek bir parça zor. ‘’Fakat biliyorum, biliyorum ki kendiniz için, kendi içinizde, benim dışarıdan gördüğüm gibi değilsiniz. (…) Sizler kendinizi bana değil size ait bir yöntemle tanıyor, duyuyor, görmek istiyor ve işte yine sizinkinin doğru, benimkininse yanlış olduğuna inanıyorsunuz.’’ (sy.47) diyen bir adet Moscardo ile konuyu bağlamak zorundayım. Evet Moscardo, insanlar bizi kendi gözleriyle görür, kendi kalpleriyle değerlendirirler. Biz bile kendimiz için zaman zaman ‘’Ben aslında normalde öyle biri değilimdir, ben aslında öyle davranmazdım fakat-‘’lı cümleler kurarak, kendimizi bazen tanıyamadığımızı ve kendimize yabancılaştığımızı fark etmez miyiz?

Ben onu bunu bilmem. İnsanın temel özellikleri vardır. Bazı özellikleri de değişebilir. Su gibi akıp geçeriz. O şunu dedi, bu bunu dedi, geçelim bu işleri. Biz doğru adamlar, doğru kadınlar olalım gerisi hikaye. Hiçbir zaman herkes bizi sevmeyecek. Hiçbir zaman herkes bizi yakışıklı bulmayacak. Hiçbir zaman en iyisi olmayacağız. Şu fani dünyada izimiz kalbimizle kalabilir, illa halkları kurtarmaya gerek yok, mükemmelik takıntısını bırakın.

Bu kitaba tek eleştirim yazarın aynı cümleleri defalarca tekrarlamış olması. Kimilerince bu, kitaba büyük bir gölge düşürmüş.. Okuyanlar anlayacaktır. Bazen yıllar sonra kurulan tek bir cümle ile dahi onu hiç tanıyamamışım denilebiliyor. O zaman biz yıllardır bildikleri kişi değil miydik? Bu, okurla sohbet eder bir havada işlenmiş. Ben naçizane tavsiye ederim. Okurken Moscardo gibi kendinizi kaybetmeyin sakın!
208 syf.
·3 günde·7/10 puan
Hiç aynanın karşısına geçip gördüğünüz kişinin kim olduğunu sorguladınız mı? "Bu gördüğüm kişi ben miyim, yoksa olduğumu zannettiğim kişi miyim?" Peki aynada gördüğünüz kişinin kendiniz olmadığını, sadece görüntünüzün size baktığını gördünüz mü hiç? İşte bu son soruya "evet" diyorsanız, siz de kitabımızın kahramanı Vitangelo Moscarda gibi varoluşunuz ve kimliğiniz üzerine sancılar çekiyorsunuz demektir. Bu durumda size bir iyi bir de kötü haberim olacaktır. İyi haber: Belki bu kitap tam aradığınız kitap olabilir... Kötü haber ise, neyse siz anladınız...

Okurlar olarak okuma serüvenimiz boyunca birçok kitap elimize geçiyor. Kimini büyük bir keyifle okuyoruz, kimini ise "okumasaydık da olurmuş," diyerek kitaplığımıza yerleştiriyoruz. Bazı kitapları ise elimize aldığımızda ya da okuduktan sonra, diğer bütün kitaplardan çok farklı olduğunu fark ediyoruz. Bu "bazı kitaplar"ın, ya konusu çok değişik oluyor ya da içerisinde var olan ana karakter acayip bazı şeyler yapıyor. Tabii kimi okur farklı kitapları seviyor, kimi okur sevmiyor. Fakat bu değişik "bazı kitaplar," edebiyat tarihi boyunca varlığını bir şekilde sürdürüyor. Bence bu kitap da onlardan biri.

Vitangelo Moscarda, bir gün aynanın karşısında yüzüne bakarken karısının "Burnunun hangi tarafa doğru yamuk olduğuna mı bakıyorsun?" demesiyle irkiliyor. Çünkü o güne kadar burnunun yamuk olduğunu, daha doğrusu hafif bir şekilde sağa eğimli olduğunu fark etmemiş. Dünyası başına yıkılıyor tabii. Daha sonra başlıyor düşünmeye. Düşünmek ki, ne düşünmek... Buna düşünmek demek çok yetersiz, düşünmekten deliriyor desek daha doğru olur. Kendisinden başlayarak ismini, babasını, karısını, mesleğini, kısacası tüm yaşamını acımasızca sorgulamaya başlıyor. Var olup olmadığını, kendi varlığı ile insanların ona atfettikleri varlığın aynı kişi olup olmadığını, karısını öpen kişinin kendisi mi yoksa kendi görüntüsündeki bir yabancı mı olduğunu düşünüyor. Daha sonra kendisini biz okurlara karşı haklı çıkarmak için bir takım deneylerin içerisine giriyor. Kitap böylece tahmin edilen sona doğru adeta "freni patlamış kamyon" gibi sürükleniyor.

Kitabın felsefesini anlatabilmek için kitabın neredeyse tamamını buraya yazmak gerekir. Zaten yazar kitabın başından beri okurun kendisini alaycı bir gülüşle okuduğunun farkındadır. Zaman zaman okurla iletişime geçerek haklı olduğu konusunda diretir. Yazarın amacı kahramanına deneyler yaptırarak okuru ikna etmek, ikna edemiyorsa da sarsmak ve düşünmeye sevk etmektir.

Ayrıca yazarın mizah yönü de kitabı okurken yer yer gülmenize sebep olabilir. Çünkü bazı bölümlerde gerçekten eğlenceli bir dil kullanan yazar, "delice düşüncelerin" eğlenceli yanlarını da görmemizi istemiş...

Son değinmek istediğim konu kendimle ilgili: Geçenlerde eşim geceleri horladığımı söyledi. Tabii ki her erkek gibi ben de kabul etmedim. Hatta duyduğumda Dünya'nın en anlamsız cümlesini duyuyormuşum gibi yüzüne baktım ve "Ben horlamam ki," dedim. "Horluyorsun," diye ısrar etse de kabul etmedim. Sonuçta benim bildiğim Semih horlamazdı... Şimdi düşünüyorum da keşke bu kitabı o konuşmamızdan önce okusaydım. Ona derdim ki: "Ben horlamıyorum. Ben olduğumu zannettiğin benim görüntüm horluyordur, yanılıyorsun." Bu cümlemden sonra ne demek istediğimi düşünsün dursun :)

Kitabı beğenip beğenmediğim konusunda bir karara varamadım; ama yukarıda da belirttiğim gibi çok farklı kitap. Yarın öbür gün bir kitap sohbetinde konusu mutlaka açılır. Bilmekte her zaman fayda vardır. Keyifli okumalar.
  • Sis
    8.4/10 (671 Oy)568 beğeni1.764 okunma6,7bin alıntı22,9bin gösterim
  • Körleşme
    8.6/10 (615 Oy)732 beğeni1.704 okunma6,3bin alıntı31,1bin gösterim
  • Knulp
    8.0/10 (471 Oy)400 beğeni1.394 okunma2.040 alıntı10,9bin gösterim
  • Aşkın Metafiziği
    7.5/10 (1.670 Oy)1.599 beğeni6,6bin okunma9,4bin alıntı59,4bin gösterim
  • Kaos'un Kutsal Kitabı
    8.2/10 (349 Oy)357 beğeni973 okunma5,3bin alıntı16bin gösterim
  • Yaşama Uğraşı
    8.9/10 (255 Oy)328 beğeni773 okunma7,4bin alıntı18,1bin gösterim
  • Hakkari'de Bir Mevsim
    8.8/10 (1.826 Oy)1.871 beğeni5,1bin okunma9,4bin alıntı44,1bin gösterim
  • Kurtlarla Koşan Kadınlar
    9.1/10 (1.023 Oy)1.570 beğeni2.537 okunma17,1bin alıntı57,5bin gösterim
  • Dublinliler
    7.7/10 (335 Oy)270 beğeni994 okunma1.143 alıntı11,5bin gösterim
  • Uyuyan Adam
    8.4/10 (614 Oy)580 beğeni1.816 okunma5,6bin alıntı17,3bin gösterim
229 syf.
·6 günde
Burnumuzun bir kusuru bizi filozof yapar mı?

Kitabımızın kahramanı Moscarda'yı yapıyor işte.Kahramanımızın hayatı, bir sabah eşinin "Ne o, burnunun çarpıklığına mı bakıyorsun?" demesiyle değisir.O güne kadar burnunun kusursuz olduğunu düşünen Moscarda'yı alır bir telaş. Aman ne burunmuş o ! Aldı bizim Moscarda'yı yaptı Descartes.

Kendisinin, o güne kadar gördüğü kişi olmadığını düşünen Moscarda, zamanla her şeyi sorgulamaya başlıyor.Pandora'nın kutusunu açmıştır bir kere.Kimliğini, geçmişini,mesleğini,eşini, kısacası hayatla ilgili doğru sandığı her şeyi dışarıdan binlerce kişinin gözüyle seyrettiğinde gerçekleri görmeye başlayacaktır. Kahramanımız, delilik yolunda yürürken bize, "insan bir midir,hiç midir yoksa binlerce midir" diye sorduruyor.

Kitabı genel olarak beğendim.Nobel ödüllü İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun mizah anlayışını ve anlatımı da hoşuma gitti.Felsefik bir kitap olduğu için akıcı ve sürükleyiciydi diyemem.Okurken düşündüren kitaplardan.

Son olarak, 1934 yılında Nobel ödülü alan Pirandello, 1936 yılında ölür.Yazarın popülerliğinden yararlanmak isteyen faşist diktatör Mussolini,cenazesini ulusal bir törenle kaldırmak ister.Oğlu ise vasiyetine bağlı kalınmasını ister ve reddeder.Vasiyeti ise bir cümleden ibarettir:
"Kimse gelmesin cenazeme, cesedim yakılıp rüzgarlara ve eğer mümkün olursa Sicilyadaki denizime savrulsun..."

Keyifli okumalar...
280 syf.
Bazen hiç kimse, bazen yüzbinlerce kişiyim.
Kendim için hiç kimse, herkes için birisiyim.

İnsanın içinde yaşadığı bedene yabancı olduğunu farketmesi, her şeyi alt üst edebilir. Ve tam olarak buradan başlıyor hikaye. Deliliğe doğru koşar adım ilerleyen enteresan bir kahramanı var.

Kendine ait olup olmadığına emin olamadığı bir görüntüyle köşe kapmaca oynarken, kendini bulmak için parçalara bölünmesi ya da kendinden çıkıp özgür olması gerekiyor.

Özgürlük ve yalnızlık..
Bensiz, ben olmadan bir yalnızlık. Eğer beni kapsamıyorsa yalnız kalan kim peki?

Benden hiçbir iz göremeyecek kadar yalnızlık. Nerede ve kiminle olursam olayım gerçek yalnızlık.
Mümkün müdür acaba?

Başkalarına tanıdık, kendine yabancı olmak, kendini kendinden ayrı olarak tanımak insanın en derin kuyusudur.

Cevaplanamayan ve cevaplanması olası görülmeyen pek çok soruyla dolu bir kitap. Bireyin çırpınışlarını, ait olmaya karşı direncini, inadını anlatıyor yer yer.

"Karım benim dudaklarım aracılığıyla başka birini öpmüyor muydu? "dediği yerde, kendine yabancılığın şiddetini hissediyorsunuz.

İçimdeki ben 'in varoluşuna ben sebepken, onu kendi elimle istediğim hale getirmişken, dışımdaki benin bana yabancı kalmasının sebebi, onun varoluşunda irademin olmamasıdır.

Okurken aklınıza Sartre' nin önce var olup kendi özünü şekillendiren tek varlığın insan olduğu yönündeki fikirleri geliyor.

Kendi varlığını ve benliğini nereye istersen oraya koyuyorsun, istediğin şekle sokup istediğin hedeflere yönlendiriyorsun ama başkalarının gözünde beliren sen 'e müdahale etmek, şekillendirmek elinde değil.

Yazar bomba sorularla karşınıza dikiliyor.
"İntiharı düşünen birisi, neden kendisi için değil de başkaları için ölü olduğunu hayal eder? "diyerek bambaşka bir açıdan olaya bakmanızı sağlıyor.

Gerçek olduğuna inandığımız, kendimizin biçim vererek varlık sınırına getirdiği pek çok olgunun, bir anda yıkılıverecek kadar boşluğa asılı olduğunu farkediyoruz.

Ben - bana göre
Ben - sana göre
Sen - bana göre
Sen - sana göre
Yani baş başayken bile dört kişi oluyoruz aslında.

Hem kelimeler bile hepimiz için farklı anlamlar ifade ediyorken, hepimizin görme biçimi farklıyken, algılarımız nasıl aynı olabilir? Hepimizin içinde farklı gerçekliklerimiz var.

Bazen hiç kimseyiz.
Bazen yüzbinlerce kişiyiz..


Keyifli okumalar.. :)
208 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Begüm Çakır 'un Az Okunan Şahane Kitaplar videosunda gördüğüm bu kitap, konusu itibariyle çok ilgimi çekti. Ben de hemen bu kitabı edinmeliyim dedim vee okudum bile. Öncelikle kitabı bulmama yardım eden Begüm Çakır 'a teşekkür etmek istiyorum. Yazarın üzerinde durduğu tema insanın varoluşu ve kimliği ile ilgili. Baş karakterimiz Moscarda, babasından kalan mesleği -bankacılık- yapıyor ve o gün gelene kadar herkesin deyimiyle aklı başında bir adam. O gün ne mi oluyor? Karısı pat diye "Senin burnun sağa doğru yamuk." diyor. Moscarda bu cümleyle beraber hayatını tümden değiştirecek bir şekilde düşünmeye başlıyor. O zamana kadar fark etmediği bu özelliği dışında acaba kendisini farklı gören kaç kişi daha var? Karısına göre başka biriyken iş arkadaşlarına göre başka biri olduğunu, çevrede yaşayan diğer insanlara göre de daha farklı biri olduğunu keşfediyor. Acaba kaç tane Moscarda var? Kaç tane benden var? Kendini yeniden bulabilmek için parçalara ayırıyordur. Sizin de anlayacağınız gibi kişilik bölünmesi yaşıyordur Moscarda.
Anlatımı karmaşık değil, birçok ara başlıkları var böylece hangi konuda anlatıldığını daha iyi görebiliyorsunuz. Okuyucu ile konuşan ona derdini anlatmaya çalışan bir karakter Moscarda. Bu yüzden dostunuzdan derdini dinler gibi okuyorsunuz. Hafif mizahi bir yönü de var ama tabi bu karakterimizi sıkıntıya düşürüyor. Ben çok sevdim Moscarda'ı. Sayfaların içinde karakterin içinde kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Belki sizin de bir parçanız Moscarda'dır. İyi okumalar.
229 syf.
Bir sabah karısı "Burnun yamuk." der ve bunun üzerine kendi bedenini bile tanımıyor oluşundan yola çıkarak her şeyi sorgulama baslar Moscarda. Ve kendine şu soruyu sorar: " Eğer başkalarının gözünde bu güne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, kimdim ben?"
Kendimize baktığımızda gördüğümüz kişi kim, başkalarının bize baktığında gördüğü kişi kim?
İnsan bir midir, binlerce midir, hiç midir?

Gerçeklik kavramını mizahi bir dil kullanarak sorgulayan Luigi Pirandello'nun kitaplarını ben cok sevdim. Herkese önermem ama sorgulanan hayatlari ve sorgulayan kitaplari seviyorsanız bakabilirsiniz bu kitaba.
Benzer kitap önerileriniz varsa da yoruma yazarsaniz cok sevinirim.

Kitap hakkında daha detaylı yorumumu dinlemek isterseniz bu videoya bakabilirsiniz.
https://youtu.be/Csx1toCTiPU

#alıntı
Benim sizin gözünüzdeki gerçekliğim, sizin bana verdiğiniz biçimden ibaret, ama bu yalnızca sizin gerçekliğiniz, benimki değil; diğer yandan sizin benim gözümdeki gerçekliğiniz, benim size verdiğim biçimden ibaret, ama bu yalnızca benim gerçekliğim, sizinki değil; ve benim için tek gerçeklik ise, benim kendime vermeyi başladığımdan biçimden ibaret.
280 syf.
·9 günde·8/10 puan
Oyun yazarı olarak bilinen ,İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun roman ve kısa öyküleride vardır ve Biri,Hiçbiri,Binlercesi en ses getiren romanıdır desek yeridir.

Vitangelo Moscarda birgün aynanın karşısından yüzüne bakarken karısının ‘Burnunun hangi tarafa yamuk olduğuna mi bakıyorsun?’ sorusuyla irkilir.Çünkü burnu yamuk değildir ona göre ve elbette ki dünyası başına yıkılır...

Beklenmedik etiketler yapıştırılan her bireyde olduğu gibi Moscarda kendisi üzerinden insanın varoluşu ve kimliği üzerine eğilir,tüm yaşamını acımasızca sorgular ve kendini yeniden bulmak için kendini parçalara böler,böler...

Kişilik bölünmesinin acımasızca ve mizahi bir dille işlendiği kitap, Moscardanın kendini bulmak için giriştiği deneyleri okura yokuşların,inişlerin ve çıkışların bol olduğu zengin bir içsel yolculukla sunar. Peki Moscarda kimdir? Kendi gördüğü mü,başkalarının gördüğü mü,yoksa başkaları tarafından görülmek istendiği kişi midir?

Yani insan;
“Bir midir,hiç midir yoksa binlerce midir?”
Sevgi ve Muhabbetle..
208 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sen kaç kişisin? Kendini tanıdığını iddia edebilir misin? Hayır, sadece kişiliğinden bahsetmiyorum; fiziksel olarak gözünü kapattığında kendini bütün kusurlarınla, artılarınla eksilerinle hayal edebilir misin? Sana ait tüm kişilik özelliklerine -komşu Nurten teyzenin kısır gününde arkandan söylediği soğuk nevaleyi bile bilecek kadar- hâkim misin? Sen öyle deyince emin olamadım şimdi diyorsanız, buyurun kendi’ler’ini keşfeden bir adamı inceleyerek kendimizi sorgulamaya

Kahramanımız Vitangelo Moscarda, bir gün aynaya bakarken karısının burnunun eğriliğine mi bakıyorsun demesiyle aydınlanır ve şahsi Rönesans’ını başlatır. Zira karısı bununla yetinmez, fırsatını bulmuşken sayar döker adamcağızın bütün kusurlarını: kaşların gözlerinin üzerinde uzatma işareti gibi görünüyor, kulaklarının biri diğerinden daha çıkıntılı vs vs.. El insaf canım, böyle de lambır lambır tek seferde ne var ne yok söylenmez ki insana. Adamın nevri döndü ayol! (Ben de sağ kulağımın dibindeki beni yüzyıllar sonra fark etmiş ve anneme sormuştum şaşkınlıkla senin haberin var mıydı diye.)

Bu kalbe indirici kusur tespitleri üzerine Moscarda yahu ben kendimi tanımıyor muyum, nasıl bilmem kendimle ilgili detayları diye derin derin düşünmeye başlar. Düşündükçe fark eder ki bedeninin içinde bütün sakinlerinin aynı görünüşe ve kimliğe sahip olduğu bir köy kurulmuş ve binlerce insan yaşamakta bu köyde. Karısı, babası, annesi, komşusu, okul arkadaşlarının her biri, iş arkadaşlarının her biri, köpeği, hizmetçisi için ayrı bir Moscarda var. Karım bana ait kendi hoşuna giden nitelikte bir iskelet yapıyı alıp üstüne kendi dilediği gibi bir adam inşa etti ve o ben değilim. En yakın arkadaşlarım da kendilerine göre birer Moscarda inşa ettiler ve ben o iki kişi de değilim. Ben bunların biri miyim, hiçbiri miyim yoksa binlercesi de ben miyim der.

Moscarda burnundaki yamukluğun farkına vararak çıktığı yolda kendini, eşini, işini, ailesini, hayatını, insanların ona atfettikleri kişilerin kim olduklarını özellikle kendisine karşı zalimce diyebileceğimiz bir acımasızlıkla sorgular. Bununla da kalmayıp okura kendi haklılığını kanıtlamak üzere başkalarının ona mâl ettiği kişiliklerden birçoğunu katletmek pahasına bazı deneyler yapar. Okuru da varoluşsal anlamda sarsarak sorgulamaya iter. Kendince bu kaosa bulduğu çözüm ne derece doğrudur, acaba gerçekten nihai bir sonuca ulamış mıdır ya da ulaşmak mümkün müdür; biz bunları ancak kendi gerçekliğimizle değerlendirebiliriz. Zaten yazarın da dediği gibi “Hiçbirimizin gerçekliği diğerinden daha gerçek değildir.”

Otobüste, metroda, işte, okulda okunacak düzeyde bir kitap olmadığını düşünüyorum zira sıkça durup düşünmeye teşvik ediyor. İçinde kendinize yöneltecek onlarca soru bulacaksınız. Yüksek bir konsantrasyonla, bölünmeden okunmalı. Yazarın mizahi dokunuşları da eğlenceli bir hava katmış. Fazla zorlayıcı olmayan, yormayan felsefi bir kitap diyebilirim sanırım. Felsefi yönü dolayısıyla pek sürükleyici, akıcı, heyecanlı olmamakla birlikte oldukça anlaşılır bir dili var.

Daha önceden üzerine düşündüğüm ve birileriyle tartıştığım bir konuydu bu kimlik karmaşasıydı ve kitabı okuduğumda da iyice emin oldum ki, benim için de geçerli biri, hiçbiri, binlercesi durumu. Beni az çok tanıyan her insan sayısı kadar Tuğba’yla birlikte yaşıyorum. Hatta belki beni hiç tanımayan, hastanede beklerken sırada bekleyen hasta tabelasında gördüğü adımdan, o günkü dış görünüşümden ve o esnada yaptığım telefon konuşmasından şahit olduğu kadarıyla bir Tuğba’yı da tamamen yabancı biri ekledi bu listeye. Her ne kadar kendimi net bir şekilde fiziksel ve karakteristik olarak tanımlasam da bu benim tanıdığım Tuğba. Başkaları da beni kendince gözlemliyor ve yorumluyor, kaldı ki ben de herkese bütün kartlarımı açmıyorum zaten. Bir de başkalarının kendi doğruları var ki –örneğin; bir kelimeden ona kızdığım anlamını çıkarmıştır ve ben ne kadar kızgın değilim desem de onun için gerçek benim ona kızdığımdır.- insanların beni iyice olduğumdan farklı tanımalarına neden olur. Bunun yanı sıra rahat hissettiğim ortamlarda kendim gibi davranma oranım %90 ise tanımadığım kişilerin olduğu, resmi bir toplantıda bu %40’ları bulabilir. Onlar benim sadece ciddiyetimi, yapılan işe bakışımı, oturuşumu, kalkışımı görebilir yani benim bildiğimden oldukça farklı bir Tuğba tanırlarken yakın arkadaşlarım, ailem beni eğlenceli biri olarak bilir. Demem o ki, yarın çıkıp da beni tanıyan kime sorsak hepsi birkaç belirli tanım dışında farklı özellikler atfedecektir bana. Hatta bir kişiye sordum bana tanıdığın Tuğba’yı anlatır mısın diye, birkaç kişiye daha sorup benim tanıdığımla ne derecede örtüşüyor görmek istiyorum. Siz peki kaç insanı beraberinizde taşıyorsunuz, en yakınınızın bile sizi %100 tanıdığına emin misiniz, içinizde yüzlerce kişiyle yaşamaktan rahatsızlık duyuyor musunuz, buna çözüm aradınız mı, bunu ilk ne zaman fark etmiştiniz, birbirinden epey farklı iki tanıdığınızla aynı ortamdayken onlar da size iki farklı kişilik atfetmiş olduğundan hangi kimliğe bürüneceğiniz kaygısını taşır mısınız?

Bir de şunu düşünmeden edemedim; “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.” diyen Mevlana olsa bu kitabı nasıl yorumlardı acaba? Çünkü Pirandello o işler hiç de öyle değil diyor.

Buraya kadar sabırla okumuş olan herkese çokça teşekkürlerimi sunar, keyifli okumalar dilerim.
256 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10 puan
"Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
280 syf.
·10 günde·8/10 puan
Biri ikən heç biri, daha sonra da minlərdən biri olmaq...

“Her birimiz diğerlerine kendi içimizdeki dünyayı, sanki dış dünyaymış gibi zorla kabul ettirmeye çalışıyor, diğerlerinin de onu ille de bizim bildiğimiz biçimde görmesi gerektiğinde ısrar ediyor ve böyle yapmadıkları taktirde var olamayacaklarını iddia ediyoruz.”

İnsan bəzən bəsit bir səbəbdən yola çıxaraq da varlığını, yaşamını, həyatını, varoluşunu sorğulayır. Əsərin qəhrəmanı olan Vitangelo üçün də bir gün həyat yoldaşının ona burnunun əyri olması ilə bağlı dediyi fikir bir vəsvəsə halına çevrilir və əvvəlcə xarici görünüşünü, sonra da hər şeyi dərindən sorğulamağa başlayır. Özünü bir yad kimi qəbul edir və yenidən tanımağa, kəşf etməyə başlayır. Başqalarının düşüncəsindəki obrazı gerçək kimliyi ilə üst-üstə düşmür. Çox zaman bunu diqqətə almaq istəməsə də, onda çoxlu suallar doğurur. Nəticədə başqalarının onun barəsində olan düşüncələrini yox etmək üçün heç kimsənin ehtimal verməcəyi şəkildə davranmağa başlayır.
Kitabı maraqlı edən cəhətlərdən biri də dəyişkən olan təkcə sözlərimiz, düşüncələrimiz deyil, həm də bizim içimizdə, bəzən danışdığımız, bəzən dalaşdığımız, bir şəkildə qarşı-qarşıya olduğumuz, hətta güzgüdə gördüyümüz fərqli obrazlarımız olmasına vurğu etməsidir. Və öz reallığımızı dərk etmədikcə, başqaları bizə aid olmayan obrazlar yaradacaq, bizi istədikləri kimi şəkilləndirəcəklər.
278 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Varoluşsal sancının en güzel örneklerinden birini vermiş Luigi Pirandello. Kitaba kapıldığınız noktada zihninizde cızırtılar meydana gelebilir, benden söylemesi.

Vitangelo Moscarda adlı kişinin kimlik bunalımını ve kendisini yeniden keşfetme çabasını ele alıyor eser. Kendini yeniden keşfetme sürecinin başlama nedeni ise her gün aynada gördüğü ama farketmediği burnunun yamukluğu. Karısı tarafından ortaya atılan bu fiziki farkındalık aynı zamanda tüm hayatını ve kendisini sorgulama sürecini de başlatmış oluyor ve onlarca soru işaretiyle doluyor aklı/aklımız alabildiğine. Kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, çok sevdiği karısını, o güne kadar doğru sandığı her şeyle ilgili bir sorgulama sürecine girdiği için yalnızlığı da kaçınılmaz oluyor.

"Kime «ben» diyebilirdim? Başkaları için, asla benimkilerle aynı olmayacak bir değer ve anlam içerdiğini; benim içinse, başkalarının böylesine dışında bir «ben» sahiplenmemin, bu boşluk ile bu yalnızlığın verdiği dehşete dönüşeceğini bildiğim halde, birilerine «ben» dememin ne anlamı olabilirdi?"

Başkalarının gözünde şimdiye kadar kendi için olduğunu düşündüğü Moscarda değilse kimdir peki? Kendisini yaşarken görmesi imkansız, başkaları ise onu görüp tanıyor ve herkes bunu kendine göre yapıyor. Böylece başkalarının kendisine verdiği gerçeklik ile kendi gerçekliği farklı kişiliklerinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor.

Peki gerçekten böyle midir? İnsanlar üzerindeki yakıştırmalar, varsayımlar, yargılar ya da bizim hakkımızda söylenebilecek her şey bizim açımızdan gerçek olmasa bile, kendi gerçekliğimize sıkı sıkı tutunmadığımızda yakıştırılan gerçeklerin doğru gerçekliklerimiz olduğuna inandırabilirler mi gerçekten bizi? Ya da kendimizi ne yaparsak yapalım başkalarının gördüğü biçimde göremeyeceğimiz için kendimizi sadece kendimiz için tanımamızın bir anlamı yok mudur? Tüm bunları benliği, kırılmış bir aynanın parçalarına benzeyen ve o parçaları toplayıp birleştirmeye çalışan Moscarda ile beraber ben de çözüme ulaşmaya çalışırken her çözüm noktasında yeni sorular yaratmış oldum.

Gördüğümüz biçimimiz dışında veya içinde biz de bir mi, hiç mi yoksa binlerce miydik acaba? Bir «ben»lik sorgulamasına yelken açmak isteyenlere, şimdiden keyifli okumalar.
Gözlerimi kapalı tuttuğum sürece iki kişiyiz: Burada ben ve aynada o. Gözlerimi açtığımdaysa benim ona, onun bana dönüşmesini engellemeliyim.
Luigi Pirandello
Sayfa 29 - Aylak Adam Yayınları
Sevgili dostum, işin gerçeği şu : Bunların hepsi birer sabit fikir. Kendinizi bugün bir biçimde, yarın başka bir biçimde sabitleyip duruyorsunuz.
Luigi Pirandello
Sayfa 54 - Aylak Adam Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Biri, Hiçbiri, Binlercesi
Baskı tarihi:
Ocak 2017
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056635991
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Uno, Nessuno e Centomila
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
1984 Yayınları
“İsimsiz. Geçmişin ismine dair hiçbir anı, bugünün ismine ve yarına dair. İsimden kastımız; dışarıdan bize yüklenen her türlü kavramsa; ismimiz yokken bu kavramlardan yoksunsak ve o zaman içimizdeki şeyler körleşiyorsa, tanımlanamıyor ve ayırt edilemiyorsa; bu ismi anmakta ısrar edenler mezar kitabeme kazısınlar, ön tarafına ve sonra da o ismi bir daha anmayıp çekip gitsinler ki rahat edeyim. Bu ölülere uygun bir davranış. Defteri dürülmüşler için. Ben yaşıyorum ve defterim dürülmedi daha. Hayatım bitmedi. Ve hayat isimler hakkında bir şey bilmez. Şu ağaç, yapraklarla süslenmiş, ne güzel. Ben o ağacım. Ağaç, bulut; yarın kitap ya da bulut olurum belki.

Okuduğunuz kitap, içinize çektiğiniz rüzgâr. Her şey dışarıda, serseri gibi.“

Moscarda’nın kim olduğuyla ilgili bütün söylenenleri unutun.

Hatta bu kitap üzerine yapılan yorumları da...

Elinizdeki roman ezberden gitmeyenler; dini, politik veya toplumsal bütün kuralları sorgulayanlar; kendisine dışarıdan, yaşama ta en içinden bakabilenler için.

Kitabı okuyanlar 1.173 okur

  • Berkay K.
  • betülşafak
  • Sevcan
  • Ekim Düşüm
  • Flfmfm
  • Emine Alparslan
  • büşra
  • Halil Pehlivan
  • Hilal Y.
  • Zeynep Melda Torun

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.5 (2)
9
%1.1 (5)
8
%0.2 (1)
7
%0.2 (1)
6
%0
5
%0.2 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları