·
Okunma
·
Beğeni
·
16,9bin
Gösterim
Adı:
Uçurum İnsanları
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
248
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055646455
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Abyss People
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Siyah Beyaz
Uçurum İnsanları yazıldığında takvimler 1902'yi gösteriyordu. Jack London, son eserini yazmak için araştırma yapıyordu. Eski kıyafetler giyip kendine tam anlamıyla karaya oturmuş bir Amerikan denizcisi kimliği yaratarak, Doğu Londra'nın varoşlarına doğru bir maceraya atılmıştı.
Araştırması sırasında London, bu insanların varoşlarda yaşama nedeninin kendi seçimleri ya da tembellikleri değil; yaşlanarak işsiz kalmaları ya da mali durumlarında meydana gelen felaketler olduğunu farketti. Bu insanlar için varoşlardan kurtulmak imkânsıza yakındı, ilerleyen yaşları onlara başka bir yerde yeniden başlama imkânı vermiyordu. Hiçbir kaynakları, gelirleri ya da bunu yeniden elde edecek güçleri kalmamıştı. Açlık içinde kıvranarak ölmek kaçınılmaz ortak sonları haline gelmişti.
Yazar, seksen altı gün boyunca Londra'nın doğusundaki bu kenar mahallelerden çok miktarda malzeme topladı; yüzlerce kitap, binlerce broşür, gazete ve Parlamento raporu okudu, topladığı fotoğrafların üçte ikisini kendi fotoğraf makinesiyle çekti. Bir yandan da kitabını şekillendirmeye başlayan yazar, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa'nın pek çok diğer bölgesine gezmeye gitti. Sonunda New York'a geri döndüğünde, bavulunda Uçurum İnsanları bitmiş halde duruyordu.
222 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Yine "sahaflardan" aldığım ve ağzımdan burnumdan 1500000 volt geçiren bir başka kitapla daha sizlerle beraberiz.. Uzun zaman oldu bu kitabı okuyalı bir türlü fırsatım olmadı kritikleyeyim ..Ancak şimdi fırsat bulabildim..

"ABİ BENİM BÖBREĞİ SÖKÜP YERİNE ETİ-CİN TAKTILAR YAA" KIVAMINDA BİR DRAM...

Kitap , Amerikalı yazar Jack London ' ın bi tarafına rahat batınca memleketinden kalkıp , "yahu bu orayı burayı sömüren ,sınırlarında güneş batmayan imparatorluk İngiltere' de neler oluyor?" diyip , söz konusu ülkenin doğu kısmında hem sosyolojik hem de ekonomik bazlı bir araştırma yapmak üzere 1900 lerin başında İngiltere 'ye gelmesiyle başlıyor..kalkıştığı iş öylesine ütopik ve tehlikeli ki , Amerikan konsolosluğu bile kendisini ilk başta uyarıp vazgeçirmeye uğraşıyor..Kararından dönmeyip giriyor UÇURUMA o dönemin Uğur Dündar'ı ve tek kişilik Arena ekibi misali..

Öncelikle niçin uçurum ? yazar bu tanımı özellikle kullanmış çünkü bu kısımda yaşayan insanların hepsi dibine düşünce kıyma makinesinde çekilip geri-dönüşümü olmaksızın sistem dışına çıkan ,kayık hayatların oluşturduğu ve sonu devlet eliyle asla değişmeyecek ve değişmesi de istenmeyen bir sisteme aitler ..elden ayaktan düşenler için tek bir son var : ÖLÜM! ve anlatılmaz, tarif edilmez bir ölüm .. düşkünlerevinde ölüm süresi uzayanların devlet eliyle kasten ve bilerek nihai sona ulaştırıldıklarını düşünün !! kanınız dondu değil mi? en basit haklardan mahrum olarak yaşayan, yemek aramaktan iş aramaya - iş aramaktan yemek bulmaya vakti ve dermanı kalmayan ,EĞİTİMİN OLASI BİR YILDIZ TİLBE "BENİ" ile HALLEY KUYRUKLU YILDIZI YÖRÜNGESİNDE YERALDIĞI VE BİLMEM KAÇ YÜZ SENEDE BİR SÖZ KONUSU İNSANLARA TEĞET GEÇTİĞİ BİR SİSTEMDEN bahsediyoruz burda.. ve yazarımız 6 ay boyunca bu insanları yakından takip edebilmek , onların yaşamlarını gercekten anlayabilmek için birebir moda mod bu hayatı yaşıyor.. boyalı kuş okuyan arkadaşlarımız varsa bilirler..ordan bir örnek vereyim .. yani ordaki o çocuğu alın star wars'daki Darth Sidious ( ALL HAIL!) misali klonlayıp ( STAR WAAAAAARS!!! ) bir ordu kurun ..bunlarıda simidin üstündeki susamlar misali ingilterenin doğu yakasına serpiştiriverin 1900lerde .. HİÇ- BİR FARK YOK!! ve bu anlattıklarım spoiler değildir...bunu da bilin.. çünkü yazar o derece hissederek etkisinde kalarak yazmış ki tüm partları , açlığı-sefaleti ve soğuğu birebir hissediyorsunuz.. çaresizlik nedir , elden ne gelir tribi nedir anlıyorsunuz.. benim size burda 500 farklı olay anlatmam etkileyiciliğine zerre darbe vurmaz ...tek bir örnek vereyim sadece ve bitireyim ..o dönemlerde uygar (?!?!?!) ingiltere'de gaz saati uygulaması var insanların evinde ki çok şanslı olanlardan bahsediyorum .. ve bu insanlar günde 16 ila 18 saat çalışarak o ocakta bir (!1!) "öğünlük" yemeklerini bırakın pişirmeyi ısıtacak bir pennyi dahi kazanamıyorlar..ısınmayı beslenmeyi varın gelin siz düşünün ..hani ben bunu duyduğumda , rize üzerinden askeri helikopterle geçerken çay tarlalarında çalışan işçilere ekmek arası ercan saatçi cd leri attığım rüyalarıma şaşırdığım kertede şaşırdım ..inanmak istemedim..

işin acı veren tarafı bu kitabın dünya da hiç ses getirmemiş olması..emperyalizmin kendi çıkarı doğrultusunda gelişen gerçeklerin önüne set çekmiş olması ..muhakkak okunası muhakkak kitaplığınıza katılası..

""Başka hiçbir kitabım için yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen Uçurum İnsanları kadar kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim."

- Jack London -
198 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bazı yazarlar vardır, 'yazmak' eylemi onların hayatıdır. Gerçek bir kitap yazmak için ciddi fedakarlıklar yaparlar. Ünlü yazarların popüler kitaplarını okumamış olsanız da mutlaka duymuşsunuzdur. Ama bazı kitaplar vardır ki, asla hak ettikleri yerde değillerdir. Mesela Dostoyevski deyince herkesin aklına elbette Suç ve Ceza gelir, ama Yeraltından Notlar ya da Ezilenler de bir o kadar harikadır. Ya da Martin Eden'ı herkes okumuş olsa bile Jack London'ın Uçurum İnsanları'nı pek az insan duymuştur. Bu hak ettiği yerde olmayan kitaplar aslında oldukları yerde mutludurlar çünkü her kalp her yürek her ruh kaldıramaz bazı kitapları. Şimdi bu kitaplardan birini Uçurum İnsanları'nı size anlatmak istiyorum ama incelemeye başlamadan önce belirtmek isterim ki, ütopik ruhlu bir insansanız bu incelemeyi hemen kapatın çünkü bu kitabı okumak, anlamak için hayal gücünü olağanüstü bir gerçeklikle çalıştırmak gerekiyor. Kalbimizin kırılacağı bir kitap: Uçurum İnsanları...

Önce biraz Jack London'ı ve tarzını anlatalım. Okuyanlar bilirler London, hissetmediği, inanmadığı hiçbir şeyi yazmaz. Onun bir kitap yazması için önce yazacaklarını hissetmesi gerekir. Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş kitaplarında bütün olayları bir kurdun gözünden, bir kurdun duygularıyla müthiş bir gerçekçilikle anlatan; distopya türüne öncülük eden Demir Ökçe'yi biz okurların kitaplığına ekleyen; aşık ve kendine inanan bir adam olan Martin Eden'a hepimizi hayran ettiren adam Jack London...

London okumak çok büyük keyiftir arkadaşlar, bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran yazardır kendisi. O'nu okurken yazdıklarını kafanızda canlandırırsanız bambaşka alemlere gidersiniz ve Uçurum İnsanları'nda hepimizi bir bataklığa, bir çöplüğe götürüyor.

Jack London, bu kitabı yazmak için İngiltere'nin en kötü, en bakımsız, en fakir, en pis yerine kısa bir süreliğine yaşamaya gidiyor. Yakın çevresindeki herkes bu kararına ciddi tepkiler gösterirken, London inandığı şeyin peşinden gitmekte ısrar ediyor, o insanları herkesin tanımasını istiyor çünkü fakir olmak asla suç değildir, üstündeki pahalı ceketin ya da yırtık tişörtün bir kumaş parçasından ibaret olduğunu unutmamalı insan. Ama giysilerimizin içinde bir ruh taşırız ve ruhumuz her şeyimizdir, kıyafetimiz fakir olabilir ama ruhumuz zenginse eğer, parayla satın alınacak her şeyin canı cehenneme...

Kıyafetlerinden sıyrılıp bir eskiciye gidiyor London ve yırtık pırtık giysileriyle, bahsettiğimiz mahalleye adım atıyor ve o ilk tepkiyi ''...sokağa adım atar atmaz giysilerimin etkisiyle gerçekleşen statü değişikliğinden etkilenmiştim. Temasa geçtiğim sıradan insanlar hiç ezilip büzülmüyorlardı artık. Ne çabuk !'' syf 14 #106932177 cümlesiyle bizlere kitabın hemen başında gösteriyor. Yani diyor ki kıyafetlerim düzgünken bana bir kral muamelesi yapan insanlar, yırtık giysilerimi giyince beni görmezden gelmeye başladılar, ne çabuk !

İncelemenin bundan sonraki bölümünde hayal gücünüzü çalıştırın güzel insanlar. Hadi hep beraber buz gibi bir havada sokakta olduğumuzu düşünelim. Kalacak hiçbir yer yok, düşkünlerevinden başka. Düşkünlerevine gidiyoruz, kapıdaki sıra metrelerce uzunlukta, sıra bize geldiğince içeri giriyoruz, taş gibi bir yatakta 2 gün yatmamıza ve kahvaltıda bir tas hoşaf ve kaya gibi bir ekmek tüketmemize izin veriliyor. Ama bu 'şahane' yardımın karşılığında iki gün köpek gibi çalıştırılıyoruz. Sömürülüyoruz bir tas yemek için. İki gün sonunda sokağa atılıyoruz tekrar. Parklarda yatmak yasak, eğer olur da açlığın verdiği yorgunluk ve halsizlikle bir parkın çimenlerinde uyuyakalırsak, polis tarafından tekme tokat uyandırılıyoruz.

Diyoruz ki bu böyle olmaz hadi iş bulalım, iş arıyoruz, bir sanayide iş buluyoruz mesela, bizim paramızla haftalık 3 lira kazanıyoruz. Bakın 3 liradan bahsediyorum, bir haftalık kazancımız iki ekmek parası, hem de iğrenç koşullar altında. Çalıştığımız makine elimizi kolumuzu kapabilir, ölebiliriz ama kimin umrunda, biz yüksekteki insanlar için Uçurum İnsanları'yız, yaşamamız bile yasaklanmalı aslında, sırf fakiriz diye.

Haftalık 3 liramızla bir ekmek ve bir elma alıyoruz, bu elmayı cebimizde taşıyoruz her yere ve yemeye kıyamıyoruz. Bu elma bu insanlar için bedeli olmayan bir maden oluyor bir anda. Sonra yeniden sokaktayız, bir sokak köpeği gibi bir binanın dibine kıvrılıyoruz, polis yine geliyor ve bizi kovuyor, asfalta atıyoruz kendimizi soğukta. Bu insanlar, Uçurum İnsanları hayattan tek beklentileri o gün kalabilecekleri bir yer, oysa insan denen varlık, zenginliği ve varlığın getirdiği şaşalı hayatla birlikte, kendisi gibi olmayan, fakir insanları her zaman hor görmüştür. Jack London bunu da ''...onlar için ilerlememek, tekrar Uçurum'a düşmek demektir. Hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır .'' syf 31 #106952664 cümlesiyle anlatıyor. Bu insanların sonu yine uçurum ve daima uçurum. Çünkü uçurum için varlar.

Bu insanlar için tek bir cehennem vardır mesela ;''...bu yoksul, aç insanlar hayal gücü yoksunu ve maddeciydiler; gözle görünmeyen şeylerin varlığından haberleri yoktu ve onları bekleyen cehennemden korkmayacak denli, yeryüzündeki cehennemi kanıksamışlardı .'' syf 83.

Umutları yok, hayalleri yok, amaçları yok. Bir bok böceği edasında yaşıyorlar bu insanlar, zenginlerin ve 'yüksek' insanların artıklarıyla yaşıyorlar. Aslında biliyorsunuz bu insanlardan aramızda olanlar var ve biz sadece seyrediyoruz. İnsan denen bencil yaratık, keşke sana dokunmayan yılan bin yıl yaşayacağına, bütün yılanlar seni yutsaydı.

Ve bir tokat gibi yüzümüze bir cümle bırakıyor London ;''En çarpıcı şey, insanların tümünün sergilediği merhametsizlikti.'' syf 95 #107105620

Değerli arkadaşlar, hayal gücünüz zayıfsa bu kitabı okumayın, zaten başaramazsınız. Her gün yüz liralık menüler yiyorsanız da bu kitabı okumayın, durduk yere şaşalı hayatlarınızdan vakit almayalım !

Ve Jack London...
İnsanlığınla, gerçekçiliğinle ve taşıdığın inanılmaz hassas kalbinle sana sonsuz saygı duyuyor ve seni bir kez daha anıyorum...

''...her şey yolundaydı o zamanlar. Tanrı hâlâ cennetindeydi.'' syf 20

Hangi cennet ???
  • Demiryolu Serserileri
    7.5/10 (440 Oy)373 beğeni1.676 okunma959 alıntı17,2bin gösterim
  • Deniz Kurdu
    8.5/10 (830 Oy)767 beğeni2.433 okunma2.749 alıntı21bin gösterim
  • Adem'den Önce
    8.1/10 (2.232 Oy)1.768 beğeni6,8bin okunma4.285 alıntı37,4bin gösterim
  • Aşkın Metafiziği
    7.5/10 (1.763 Oy)1.691 beğeni7bin okunma10,2bin alıntı63,1bin gösterim
  • Yıldız Gezgini
    8.3/10 (966 Oy)806 beğeni2.494 okunma4.493 alıntı21,6bin gösterim
  • Efendi ile Uşağı
    7.8/10 (870 Oy)676 beğeni2.844 okunma1.745 alıntı15,2bin gösterim
  • Ecinniler
    8.8/10 (741 Oy)833 beğeni2.334 okunma13,9bin alıntı41,7bin gösterim
  • Kazaklar
    8.1/10 (598 Oy)540 beğeni2.167 okunma2.595 alıntı17,1bin gösterim
  • Demir Ökçe
    8.5/10 (2.113 Oy)1.958 beğeni6,7bin okunma10,5bin alıntı46,2bin gösterim
  • Dörtlükler
    8.6/10 (3.281 Oy)3.287 beğeni11,8bin okunma36,9bin alıntı66,2bin gösterim
198 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Sene 1902. Jack London Londra’nın doğu yakasının sefalet içinde yaşayan insanlarını gözlemlemek ve dünyanın geri kalanına aktarmak için yola çıkar.

Her dört kişiden birinin devletin hayır kurumlarında aç biilaç öldüğü, her 1000 kişiden 939’unun sefalet içinde hayata veda ettiği, 8 milyon kişinin açlık sınırında çırpındığı o “büyük imparatorlukta” aynı onlar gibi sefil bir kılıkta, sefil şartlar altında günler geçirir.

Sonra da, her satırında insanı insan olduğuna utandıran bu eseri yazar.

İlk sayfalar beni, kilo alırım korkusuyla “Ama ben börek yiyemem ki!” dediğim bir öğrencilik anısına götürdü. Birazcık harçlık için inşaatta çalıştıklarını, para karşılığı cenaze taşıdıklarını sonradan öğrendiğim birkaç arkadaşımın, yüzüme niye öyle tuhaf tuhaf baktıklarını sonradan anladığım o olayı hatırladıkça bugün bile utanırım.

Kitabı okurken on defa daha utandım. Zaman zaman sahip olduğunuz “şey”lerden utandığınız olur mu hiç? Barındığınız evden, yediğiniz yemekten, soğuk havada sıcacık tutan giysilerinizden... Ben bunu sık sık hissederdim. Bu kitabı okurken hislerim kat be kat arttı. Dünyadaki eşitsizlik on defa daha ökemi kabarttı.

Sosyal ve ekonomik açıdan kendi kaderine terk edilmiş, sokaklarda rastlayınca gözlerine bakmadan geçtiğimiz, yoklarmış gibi davrandığımız nice insan, okuduğum her satırda gelip yakama yapıştı. Ve bu durumun hayatın bir gerçeği oluşu, normalleşmesi, her bir insanı dehşete düşürmemesi bir kez daha kanımı dondurdu.

Hayır! Bu normal değil!

Tek göz odada bir ailenin yaşaması normal değil.

Herkesin o odada yatıp, o odada kalkması, tuvalete gitmesi, çoluk çocuk, anne baba, hepsinin aynı odada tek bir yatakta uyuması, hatta yatağa sığmayanların yerde kıvrılıp yatması normal değil. O daracık odanın gece boyunca ağırlaşmış havasında uyanıp, kahvaltı diye ağıza konulmayacak şeyler yemek, orada çamaşır yıkayıp orada kurutmak, her sofradan doymadan kalkmak normal değil!

Daha kötüsü, bu tek göz evi bile bulamamak, yağmurda, çamurda, soğukta sokaklarda sabahlamak, kaldırımlardaki çöplerle beslenmeye çalışmak, hatta sokaklardan bile kovulmak normal değil!

Erk sahibi olanlar ve onların bir avuç ortaklarının, sömürüp hakkını yediği insanları sokaklarda dahi görmeye tahammül edememesi normal değil.

Toplumun çoğunluğunun henüz beş yaşına gelmeden ölmesi, hele hele ölen çocukların cenazesini kaldıracak parayı bulana kadar cesedi o tek odada muhafaza etmek zorunda kalması normal değil! Gündüz yatakta bekletilen cenazeyi, akşam olunca yatağı kullanabilmek için masaya kaldırmak normal değil!

Kadın, erkek, çocuk, hepsinin birden aç ve sefil bir halde, sağlık koşullarından yoksun deliklere tıkılmasının getirdiği ahlakî çöküntü normal değil!

Bunlar insanlık ayıbıdır, insanlık suçudur!

Bu koşullarda insanca yaşamak hayaldir, namusluca çalışmak hayaldir, umutlarınızın olması hayaldir.

Sonuç, açlıkla ve soğukla boğuşurken şartların dayattığı alçalmışlığa uyum sağlamak, intihar etmek ya da vahşi hayvanlar gibi ölmektir.

Bunlar normal olarak görülemez; bunlar insanlık suçudur!

Ey inananlar, inanmayanlar, her pazar kiliseye gidenler, her cuma camiye gidenler, elde ettiği kazancı bölüşmekten kaçanlar, eşitlikten dem vuranlar, hak yemeyi hak sayanlar, kaynakları bölüşmek istemeyenler, bir babanın çocuklarının açlığına tanıklık etmesine aldırmayanlar, insanı üç kuruşa çalıştırırken milyonlar kazanıp yine de gözü doymayanlar...

Hepiniz bu suça ortaksınız. Yüz yıl da geçse, beş yüz yıl da geçse aynısınız!

İnsan yaşamı bu denli tekinsiz, bu denli sefil yaşanmayacak kadar değerli.

Yardımseverlik iyi de, asıl hedef insanı yardıma muhtaç hâle getirmemek; değil mi?
222 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Uçurum İnsanları kitabını önerdim: https://youtu.be/zAd9Y20INZM

"Açın milyon katı toklar
Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

Hadi biraz şehircilik oynayalım. Tuco Herrera hediye etti bu kitabı, ben de onunla birlikte uçurumdayım artık.

Bugün ben Milano'nun alışveriş caddesi Via Montenapoleone, Paris'in zamanında aristokratik amaçlara hizmet eden Champs-Élysées ya da Barcelona'nın La Rambla'sı değilim. Ben bugün devletin İngiliz kömürü ve makarnasıyla iktidarını ayakta tuttuğu Londra'nın, Le Corbusier, Mies van der Rohe ve Louis Sullivan gibi isimlerle başlayan modernizm akımının, Minoru Yamasaki'nin Pruitt Igoe evlerinin ghetto ve suç yüklerinin binaların statik hesabına katılması unutulmak istendiğinden dolayı yıkıldığı ve modern mimarlık akımını öldürdüğü Doğu Yakası'yım.

Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn. Ama Batısı daha çok hoşlarına gitmişti çamurdan yarattıklarına. Çünkü Batı'da yoktu hammaddeleri olan çamur.

Venedik'te gondol turlarına binip gününü gün etmek, Lizbon'da şarap tadım turlarına katılmak ve Amsterdam'da peynir, mantar ve esrar çeşitleri arasında zihinsel tokluk oyunları oynamak varken Jack London manyağın teki miydi Londra'nın Doğu Yakası'na uğrayacak kadar?

Modernizm icat edildi; ghetto, suçlar ve evsizlerdi katalizörü,
Fıtrat icat edildi; işçi kazaları, başarısızlıklar ve devletin kendi yönetimindeki ölü piksellerdi bahaneleri,
Jack London icat edildi; soyadını hakkıyla tanıması gerektiğini düşündü, çünkü hiç kimsenin ismi onun gibi Oğuz İzmit, Necip İstanbul, Tuco Ankara ya da Metin Moscow değildi.

Derdi Londra'nın vitrini değildi. Onun derdi öne çıkarılan güzel ve hatasız kıyafetlerin altında onları yukarıda tutan defolu kıyafetler, manav tezgahlarında öne çıkarılan parlak ve harika domateslerin altında onları halka daha yakın tutmaya yarayan ilaçsız ve çürümüş domatesler, halkın onayını kazanmak için duvarların estetik gözükmesini sağlayan boyaların altında gelişigüzel yapılmış kaba karışık alçılardı. Modernizm de böyle kuruldu aslında. Afrika'dan siyahi köleler aracılığıyla getirildi Sanayi Devrimi, üzerinde kocaman bir "İTHALDİR." yazısı, Londra halkına sunuldu. Batı Yakası bunu beğendi, Doğu Yakası'nın bundan haberi bile olmadı. Aynı Afrika'da kakao üretimi yapan işçilerin kendilerine çikolata uzatıldığında hayatlarında çikolatayı ilk kez tatmaları gibiydi.

Aslında her ülkenin ortasından geçen bir ayna orijin oluyordu ve bu aynanın bir tarafındaki insanların kalçalarını devletlerine emanet etmeleri orijine göre simetrikleri alındığında da durumu pek değiştirmiyordu. Vergiler arttığında, işsizlik yükseldiğinde, ekmeğin, mazotun fiyatı zamlandığında Kuzey Denizi manzaralı düşkünhanesinde karnı zil çalan adam da, Kuzey Atlantik Okyanusu manzaralı villasından dışarıyı tok karnıyla seyreden insan da devletin kendilerini tecavüz ettikten sonra edindikleri orgazma karşı koyamıyordu. Ama işin ilginci de nedense taç her zaman en çok bu zevkin kaynağına yakışıyordu. Politik bir pornoydu bu.

İnsanlar yemeklerini her gün "Son Akşam Yemeği" gibi bir algıda, yarın yemek bulamayıp da ölecekmişçesine yemeyi arzularken, İngilizlerin London'ın anlattığı sefalet tablosunda renklerin hepsi sanki Bob Ross'un kıvırcık saçlarına kaçışmıştı. Gri, siyah ve kahverenginin tonları bile bir renk olabiliyorken renksizliğin ve sefaletin içinde gününü bile kurtarmaya mecali kalmamış insanları hangi renk sahiplenirdi ki? Bir de İngiltere'nin zor zamanları değilmiş ya, burada ağza alınmayacak küfürlerin olduğunu varsayabilirsiniz. Ben ağzıma burada küfürleri alamazken İngiltere'nin Doğu Yakası taş gibi ekmekleri, bulamaç gibi yulaf çorbalarını ve pislik içinde üretilmiş yiyecekleri ağızlarına almaya çabalıyordu.

Ortaçağ'ın işkence aletlerinden dikenli ve çivili koltuklar, her türlü böcek ve fareye ev sahipliği yapan işkence çeşidi Yakın Çağ'ın İngilteresinde kendine sosyolojik bir reenkarnasyon imkanı bulmuştu. Düşkünhanelerde, evsiz yurtlarında, duvarların insanın üstüne geldiği her mekanda suçun tanımı ne bu mekanların tasarlanması emrini alan mimarlarda ne de insanların birbirlerinin kaburgalarını kırıp, kadınlara ve ihtiyarlara saldırmasıydı. Birkaç armut, ekmek ya da baklava çalıp, atıştırıp, açlığını yatıştırmak ne Snickers'ın ne de kadınlara, ihtiyarlara saldıranlara hiçbir ceza vermeyen mahkemelerin hoşuna giderdi.

Her gün uçuruma daha çok kişi yuvarlanıyor, etrafına sarılmış mumyalarının üzerinde İngiliz malı, Türk malı vs., yapıştırıcıları ülkelerin ortasından geçen aynanın iki tarafındaki sahnenin rutin sonucu, mutlulukları ise bitmek bilmeyen ödünç makarnaları. Uçurum, cesetlerin yükselmesiyle uçurum özelliğini tam kaybediyor derken, uçurumun kıyısındaki ekonomik dağ ne yapıp ediyor yükselip bir yolunu bulup o cesetlerin hayatın Batı Yakası'nı görmesini engelliyor. Oysa ki paranın yenmiyor olduğunu son ağaç kesildikten, son balık yakalandıktan ve son nehir zehirlendikten sonra anlayabileceğimiz güne doğru şafak sayıyoruz.

" Gel bir çılgınlık yapalım. Doğu Yakası'nı ziyaret edelim, maceralara atılalım. " Jack London
"O yasak bu yasak
Ekmek yasak su yasak
Yürümek yasak uçmak yasak
Çiçeklere basmak yasak
Kalburüstü olsak da yaşasak
Fikir yasak zikir yasak
Horlamak yasak tıklamak yasak
Kadınlara zaten yasak" Halk

"Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
Kendi ellerimizle harap ve bîtap düştük uçurumun içine.

"Anadolu'da umut ölmüş. Umut yok, umut! Göster bana, bir tane söylesene umut. Umut ver bana, bir şey için umut ver. 20 yıl sonraya, 30 yıl sonraya bir umut ver diyoruz."
https://www.youtube.com/watch?v=WNWQO70amq4
271 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Baştan söyleyeyim alışveriş sepetlerinize hemen bu kitabı ekleyin. Okuyun , okutturun!

Jack London Amerika’dan İngiltere’nin Londra kentine kentin de Doğu Yakası’na sosyolojik bir araştırma için gelir ,gözlem yapar ve gözlemlerini aktarır. Kitabın ana çerçevesi bu yönde ilerler. Ama London burada tahmin ettiğinden daha fazla sefaletle karşılaşacak ve şu sözleri aktaracaktır kitabına : “Benim başka hiçbir kitabım genç kalbimi yoksulluğun böylesi kadar burkmadı.”
İngiltere…
Üzerinde güneş batmayan krallık…
Albion …
Bu şatavatlı , bu güçlü ülkenin doğusunda bir uçurum var ve insanlar bu uçurumdan yuvarlanıp kendilerini tatlı bir ölüm uykusuna bırakıyorlar. Bakın “tatlı” kelimesinin altını çizerim , çünkü Doğu Yakası’nda ölüm sabırsızlıkla beklenen bir sevgili gibidir.
Ne yapar bu Doğu Yakası halkı ?
İşin , iş gücünden daha az olduğu , binlerce insanın aynı iş için kapıştığı bir rekabet ortamında haftada – iyi şartlarda- beş dolar gibi bir rakamla ailelerini geçindirmek, barınacak bir yer bulmak adına köle gibi çalışırlar ve hiçbir zaman gerçek anlamda tokluğun ne demek olduğunu bilmeyen çocuklar dünyaya getirirler. Hiç işi olmayan insanlar da vardır. Bunlar ya sağlıklarını kaybedip işsiz kalmışlardır ya da rekabetin büyüklüğünden dolayı verimsiz işçi sınıfına girmişlerdir. Her gün yeni umutlarla iş aramaya koyulurlar , sabahtan akşama kadar belki bir yardım kuruluşunun dağıttığı kartondan hallice bir parça ekmek görmüş ya da en az üç gündür hiçbir şey yememiş midelerini ve yorgun bacaklarını sürüklerler sokakta. Umudu olmayan gruplarda vardır. Bunların çoğunu yaşlılar ve kadınlar oluşturur. Düşkünler evine gitmektense kendini soğuk nehrin sularına atmayı tercih ederler ve gözlerini bile kırpmadan yaparlar bunu.
Burada insanlar kendi cehennemlerini yaşamaktadır ve ruh, Tanrı gibi soyut şeyler bu bölgeyi terk etmiştir. Burada tek bir gerçek vardır: yatacak bir yer , yiyecek ekmek. Hepsi bu kadar.
Bölgede yoğun bir şekilde pansiyonculuk yarışı vardır. Bir büyük odadan tutunda , yatağın altını bile kiraya veren bakın altını çiziyorum “yatak altı” nı bile kiraya verenler ve kiracı bulanlar vardır. Sokaklarda uyuyamazsınız. Polis anına ensenizde biter. Belirli sosyal tesisler vardır ancak bunlara belirli bir miktarda kişi alımı yapılır ve size verdikleri yemek karşılığı –iyi niyetimden bu ismi veriyorum yoksa domuzlar bile yemez verilenleri- sizden iş isterler, yaptıkları dini ayinlere katılımı şart tutarlar. Sanki dine çok ihtiyaçları varmış gibi. Ama devlet yaptığı en aşağılık iyiliği bile çıkarsız yapmaz. İngiltere de yaşayan varlıklı kesim ise önlerinden geçtikleri sefalete büyük bir rahatlıkla baş çevirip ardından yardıma muhtaç ülkelere ayda cüzi bir miktar para yardımı yaparak insanlık karşısında vicdanlarını temizlerler ve yatağa rahat yatarlar. Bir babanın çocuklarını ve karısını doyuramadığı için ailedeki herkesin gırtlağını kesmesi umurlarında bile değildir. Onlar yardımlarını göndermişlerdir bir kere, gerisi teferruattır.
Uzadıkça uzar bu yazı , Doğu Yakası böyle bir cehennemdir ve bunlar London’un kağıda geçirebildiklerinin ve benim de size aktarabildiklerimin bir kısmı sadece.
Güneş Doğu’dan doğuyor ama Doğu Yakası için güneş hiçbir zaman bir önem arz etmedi. Burada bulabileceğiniz şey yalnızca sefalet ve hükümetin yaptığı toplu bir cinayetten ibaret.
198 syf.
·7 günde·10/10 puan
Jack London birkaç aylığına Doğu Yakası olarak bilinen yoksul bir semtte yaşamak ister.Halktan biriymiş gibi giyinir onların arasına karışır.Burada işçilerin ağır çalışma şartlarına rağmen yeteri kadar değer görmediğini,karnını doyurmak için çöpten çürük yiyecek toplayan insanları ve bunun gibi birçok yoksulluk belirtileri görür.Ve bunları not alarak kitap haline getirir.
Sayfaları çevirdikçe tüylerin diken diken olduğu, insanların yüreğine dokunan bir eser.Dili de oldukça sade rahatlıkla okunabilir.Tavsiye ederim.
251 syf.
·4 günde·8/10 puan
Jack London'un bizzat kendi gözlemleri ile yazmış olduğu kitabı Uçurum İnsanları birçok gerçeği gözler önüne seriyor. 1900'lü yılların Londra'sını "uçuruma inerek" anlatan London yine ustalığını sergiliyor. Gerek yazılış amacıyla, gerekse de korkusuz kalemiyle. Öncelikle nedir bu Uçurum İnsanları, diyerek başlayalım.

Uçurum İnsanları, 1900'lü yılların Londra'sındaki fakir ve 'görünmez' olan halktır. İki bölgeden oluşur o yıllarda Londra; Batı Yakası ve Doğu Yakası. Batı Yakası zengin kesimin yaşadığı bölge iken Doğu Yakası da tam aksine, sefalet içinde yaşamaya çalışan evsiz, fakir, yardıma muhtaç, ağır işlerde çalıştırılan ve toplumca 'yararsız' damgası yemiş insanların hayata tutunmaya çalıştıkları, yazarın "uçurum" olarak tanımladığı bölgedir. Jack London başta da söylediğim gibi bir şekilde bu toplum yapısına kamufle olmuş şekilde o halkın arasına karışır. Amacı hem gözlem yapmaktır hem de bunları tüm dünyaya duyurmak, açıklamaktır (Belki de bu eserinin diğer eserleri kadar yankı bulamamasının sebebi de budur; doğruları açıklamak). Üzerine eski denizci kıyafetleri bulup "uçurum"a iner ve çoğu şey hakkında tecrübe sahibi olur.

Doğu Yakası'nda yaşayan (buna ne kadar yaşamak denir?) insanlar neler çekmiyor ki. Sefalet içinde 'bırakılmış' insanların hayatları gerçekten çok acı. İnanın okurken insanın içi burkuluyor. Uçurum insanlarının hayata boşvermişliği anlatılıyor örneğin: Hayatlarının amacı yalnızca "o gün hayatta kalmak" olunca insanların, büyük bir boşluğa düşüyorlar. Dolayısıyla bir gün bu sefillik içinden kurtulacaklarına dair inançları kalmıyor. Çoğu en sonunda ya düşkünler evinde ölüp gideceğini, ya da delireceğini düşünüyor bu insanların. İstemli ya da istemsiz.

Üstelik toplumun ve toplumun belirli kuruluşlarının da kendi sorumluluklarını yine onların üstüne atmaları da ayrı bir acı verici durum. Şöyle ki, eğer biri sefaletten ya da yokluktan öldüyse bunu ölen kişinin üstüne atarlar. "Çalışıp kazansaydı" derler. Üstelik bu suçlama durumunda da yaşanılan 'rahatlamaya' mahkumdur toplum. Oysa ki suç tüm toplumda aranmalıdır. Suç sistemde, yönetimde aranmalıdır. İnsanları makine yerine koyup, sağlığını hiçe sayıp sadece para denilen kavram için çalıştıran kişilerde aranmalıdır suç. Kitapta anlatılan sistem öylesine çarpıcıdır ki parasız insanlara yine para cezaları vermeleri, tüm bu sefalete dayanamayıp kendini öldürmeye teşebbüs edip de başarılı olamayanlara da ceza vermesi ayrı bir ironidir. Öyle ki, hayatlarını 'kendilerini öldürmesine izin vermeyecek kadar önemseyen' devlet bu sefer de onların hayatlarını kendi sömürmekte, söndürmektedir.

Kitapta beni etkileyen birkaç bölümü paylaşmak istiyorum, bunun kitap hakkında da bir tanıtım olacağı kanaatindeyim: O zamanlar havagazı saati denilen sistemler mevcuttu; fatura yatırılması karşılığında evlere belirli miktar gaz veren cihazlar. Fatura ödeyemeyen bir uçurum ailesi anlatılıyor örneğin. Havagazı saatine cihaz yerleştiren bir aile. Hayır kaçak olarak kullanmıyorlar, bu cihaz gazı, belirli bir miktar para atılması karşılığında veriyor. O cihaza dahi kimi zamanlar para atamayacak durumda olan aile, şanslı oldukları zamanlar o cihaza birkaç peni atıp yemeklerini ısıtabiliyor. Ama bu işlem bile yarım yamalak oluyor; bir peni karşılığında verilen gaz çok az olduğundan yemeklerin çoğu yarı pişmiş yeniliyor evde. Buradan neye varabiliriz? Uçurum insanlarının dürüstlüğüne. Onu sömüren devlete karşı yine de hile yapmıyor, onlar o aileye karşı her türlü hileye başvurur iken.

Günün kimi saatleri sokakta yatmalarına dahi izin verilmeyen uçurum insanlarının çoğu da fazla zorluk çekmemek adına yaşlanmadan ölmeyi isteyecek kadar umutsuz haldeler. Düşünebiliyor musunuz, zorluk çekmemek için yaşamayı istemeyecek kadar sefil halde bulunan insanlar... Öyle aileler, insanlar anlatılıyor ki okurken zorluk çekiyorsunuz. Yağmur yağdığı için bir köprünün altına sığınıp orada uyumak isteyen bir uçurum insanını kovalıyor oradaki polis. O da polise şöyle diyor "Ne o? Yoksa Tanrı'nın belası köprüyü çalacağımı mı sandın?"

Kitaptaki tek kötü yön çok fazla rakamsal bilgi ve gazete haberi verilmesi bana göre. Ama orada yaşananlar bu gibi somut gerçekler olmadan da nasıl anlatılabilirdi ki, diye de sormuyor değilim kendi kendime. Her dört yetişkinden birinin halkın yardımına muhtaç halde öldüğünü söylüyor London. Düşkünler evinde, hastanede ya da tımarhanede meydana geliyor bu ölümler. Aslında, kitap hakkında saatlerce konuşulabilir fakat çok uzatmak istemiyorum. Daha birçok şey anlatılıyor, para uğruna verilemeyecek fedakarlıklar vermek zorunda kalan insanlar; kadın veya erkek. İşçi olarak girdiği fabrikada bacaklarını kaybettikten sonra 'susma' parası alan insanlar. Zor iş koşulları nedeniyle on yedi - on sekiz yaşlarında ölen kızlar, çalmanın anlamını bilmeden, hayatta kalmak uğruna çalmak zorunda kalan ve sonra yakalanan oğlanlar. Bir kesim tarafından unutulunca rahatlanılan insanlar; uçurum insanları.

Okunası bir eser Uçurum İnsanları. Bazı gerçekleri insanın gözleri önünde açıklayan korkusuz bir kitap. Yazarı gibi kitabı da öyle. Son olarak bir alıntı ile incelememe son veriyorum. Uçurumda olmayışımız, onları görmemizi engelleyemez zannımca, onları unutmayalım.

"Çaldığı parayı ne şeker, ne kek almak ne de eğlenmek için harcamıştı; sadece yiyecek almıştı.
'Peki neden kadından yiyecek istemedin?' diye sordu hakim, ses tonunda burukluk vardı. 'Eminim ki sana yiyecek bir şeyler verirdi.'
Çocuğun cevabı, 'Eğer kadından yiyecek isteseydim, beni dilencilikten içeri atarlardı.' oldu."
198 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Uçurum İnsanları, Jack London’ın 1902 yılında kılık değiştirerek Londra’nın Doğu Yakası’nda yaptığı gözlemlerini aktardığı kitabı. London, Doğu Yakası’nda yaşayanları uçurum insanları olarak adlandırıyor çünkü Londra’nın bu bölgesinde sefalet içinde yaşayan kesim, toplumun ve düzenin tüm güçleri tarafından aşağı çekilirken hayatta kalabilmek için yokuşu tırmanma mücadelesi veren, sosyal dokuda kendine yer bulamayan, dünya işleyişinin bir parçası olamayan, uçurumun dibindeki en güçsüz insanlardan oluşuyor. Kitap bir roman değil, bir kurgusu ve sabit karakterleri yok. London’ın gözlemlerini yer yer okudukları verilerle harmanlanmış şekilde okuyoruz, öyle ki yazdıkları daha az kişisel fikir ve daha uygun bir referanslandırmayla sunulsa makale bile denebilir belki. London çok travmatik bir sefalete tanık olmuş, belli ki gözlemledikleri kendisini derinden etkilemiş hatta sarsmış. Bunları da konuyla ilgili derin bilgisi ve oldukça içi dolu, bütünlüklü bir sistem eleştirisiyle okuyucuya sunmuş. Severek okudum. Sadece tüm bu izlenim ve fikirleri bir kurguya yedirilip aktarılsaydı, duygusal anlamda beni daha çok bağlayabilirdi kitap kendine. Belki bir Şikago Mezbahaları olabilirdi o zaman mesela Yine de sevdim ve özellikle toplumcu gerçekçi eserleri okumaktan hoşlananlara tavsiye ederim.
Mesela sen biriyle bir ekmeği bölüp yemek istiyorsun ; Ama o eline ekmeği tutuşturup gidiyor. Sanıyor ki mesele doymak.”
Karınları tok, kanlı canlı insanlar, her gece sizi beyaz yataklarınız ve havalandırılmış odalarınız beklerken Londra'nın sokaklarında uzun bir gece geçirmemişseniz size acı çekmenin ne demek olduğunu nasıl anlatabilirim ki!
Jack London
Sayfa 54 - Maviçatı Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uçurum İnsanları
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
248
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055646455
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Abyss People
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Siyah Beyaz
Uçurum İnsanları yazıldığında takvimler 1902'yi gösteriyordu. Jack London, son eserini yazmak için araştırma yapıyordu. Eski kıyafetler giyip kendine tam anlamıyla karaya oturmuş bir Amerikan denizcisi kimliği yaratarak, Doğu Londra'nın varoşlarına doğru bir maceraya atılmıştı.
Araştırması sırasında London, bu insanların varoşlarda yaşama nedeninin kendi seçimleri ya da tembellikleri değil; yaşlanarak işsiz kalmaları ya da mali durumlarında meydana gelen felaketler olduğunu farketti. Bu insanlar için varoşlardan kurtulmak imkânsıza yakındı, ilerleyen yaşları onlara başka bir yerde yeniden başlama imkânı vermiyordu. Hiçbir kaynakları, gelirleri ya da bunu yeniden elde edecek güçleri kalmamıştı. Açlık içinde kıvranarak ölmek kaçınılmaz ortak sonları haline gelmişti.
Yazar, seksen altı gün boyunca Londra'nın doğusundaki bu kenar mahallelerden çok miktarda malzeme topladı; yüzlerce kitap, binlerce broşür, gazete ve Parlamento raporu okudu, topladığı fotoğrafların üçte ikisini kendi fotoğraf makinesiyle çekti. Bir yandan da kitabını şekillendirmeye başlayan yazar, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa'nın pek çok diğer bölgesine gezmeye gitti. Sonunda New York'a geri döndüğünde, bavulunda Uçurum İnsanları bitmiş halde duruyordu.

Kitabı okuyanlar 1.536 okur

  • Mademoiselle Noir
  • Tuba Eroğlan
  • Ayşe
  • Ruşen Elçioğlu
  • Yudum Polat
  • Ahsen B.

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.2 (1)
8
%0
7
%0
6
%0.2 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları