• Tanrı herkesten iyi bilir. Tanrının yolu hakkın yoludur.
  • 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • Tanrı herkesten iyi bilir, Tanrı'nın yolu doğru olan yoldur.
  • KIZILELMA
    Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı’dan başka
    Kimseler yok imiş, yakın zamanda

    (Bakû’)da milyoner bir kız var imiş;
    Türklüğü çok sever, yurda yâr imiş;

    Adı (Ay Hanım) mış, hanlar soyundan;
    Anası Kırgız’ın (Konrad) boyundan.

    Uzun boylu, kumral, yüksek alınlı:
    Şerefli bir kökün güzel bir dalı.

    Babası, annesi öldüler birden,
    Kendisi Paris’te tahsilde iken;

    Dayandı bu kahra, şevki sönmedi;
    Tuttuğu mukaddes yoldan dönmedi.

    İsterdi Turan’da mektepler açmak,
    Hakikat nurunu ruhlara saçmak.

    Bunun-çin lazımdı bilmek en yeni
    Terbiye tarzını, tedris ilmini.

    Bu yolda, arzusu kadar yükseldi,
    Nihayet Paris’ten Bakû’ya geldi.

    Biri erkeklere, biri kızlara,
    İki mektep yapmak için mimara

    Emirler vererek işe başladı.
    (İstikbal Beşiği) mektebin adı.

    Bir yanda inşaat devam ederken,
    (Ay Hanım) meşhur bir ilim ehlinden

    İslâm’ın ruhunu dahi öğrenmek
    İçin çalışırdı, Garb'e yeltenmek

    Ona kâfi gibi görünmüyordu:
    "Şarkı da tanımak lazım" diyordu.

    Diyordu: "Halk bahçe, biz bahçıvanız;
    Ağaçlar gençleşmez aşıdan yalnız;

    Evvelâ ağacı budamak gerek,
    Aşıyı sonradan ulamak gerek."

    Bunun- cin her sabah evde kalırdı;
    Sa'deddin Molla'dan dersler alırdı.

    Bir akşam Ay Hanım ata binerek,
    İstedi kırlarda biraz gezinmek.

    Yanında tüccardan Bahadır Ağa,
    Şehirden çıkınca saptılar sağa;

    Ovada Cennet'ten bir eser vardı:
    Bahardı, her yanda çiçekler vardı;

    Esrarlı bir hüzün, dalgın bir neşat,
    Gençlik, şiir, nağme, renk, koku, hayat…

    Kevser saçar gibi bir huri eli:
    Manevi bir mestlik ruhta münceli.

    Vicdan fevkinde bir ruhani şuur
    Duyardı muhitte bir gizli huzur…

    Artık müphem değil aşkın manası;
    Münkeşif hayatın loş muamması.

    Bu anda Bahadır dedi ki, “Bakın
    Bu gence, gözleri ne kadar dalgın!

    Bakıyor görmeyen bir nazar gibi.”
    Ay Hanım görünce titredi kalbi:

    Kendine mün’atıf iki sabit göz
    Camdan imiş gibi yok içinde öz;

    Sarışın saçları uzun ve dağnık:
    Mutlak ya şair, ya ressam, ya aşık.

    İstiğrak halinde sanatkâr bir ruh;
    Gözlerinde gaflet, kalbinde fütûh.

    Ay Hanım, kısılmış gibi nefesi,
    Dedi ki: “Ne kadar solgun çehresi!”

    Kalbinde bir derin hicran duymuştu:
    Umumi kanuna o da uymuştu.

    Ertesi gün dersi mahzun dinlerken
    Çıkmıyordu o genç bir an zihninden…

    Bu hale hem şaşıp, hem kızıyordu;
    Ruhundan bir gizli gam sızıyordu.

    İsterdi yaşamak milleti için,
    Kini vardı sevda illeti için…

    Serseri bir aşka gönül bağlayan
    Nasıl verebilir yurda yeni can?

    Bu anda içeri giren hizmetçi
    Dedi ki: “Kapıda duran bir genci

    İkna etmek mümkün değil! Molla’ya
    Bir şeyler soracak, ediyor rica:

    Rüya görmüş, tabir istiyor sizden;
    Derdine bir tedbir istiyor sizden.”

    Ay Hanım anladı derhal geleni…
    Eliyle tutarak çarpan kalbini,

    Halini meydana vermemek için
    Dedi: "Ben gideyim, buraya gelsin."

    Genç geldi, oturdu Molla’ya karşı,
    Dedi ki: “Her kimin bir derde başı

    Uğrarsa sizsiniz çare gösteren;
    İşte bu ümitle size geldim ben…

    İstanbul’da doğdum, Turgut’tur adım,
    Ressamım; tabiat, büyük üstadım,

    Yaya seyyahlığa sevk etti beni;
    Her saat başında emsalsiz, yeni

    Bir güzellik görür, tebcil ederim,
    Büyük Sanatkâr'ı tehlil ederim,

    Dün yürüyor iken, önümdeki yol
    Ayrıldı ikiye: Bir sağ, biri sol…

    Soldaki nereye gidiyor, diye
    Sordum sakalı ak bir çiftçiye.

    Dedi: "Bu yol gider Kızılelma’ya…"
    Lakin ben bu sözü verdim şakaya.

    Yürüdüm, az sonra bu şehri seçtim;
    Yaklaştım, bir yerde kendimden geçtim.

    İstiğrak mı bilmem, rüya mı bilmem:
    Hem yokluk, hem varlık bir garip alem

    Bir de ne göreyim! Atlı bir peri,
    Gökten indi Cennet yapmak-çin yeri

    "Sen kimsin, bu alem neresi?" dedim.
    "Bu, Kızılelma’dır, ben perisiyim."

    Diyerek kayboldu; fakat hayali
    Çıkmıyor ruhumdan… İşte bu hali

    Size söyleyerek bir çare bulmak,
    Kızılelma’ya bir emare bulmak

    İçin size geldim; çünki her kime
    Sordumsa dediler: “ Git o hakîme;

    Sorduğum ülkeyi ancak o bilir;
    Şimdi de kendisi nah bu evdedir."

    Tasdi’ ettim; Fakat görünüz mazur,
    Çünkü bu dert bende koymadı şuur,

    Lütfedip derdime verin şifayı:
    Anlatınız bana Kızılelma’yı…

    Bu şehir neresi, yolu nereden?
    Şimdiye dek var mı oraya giden?

    Perisi melek mi, yoksa beşer mi?
    Beni kulluğuna kabul eder mi?"

    Molla dedi: “Oğlum, Türk fâtihleri
    İsterdi istila etmek her yeri;

    Fethe lâkin bir tek hedef tanırdı,
    Orayı kendine İrem sanırdı.

    Bu mev’ut ülkeye, bu tatlı yurda
    Vasıl olmak için hep bu uğurda

    Yüzlerce defalar Türklük kaynadı:
    Hind’i, Çin’i, Mısr’ı, Rûm’u kapladı.

    Bütün payitahtlara, en son Çitler'e
    Gitti; fakat asla bu meçhul yere

    Yaklaşmadı; çünkü o mev’ut ülke
    Değildi hariçte bir mevcut ülke.

    Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
    Fakat onun semti başka diyardır…

    Zemini mefkure, seması hayâl…
    Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

    Türk medeniyeti taklitsiz, safi
    Doğmadıkça bu yurt kalacak hafi…

    Çok yerleri biz fethedebilmişiz;
    Her birinde ma'nen fethedilmişiz.

    Bir kişver almışız tabiiyete,
    Uymuşuz ordaki medeniyete.

    Bazen Hindli, bazen Çinli olmuşuz;
    Arap, Acem, Frenk dinli olmuşuz.

    Ne bir Türk hukuku, Türk felsefesi,
    Ne Türkçe inleyen bir şair sesi…

    Şair, hâkîm gelmiş bizden de, çokça
    Kimi Farsi yazmış, kimi Arapça…

    Fransızca, Rusça, Çince yazmışız,
    Türkçe ancak birkaç hece yazmışız.

    Bakınız mesela: Yazmış koskoca
    Farabi Arapça, Karamzin Rusça;

    Sina, Celaleddin, Zemahşeriler
    Emeği Arap’a, Fars’a verdiler.

    Buharalı Şevket, Genceli Hüsrev,
    Firdevsi’ye yahut Sadi’ye peyrev…

    Bugün bile birçok ediplerimiz
    Frenkçe yazmayı sayarlar muciz.

    Türkçe yazanlarsa lügat paralar,
    Avrupa taklidi şeyler karalar.

    Hakiki ruhumuz, safi dilimiz
    Bağırır onlara: “Bize geliniz!

    Bizdedir fikre his, hislere hayat,
    Vicdanlara ilham, şaire kanat…”

    Zekamızı sanki kiralamışız,
    Her dilden kitaplar sıralamışız.

    Türk’ün hem kılıcı, hem de kalemi
    Yükseltmiş Arap’ı, Çin’i, Acem’i.

    Her kavme bir tarih, bir yurt yaratmış,
    Kendini başkası için aldatmış.

    Öz işini daim yarım terketmiş:
    Turfan’ı bırakmış, Orhon’a gitmiş.

    Unutmuş evvelki elifbasını,
    İlim ve fendeki itilâsını;

    Yeniden bir yazı, bir yasa düzmüş,
    Her zaman zihnini boş yere üzmüş.

    Nice defa (Kanun), (Şifa) okumuş;
    Dönmüş geri tekrar (Bina) okumuş…

    Yok tarihimiz, var tarihlerimiz,
    Bir burca girmemiş Merih'lerimiz;

    Her biri parlamış bir başka gökte…
    Aynı ruhu bulmuş yüzlerce gövde.

    Ne tarihi vahdet, ne kavmi safvet!
    Kızılelma işte buna işaret.

    Millette olsa bir gizli ihtiyaç,
    Milli vicdan bulur ona bir ilaç;

    Türk bakmamış (İrem) yahut (Sabâ)’ya,
    Demiş: “Gideceğim Kızılelma’ya.”

    Maksadı gitmektir birliğe doğru,
    Milli düşünceye, dirliğe doğru…

    Bilir bir gün milli irfan doğacak,
    Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

    İctimai bir yurt, kavmi bir tarih,
    Edecek Türklüğü taklitten tenzih.

    Fakat kim bilir kim yol(u) açacak,
    Türklük ziyasını dehre saçacak…

    Kim bilir ne vakit deha perisi,
    Olacak bu yeni huldün Belkıs’ı.

    Bu anda bir cezbe geldi Molla’ya
    İlahi bir sesle girdi manaya:

    Pirden sual ettim: “ Sevgilim hani?”
    Dedi bana: “Önce kendini tanı!”

    Tutmuşum elinden ben nagehanı,
    Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

    Karanlık bir tufan, seyyal bir deycur!
    Ne vücut, ne adem, ne gayb, ne huzur:

    Nâr içinden henüz çıkmamıştı nur,
    Tutulmuştu her şey kara sevdaya…

    Umman coşkun akar, biz sal içinde
    Bir yıldızböceği hayâl içinde
    Işıldar gibiydi; bu hâl içinde
    Dalmışız ikimiz aynı rüyaya.

    Salımız –Şarapnel imiş cevheri-
    Patladı, dağıldı hep misketleri,
    Sormaksızın pirden bu acib sırrı
    Dedi: Müsemmadır, geçti esmaya!”

    Misketler de bir bir patlar, onlardan
    Yeni şarapneller fırladı her an.
    Biz bunlardan biri üstünde, hayran,
    Girmekte idik bir yeni fezaya.

    Denizden ırmaklar, ırmaktan çaylar
    Doğdukça, salımız daha çok haylar,
    Kaynaktan bizim-çin ayrılan paylar
    Götürdü bizi başka mevaya.

    Salımız balonmuş, havayı deldik,
    Safralar atarak daim yükseldik,
    Nihayet Adem’in gözüne geldik
    Oradan hasretle baktık Havva’ya.

    Durmadık biz, kimi Sina’da kaldı,
    Kimi, “Erdim!” dedi, semada kaldı;
    Kimi arşa çıktı, alâda kaldı…
    Döndüler baktılar akan deryaya.

    Salımız fişenkmiş, bizi uçurdu,
    Her düşen lem'ası bir cihan kurdu;
    Kimi Londra’da, Paris’te durdu,
    Kimisi bağlandı yeşil hurmaya.

    Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,
    Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;
    Şerh edememişken sevda sözünü
    Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

    Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,
    Bu yolu ne atlı, ne yayan bilmez;
    Bir güzel var, hüsnü hiç pâyan bilmez,
    Tekâmül denilir bu nazlı aya.

    Salımız gönülmüş, uçtu hülyada,
    Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada
    Son arzumuz budur fani dünyada:
    “Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya…”

    Turgut bu sözlerden bulmadı şifâ,
    Çıktı, gitti, gönlü dolu “Va hayfa!”

    Diyordu “Leylasız bir Mecnun gibi
    Nasıl yaşayayım söyle ya Rabbi?”

    Ay Hanım duymuştu bütün sözleri,
    Bu fikri zihninde sürdü ileri:

    “Kızılelma yokmuş, fakat lazımmış,
    Turan hayatına bu bir nâzımmış;

    Her hayal bir hakikat olabilirken,
    Var etmemek niçin bunu şimdiden?

    Mademki Türklüğün derdine derman,
    Bu imiş, ne için koşmamak heman?

    Mademki ne Hind’de, ne Çin’de imiş,
    Türklerin ruhunun içinde imiş;

    Değilmiş Arap’ta, Acem’de, Rûm’da:
    Unutulmuş kökü Karakurum’da…

    İngiliz, Fransız, Rus’ta değilmiş,
    Nereye düşmüşse biraz eğilmiş;

    Bulalım biz onu vicdanımızda
    Bir güneş yapalım Turan’ımızda.”

    Düşündü… Düşündü… Kararlaştırdı;
    Bir gün yurtçuları bütün çağırdı,

    Dedi: “Türk irfanı, serbest bir toprak
    İster ki orada eylesin işrak…

    Ne Bakû, ne Kazan, ne de İstanbul
    Bu yeni hayatı edemez kabul.

    Burada hürriyet siyasi değil,
    Orada lafzı var, manâsı değil.

    Burada Türkçeden memnu evladın,
    Orada zincirden çıkamaz kadın…

    İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir
    Yapalım; oradan yeni bir nehir,

    Bir irfan ırmağı aksın Turan’a…
    Irmak döner elbet bir gün ummana.

    Taklitsiz salt ibda, iktiran ile
    Doğmuş bir marifet Türklüğe şule,

    Bütün Türklüğe aynı şuleyi,
    Saçsın ki gönüller birleşsin iyi.

    Hakim, şair, edip, sanatkâr, tacir
    Hepsi bu beşikten yetişip bir bir.

    Kimisi Kaşgar’a, kimi Altay’a,
    Kimisi Kazan’a, kimi Konya’ya,

    Her biri giderek bir oymağına,
    Götürsün od, ışık Türk ocağına

    Daniş encümeni, darülfünunlar,
    Burada kök salsın, her yere bunlar

    Kollar ataraktan, aynı hikmeti
    Dağıtıp yükseltsin büyük milleti…

    (Kızılelma) olsun bu şehrin adı,
    Atalarımız hep bunu aradı…

    Pekin’e, Delhi’ye, bunun için vardık,
    Viyana burcunu bunun için sardık.

    Artık tanıyalım mefkuremizi;
    Düzelim yasamız ve töremizi!”

    Yurtçular bu fikri edip istihsan,
    Bütün ülkelere ettiler ilân.

    Ay Hanım bu işe hep servetini,
    Vakfetti, kimisi hamiyetini,

    Kimi irfanını, kimi cehdini;
    Birleşip yaptılar Turan mehdini.

    (Lozan)ın yanında bir Türk beldesi
    Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

    Ziraat, ticaret, sanat evleri
    Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

    Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
    Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

    Yavrucuk Türkler'e açık eşiği:
    Yeni bir hayatın oldu beşiği.

    Ay Hanım yaptığı dörüt-tedrisi
    Bir müdür eline verip, kendisi

    Bakû’dan bu yeni şehre gitmişti,
    Müdürlük yükünü kabul etmişti.

    Kalbindeki aşkı uyutmak için,
    Turgud’u büsbütün unutmak için

    Gece gündüz durmaz, ikdam ederdi;
    Eksik arar, bulur, itmam ederdi.

    Fakat yüzünden de olurdu ayan:
    Gönlünde bir dert var herkesten nihan…

    Turgud’a gelince, zavallı ressam
    Her gece bir köyde ederek akşam

    Az uz gitti, dağlar, dereler aştı;
    Ülke ülke, şehir şehir dolaştı;

    “Kızılelma nerde?” diye sorardı;
    Ne bilen onu, ne düşünen vardı.

    Kaşgar’da bir sabah gördü bir ilân:
    Tepeden tırnağa titredi heman;

    Çünkü "Kızılelma" sözleri, iri
    Harflerle yazılmış; yanında biri

    Diyordu: “Kimlerse evlatlarını
    Verenler, yazsınlar ki adlarını,

    Yakında kafile çıkacak yola
    İlan ediyoruz ki malum ola!”

    Turgut heyecanla yaklaştı, baktı;
    Gözünden meserret yaşları aktı.

    Lozan civarında imiş arağı:
    Oraya dökülmüş Cennet toprağı…

    Mutlak oradadır güzel hurisi,
    Münevver Turan’ın yeni Tomris’i.

    Yıllarca uyuyan ümidi güldü;
    Çocuklarla birlik yola düzüldü.

    Vaktâ ki erişti Kızılelma’ya
    Müracaat lazım gelmişti Ay’a…

    Müdüre bir mektup yazıp gönderdi:
    Mektepte bir resim dersi isterdi.

    Ay Hanım, muavin Tomris Hanım’a
    Dedi: “Yarın getir onu yanıma;

    Şimdilik onunla biraz sen görüş…”
    Kalben dedi: “Acep çıkacak mı düş?

    Beni ilk görüşte tanıyacak mı?
    Bu bir boş masal mı, ya muhakkak mı?”

    Kim bilir ne için bir gün intizar
    Eylemek istedi, bunca ah u zar

    Güya asla kâfi değilmiş gibi:
    Kendi de bilmezdi, nedir sebebi.

    Biraz sonra Tomris geldi hiddetle,
    Dedi: “ Bu bir mecnun, hem de şiddetle,

    Kızılelma’yı bir rüyada görmüş,
    Beni de güya o esnada görmüş!

    Kişverler dolaşmış, sormuş herkese
    Bir salık vermemiş ona hiç kimse.

    Daha birçok şeyler… Deli vesselam!
    Gözü dalgın, aşkı coşkun bir adam.”

    Ay Hanım bu sözden hemen sarardı,
    Kalbini elemli bir şüphe sardı.

    Acaba rüyada gördüğü bu mu?
    Turgut sevdiğini bunda buldu mu?

    Hakikat bu ise ne büyük heyhat!
    Artık ona dûzah olacak hayat.

    Bir resim hocası olmuştu Turgut,
    Ay Hanım büsbütün sönmesin umut.

    Diyerek Turgud’a görünmedi hiç.
    Haftalar geçiyor, yanıyordu iç.

    Turgut odasına çekilir her gün
    Tomris’in resmini nakşetmek içün

    Çalışırdı, bunu Ay Hanım bilir,
    Her gün gönlü bir kat daha ezilir,

    Gizlice ağlardı; nihayet bir gün
    Denildi var imiş parlak bir düğün:

    Tomris’le Ertuğrul evlenecekmiş,
    Hatta bu perşembe günü gerdekmiş…

    Turgut işitince, yıldırım gibi,
    Bir darbeye uğrar, sarsılır kalbi.

    İntihar: Bu fikir doğar içine;
    Gider civardaki bir gar içine,

    Elinde tabanca, beynini hedef
    Etmiş, bir lâhzada olacak telef…

    Ay Hanım bu hali sezip evvelce
    Turgut’u gözetler imiş gizlice.

    Turgut, tam tetiği çekecek iken,
    Kolundan şiddetle tutarak, birden

    Dedi: “Turgut, yapma, bu iş pek günah!”
    Turgut döndü, baktı, dedi: “Sen mi ah?

    Ey Tomris Sen misin?” Ay dedi "hayır,
    Ben Tomris değilim, bana Ay çağır."

    -O halde Tomris kim? – O başka kadın.
    -Kocaya varacak o mudur yarın?

    -Evet o… - Ah lakin size çok benzer.
    -Hayır, ben kumralım, o ise esmer.

    -Gözleri mavi mi? –Bilakis siyah.
    -Demek ki ben onu görmemişim ah.

    Daima ben seni onda görerek,
    Bir insan kızını sanmışım melek,

    Fakat acep niçin görmedim seni?
    -Üç yıl evvel birgün gördünüz beni.

    Rüyada mı? – Hayır; rü’yet içinde;
    İstiğrak gibi bir halet içinde.

    "Kızılelma’ya dek" demiş bir çiftçi;
    Size müphem kalmış bu sözün içi…

    Görünce beni siz, Kızılelma’da
    Bir peri zannedip sonra rüyada

    Görünmüş gibi; bir hayâl sandınız:
    Olmuş bir vakayı masal sandınız.

    Geldiniz evime; hocamdan tedbir
    Sordunuz; rüyanız edildi ta'bir.

    Cevaplar göründü size pek donuk;
    Fakat bana açtı bir yeni ufuk.

    Düşerek işte bu tatlı sevdaya;
    Vücut verebildim Kızılelma’ya.

    Bu isimledir ki gezip her izi;
    Burada nihayet buldunuz bizi.

    -Ah şimdi anladım bu muammayı;
    Uyanık gördüğüm uzun rüyayı.

    Seni kâh huzur; kâh gaybde aradım;
    Becayiş ettiler gözümle yâdım.

    İptida gerçeği hayâl sanmışım,
    Sonra da gölgeyi cemâl sanmışım.

    Dediler; rüyetin uykuda imiş…
    Uykuda değilmiş; Bakû’da imiş.

    Evinize gelmiş sormuşum sizi;
    Denmiş bana: “Belli değildir izi.”

    Siz yapmakta iken Kızılelma’yı
    Koşmuş aramışım bütün dünyayı.

    Nihayet bulunca yine sapmışım,
    Yalvac’a, Oğanım diye tapmışım!

    Tomris’in çehresi çerçeve olmuş,
    Zihnimdeki hayâl içine dolmuş…

    Ona ait diye yaptığım resim,
    Evvelce ruhumda imiş mürtesim…

    Onu derken sizi tersim etmişim!
    İptida bana da geldi bir vehim.

    Rüya ona râci olmasın diye
    Bir gün gizli girdim sizin hücreye…

    Yaptığınız resmi gördüm anladım;
    Lâkin o güne dek hayli ağladım.

    -Ah! Ne bahtiyarlık, demek muhabbet
    Size de okunu vurmuş… - Ah, evet…

    Ulaştı bir düğün daha yarına,
    Dördü de erdiler muratlarına.

    Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
    Oradan Turan’a yağdı saadet.

    Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:
    Bizi de kavuştur Kızılelma’ya!…


    ZİYA GÖKALP
    Kızılelma'nın izinde, Necati Gültepe, S. 397-416


    ŞİİRLERİ
  • Seni boşuna mı seviyorum sanıyorsun? Biz Kâlubelâ'da beraber değil miydik? Ben o günü hatırlayamıyorum. Sen de hatırlayamazsın. Ama mutlaka yanyana idik. Tanrı buyruğuna beraber baş eğmedik mi? Evet demedik mi? Çünkü sensiz eksik oluyorum. Yarım oluyorum. Biz birbirimize Kâlubelâ'da vurulduk.

    Peteng Kalası önünde Hakan'ın buyruğunu hatırlıyor musun? Atlarımızı dört renge ayırıp yağıyı dört yönden kuşatmıştık. Biz al atların bulunduğu safta yanyana idik. Hiç unutmadım, doğudan esen bir hafif yel, san saçlarını ve börkünün yumuşak tüylerini dalgalandırıyordu. Saçlarını o günden beri seviyorum.

    Ağladığın zaman hep Ergenekon'u hatırlarım. Ergenekon'u unutmak istemiyorum. Hatırlamak için de seni ağlatmak mı gerek? O günün aşkına beni bağışla, su gibi akan kan aşkına, alınan doğranan erler aşkına, geçit vermez dağlar ve bereketli soyumuz aşkına beni bağışla.

    İlteriş Kutlu Kağan'ın buyruğuna ilk uyanlar biz değil miydik? Kurt başlı tuğlar altında yüce dağlardan geçitleri seyrediyorduk. Kartalca hür olmanın tadını birlikte tatmadık mı? Çoğalıp acuna yayılmaya gök kılıçlar üzerine andımız var. Nisbetsiz cenkler içre gösterdiğimiz erlik ile kavuştuğumuz dileğe hamdolsun.

    Bugün gülüşlerini özledim. Güldüğün zaman, bembeyaz dişlerin görünür, güzel yüzünden her tarafa dolunay ışıkları yayılır. O zaman bir eşsiz toy olur ki; Dedem Korkut gelir, boy boylar, soy soylar, bize kutlu adlar koyar, alkış verir. Geçmişteki cümle toylarda beraberlik, geleceğin büyük toylarında da beraberliğimiz için gel Tanrıya yakaralım.

    Neydi o cuma sabahı? Üstümüzde beyaz dua bulutları dolaşıyor, Çağrı beğin oğlu, bu dua bulutlarından örülü bir kaftana bürünüyordu. Alınlarımız yağız yere değdiğinde Tanrıdan gayrısına kulluk etmemenin sevincini sen de duymuyor muydun? Bin yıl önce secde ettiğimiz bu toprakta beraber ölelim.

    Sen İstanbul gecelerini iyi bilirsin. İstanbul'da gece oldu mu, yıldızlar, Boğaz'ın sularına düşer, Ay, güzelse, yıkanmış, saçlarını taramışsa, gönlünde yedikat bir mehterin bestesi varsa öyle doğar.Değilse hiç görünmez. Biz bu ay'ın, bu yıldızların altında gümüş tekneli gemileri dağlardan çekmedik mi? O gece omuzlarımızda açılan halat yaraları çoktan geçti. Ama o yaraların doyumsuz sızısını şimdi yüreklerimizde saklıyoruz.

    Arada bir ağlamaya muhtaç mıyız ne? Bilir misin ki? biz yerin ve göğün paylaşamadığı kutlu kişileriz.Bizi, acunda toprak, gökte uçmak çağırır. Ey toprak!. Ey uçmak! Can istedin vermedik mi? Kan istedik vermedin mi ki, ellerimizi arkamızdan bağlayıp, gözlerinin feri sönmüş, şu insancıkların önünde boynumuzu ipe veriyorsun. Biz erce ölmeyi herkesten iyi biliriz.

    Birazdan ışıklar yanacak sevdiğim. Varsın karanlık olsun. Aynı göğün altındayız ya... Nabızlarımız birlikte vuruyor ya... Güzelliğini, doyumsuzluğunu, ebediliğini biliyorum. Bu karanlığın ortasında karıncaların kıskanacağı bir gayret içindeyim.Biliyorum ki, ışıkların yandığı zaman, bir daha çözülmemek üzere ellerimiz birbirine kenetlenecek ve acunda bizim töremiz işleyecek. Seni boşuna mı seviyorum sanıyorsun?