Eskiden kar her yağdığında aklıma, Cenap Şahabettin’in Elhan-ı Şita (Kış Nağmeleri) şiiri gelirdi; artık Ka ve Kars da gelecek.
Kitabı okumaya başladığımda uzun zamandır karın yağmasını bekliyordum ben de çoğu insan gibi. Okurken ufacık kar kırıntılarına tanıklık etsem de içimden geçenleri yazmak için daha fazlasına ihtiyacım vardı ve nihayet bugün istediğim yoğunlukta bir kar manzarası gördüm. Düşüncelerimin ve duygularımın karın yağışıyla birlikte zihnimi böylesine istila ettiğini fark edip de kitapla ilgili bir şeyler yazmaya başlamasam olmazdı.
Kar, yolda başlayıp yolda biten bir kitap oldu benim için. Ben de tıpkı Ka gibi yola çıkmıştım ve manzaraları seyrederken bilincimin akışına kapılmıştım. Gerçi benim gittiğim yer Ka’nın aksine bildiğim bir yerdi ama olsun önemli olan yolda olmaktı.
Romanda her ne kadar siyasi olaylar anlatılsa da benim ilgimi çeken karakterlerin ruhsal değişimi ve romanın yazılış biçimi oldu. Bu sebeplerle eserin daha çok şahıs kadrosu ve üslup özelliklerine değineceğim.
Ka, İpek, Muhtar, Kadife, Lacivert, Necip, Fazıl ve nicesi… Her birinin ruhsal gelişimi roman boyunca devam ediyor. Tabii en çok esas kahramanımız Ka , bu ruhsal değişimin ve sorgulama eyleminin başını çekiyordu. Kimse tarafından tam olarak anlaşılamayan Ka, Kars’ta geçirdiği üç günlük süre zarfında FD’nin şarkısında da söylediği gibi, kendini arıyorken olmaktan korktuğu yerlerde buluyordu ve ona olan oluyordu : “ Şiir geliyordu.”
Kurguya kendini de romancı Orhan olarak ekleyen Pamuk: “Başkasının acısını, aşkını, anlamak ne kadar mümkündür? Bizden daha derin acılar, yokluklar, eziklikler içinde yaşayanları ne kadar anlayabiliriz? Anlamak eğer kendimizi bizden farklı olanın yerine koyabilmekse dünyanın zenginleri, hâkimleri, kenardaki milyarlarca