• Bir martı için fazla tumturaklı bir isme sahip Jonathan. Martı sürülerinin arasında yaşıyor. Martılar için hayatın anlamı hep aynı. Çalış, didin, para kazan.. pardon, para kazanmaya ihtiyaçları yok martıların. Balık artıkları ve çöp bul, yaşamını sürdür. Bütün marıların hayat felsefesi aynı. Fakat bizim Jonathan’a matematik ağır geliyor. KPSS, KPDS, ve sair sınavlara da giresi yok. Onun için bunlar hayatın merkezine oturtulmayacak kadar önemsiz şeyler. Bir martı hayatını sevdiği şeyle geçirebilmeli. Yemek dediğin şey illa ki bulunur bir şekilde.
    “…bir gün Martı Jonathan Livingston, sorumsuzluğun zararını anlayacaksın. Yaşamın sırlarına erilemez. Yegane bilinen, bu dünyada yemek ve olabildiğince çok yaşamak için geldiğimizdir.”
    Jonathan uçmayı seviyor. Diğer martıların yapamayacakları süratlere çıkmayı, denize dalış yapmayı, suyun üzerinden uçmayı, hasılı uçma ile ilgili her şeyi seviyor. Fakat körolası mahalle baskısı onu kendi haline bırakmıyor. Etrafına kötü örnek olduğu için onu sürüden kovalıyorlar. O da çaresiz boynunu büküp gidiyor.

    “Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martında daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var- öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak! Bana bir şans tanıyın, size buluşlarımı gösterme fırsatı verin…”
    Bu martılar da ne kadar anlayışsız varlıklar. Hem sabit fikirliler hem de yeniliğe kapalılar. Bu martılar ne kadar da akılsız canlılar. Jonathan’ı sırf alışageldik düzenin dışında diye, sırf yenilik istiyor diye, sırf kendilerine benzemiyor diye kovalıyorlar. Diğer martılar gibi çöplenmiyor, diğerleri gibi kendini mecburiyetlerin prangasına esir etmiyor. İş güç sahibi olmak, evlenip yuva kurmak, toplumda bir statü sahibi olmak gibi bir derdi yok. Tıpkı Mihail ve Adrian gibi. Sadece sevdiği şeyleri yapmak istiyor.
    Jonathan sevdiği şeyleri yapıyor yalnızlığında. Bir martının hayal edemeyeceği süratlere ulaşıyor. Denize dalış yapıp en güzel balıkları yiyor. Karaların içlerine yolculuklar yapıyor. Yalnızlıktan sıkıldığı anda da kendisi gibi çirkin martı yavrularından oluşan minik bir sürüye rastgeliyor. Onu aralarına alıp eğitiyorlar. Bir çeşit budist okuluna benziyor eğitim. Başlarında nirvanya ulaşmış ihtiyar bir martı var. Martı arkadaşlar var. Zamanı ve mekanı ortadan kaldırmak var.
    “Karın doyurmanın, didişmenin, sürü içinde iktidar hırsının ötesinde değerler olduğunun bilincine varmak için kaç yaşamdan geçtik dersin? Binlerce Jon, onbinlerce! Sonra da yetkinlik denen şeyin varlığını öğrenmek için yüz yaşam ve ona ulaşmak için bir yüz yaşam daha. Şimdi aynı kural bizim için de yine geçerli elbette: Gelecekteki dünyamızı burada öğrendiklerimizle kurarız. Bir şey öğrenmedik mi geleceğimiz şimdikinin eşi olur. Hep aynı sınırlamalar, üstesinden gelmemiz gereken kurşun gibi ağır bir tekdüzelik…hep aynısı”
    Nihayetinde Jon kardeş hayatın anlamını kavrıyor, düşünerek ulaştığı yüce makamların yardımı ile. Hayatın anlamını sevgide buluyor ve bu sevgiyi paylaşabildiği kadar çok martı ile paylaşarak, onları prangalarından kurtararak hayatının amacına ulaşacağını anlıyor ve yola çıkıyor.
    Richard Bach adlı yazarın 96 sayfalık bol fotoğraflı bu kitabını Feride Çiçekoğlu çevirmiş, Arkadaş yayınevi de basmış. Kitabı okuyanlar bir Küçük Prens tadında olduğunu iddia ediyorlarsa da biz hemfikir olamıyoruz zira Küçük Prens gibi bir başyapıtla kıyaslanabilmesi için bir kitabın gerçekten de mükemmel olması gerekiyor. O kadar mükemmel olmasa da Martı Jon kardeşi tanıdığıma sevinmediğimi söyleyemem.
  •     Kitaba ilk bakışımda dikkatimi çeken şey yazarın çok genç olması idi bu yüzden kitaba başlamadan çok beklenti içine girmedim.
        Basit anlatımı var bu yüzden seni yormuyor. Cümleler edebi gelmiyor ki normal karşılıyorum iyi yazar olmak kolay değil.
        Ömer ve Betül birbirine zıt iki yaşam felsefesi belirlemiş insan. Betül'ün Ömer'e  ilgi duyması sonucu bir takım olaylar neticesinde yabancısı olduğu topluluğa müdahil olması. Yazarın da Betül ve Ömer sayesinde düşünce inanç ya da yaşam biçimi diyelim açıkça hissettirerek bir şeyler anlatmaya çalışması.
        Kitabın sonu yazarın genç olmasıyla alakalı sanırım iyi bir şekilde sonlandıramamış.
        Yine de son cümle olarak şunu belirtmeliyim ki genç yazarlara şans vermek gerek ve piyasa da popüler olan bir çok yazardan hiç de kötü değil.
         Beklentiye girmeden okununca, okunası bir kitap oluveriyor :)
  • Japonya dünyada diğer ülkelerden farklı bir yapıda; “Japon Hârikası” hep örnek gösterilirdi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz ?

    Japonya’yı yıllarca çok yakından tanıdım; Japonya neredeyse üçüncü, dördüncü memleketim oldu. O zamanlar Japonlar bana “Biz Amerika’yla harp ile başa çıkmaya çalıştık; fakat ellerinde çok büyük bir iktisadî güç var. Biz de işgal edildikten sonra, sessiz sedasız sanayi ile, iktisatla, ticaretle diğer taraftan da kültürümüze sahip çıkarak hatta Amerika’nın içinde kendi kültürümüzü yayarakbunlarla uğraşma yolunu seçtik” dediler. Japonya’da iki tane önemli din vardır, gerçi şu anda Türkiye’deki gibi Hristiyan misyonerleri orada da faaliyetlerini arttırmış, ama orada pek başarılı olamıyorlar Bir tanesi, geleneksel, samanlığa benzer Japonların Şinto dini. Diğeri de, Uygur Türklerinden Çin’e 2500 yıl önce, Çin’den de Japonya’ya 1200 sene önce geçmiş olan Burhanîlik, yani Budist dini. Budizm’e din demek de doğru değil; Batı‘daki anlamında “din” diyemezsiniz. Budizm bir yaşam felsefesidir. Tabiat üstü güçlerin hiç sözünü bile etmez. Budist felsefesi, “Doğa, toplum, insan ilişkileriyle uyum içinde nasıl yaşarım?”! araştırır. Bu felsefeyi en çok Uygurlar geliştirmiştir. Hindistan’da çıkmıştır, Hindistan’da 500 sene sonra yok olsa da; Uygurlar en üstün şekli olan “Kuzey (Mahayana) Burhaniliği”ni geliştirip, çok büyük bir uygarlık kurmuşlardır, gelmiş geçmiş en büyük medeniyet deniyor Uygurlarınkine, yâni bizimkine. Biz, burada bazı şaşkınların dediğinin aksine, göçebelikden gelmiyoruz, diğer Türk devletleri gibi o kültürden geliyoruz.Burhanîlik, ve pek çok kültür, bilim, teknobilim unsuru, Uygurlardan Çin’e geçmiştir. Burhanilik Çin’den de Japonya’ya geçti. Şimdi ise, Burhanilik en çok Japonya’da devam ediyor. Çin’de de komünizmden önce de pek kalmamış.

    Bizdeki Bektaşîlik, Mevlevîlik gibi tekke felsefelerinin, öğretilerinin aslında kökenleri Uygurlarmkine dayanır. Türkiye’de ise bu işler tamamı ile başka türlü sanılır.
  • Babalar ve Oğullar ünlü romanı olsa da önce onu okumuş biri olarak Duman bir kaç tık üste çıkar. Her insan okuduğundan ayrı hazlar duyar. Duman benim ruhumu sarıp derinlere çeken muhteşem bir öyküydü. Her sığ sulara alışık, insanların tat alabileceği bir roman olmayabilir çünkü sığ sularda ayağına çamur bulaşır, derinler dingin ve temiz berrak bir gerçektir. Ve günümüz insanları gerçeği bir sanrı ile perdelediğinden görmekten sorgulamaktan ve aşksa yaşamaktan korkarlar.
    Yaşam felsefesi dünyaya bakışın engin açısı sorgulamanıza olanak sağlayacak. Bunun yanında tutkulu bir aşka entrika ve ihanete şahit olacaksınız.
    Ne de olsa günümüz dünyasının üç atlısıdır aşk ihanet ve gurur!
    106 galiba okunma sayısı mantar gibi türeyen edebi dilden yoksun yazarlar kadar okunmaması seçimlerin sandığa yansıyan sonuçlarını bir gerçekle yüzümüze çarpmakta...
  • Kitabı edindiğim ilk günden beri şık kapağına da hayran olduğumdan hep gözümün önünde tutarak beslediğim büyük istek ve beklentiyle ilk sayfayı açtım ve Hindistan macerama başladım.

    Yoğun iş hayatının ve büyük şehir yorgunluğunun da etkisiyle kitabı bitirmek biraz süre aldı ama sayfa sayısı dışında kitabın içinde yer alan hiçbir şey ne beynimi ne gözlerimi yordu. Aksine bitirmek için baya baya heveslendim ve sonunda Hindistan’a gidip mutluluğun formülünü bulmuş gibi mutlu oldum.

    Kitap ana karakter olan Lin’in yani yazarın etrafında dönüyor. Lin kimi zaman kendisini eleştirse ve gömse de kimi zaman da kahramanlaştırıyor. Bu üslup beni çok rahatsız etmedi ve kendimi anlatsam nasıl anlatırdım diye düşündürttü. Bana en büyük etkilerinden biri yazarın kendi hayatını bir bölümü gerçek olacak şekilde anlatmasıydı. Kitabı okurken kendinizi defalarca Lin’in yerine koyuyor ve kendinizi Bombay’da buluyorsunuz.

    Kitapta çokça yer alan felsefi cümleler bazen düşündürtüyor bazen de bu kadar basit şeylere fazla önem yüklenmiş gibi hissediyorsunuz. Bazen felsefeyi fazla kaçırdıklarını da itiraf etmeliyim. Sonuçta Hindistan insanının yaşam tarzı ve düşünceleriyle tanışıyor ve o coğrafyayı daha çok merak ediyorsunuz. Kitabın bize yüklediği en büyük fikir bu insanların felsefesi oluyor ama bazen yazarın abarttığını da düşünüyorsunuz.

    Eminim kitabı okuyan herkes kitapta geçen karakterlerle ilgili internette aramalar yapmış ve yaparken de heyecanlanmıştır. Beni bu şekilde en çok heyecanlandıran ise Prabaker, Kadirbhai ve Karla oldu. En bayıldığım ve merak ettiğim ise kesinlikle Prabaker oldu.

    Cinayet-gerilim romanlarını seven biri olarak bölüm sonlarında daha büyük ve etkili bitirişler bekledim ama sanırım kitaptan beklentimi yanlış bir yere yönlendirdim. Bu onun kitabı değil, sürprizler oradakiler gibi vurucu olmuyor. Sadece bu biraz beni mutsuz etti.

    Sonuç olarak bu sayıdaki sayfaya sahip kitapları okumak için heveslenmekle birlikte çoğu zaman başarısız oluyorum ama bu sefer inatla başardım ve kitabı bitirdiğim için çok mutluyum.

    Siz de gönül rahatlığıyla bu kitapla Hindistan’a yolculuk edebilir ve hayatınıza renk katabilirsiniz.
  • "... insanın her tecrübesinden 1 şeyler öğrendiği yönünden bakarsak, yaşlanmak o kadar da acı veren 1 şey olmaz. Yirmi yaşımdan itibaren bunu 1 yaşam felsefesi olarak kabul ettim.Bu yüzden,defalarca sert darbeler aldım,defalarca kandırıldım, defalarca yanlış anlaşıldım,bununla birlikte 1 sürü garip deneyim de yaşadım. Çeşit çeşit insan bana hikâyesini anlattı,sanki anlata anlata üzerinden geçtikleri 1 köprüydüm ben; sonra da çekip gittiler ve 1 daha da geri dönmediler. Bu arada ben ağzımı sımsıkı kapalı tuttum, tek 1 şey bile demedim. Böylece yirmili yaşlarımın sonlarına geldim."
  • "Beni yüzüstü gömün çünkü yeterince gördüm." (Hakan Günday)

    Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

    Şule Gürbüz, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren aynı zamanda akademisyenlik yapan bir yazarımız. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitimin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

    Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule'de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insan da, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hakettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

    Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsada -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

    Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala bir çok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son 4 sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması husunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

    " Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

    Kitap 4 bölümden oluşuyor;
    1- Ruhuna Fatiha
    2- Akılsız Adam
    3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
    4- Rüya İmiş

    4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
    Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
    Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

    Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

    Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getireleri hem götürdükleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


    Kitabı bana hediye eden; شيماء
    Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
    En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve inceleme isteyen dostuma; Muhammed Çakır
    Şükranlarımı sunuyorum.

    İncelemeyi okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ediyorum. İncelemeye de Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;

    "Uçurumlar var,
    var uçurumlar diyorum ben
    insanla insan arasında,
    kendiyle kendi arasında,
    kendiyle başkası arasında..."