Ali Ayçil

Ali Ayçil

Yazar
8.5/10
215 Kişi
·
639
Okunma
·
90
Beğeni
·
7212
Gösterim
Adı:
Ali Ayçil
Unvan:
Şair, Yazar
Doğum:
Erzincan, 1969
1969 tarihinde Erzincan'da doğdu. İlk ve örta öğrenimini Erzincan'da tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. İstanbul'da gazetecilik ve öğretmenlik yaptı.
Dergâh dergisinde şiirleri, Merdiven dergisinde ve Akit gazetesinde poetik yazıları yayınlandı.
Oysa ben, kendimi, sürekli zamanın belirsiz yüzeyinde kayıp giden ipi kopuk bir uçurtma gibi hissettim. Benim zaferim, akşam eve dönerken bir çocuktan ödünç aldığım gülümsemeden daha fazlası olmadı.
Ali Ayçil
Sayfa 42 - Timaş Yayınları 2.Baskı
''Sanıldığı gibi insanı yıkan çektiği acılar değildir.
İnsan, çektiklerini paylaşamadığı için, kendi acısıyla söyleşmeye başladığında yıkılır.''
Bazen gidecek hiçbir yerim olmuyor benim, Bir korkuluk gibi dikilip duruyorum insanların ortasında. Bu bayatlamış gezegende, bu ıssız hükümdarlıkta ne kadar yer adı ve ne kadar sıfat varsa, antik bir uygarlıktan kalma ölü sözcüklere dönüşüyor.
Ali Ayçil
Sayfa 14 - Timaş Yayınları 2.Baskı
Kimse, dünyanın bir tek “ân”ını içine sığdırmayı başaramıyor. Aşka düşenler hariç…
"Annen düzendi sen karmaşa; annen evdi sen sokak; annen terziydi sen makas ve annen hep yüzünü sabaha döndü, sen hep akşamın kapılarını çaldın.Annen için nasıl iyi bir oğul olabilirsin ki? Bağışlanacak bir yanın yok senin!"
Ali Ayçil
Sayfa 17 - Timaş Yayıncılık 2. Basım
Kimse, dünyanın bir tek "ânı"ını içine sığdırmayı başaramıyor.Aşka düşenler hariç...
Ali Ayçil
Sayfa 51 - Timaş Yayınları 2. Baskı
Belki de dünya, içine konuk olduğum bir anlık gafletten ibarettir. Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burada...
Ali Ayçil
Sayfa 33 - Timaş Yayınları 2. Baskı
İstediğimiz gibi bir hayat kuramadığımız, istediğimiz gibi bir bahçe yeşertemediğimiz için kendimize geçmişten bir ev yapar, gider orada otururuz..
108 syf.
·5 günde·8/10
Kişinin kötü geçen döneminin etkisinden bir an olsun kurtulmak istediği ve de farklı düşüncelere hapsolmak istediği bir vakitte yazarın dünyasında gezinmek, duygularına ortak olmak çokça yapmayı seçtiğim bir kaçış yöntemi sonuç olarak eserin bana verdiği iç huzur yadsınamaz bir gerçek.Kitaba gelirsek;

Ölüm, ebeveyn ilişkileri,mevsimlerin kişi üzerinde etkisi, küçüklük anıları,kendi iç sıkıntılar vb. Birçok konuda yazılan bu denemelerde bazen farkedemediğimiz detaylar, hayata bakmadığımız farklı bakış açıları, bazı olay ve hususların kişi için anlamı ve önemini çokça sunuyor bize yazar.

Ve sanırsam "Kimi Vakitler" en etkileyici, kendimden izler bulduğum deneme oldu.
"Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamaz.Böyle zamanlarda hayat, dört tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur.Kalkıp insanların içine karışmak istemem."
159 syf.
Kitaba başladığınızda birbirinden bağımsız hikâyelerle karşılaştığınızı zannedebilirsiniz; ama daha ikincisini bitirip üçüncüsüne başladığınızda her bir hikâyenin birbiriyle ilintili olduğunu fark etmeniz zor olmaz.

Yazar Ali Ayçil, Sur kentini anlatırken kentin büyülü havasına eşlik eden bir dille merakımızı her hikâyede canlı tutuyor. Sur kentinin Dilber Makbule'si, Eşkıya Konos'u, Mecnun Nurettin'i, Bilge Mansur'u ve Seyyah Battuta'nın gönlünü kaptırdığı, onu tutkuyla bağlı olduğu yol serüveninden bir süreliğine de olsa alıkoyan güzel Mahinur'u, Numan ve Sakine’si, Nalbant Fettan’ı ve daha başkaları bizi kentin gizemine ortak ederek merak ve heyecan içinde Sur kentinde dolaştırıyor. Kitabın sonuna yaklaştığınızda ise size bir bilmeceyi çözme heyecanı yaşatıyor.

Kitaptan Alıntılar:

“Gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden.”

“Bilgiyi alımlı yapan ölüm düşüncesidir. İnsanlar, ölüm gelip kendilerini götürmeden önce, bir süreliğine misafir kaldıkları şu koca ev hakkında her şeyi bilmek isterler.”

"Zamanın da bir kokusu vardır; dün senin karanlıkta hissettiğin koku zamanın kokusuydu. O koku, ancak bir şehir batmaya başlayınca duyulur...”

“Bir annenin unutkanlığının bir çocukta açtığı yarayı hiç kimseye anlatamadım..”

“Eğer bir mecnun çileden çıkmış, asabileşmiş, ağza alınmayacak sözler söylemeye başlamışsa, bir yerde birileri insanlığın kumaşını yırtıyordur da ondandır.”

“Dünyada hep bir eksiklik olarak yaşadıkları için, hayatlarını çizgilere ve yollara kaptıran iki adamdan birisinin kızı, diğerinin karısı oldum. İkisi de, kızılamayacak kadar küçük, bağışlanamayacak kadar büyüktüler.”

“İnsanların, bir bakışta bile teselli aradıklarını asla çıkarmadı aklından.”

“Hissettiğinizi içinizde saklayın. İçinizde saklayın ki, iki kişi arasında olup biteni, sevmenin görgüsünden uzak sayısız insan öğrenmesin.”

“Bunda anlaşılmayacak bir yan yoktur; bazı insanlar varlıklarından çok daha fazla yer tutarlar!”
159 syf.
Baharı müjdeleyen cemre gibi elime düşen güzel bir Ali Ayçil kitabı Sur Kenti Hikayeleri.
Yazarın dediği kadarıyla birbirinden bağımsız yazılan ama iç içe öykülerden oluşuyor kitap. Seyyah ibni Battuta’nın Eşkıya Konos’tan duyduğu Sur Kenti’ne yolculuğu ile başlayan hüzünlü, kasvetli öyküler.
Yazarın ağır ve hüzün dolu anlatımı yer yer Sur kenti meydanını kaplayan ağır hava gibi yüreğinize oturuyor.
Seyyah ibni Battuta ile başlayan öyküler ağı farklı karakterlerle devam ediyor. Eşkıya Konos, Sihirbaz Seyfettin, Demirci Raif, Nakkaş Burhanettin , Muhyittin, Attar Yusuf, Dilber Makbule ve diğer kahramanlarıyla ağır, unutulmuş şehir Sur Kenti.
Beni en çok saran öykü İbni Battuta’nın iki yılını geçirdiği ve hayatının aşkı Mahinur ile olan muhabbetleriydi.
İki farklı öyküde yer bulan Mahinur ve İbni Battuta’nın birbirleri için söylemiş oldukları:
“Ömrümün ortasından altın nakışla geçen insan” sözünü ise sadece not defterime değil kalbime de nakşediyorum...
Ve öykülerin en eğlenceli yanı ise Dilber Makbule’nin yazarın elinden kalemi alarak, yazarı paylayışı ve sakladığı sevgilisine dair ipuçlarını kendi diliyle anlatışıydı kuşkusuz. En çok Mustafa Kutlu öykülerinde karşılaştığım bu durumu Ali Ayçil’de de görmek mutlu etti beni.
Sarraf Nizamettin’in küçük kızı gibi insanlardan kaçarak gecenin kuyularına inmiş bir adamın suskunluğunda bulduğu mutluluğu biz de susarak pekiştirelim.
Hüznü, aşkı ve duygu yüklü anlatımları sevenlere, tez zamanda okumalarını öneririm.
159 syf.
Her insanın iki güneşi vardır; biri içinde öteki dışında."

“Ben Sur Kentini bir insana benzetirim: Evleri birer hücre gibi düşün, küçük ara sokaklarımızı vücudumuzdaki ince damarlar say, ana caddelerimizi kalın damarlarımıza benzet, şehrin meydanını yüreğimiz kabul et. Eskiden her yandan temiz bir kan akardı Sur şehrinin yüreğine; çarpıntısı dakik ve sağlıklıydı, ama artık değil.” diye tasvir ediyor kendisinin de içinde yaşadığı Sur kentini, Bilge Mansur.

Sur Kenti Hikayeleri, Ali Ayçil’in şiirsel ve estetik dilinden fazlaca nasibi almış, yirmi hikayeden oluşuyor. Kitap daha başlamadan önsözünden sarıp sarmalıyor okuyucuyu. Ali Ayçil, "Ben hiç farkında olmadan, birbirinden bağımsız da okunabilen ama birbirlerinin akrabası olan hikayeler yazmıştım.” diyor neşrettiği hikayeler için. Beni en çok etkileyen hikaye Sakine’nin Mil Çekilmiş Gözleri oldu.

Bu birbirinin akrabası olan hikayeleri okurken merakla ne şekilde birbirine tamamen bağlanacak diye bekledim. Kentte herkes birbirinin içinden geçiyor. Tüm hikayeler birbirinin tamamlayıcısı gibi. Bu yönüyle bir puzzle andırıyor hikayeler. Eksik bir parçasının olması halinde hikayeler bütün halini alamıyor. Zaten kitabın önsözünde de hikayelerin “bir üzüm salkımı halinde” düşünülmesi için okuyucu uyarılıyor.

“Bazıları, kimsenin anlayamayacağı bir eziyetin nöbetini tutarlar, bir türlü kapatamazlar dünyayla aralarındaki uçurumu.”

Kitap boyunca "coğrafya kaderdir" sözü hatta günümüzde evriltildiği "coğrafya kederdir" haliyle dönüp dolaştı zihnimde. Surlarla çevrili bir kentte insanların kaderleri ve kederleri birbirinden ne kadar bağımsız olabilir ki? Ayrıca ‘sur’ kelimesi ikinci ve halk ağzındaki anlamı ile: talih, alın yazısı, uğur manalarına da geliyor. Yazar burada ‘sur’ kelimesini her iki anlama gelecek şekilde kullanarak bir anlam zenginliği yaratmış. 

Kahramanların çoğu Sur kentinde yaşamını sürdürüyor. Bir şekilde yolu düşenler ise bu kentteki insanlarla gönül bağı kuruyor. Bu kente yolu düşenlerden biri de Seyyah İbn Battuta. Kenti ilk görüşü şöyle tasvir ediliyor Battuta’nın: “O an, belleğindeki sayısız kentin gözüyle baktı ona. Sayısız kente bakmanın verdiği tecrübeyle, yanılmayacağını umarak üç kelime fısıldadı: Kasvet, hatıra, ölüm! Heyecanını yitirmiş bir kentti gördüğü; bütün bitkin kentlerin üzerini kaplayan o garip toz bulutundan anladı bunu…” 

Metnin merkezinde yavaş yavaş eriyen, çözülen yok olan bir kent ve kent insanları var. Hem kitabın başında hem de sonunda “Eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu.” alıntısı kitabın tamamına bir motif gibi işlenmiş. 

Motif diyebileceğim diğer kavramlar ise şöyle: aşk, anı, beklemek, görmek, peşine düşülen sorular, yol, göz, sessizlik. Bu motiflerin bazıları ise aşk-ihanet, gitmek-kalmak, söylemek-susmak, yaşam-ölüm, isyan-şükür vs. gibi zıtlıklarla bir arada verilmiş. Zira verilmek istenen mesaj bu zıtlıklarla daha iyi işlenmiş. “Kimse aydınlıktan kuşku duymaz; saklanmak istenen, karanlıkta değil asıl aydınlıkta saklanırdı.” 

Kitapta; seyyah, sarraf, seyis, nakkaş, sihirbaz, attar, nalbantlık gibi bir çok meslek dalı ile uğraşan kahramanlar anlatılıyor. Hem meslek dalları hem hikayeleri anlatılan kişilerin isimleri, eski çağrışımlar sunarak divan edebiyatından nesir bir eser okuyormuş izlenimi kattı bana. Hikayesi anlatılan erkek kahramanların birçoğunun güzellikleriyle tasvir edilmiş olması da bilindiği üzre Klasik Türk Edebiyatı mesnevi türünün özelliklerinden biri.

Hikayelerine tanıklık ettiğimiz bütün kahramanların tek tek ele alınıp incelenmesi gerektiğini düşünüyorum fakat bu bahis çok uzun ve detaylı olacağı için kitaptan bir alıntıyla kahramanları özetlemeyi şimdilik yeterli buluyorum: “dünyayla yarışmış, dünyayı yormuş ve dünya tarafından yeterince yorulmuş”.

Tancalı Seyyah İbn Battuta ve Dilber Makbule kitap içinde söz sahibi olan, kendi hikayelerini anlatan, metnin üst kurmaca kısmını oluşturan kahramanlardır. Battuta, kendi hikayesini bir seyahatname üslubu ile anlatırken; Dilber Makbule, hikayelerin birbirine bağlandığı kısmı anlatıp kalan boşlukları dolduruyor ve “insanlar insanların acılarına akrabadır” diyerek kahramanların arasındaki örüntüyü, gizli bağları, görünmeyenleri aşikar kılıyor. 

Son söz niyetine kitaptan bir alıntı bırakıyorum:

“Gördü ki, görünen hayatların pek çoğunun bir başkası tarafından görülmeyecek kadar kalın bir astarı vardır. İnsanlar balçıklarını tıpkı bir zırh gibi kullanıyorlardı. Bir zırh gibi kullanıyorlar, başkalarından sakladıkları ne varsa o zırhın içine doluşturuyorlardı. O zırh tıka basa dolunca bir genişliğe ihtiyaç duyuyor, ellerini çoğunlukla bu vakitte açıyorlardı gökyüzüne. Herkes içinde başka bir dünya, başka bir arzu, başka bir kişi taşıdığı için hayat, gerçek yüzü özenle saklanmış zekice bir oyuna dönüşüyordu.”
108 syf.
·16 günde·9/10
Şiir tadında, dünyaya, yaşama dair denemelerin bulunduğu bir kitap Kovulmuşların Evi.İçerisinde bulunan otuz dört denemenin aynasında kendi hayatımızı da sorguluyoruz hatta bazen aynanın kendisini sorguladığını bile düşünüyoruz. Ali Ayçil ile tanışma kitabımdı, yazarın diğer eserlerini de listeme ekledim. Tavsiyedir.
108 syf.
“bu yazarın bütün kitapları okunmalı” diye geçirdim içimden.

Kitap hakkında ne yazsam eksik kalacak. Edebi dili o kadar güzel ve akıcı ki kitabın sonuna doğru bitmesin istedim.

Yazar, farklı konuları ele almış olduğu bu deneme kitabında okuru hiç ummadığı bir anda ruhunun aynasının karşısına dikiyor. sarsıcı cümleler ile kendine nasıl hayran bıraktığından bahsetmeyeceğim bile.
mutlaka okunmalı, okutulmalı :)

“İçimden geçenler anlatılacak gibi değil.”
159 syf.
·Puan vermedi
Kesinlikle okunması gereken muhteşem bir kitap. Eserde seyyah ı anlamak,çırağı anlamak. ..ve en sonunda bulmaca çözer gibi kahramanları düşünmek. Sahi dilber makbule kimdi ?okunmasını şiddetle tavsiye ederim
159 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Seyyah İbn Battuta doğup büyüdüğü şehri terk ederken yolunun düşeceği şehirleri belli ki bilmiyordu. Sekiz yıl yedi ay on üç gün önce bu şehri terk ederken belki de sadece bir yıldızın ardına takılmış, yürümüştü. Belki de rüyalarına yollar serpilmişti ve uyandığında rüyalardan arda kalan o buruk tadın peşine takılmıştı. Ne olmuşsa olmuştu işte. O da diğer herkes gibi bir yol aramış ve Konos onun aklını çelmeden ona sadece rüyaların o buruk tadının adını vermişti: Sur Kenti...
Seyyah şehre vardığında dilinden üç kelime sereserpe dökülüvermişti yere. Eğer kentin halkı bunu duysaydı muhtemelen şehri o gün terk ederlerdi. "Kasvet, hatıra ve ölüm" demişti Seyyah. "Kent ikisinin üzerine oturmuş, üçüncüsünün gelmesini bekliyor.
Şehrin batışını Seyyah duymuştu. Bir de Bilge Mansur' un öğrencisi duydu. Ama onun hissettiği sadece bir kokuydu. Anlamlandıramadı. Bilge Mansur bu batıştan mı yoksa başka bir şeyden mi bilinmez şehri terk ederken söyledi öğrencisine: "Zamanın da bir kokusu vardır; dün senin karanlıkta hissettiğin koku zamanın kokusuydu. O koku, ancak bir şehir batmaya başlayınca duyulur..."
Şehir kasvet ve hatıranın üzerinde oturmuş; ölümse üzerine yavaş yavaş çöküyor. Günden güne değişiyor şehir. Bazen fark ettirerek çoğu zaman sessiz sedasız. Şehrin ölümünü gören bir avuç insan dahi terk etmiyor şehri. Bu şehir hatıralarından ibaret. Çünkü biliyorlar ki başları olan Bey' i getiren, onu onlara Bey yapan at; atların içinde en hızlısı, en kuvvetlisiydi, şehre en önce ulaşandı. Ama işte o atın belleği anılardan yoksundu ve şehir ölmeye ilk o gün başlamıştı.
Seyyah şehre terk edilmiş, ihanete uğramış biri olarak geldiğinde onu ve onun yol çizgisini Nakkaş gördü. Birinin nakşları, diğerinin yolları yarımdı. İkisi de bu şehre yarım kalmış anılarla gelmişti. Mahinur vardı sonra. Nakkaş, Mahinurla yolu tamam edebileceğini düşünmüştü. İki yıl boyunca geceleri hem kendi yarımını hem de Seyyah' ın yarımının tamamlandığına inanmak istemişti. İki yıl sonra Mahinur bu kez gördü Seyyah' ın yüzüne yerleşmiş yol çizgisini. Bu kez çizgi Seyyah' ı şehre getiren çizginin kaybolduğu yerden başlıyordu. Seyyah başını çevirmeden evden çıkıp giderken, Mahinur dağa doğru bakarken belirdi karnındaki nokta. Mahinur bir Elif' ti ve birden Cim oluverdi. Karnındaki nokta ona Yaradan tarafından verilen bir teselliydi. Ve Seyyah ardında harabeye dönmüş genç bir kadın ve bir gün harabeye döneceğine kesin gözüyle baktığı tenha bir kenti ve tenha sakinlerini bırakmıştı.
Sarraf Nizamettin ve üç kızının küçüğü, annesinin unutkanlığının açtığı yaralarda büyümek zorunda kalan Hüsrev ile karşılaştıklarında bu şehir suskunluğu Demirci Rıfat' ın işlediği kılıçlar gibi kuşanmıştı. Ve Hüsrev kalbinden uzak düşenin kalbini üfleyip, onu yeniden insanın içine konduran bir kuş nefesinin ne olduğunu anladığında Demirci Rıfat' ın neden hiç kuş kafesi yapmadığını anlayacaktı belki de.
Muhyettin' in asıldıktan sonra o yağmurlu geçen uzun günlerde yağmur azıcık dinince sol göğsündeki yumruğu kadar yer hemencecik kuruyuverirdi. Yumruğu kadar yer... Yani kalbi kadar. Dünyaya sığdıramayıp yumruğu kadar kalbine sığdırdığı sevdası kadar yer. Belki de Makbule' nin herkesten sakladığı, ardına sığındığı, kendine kalkan yaptığı Makbule isminin hikayesi Muhyettin' in göğsünde yumruğu kadar kuruyan yerde saklıydı. Makbule bundan hiç bahsetmedi. Herkesi anlattı. Hatta Sakine' yi onun her gün sürme çekilen, Sihirbaz Seyfettin' in numarasını bozduran, Numan' ın hiç bakmadığı gözlerini bile anlattı. O gözlere sürme çekilen günler bir gün o gözlere mil çekilince Numan' dan tüm sürme çekilen yılların öcünü fazlasıyla almıştı.
Dilber Makbule tüm bunları anlatmadan önce bir söz istemişti yazardan: "Onun sakladığı sırrı anlatmayacaktı yazar hiçbir şekilde." Hikayeci Tahir karıştı sonra söze. Anlatmaya meraklıydı. Belki de anlatacaktı. Neden sonra kim olduğunu sorguladı ve sustu ömür boyu. Bu şehir sustu. Şehrin sakinleri sustu teker teker.
Batan kentin kentle beraber batan sakinleri gürültülü sonları anlattılarönce. Görüneni ardında görünmeyen çığlıklar vardı hikayelerinde. Suskunlukları bile gürültülüydü. Önce kendi küçük kıyametleri koptu, sonra sıra kentin büyük kıyametine geldi. Kimse şahitlik edip de tek kelime söylemedi şehrin batışında. Oradan geçen bir ordunun keskin bakışlarına yem oldu şehir:
"Eridi, çözüldü, yok oldu.
Yeryüzü unuttu onu."
159 syf.
·26 günde·Beğendi·8/10
Koskoca bir sur kenti ve burada birbirinden bağımsız bir şekilde yazilmak uzere kaleme alinan hikâyeler... Ali ayçil bu kitabında aynı bölge içerisinde birbirinde bağımsız hikayeler yazmayı yeğlemiştir. Ancak hikayelere butunsel bir perspektif ile bakacak olursak hikayelerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu görebiliriz. Kitapta ilk başta hikayeler ayrı ayrı ele alınmıştır. Ancak kitabın sonlarına doğru dilber makbule isimli kadın bütün hikayeleri tek seferde özetlemiştir. Kitabı okurken bazı hikayeleri anlamamıştım ama kitabın sonunda dilber makbule isimli bayan toparlayıcı bir şekilde bütün hikayeleri birbirleri ile bağlayıcı bir şekilde anlatınca olayların anlaşılması zannımca kolaylaştı.

Kitaptaki hikayeler birbirinden bağımsız bir şekilde yazılmak istenmiştir ancak kitabın sonlarına doğru dilber makbule kitapta geçen bütün hikayeleri hülasa ederek tekrardan kısa bir şekilde anlatılmıştır. Kendisi de bu hikâyelerin içerisindedir. Yazarin 4 ile 6 ayda yaptığını dilber makbule 6 saat gibi kısa bir zaman diliminde yapmıştır.
Mesela ben eserde geçen Demirci Rifatin Kuş kafesi adlı hikayesini anlamadım. Adam demircilikte ustadır. Herşeyi yapar ama kuş kafesi yapmazmış bunun nedeni hikâyede anlatılmıyor ancak dilber makbule bunu çok güzel bir şekilde açıklamıştır. Dilber Makbule olayları anlatırken sanki olaydaki kahramanların çoğunu tanıyor gibidir. Kitapta beğendiğim hususlardan biri kitabın son bölümünü sanki yazar değil de makbule yazmış ve yazarken de arada yazara laf atması benim çok hoşnut olduğum durumlardan biridir. Sonuçta kitabin yazari Ali Ayçildir. Kitabında oluşturduğu kadın karakterin son bölümlerde kendisine yani yazara laf atması da kitaba estetik bir değer katmış olduğu kanaatindeyim.

Kitaba hikaye kitabı şeklinde bakmamak lazım. Eğer içerisinde bulunan hikayeler üzerine tasavvur edecek olursak her bir hikâyenin mahiyetinin derin olduğunu anlamakla birlikte çeşitli derslerin de çıkartılabileceği görüşündeyim. Kitaptaki hikayelerin ortak noktaları sur kentinde geçiyor olmalarıdır. Ayrıca kitapta bazı bolumler daha doğrusu bazı hikayeler anlatılırken bir önceki hikayelerden çok kısa da olsa bahsedildiğine bakacak olursak bunların doğrudan olmamakla birlikte dolaylı olarak bir birleri ile baglantili olduğunu çıkartabiliriz. Kitabı genel olarak beğendim. okurken sıkılmadım. Yazarın bunun haricindeki kitaplarını da mümkün mertebede okumaya gayret göstereceğim. Bence sizde okuyun tavsiye ederim...
159 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Bu yıl okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenlerden biri de bu kitaptı.Birbirinden bağımsız olduğunu düşündüğüm hikayelerle başladım kitaba ve sonra fark ettim ki aslında bütün hikayeler bir nokta da birbiriyle birleşiyor.Sonlarının kötü oluşu,Sur Kenti'nde geçmeleri ve aynı zamanda yaşanmaları onları birleştiren.
O kadar güzeldi ki yazarın dili,hikayelerin büyüleyici ahengi.

Bir seyyahla girdik Sur Kenti'ne onunla tanıdık kentin sokaklarını insanlarını.Seyyah kentten ayrıldı ama biz ayrılmadık.Daha tanımamız gereken çok insan,duymamız gereken çok hikaye vardı...
Seyyah ve Mahinur'un hikayesi daha ilk adım hikayelere.Sakine'nin kocası Numan'dan yılların intikamını alan mil çekilmiş gözlerini okuyacaksınız daha.Mecnun Nurettin'in avuç içlerinin sırlarını ararken nasıl mecnun olduğunu...Sihirbaz Seyfettin'in Sakine'nin gözleri için kendini nasıl yaktığını,nasıl "Ateş bile söndürmüyor ateşi"dediğini okuyacaksınız.
Her hikaye ayrı ayrı büyüleyecek sizi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ali Ayçil
Unvan:
Şair, Yazar
Doğum:
Erzincan, 1969
1969 tarihinde Erzincan'da doğdu. İlk ve örta öğrenimini Erzincan'da tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. İstanbul'da gazetecilik ve öğretmenlik yaptı.
Dergâh dergisinde şiirleri, Merdiven dergisinde ve Akit gazetesinde poetik yazıları yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 90 okur beğendi.
  • 639 okur okudu.
  • 13 okur okuyor.
  • 252 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları