1000Kitap Logosu
Tarık Buğra
Tarık Buğra
Tarık Buğra

Tarık Buğra

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.3
4.550 Kişi
20,4bin
Okunma
1.080
Beğeni
26,4bin
Gösterim
Unvan
Roman, Hikâye, Oyun, Fıkra Yazarı ve Gazeteci
Doğum
Akşehir, 2 Eylül 1918
Ölüm
26 Şubat 1994
Yaşamı
Tarık Buğra, (d. 2 Eylül 1918 – ö. 26 Şubat 1994). Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı. Gazeteci. Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç'in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı. Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve "Yalnızların Romanı"nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi "Kekik Kokusu"nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi'nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan "Siyah Kehribar"la romana geçti. Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı. Tarık Buğra, 26 Şubat 1994'de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra'nın babasıdır. 2004 yılında Akşehir'e Tarık Buğra heykeli dikildi.
Fatma
Osmancık'ı inceledi.
376 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra’yı en güzel tanıtan şu cümleyi kurar: "Yeni Türk Edebiyatı bir medeniyet krizi" ile başlar. Asıldan kopuşun moderne yönelişin krizidir aslında bu kriz. İşte tam bu noktada aslını inkâr edenlere karşı aslına sahip çıkan bir yazardır Tarık Buğra. O yüzden değerlerine sahip çıkan bir nesil yetiştirmek ister. Şu ana kadar, döneminin siyasi ve sosyal olaylarına bu denli ayna tutan bir kitap okumadığımı, Tarık Buğra kitaplarını okuyunca daha iyi anladım. Romanları ve makaleleri, medeniyet değişimi yaşayan Türkiye halkına çok şeyler anlatıyor bana göre. Objektif bir bakış açısıyla işlediği meseleler ve bu meseleler içindeki insan faktörü bize bir duruş, bir bakış ve bir anlayış veriyor. Ve ilginçtir; hemen bütün kahramanları bir arayış içindedir. Sanki savaşlarla yorulmuş, politik oyunlarla yozlaşmış; medeniyetini kaybetmiş bir toplumun arayışını kahramanlarına yüklemiş gibidir yazar, belki kendi arayışını da. Zaten kendisi de bu şekilde tanıtmıştır sorulunca: “ Benim hayatımın özeti 1938 ile 1950 arasıdır. İsteyen serserilik yılları desin ben ‘kendimi arayış’ diyorum. O yıllarda ben kendimi aradım ve buldum. Çok şükür buldum. Fakülteden kopuşum bu yüzdendir, politikadan kaçışım bu yüzdendir, bana verilen imkanlardan kaçışım bu yüzdendir; Sırf kendimi kurtarayım kendimle kalayım bana kimse yol göstermesin yapmak istediğimi engellemesin yapmak istemediğime zorlamasın diyedir bu kaçışlar. Benim hayatımın özeti bu…” İnsan olunmadan yazar olunmayacağına inanan Tarık Buğra, eserlerinde önce insan olmanın erdemlerini keşfettiren kahramanlar koyar önümüze. Bütün ihanetlerin üzerine, güzel bir arayış yolu izleyerek doğru güzergahı bulan kahramanlardır bunlar. Osmancık’tır. Küçük Ağa’dır, Fakir Halit’tir. Ya da Yalnızlardaki kendisidir. Ona göre roman, “kâinatı ve insanları bir mizaca göre yeniden yaratmaktır.” Bu yarattığı mizaç iyi de olabilir, kötü de; solcu da olabilir, sağcı da. Ama fikirlerini birbirine dayatmayan, at gözlüğü takmayan mizaçlar olmalıdır. Bu noktada insanın kalıba dökülmeyeceğine inanan yazar, eserleriyle; inandığı düşüncesini, sağ kesimden olduğu kadar, sol kesime de aktarmayı başarmıştır. Tarık Buğra'ya göre yazar: "ispatlamaz, gösterir; telkin etmez, düşündürür; hüküm vermez, hüküm vermeye yol açar; iddia etmez, okuyucunun ret ve kabul, hâl ve ruh tercihini serbest bırakan bir dünya kurar. Görevi budur ve bunu başardığı ölçüde değerlidir." Ve bir edebiyatçı sanatını politik duygularına kurban etmemelidir. Edebiyatın değiştirme ve dönüştürme gücünü “Bir modaya, bir ideolojiye hatta bir hizbe”alet etmememiz gerektiğini vurgular. Militanlaşmış bir yazar, belki şöhret kazanır ama kendinden ve sanatından çok şey kaybeder. Tarık Buğra’nın eserlerine konu olan dönemlerin bir çoğu, Türk siyasi tarihinin dönüm noktalarıdır. ”Küçük Ağa, Osmancık, Yağmuru Beklerken Dönemeçte, Gençliğim Eyvah” bu dönüm noktalarının siyasi ve sosyal olaylarını insan açısından ele alırken, insanı etkileyen fikirler üzerinde de durması, yazarın ideolojik baktığı anlamına gelmez. Gerçekte politik değil, bağımsız düşünceye sahip olduğunu ispatlar. Aslında Buğra, edebiyatın gücünden istifade eden politikacılara savaş açmıştır. Ve bunu da en iyi bildiği yöntemle, tenkitle ve edebiyatla ortaya koymuştur. Onun kahramanlarındaki, ‘hayata meydan okuyan insan’ tipi kendisidir aslında. Yazarımız Dönemeç romanında:” Bir millet ki, aydını halkından kopmuş; halkını inkar ettiği, kötülediği, horladığı, ama yerine hiçbir getiremediği töreleri, görenekleri, gelenekleri ve diğer yargılarıyla başıboş bırakıp gitmişti.” Der. Özellikle Gençliğim Eyvah romanında, gençlerin politik kavgaların içine nasıl çekildiğini, hangi ideolojiler pompalayarak birbirine düşman militanlar yetiştirildiğini uzun örneklerle anlatır. İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen tutmayacağını, gençliğin yanlış yollarda heder edilmemesi gerektiğini eserlerinde çığlık çığlığa anlatır. "Bir öğretmenin düşünceyi ve hür düşünmeyi öğretmeyi değil de; bir düşünceyi aşılamaya kalkışması olabilecek namussuzlukların en iğrencidir" der Düşman Kazanmak Sanatı kitabında. Oysa tüm ideolojik hareketler birbirinin zıttıdır ve birbirini yok etme çabasındadır. Hür düşünen beyinler, ancak hür düşünce üretebilir. Bu anlamda eğitimcilere ne denli sorumluluk düştüğünü de görmek lazımdır. Bu yaklaşım, kültür ve tarih bilincimizi, geçmişten geleceğe taşıdığımız manevi mirası görmemizi ve korumamızı engeller. İşte, suskunluğun, konuşmaktan daha geçerli olduğu böyle zamanda, Tarık Buğra, susmamış yazmıştır. O eserlerini bilinç düzeyi yüksek bir millet, toplumun yeniden doğuşu için gerekli kudreti, kendi köklerinde arayan aydınlar yaratmak için yazmıştır. Tüm fikirlere bağımsız yaklaşmıştır. Ona göre devlet, millet ve bayrak kutsaldır. Kutsal değerler kişisel fikirlerin önünde gelir. Tarık Buğra’nın, o günden bu güne, bizlere, seslenişiyle bitireyim; “ Büyük ve belâlı fırtınalar atlattı bu deniz. Hâlâ durulmuş ve gökyüzü tamamen mavileşmiş değildir. Fakat gemimiz için, devletimiz için, güçlenmemiz, büyümemiz için varmak istediğimiz liman uzakta değildir, ulaşılamayacak gibi değildir. Yeter ki biz, bu hiç de uzun olmayan mesafe içinde, kişileşmenin, kişiliğimizi ispatlamanın gerçek yolunu, tek tek vatandaşlar olarak, artık kavrayalım. Kişileşmenin, üstün kişilik edinmenin sâdece itirazcı zekâ ile mümkün olamayacağını, karşı çıkmakla, kötülemekle, karalamakla bir yere varılamayacağını; iyiyi, yararlıyı, doğruyu desteklemenin kişiliğimize, hele hele büyüklüğümüze halel getirmeyeceğini kavrayalım. Doğrudur: İnsana bir de düşman lâzım, insan düşmansız yapamaz. Ama gerçek düşmanını bilemeyen insan ve toplumdan da hayır gelmez; unutmayalım.
Osmancık
8.4/10
· 10,7bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
24
Mehmet Y.
Osmancık'ı inceledi.
376 syf.
Bana göre, Türk edebiyatının en başarılı tarihi romanlarından birisi Osmancık’tır. Tarık Buğra’nın 1982 yılında neşrettiği romanı, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’i anlatır. ‘Osmancık - Cihan devletini kuran irade, şuur ve karakter’ başlığıyla verilen eser klasik manada bir tarihi romanın çok ötesinde. Her şeyden evvel Osmancık bir felsefe taşıyor. Nedir o? Osmanlıyı kuran kişinin karakteri ve hayat görüşü. Tarık Buğra sadece tarihi vak'aları anlatmakla kalmamış, bunu çok başarılı bir edebi üslupla yapmış. Eser o kadar başarılı ki, artık kendisi adeta bir tarihi evraka dönüşmüş durumda. Öyle ki, bugün hepimizin duyduğu ‘Şeyh Ede Balı’nın Osman Bey’e Nasihatı’ metni aslında tarihi bir vesika değil, tamamen Tarık Buğra’nın kaleminden çıkan bir metindir. Bunun dışında bir sinema filmi repliği niteliği taşıyan o kadar çok söz var ki romanda. Mesela yine Şeyh Ede Balı ile Osmancık’ın İtburnu’ndaki tekkede yaptıkları ‘dünyanın büyüklüğü’ konuşması… Buğra, Malhun Hatun ile Osmancık’ın aşkını muhteşem bir şekilde resmetmiştir. İki gencin aşkını bir ülküye, bir dirilişe bağlamıştır. Zaten orman Osmancık’ın Osman Gazi’ye dönüşümünün hikayesidir biraz da. Köse Mihal, Nilüfer Hatun, Gazi Rahman, Saniye, Ertuğrul Gazi, Dursun Fakı, Abdullah, Akça Koca, Sungur, Kalanoz, Dündar Beğ, Kıyan Selçuk, Savcı ve Gündüz Beyler, Orhan Bey, Konur Alp, Gökçe Bacı, Ak Temür ve diğerleri… Her biri romana ustaca yerleştirilmiş karakterler. Oğuzların yöreyi yurt tutması, yerleşmesi, Bizans’a yaptıkları akınlar ama illa da adaletin tesisi gibi konular büyük bir maharetle işlenmiş. Romanda altı çizilesi çok şey var. Ama birinin ben biraz daha kalınca çizeyim altını. Osman Bey bağımsızlığını ilan ederken Cuma hutbesinde ismi zikredilir. Hutbede Dursun Fakı ‘devlet yönetimi ve beylik’ üzerine bir konuşma yapar. Oradaki ifadeler çok mühimdir. Bir de Osman Gazi, vefat ettiğinde geride birkaç şahsi eşyası ve konukları için beslettiği sürüden başka bir şeyi yoktur. Altını, gümüşü, akçası hiç yoktur! Velhasıl, büyük bir yazarın büyük bir şahsiyeti anlattığı büyük bir roman bu…
Osmancık
8.4/10
· 10,7bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
57
Tuğçe
Küçük Ağa'yı inceledi.
479 syf.
·
22 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Öncelikle şöyle başlamalıyım ki yerli/yabancı tarihi romanları okumayı oldukça seviyorum ancak bugüne dek ağırlıklı ilgi alanım hep 2. Dünya Savaşı oldu. Bu defa ise “Hadi bu kez kendi yakın tarihimize gidelim” diyerek Küçük Ağa’yı seçtim, hiç bu dönemi anlatan romanları okumamış olmama rağmen sıkıcı olacağı yönündeki önyargımı kırmak için de bir adım attım. Birinci Dünya Savaşı sürecinde, bazıları eski hükümeti destekleyen, bazıları yenilik arayan, bazıları dağlara çıkıp kendi kurallarını ilan etmiş onlarca gruptan oluşan, bölünmüş, düşman işgali altındaki bir ülke ve bu ülkede savaşın getirdiği fakirlik içinde yaşayan Anadolu halkının başta Kuvâ-yi Milliye, Çerkez Etem ve daha birçok eşkıya çeteleriyle yaşadıklarını, insanların eski kültüre olan bağlılığını, gelecekleri için karar alırken yaşadıkları sancılı süreçleri okuyoruz kitapta. Karakterlerin yaşadığı ana bölge olarak ise Akşehir seçilmiş. Olaylara o dönemdeki insanların gözüyle bakmamızı sağlayan yazar sayesinde belki hain, belki cahil diye nitelediğimiz insanların başlarına gelen bu savaş durumunun, köklü, güçlü Osmanlı’nın çökmesinin, Osmanlı geleneğiyle bağdaşmayan yeni bir düşünce yapısıyla karşılaşmanın getirdiği şaşkınlıkla birlikte verdiği kararları, düşüncelerini okuma fırsatını yakalıyoruz. Nitekim şimdiki bilgi, kültür ve yaşayış/anlayış biçimimizi bir kenara bırakarak “O çevrede, o kültürde, o durumu yaşıyor olsaydık biz ne yapardık, ne düşünürdük?” diye kendimizi sorgulamaya başlıyoruz okudukça. Eskiden bir arada yaşadıkları azınlıklardan biri olan, çocukluk arkadaşı Niko’ya olan hırsı sayesinde boşverdiği hayatına yeniden tutunan Salih, yaşadıkça, gördükçe kendi değişen, fikirleri değişen İstanbullu Hoca beni çok etkileyen iki karakterdi. Okurken satırlarda ara ara geçen Mustafa Kemal ismi ise insanı sevgi, saygı ve özlemle dolup taşırıyor, ona olan büyük vefa borcumuzu hatırlatıyor. Eski kelimeler var mı, evet var. Sürekli olmasa da ara ara denk geldim, hatta bazen aynı paragrafta, aynı cümlede arka arkaya hiç bilmediğim onca sözcükle karşılaştım. Ancak beni çok yorduğunu söyleyemem, o paragrafı atlatınca bir daha sayfalarca karşılaşmadım. Sürekliliğiyle sizi sıkmıyor dolayısıyla hızınızı çok da kesmiyor. Yine de bu durum sizin için çok önemliyse şunu da belirtmek isterim, benim okuduğum İletişim Yayınları baskısında, bahsettiğim eski kelimelerin anlamları dipnot olarak düşülmemiş, kendiniz bakmalısınız. Eski kelimeleri araştırmaktan hoşlanmıyorsanız sürekli olmasa da bazı bölümlerde sizi belki biraz uğraştırabilir. Sıkıcı, okuması zor bir kitap olmasını beklerken akıcılığı, sürükleyiciliğiyle beni şaşırttı ve “İyi ki önyargımı kırıp okudum.” dediğim kitaplardan biri oldu.
Küçük Ağa
8.3/10
· 6,4bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
14