Tarık Buğra

Tarık Buğra

8.3/10
1.102 Kişi
·
4.501
Okunma
·
411
Beğeni
·
10.112
Gösterim
Adı:
Tarık Buğra
Unvan:
Roman, Hikâye, Oyun, Fıkra Yazarı ve Gazeteci
Doğum:
Akşehir, 2 Eylül 1918
Ölüm:
26 Şubat 1994
Tarık Buğra, (d. 2 Eylül 1918 – ö. 26 Şubat 1994). Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı. Gazeteci.

Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç'in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nden mezun oldu.

Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.

Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve "Yalnızların Romanı"nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi "Kekik Kokusu"nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi'nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan "Siyah Kehribar"la romana geçti.

Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.

Tarık Buğra, 26 Şubat 1994'de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra'nın babasıdır.

2004 yılında Akşehir'e Tarık Buğra heykeli dikildi.
"Düşman bir mi? Sen ona bir daha ekle. Üç mü, beş mi? Sen ona bir de kendini ekle..."
İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu; mağara devri, taş devri hortluyor. Bu bütün tarih boyunca böyle olmuş, böylece de gidecek.
"Olanın uygunu sabırla olandır."
Tarık Buğra
Sayfa 322 - Ötüken Yayınları
"Allahım, doğruların, haklıların, vatanını, milletini sevenlerin sen yardımcısı ol."
Tarık Buğra
Sayfa 144 - İletişim Yayınları
Şimdiye kadar dört defa okumama rağmen ilk defa okumuşcasina heyecan duyduğum tek kitap budur. Okudukça Osman Gazi Han'a Olan saygım ve sevgim bir kat daha artıyor. Tarihimize karşı bambaska bir aşk uyaniyor kalbimde. İçeriğinde gerçek dostlugu, gerçek aşkı ve gerçek vatan ve din sevgisini bulabileceğinizi temin ederim. Bir dönüm noktasıdir hiç kuskusuz Osman'ın hayatı...
Tarık Buğra'nın bu eserini içim rahat bir şekilde herkese tavsiye ediyorum. İyi okumalar arkadaşlar.
Kurtuluş savaşının muhteşem bir hikayesi. Türkiye tarihinin en önemli romanlarından biri. 3 üncü okuyuşum. Sıkılmadan soluksuz bir şekilde sayfaları çeviriyorum. Tarık Buğra'nın kendi deyişiyle Küçük Ağa, destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır. İttihatçıların ve Kuvvacıların değil, inanç ve gelenek kalıtıyla başbaşa, ilk kez kendisi ve kendi adına geleceği için karar vermeye çalışan bir ahalinin "kahraman"ı olduğu bir roman. Şimdilerde Küçük Ağa'yı okumak, güncelliğini bir kez daha kazanmış bir öyküyü, sorunsalı yeniden okumak demektir.
Kitabı bir ay içerisinde 4 kere (kitap okuma yarışması için) okudum ve çok nadir sıkıldım. Bu kitap farklıydı benim için ard arda okumam da etkili olmuştur belki ama çok sevdim be.
Kitabın içeriğinden bahsedecek olursam:
Kitap Salih'in cepheden dönmesiyle başlıyor, cephede bir kolunu kaybetmiş ve yüzü ağır yara almış Salih nasıl Akşehir'e gideceğini, insanların ona nasıl bakacağını düşünüyordur. Trenden iner ve İtalyanlarla karşılaşır, kaybettiği koluna yanmakla kalır. Salih o sırada çocukluk arkadaşı Niko'ya rastlar ve Niko Salih'i misafir eder, ikramda bulunur. -Niko Salih'in gevur mahallesinden arkadaşıdır.- şimdi hiçbir şey eskisi gibi değildir. Savaştan dönen Salih kendisini artık beş para etmez bulmaktadır. Niko ile birlikte her gece içerler vs. Salih'i artık kimse sevmez köyde. Bu sırada köye bir hoca atanır. Mehmet Reşit Bey, namıdeğer İstanbullu Hoca, herkes ona çok büyük saygı duymaktadır. Bir kişi hariç Doktor Haydar Bey, çünkü hoca payitahtı savunmaktadır ve halkı Kuvay-i Milliyecilere karşı doldurmaktadır. Camide bunun tartışmaları olur. Fakat hoca fikrinden caymaz. Hoca bu sırada evlenmiştir de. Çocuk bekliyorlardır. Fakat doğuma az bir zaman kala İstanbullu Hoca için Ankara tarafından 'vur emri' çıkar. İstanbullu Hoca Çakırsaraylı'ya sığınır. Salih ise bu sırada iyi bir Kuvvacı olmuştur. İstanbullu Hoca'yı bulup öldürmek onun görevidir. Hocayı bulur da ha. Ama öldürmez hocaya gerçekleri anlatır. Tabi bizim hoca artık Küçük Ağa olmuştur. Hocayla Salih Çerkez Tevfik'in emrine girerler. Fakat bir süre sonra o yolun da çok doğru bir yol olmadığı Çerkez Etem'in hırsına kapılıp insanları peşinden sürüklediği anlaşılır.( Çolak Salih ve Küçük Ağa tarafından) Salih Akşehir'i bilgilendirir olanlarla ilgili ve Küçük Ağa da kendine düşeni yapmıştır.
Çok fazla bilgi verdim sanırım ama napıyım?
Keyifli okumalar.
Öncelikle bu kitabın büyük değer olduğu sugötürmez bir gerçek. Çünkü bu kitap milli mücadele dönemine alışılagelenden farklı bakan eserlerden biri. Genelde kurtuluş mücadelesini hep üst rütbelerden,paşalardan okuduk. İşte bu kitabın farkı burada yani paşaların yanından halkın arasına iniyoruz bu kitapta. Mücadeleyi, örgütlenmeyi tabandan anlatıyor.
Bunun yanı sıra yüzlerce yıldır hilafet sancağı altında cihat eden halkın kaldığı ikilem oldukça tarafsız bir biçimde aktarılıyor. İstanbul'a tam bir bağlılık hisseden halk diğer yandan Kuvvacıların söylediklerine kulak kabarttığında onlara da hak vermeden edemiyor. Toplum olarak çok zor bir tereddüt yaşıyorlar. Bu konuda yazar resmen o dönem toplumunun tahlilini yapmış.
Küçük Ağa sahneye çıkınca kitap daha bir güzel ilerliyor, merak ettiriyor.Ayrıca Küçük Ağa'nın zafere ve sonrasına sağduyulu yaklaşımları ilgi uyandırıcıydı.
Ayrıca günümüzde bile tarihçileri ikiye ayıran bir tartışmaya, Çerkez Ethem'e değiniyor. Adeta Çerkez Ethem canlandırılıyor ve kendisini savunma şansı veriliyor.

Tarihe, Milli Mücade Dönemi'ne ilginiz varsa ve bir destan aramıyorsanız seveceksiniz bu kitabı. Ancak okurların genelde şikayet ettiği gibi dili biraz ağır ve okuması zor. Ben de zorlandım, okurken TDK sitesini sık sık ziyaret ettim.
Bağlamak gerekirse çabuk sıkılan biri değilseniz, dönem kitaplarını seviyorsanız ve en önemlisi tarihe merak duyuyorsanız okuyabilirsiniz ancak bu özelliklere sahip değilseniz siz de yarım bırakanlardan olabilirsiniz.
Şuan saat 00:52. Dün başladığım kitabın 83. sayfasındayım ve okuyorum. Çok uykum geldi ama uyumak istemiyorum. Osmanlı Devletinin kuruluşunu, Osman Gazi'yi, Osmancık'ı okumak istiyorum. Okuyacağım da, zamana, geceye ve uykuya inat. Çok sevdim ben bu kitabı. Bir an önce bu yazıyı bitirip okumama devam etmek istiyorum. Çok akıcı, çok edebi bir anlatım... Yaşar Kemal'in "Ağrı Dağı Efsanesi" kitabından aldığım tadı aldım...

Ve Bitti...

Gündüz yoğunluklarından dolayı geceleri okuduğum bir roman oldu. Ve saat 02:00.

Osmancık en sevdiğim üç kitap içine girdi. Herkesin mutlaka okuması gereken bir eser diye düşünüyorum...

Osmancığı Osman Beğ yapan, alınyazısıdır, gücünü ve cesaretini sabrı ile yoğurmasıdır, babası Ertuğrul Beğ Gazi'dir ve Şeyh Ede Balı'dır...

- "Dinle oğul" dedi Ertuğrul, doksanı bulan yaşına rağmen dinçliği zedelenmemiş sesiyle, ''Ede Balı'nın terazisi doğru tartar, dirhem şaşmaz. Bana karşı gel; ona gelme. Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; ona karşı gelirsen gözlerim bakmaz, baksa da görmez olur. Ede Balı soyumuzun ışığıdır. Var git şimdi. Şu dediklerimi de vasiyetim say, unutma."
Shakespeare'ini bulmuş kahramanlar.. Küçük Ağa, Çolak Salih, Doktor Bey aslında çok şanslılar.Bu kitap;milli mücadele yıllarında,Anadolu'nun ara sokaklarında şatafatlı tarih kitaplarında isimlerinin yazmayacağını bile bile ölümüne mücadele eden yüzlerce Türk'e minnet borçlu olduğumuzu hatırlatıyor bize.O dönemde kim bilir daha ne Küçük Ağalar , Etem Beyler vardı da bir bir vatan toprağına karıştı.Yazar,kahramanların kitapta yeniden doğmalarını sağlayarak onları unutulmak çölünden kurtarmış. Şunu sorma gereği duyuyor insan "Peki ya Tarık Buğrasını bulamamış kahramanlar, bayrağa kan,vatana toprak olmuş isimsizler?"Emanetlerine sahip çıkmak bize düşer.Hatırlayalım,Ziya Gökalp:"Ey Türk Genci!Tüm bu işlerin yapılması asırlardır seni bekler, sen bekliyorsun?" der.
Ruhları şâd olsun.
Gençliğim Eyvah, ismi gibi gençliğin başına gelenleri gelecek olanları toplum ve devlet düzenini bir ihtiyar, bir delikanlı ve Güliz(Sıdıka) aracılığıyla anlatan bitmesini istemediğim çok güzel bir kitaptı... Kitap bitti... Hızla kayıp giden dakikalar, saatler gibi... Bir şeyhin oğlu olan ve üniversitede hoca olan gücünü kibirden insanların sersemliğinden aldığını söyleyen kaosu kendisine fırsat bilen her yerde adamı olan, tahsilli genç çocuk ayrımı yapmadan herkesi kendi kuyusuna çekmek isteyen İhtiyar, ve kendi kafasına göre bir hayat süren ama inandıklarına bağlı, İhtiyara kafa tutacak kadar cesur Delikanlı, çocuk yaşta İhtiyar'ın kuyusuna çektiği, İhtiyar'ı bir çıkış yolu olarak gören ne emrederse emre sadık olan Delikanlı'yı kuyuya çekmek için kullanılan bir koz: Güliz... Bir macera filmi izler gibi bazen de bir seminerde tartışma ortamındaymış gibi beyin fırtınası yaptırtan elinizden bırakmayacağınız bir eser... İhtiyar'ın bilmediği bir şey vardı. Bu Güliz'in fark ettiği, hayatta nefretin yerine, kinin öfkenin yerine gelebilecek şey: Sevgi ..
Tarık Buğra son yüzyılın Dede Korkut'udur. Bu kitapta onun en güzel eseridir.. Osmanlının kuruluşunu bu kadar iyi tasvir edebilecek üstüne üstlük efsanevi öğeler katabilecek başka bir kitap bulamazsınız. Ayrıca töre ve tarih bilinci bakımından da kitap iyi bir örnek..
Osman Beye kutun inişi rüya Malhun Hatun, Edebalı, Bay Koca, Savcı Bey, Cankız Ana, ve diğer bütün kahramanlar sanki bir masal gibi ama gerçekten yaşanmış ve koca Osmanlı bu değerler ile kurulmuş.
Tarık Buğra'nın tüm hikayelerini barındıran bu eserde:
Kimi zaman kırgınlıkları, kimi zaman ümit dolu dakikaları tattım. Öyle anlar oldu ki karakterle acılarını bir edindim; Bir "A" lafı ile ben de kırıldım, bir "B" eylemi ile ben de oraya oraya savruldum. Ne zamandı o? Tam olarak hatırlamıyorum fakat șöyle söyleyebilirim ki; Karakterin biri beni tum kuvvetiyle ezdi geçti; yokluğu ile kıvrandırdı, mutsuzluğu - O kimsenin bilmediği hüznü- ile kayıplara karıștırdı. Hayatın pespembe tarafları, renkli kıvılcımları, rengarenk ıșıltıları bir an olsun bu karakteri güldürmedi; çünkü o kayıp, çünkü o terk edilmeye mahkum gibi...
Iște tüm bu yoklukları, hüzünleri, gün yüzüne çıkamamıș samimiyetleri Tarık Buğra genellike tek bir karakterde halletmiș. Halletmiș diyorum; genelde karakterler evli oluyorlar. Musmutlu geçen günler ardından, ortak bulundukları konutu bir kasvet sarıyor. Ikisi de ötekine bir șey söyleyemiyor, bu uçuruma sürükleyen kasvette tozu dumana katarak ortadan çekilmek üzereler... Ancak karakter anlıyor ki, karısı onun her șeyi, doğacak olan; doğduğunda dünyanın en güzel canlısı olarak dünyaya pırıl pırıl bakan çocuğu onun her șeyi; öyleyse karısını, çoçuğunu, varlığını sevmeli. Bu varlıktır ki zaten huzura erdirecek olan...
Beni en çok etkileyen birkaç hikaye üzerinden böyle bir incelemede bulundum, arkadașlar. Tarık Buğra, tekrar tekrar söylerim ki: Pohpohlanarak, hak etmeyerek, siyasi emellerini gün yüzüne çıkararak, saçma sapan noktalardan anlatım sergileyerek, insanda tatsızlık bırakan ögelere değinerek üst raflarda yerini bulabilmiș tüm yalancı sanatçılardan daha usta bir kalem. Öyledir ki o; Ne birisine öykünmüș, ne anlamsız ifadeler takınmıș ne de ahenksiz bir tutum sergilemiș. O sadece kendisine has bir üslup ve Anton Çehov'un durum kesitini de örnek alarak hikayelerine kendi bakıș açısını kullanmıș ve tüm bu ham maddeleri yoğurarak ortaya bir tepsi sunmuș. Sunulan bu tepside birçok manalı eserler ve anlatımlar varmıș...
Sözüm odur ki; Tarık Buğra'nın eserlerini șiddetle tavsiye ediyor ve bu değerli ustaya böylesine beni etkileyen hikayeler bıraktığı için teșekkür ediyorum. Huzur içinde yat...
Bana göre iki tür kitap vardır bir kez okuyup tekrar elimize almayacağımız kitaplar ve okudukça insana yeni ufuklar açan bazı değerleri tekrar tekrar hatırlatan ve zaman zaman elimize alıp okumak istediği uyandıran her okunuşta gönlümüzü, ruhumuzu abad eden kitaplar...
Tarık Buğra Osmanlı'nın kuruluşunu Osmancık'ın şahsında anlatırken hem o dönemin ruhunu daha iyi idrak etmemizi sağlıyor hem de kendimizi, toplumumuzu, ülkemizi ve dünyayı adalet terazisiyle tartıp o ruhu yeniden anlayıp anlamlandırıp tazelemede yol gösterici oluyor.
Her yaştan okurun farklı yaş dönemlerinde tekrar tekrar okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyor okumayan herkese tavsiye ediyorum. Osmanlı'nın kuruluşunun yanında kendi yaşamınıza dair de pek çok çıkarımda bulunabileceğiniz etkileyici bir kitap.Unutmamamız gereken ; geçmişini bilmeyen geleceğini inşaa edemez. Geçmişi bilmek ise ecdadın tarihi kronolojsini bilmekten ziyade o ruhu idrak etmek ve geleceğimizi o doğrultuda inşa etmeye çalışmaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Buğra
Unvan:
Roman, Hikâye, Oyun, Fıkra Yazarı ve Gazeteci
Doğum:
Akşehir, 2 Eylül 1918
Ölüm:
26 Şubat 1994
Tarık Buğra, (d. 2 Eylül 1918 – ö. 26 Şubat 1994). Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı. Gazeteci.

Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç'in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nden mezun oldu.

Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.

Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve "Yalnızların Romanı"nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi "Kekik Kokusu"nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi'nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan "Siyah Kehribar"la romana geçti.

Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.

Tarık Buğra, 26 Şubat 1994'de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra'nın babasıdır.

2004 yılında Akşehir'e Tarık Buğra heykeli dikildi.

Yazar istatistikleri

  • 411 okur beğendi.
  • 4.501 okur okudu.
  • 139 okur okuyor.
  • 1.452 okur okuyacak.
  • 167 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları