Tarık Buğra

Tarık Buğra

Yazar
8.3/10
3.048 Kişi
·
13.490
Okunma
·
790
Beğeni
·
20451
Gösterim
Adı:
Tarık Buğra
Unvan:
Roman, Hikâye, Oyun, Fıkra Yazarı ve Gazeteci
Doğum:
Akşehir, 2 Eylül 1918
Ölüm:
26 Şubat 1994
Tarık Buğra, (d. 2 Eylül 1918 – ö. 26 Şubat 1994). Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı. Gazeteci.

Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç'in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nden mezun oldu.

Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.

Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve "Yalnızların Romanı"nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi "Kekik Kokusu"nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi'nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan "Siyah Kehribar"la romana geçti.

Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.

Tarık Buğra, 26 Şubat 1994'de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra'nın babasıdır.

2004 yılında Akşehir'e Tarık Buğra heykeli dikildi.
İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu; mağara devri, taş devri hortluyor. Bu bütün tarih boyunca böyle olmuş, böylece de gidecek.
Gözüm açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim, Orhan'ımın ve karnımdakinin babası; ne ki buyurursun, hep uyarım; ecel gelene kadar yoluna bakarım; yokluğun duymam ve duyurmam; alnıma yazılanı ar saymam, keder saymam. Allah'ın seni koruyup bize bağışlayacağına da inanırım.
"Engel çoktur. Çok olsada aşılır. Amma bi engel vardır ki, onu aşan görülmemiştir. O engelin adı nefistir. Nefsin eline düşen hiçbir yere varamaz."
Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor, sonra da dünyayı çok büyük görüyoruz.
376 syf.
·40 günde·Puan vermedi
Tarık Buğra'nın en sevilen romanıdır kendisi. Dizi filmini de izlemiş biri olarak kesinlikle kitabını okuyun derim. Sinema da akıcılık kaçmış biraz sanki.

Osman Gazi dönemine gel gitler yapan eserde öğrendiğim Şeyh Edebali'nin vasiyetini bize bu eser sayesinde ulaşmış olması. Güzel başarılı bir eser.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
376 syf.
·Puan vermedi
Az çok biliyoruz ki daha önceleri ve şimdilerde dizisi çekilen bir yapıt haline gelmiştir. Kimileri izler, kimileri okumayı tercih eder. Bir okuyan olarak özetini az çok yazmaya çalıştım. Umarım size de bir şeyler katabilir.

Osman Han küçüklüğünde inatçı, laf zöz dinlemeyen bir karakter olarak kendini korumuştur. Kişiliğinin farkına varmaması adeta aynada yansıma yapamayan bir ışık durumuna gelmiştir. Bir süre geçer hiç değişmeyen, yıllar su gibi damla damla akıp bardağı doldurur. Her zaman sözünü esirgemeyen, kendinden emin, dikkatini sadece aklındakine veren bir karakter olarak tanınmış artık genç bir yetişkin olmuştur. Bir insan karşısındaki bir insanda ancak aklını, karakterini ve düşüncelerinin dikkatini çekebildiğinde önemsemeye başlar. Ede Balı, bilgin olarak görünse de başlarda Osman Han' ın dikkatini pek çekmez. Bir süre sonra her sözünde anlam, her anlamda dikkatini çekecek bir konu bulur. Düşüncelerinde dalgalanır, hata ve davranışları ile göz göze gelir. Osmancık bir süre sonra Ede Balı' nın kızı Maltun Hatun' a aşık olur. Kızını ister fakat Ede Balı vermez çünkü Osmancığın değişmesini bekler. Bir süre sonra kızını Osmancığa emanet eder.
Artık Osmancık ölüm döşeğindedir ve bunun uzun zamandır farkındadır. Arkadaşları, eşi bir bir hayatlarına veda ederler. Sonunda sıra Osmancığa gelir. Gözü arkada ölmek istemez, oğlu Orhan' ın Bursayı alması en büyük arzularından biridir. Oğlu Orhan Bursa' yı alır ve babasının son isteği üzderinde kalır, öldükten sonra istediği yere gömülmek...
Artık ölüme nefesi sayılacak kadar yaklaşır. Aldığı son nefesi oğlunun galibiyet gururu ile verir. Geride bıraktığı oğlu ve torunu artık hayata en büyük emaneti olarak kalmıştır.
Daha fazla kitabı açıklamak hevesinizi kırabilir :)) Düşünceler, istekler, arzular üzerine yazılan Tarık Buğra' nın bu değerli eserini tüm okurlara tavsiye eder huzurlu okumalar dilerim...
376 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Okulla beraber okuma hızımız düşse de bırakmadım ve sonunu getirdim bu eserin de şükür. Tarık Buğra'yla bu eser vesilesiyle tanıştım. Dili, aradığım edebiyattan biraz uzak olsa da tarihi usta bir edebiyatçı eliyle kendisine has bir üslupla anlattığı kesin. Osman Gazi döneminin bir panaromasını sunmuş adeta. Bazı yerler gerçek tarihe uzak olsa da bu durum zaten roman olduğu için bir nebze olsun kabul edilebilir. Halk ağzını, o dönem Türk-İslam insanının, Osmanlı insanının profilini iyi çizmiş, zihinlerde kolaylıkla yerini temin edebiliyor. Dili sade, akıcı ama edebiyat yani güzel, hayran bırakan anlatımından uzak. Daha ziyade bizden yani halk ağzıyla ama bir o kadar da akıcı anlatımı var. Edebiyatımızın yeri herkesçe malum, okunması gereken bir eserdir. İyi okumalar.
479 syf.
·Beğendi·7/10
Tarık Buğra Cumhuriyet dönemi yazarlarındandır. Bu eseri de toplumumuzda çok önerilen bir eseri olarak bilinmektedir. Ağır bir dille yazılmamış, süslü anlatımlara yer verilmemiş bir eser. Eski dönem olayları sanki içinde olmaksızın kaleme alınmıştır. Bu da okuyucuyu kendine çeken en ideal ayrıntısı olmuştur.
Eski dönemlerde Osmanlı Devleti gücünü kaybetmek üzeredir. Birinci Dünya Savaşı sonrası bütün askerler gazi bir şekilde evlerine dönmektedir. Bunlardan biri de Çolak Salih' tir. Kolunu kaybetmiştir. Savaştan sonra köylüler Rum' lar ile soğuk savaş durumuna gelmiştir. Köyde Rum' lar da bulunmaktadır. Niko da bunlardan biridir ve Çolak Salih' in arkadaşıdır. Onunla arkadaşlık yaptığı için köy halkı tarafından dışlanma ve soyutlanma görmektedir. Bu sıralarda Akşehir' e İstanbullu denilen bir hoca gönderilir. Amacı Osmanlı ile halk arasında ki bağı kuvvetlendirmektir. Kısa zamanda halk tarafından sevilip sayılır. Hoca köyde küçük ağa olarak bilinmeye başlar. Eski gücü kazanmak adı altında Kuvayi Milliye dönemi başlar. Halk kısa bir süre sonra yurdun işgalinden kurtulur. Yeni devlet temelleri atılır.
Lise dönemimde okumuştum. Kesinlikle tavsiye edebileceğim bir eser. Tarık Buğra' yı ilk bu eseri ile tanıdım. Osmancık eseri ile pekiştirme yaptım. Eleştiriye açık bir yapısı var fakat eserin eleştirilebilecek herhangi bir yanını görmedim çünkü her şey olduğunca iyi açıklanmış. Günlük yazı diline sahiptir. İyi okumalar dilerim.
479 syf.
·10 günde·7/10
Öncelikle bu kitabın büyük değer olduğu sugötürmez bir gerçek. Çünkü bu kitap milli mücadele dönemine alışılagelenden farklı bakan eserlerden biri. Genelde kurtuluş mücadelesini hep üst rütbelerden,paşalardan okuduk. İşte bu kitabın farkı burada yani paşaların yanından halkın arasına iniyoruz bu kitapta. Mücadeleyi, örgütlenmeyi tabandan anlatıyor.
Bunun yanı sıra yüzlerce yıldır hilafet sancağı altında cihat eden halkın kaldığı ikilem oldukça tarafsız bir biçimde aktarılıyor. İstanbul'a tam bir bağlılık hisseden halk diğer yandan Kuvvacıların söylediklerine kulak kabarttığında onlara da hak vermeden edemiyor. Toplum olarak çok zor bir tereddüt yaşıyorlar. Bu konuda yazar resmen o dönem toplumunun tahlilini yapmış.
Küçük Ağa sahneye çıkınca kitap daha bir güzel ilerliyor, merak ettiriyor.Ayrıca Küçük Ağa'nın zafere ve sonrasına sağduyulu yaklaşımları ilgi uyandırıcıydı.
Ayrıca günümüzde bile tarihçileri ikiye ayıran bir tartışmaya, Çerkez Ethem'e değiniyor. Adeta Çerkez Ethem canlandırılıyor ve kendisini savunma şansı veriliyor.

Tarihe, Milli Mücade Dönemi'ne ilginiz varsa ve bir destan aramıyorsanız seveceksiniz bu kitabı. Ancak okurların genelde şikayet ettiği gibi dili biraz ağır ve okuması zor. Ben de zorlandım, okurken TDK sitesini sık sık ziyaret ettim.
Bağlamak gerekirse çabuk sıkılan biri değilseniz, dönem kitaplarını seviyorsanız ve en önemlisi tarihe merak duyuyorsanız okuyabilirsiniz ancak bu özelliklere sahip değilseniz siz de yarım bırakanlardan olabilirsiniz.
376 syf.
Bana göre, Türk edebiyatının en başarılı tarihi romanlarından birisi Osmancık’tır. Tarık Buğra’nın 1982 yılında neşrettiği romanı, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’i anlatır. ‘Osmancık - Cihan devletini kuran irade, şuur ve karakter’ başlığıyla verilen eser klasik manada bir tarihi romanın çok ötesinde.

Her şeyden evvel Osmancık bir felsefe taşıyor. Nedir o? Osmanlıyı kuran kişinin karakteri ve hayat görüşü. Tarık Buğra sadece tarihi vak'aları anlatmakla kalmamış, bunu çok başarılı bir edebi üslupla yapmış.

Eser o kadar başarılı ki, artık kendisi adeta bir tarihi evraka dönüşmüş durumda. Öyle ki, bugün hepimizin duyduğu ‘Şeyh Ede Balı’nın Osman Bey’e Nasihatı’ metni aslında tarihi bir vesika değil, tamamen Tarık Buğra’nın kaleminden çıkan bir metindir.

Bunun dışında bir sinema filmi repliği niteliği taşıyan o kadar çok söz var ki romanda. Mesela yine Şeyh Ede Balı ile Osmancık’ın İtburnu’ndaki tekkede yaptıkları ‘dünyanın büyüklüğü’ konuşması…

Buğra, Malhun Hatun ile Osmancık’ın aşkını muhteşem bir şekilde resmetmiştir. İki gencin aşkını bir ülküye, bir dirilişe bağlamıştır. Zaten orman Osmancık’ın Osman Gazi’ye dönüşümünün hikayesidir biraz da.

Köse Mihal, Nilüfer Hatun, Gazi Rahman, Saniye, Ertuğrul Gazi, Dursun Fakı, Abdullah, Akça Koca, Sungur, Kalanoz, Dündar Beğ, Kıyan Selçuk, Savcı ve Gündüz Beyler, Orhan Bey, Konur Alp, Gökçe Bacı, Ak Temür ve diğerleri…

Her biri romana ustaca yerleştirilmiş karakterler. Oğuzların yöreyi yurt tutması, yerleşmesi, Bizans’a yaptıkları akınlar ama illa da adaletin tesisi gibi konular büyük bir maharetle işlenmiş.
Romanda altı çizilesi çok şey var. Ama birinin ben biraz daha kalınca çizeyim altını. Osman Bey bağımsızlığını ilan ederken Cuma hutbesinde ismi zikredilir. Hutbede Dursun Fakı ‘devlet yönetimi ve beylik’ üzerine bir konuşma yapar. Oradaki ifadeler çok mühimdir. Bir de Osman Gazi, vefat ettiğinde geride birkaç şahsi eşyası ve konukları için beslettiği sürüden başka bir şeyi yoktur. Altını, gümüşü, akçası hiç yoktur!

Velhasıl, büyük bir yazarın büyük bir şahsiyeti anlattığı büyük bir roman bu…
479 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Shakespeare'ini bulmuş kahramanlar.. Küçük Ağa, Çolak Salih, Doktor Bey aslında çok şanslılar.Bu kitap;milli mücadele yıllarında,Anadolu'nun ara sokaklarında şatafatlı tarih kitaplarında isimlerinin yazmayacağını bile bile ölümüne mücadele eden yüzlerce Türk'e minnet borçlu olduğumuzu hatırlatıyor bize.O dönemde kim bilir daha ne Küçük Ağalar , Etem Beyler vardı da bir bir vatan toprağına karıştı.Yazar,kahramanların kitapta yeniden doğmalarını sağlayarak onları unutulmak çölünden kurtarmış. Şunu sorma gereği duyuyor insan "Peki ya Tarık Buğrasını bulamamış kahramanlar, bayrağa kan,vatana toprak olmuş isimsizler?"Emanetlerine sahip çıkmak bize düşer.Hatırlayalım,Ziya Gökalp:"Ey Türk Genci!Tüm bu işlerin yapılması asırlardır seni bekler, sen neyi bekliyorsun?" der.
Ruhları şâd olsun.
479 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
İki kitabın birleşimi olan bu romanın ilk bölümü, Salih karakterinin cepheden bir kolunu kaybetmiş ve yaralı bir şekilde memleketine yani Akşehir'e dönmesi ile başlıyor. Bu başlangıç ilk bakışta bize baş karakterin Salih olduğunu düşündürüyor. Salih umursamaz tavırları ve kasaba halkının tasvip etmediği kişiler ile ilişkileri neticesinde kısa sürede kasabanın nefret ettiği bir insana dönüşüyor. Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında genç bir din adamı geliyor. Âhlakı, bilgisi ve güvenilirliğinin sayesinde kasaba halkı çok kısa sürede onu kabul ediyor ve büyük saygı duymaya başlıyorlar. Sayfalar ilerledikçe baş karakter olarak ortaya çıkan Salih'in, aslında İstanbullu Hoca'ya bu ünvanı yavaş yavaş hazırladığını anlıyorsunuz.

En yakın dostu Niko'nun Osmanlı'ya karşı yürütülen planlarda en önlerde yer aldığını öğrenen Salih büyük bir değişim geçirir ve Niko ile hesaplaşmak için Kuvvâ lehine çalışmalara başlar ve aynı hızda kasabada sevilen bir kişi haline gelir. Bu sıralarda İstanbullu Hoca padişaha bağlılığını her seferinde yineler. Bu durum onun hakkında ölüm kararının çıkmasına neden olur. İstanbullu Hoca yoğun ısrarlar üzerine ailesini geride bırakarak kasabayı terk eder. Gittiği yerde kimliğini unutturur ve artık Küçük Ağa diye anılır. Kitabın ilk bölümü de Salih'in ve İstanbullu Hoca'nın bu dönüşümünü aktarmış olur.

Salih ile yolları buluşan Küçük Ağa aslında kaderi olan kararı verir ve kimliğini gizlemeye devam ederek çetecilerin arasında Kuvvâcılara çalışmaya başlar. Kitabın ikinci kısmi bu macerayı anlatır. Çerkez Etem birliklerine kadar yerleşen Küçük Ağa kurtuluş için çok büyük yararlar sağlamıştır ve yolu en sonunda Ankara'ya düşer. Ankara'ya ulaştığında rahatlayacağını sanan Küçük Ağa, asıl savaşın burada; silahsız, topsuz, tüfeksiz yapıldığını görür ve kısa sürede eski yaşamını özlemeye başlar. Durum böyle olsa da ayrılık kararını veremez ve Ankara'da kalmaya karar verir. Ailesi içinde hep bir üzüntü olarak kalır, bu üzüntüyü yüreğinde taşıyarak kurtuluş için büyük faydalar sağlamaya devam eder.
356 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Şuan saat 00:52. Dün başladığım kitabın 83. sayfasındayım ve okuyorum. Çok uykum geldi ama uyumak istemiyorum. Osmanlı Devletinin kuruluşunu, Osman Gazi'yi, Osmancık'ı okumak istiyorum. Okuyacağım da, zamana, geceye ve uykuya inat. Çok sevdim ben bu kitabı. Bir an önce bu yazıyı bitirip okumama devam etmek istiyorum. Çok akıcı, çok edebi bir anlatım... Yaşar Kemal'in "Ağrı Dağı Efsanesi" kitabından aldığım tadı aldım...

Ve Bitti...

Gündüz yoğunluklarından dolayı geceleri okuduğum bir roman oldu. Ve saat 02:00.

Osmancık en sevdiğim üç kitap içine girdi. Herkesin mutlaka okuması gereken bir eser diye düşünüyorum...

Osmancığı Osman Beğ yapan, alınyazısıdır, gücünü ve cesaretini sabrı ile yoğurmasıdır, babası Ertuğrul Beğ Gazi'dir ve Şeyh Ede Balı'dır...

- "Dinle oğul" dedi Ertuğrul, doksanı bulan yaşına rağmen dinçliği zedelenmemiş sesiyle, ''Ede Balı'nın terazisi doğru tartar, dirhem şaşmaz. Bana karşı gel; ona gelme. Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; ona karşı gelirsen gözlerim bakmaz, baksa da görmez olur. Ede Balı soyumuzun ışığıdır. Var git şimdi. Şu dediklerimi de vasiyetim say, unutma."

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Buğra
Unvan:
Roman, Hikâye, Oyun, Fıkra Yazarı ve Gazeteci
Doğum:
Akşehir, 2 Eylül 1918
Ölüm:
26 Şubat 1994
Tarık Buğra, (d. 2 Eylül 1918 – ö. 26 Şubat 1994). Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı. Gazeteci.

Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç'in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan'ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nden mezun oldu.

Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.

Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve "Yalnızların Romanı"nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi "Kekik Kokusu"nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi'nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan "Siyah Kehribar"la romana geçti.

Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.

Tarık Buğra, 26 Şubat 1994'de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra'nın babasıdır.

2004 yılında Akşehir'e Tarık Buğra heykeli dikildi.

Yazar istatistikleri

  • 790 okur beğendi.
  • 13.490 okur okudu.
  • 440 okur okuyor.
  • 4.122 okur okuyacak.
  • 511 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları