• 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    *
    “Cahilliğin dağlarında gezenler için; almasını bilene bilgece öğütler, yaşanmışlıkların getirdiği doğru tespit ve öneriler, samimi itiraflar; bir o kadar da topluma tenkit yağmuru. İlber Ortaylı’nın sakınmadan söylediği her söz, gençler için altın değerinde. Toplumun her kesimine ustaca entelektüel bir dokunuş, hazır olun; bu bir kültür seyahatidir. Başlangıcınızı not edin, bitişte fikirlerinizde yenilik tohumları filizlenecektir.”

    Ç News
    *

    Bu kitap “Çok Cahiliz Keşke Bilgilensek” adlı İlber Ortaylı Etkinliği kapsamında okunmuştur.
    #41115222

    Cahil deyip duruyoruz, nedir bu cahillik?

    TDK’ya göre “cahilin” tanımı:
    Cahil: Öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan.

    Yarı Cahil nedir peki? İlber Hoca şöyle tanımlar:
    "Yarı cahil, Goethe ve Faust'u duymuştur ama o mu ötekini yazmış, öteki mi onu yazmış onu bilmez." der.

    Bilir ama neyi bildiğini bilmez, emin olmadığı şey hakkında da biliyormuş gibi konuşur, akıl vermeye çalışır.
    İlber Ortaylı, cahilden korkmaz; yarı cahilden korktuğu kadar.

    Bu konuya açıklık getirebildiysek, haydi şimdi cahilliğimize bilgi kattığımız, ufkumuzu birkaç tık daha açtığımız kitabın incelemesine. Sürekli yazdım, yine tekrar edeyim, muazzam bir kitap. :)

    Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.

    İlber Hoca’nın gençliğini yaşadığı dönem ile şimdi ki dönem arasında büyük farklar var. Ne Ankara eski Ankara ne de İstanbul eski İstanbul. En çok yakındığı konuların başında bu durum geliyor. Cumhuriyet dönemi öncesi Ankara, çorak bir arazi aslında. Yeşilin olmadığı bir vaha gibi diyebiliriz. Bunu özellikle Falih Rıfkı Atay okuyanlar çok iyi bilir, hele ki Çankaya okuduysanız daha iyi bilirsiniz. Gazi Paşa’nın inatla başardığı eseridir Ankara.

    İlber Ortaylı hem üslup olarak hem de konuşma jargonu olarak kendi tarzını yaratmış bir insan. Birçok tenkitine rağmen, özellikle gençler onun sözlerine önem veriyor. Yoksa cahil dediğiniz insan size kızar ya da bir tepki verir, hoca deyince tepkiden ziyade memnuniyet doğuyor. Çünkü insanlar onun söylediğinde bir mana arıyor, yaptıkları bir hatanın sonucu olarak hak ettiklerini düşünüyorlar. Tabi ki bunun dışında, hocaya karşı eleştirilerde yok değil. Ben o kısımla ilgilenmiyorum, bizim işimiz şu halimizle bilgi bakımından yanına yaklaşamayacağımız bir insana çamur atmak olamaz. O başkalarının işi olsun, olsa olsa temenni eder, fikir beyan ederiz o kadar. Bilmeden konuşmanın alemi yok çünkü. Bu arada özellikle Türk Tarih Tezi konusunda farklı düşündüğümü de hep söylerim, her konu da hem fikir olmak zorunluluğumuz yok sonuçta…

    *
    "Önündeki modeller başka dünyalar kurabilen insanlar olunca, sen de o başka dünyaya adım atabiliyorsun." #41708907

    İlber Ortaylı’nın, İlber Ortaylı olmasının ana etkeni öncelikle kendisinin merakı ve sürekli bir şeylerin peşinde koşması, ikincisi ise gençliğinde ulaşabileceği ve yol gösterici insanların olması. Bunu kesinlikle şans olarak nitelendirmemek önemli, çünkü bizzat o insanlardan ders almak için uğraşmıştır. Doğru insanlardan, doğru tavsiyeler almıştır.

    Yaşadığımız hayat ve bulunduğumuz ortam kendi seçimlerimizden oluşmayabilir. Bunun seçimini yapamayabiliriz, nasıl ve nerede, kimin çocuğu olacağımızı seçemeyeceğimiz gibi bir şeydir bu. Zengin ya da fakir olmak meselesi değildir bu, imkansızlıktan imkan yaratılacağı gibi, imkandan da hiçbir şey yaratılamayabilir. İnsanların içlerinde bir şey yoksa, zorla ortaya çıkaramazsın. Bizim toplumumuz, belirli kıstaslara göre hareket eder. Okursun ya da okumazsın, erkeksen askere gidersin, işe girersin, evlenirsin ve çoluk çocuğa karışırsın. Ana teması bu şekildedir. Kadın ise çocuk baksın mantalitesi ile yetiştirilmek istenmektedir.

    Özellikle bu teknoloji çağında, çocukların gelişimi daha iyi olması gerekirken, daha kötü bir hale gidiyor. Sistemin sistemsizliği bir kenara dursun, ailelerin sistemsiz ve disiplinsiz tavırları da ortada duruyor. Disiplin derken, askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz, çocuğun alacağı terbiyeden bahsediyoruz. İlber Hoca, çocuğa her istediğini almayacaksın diyor, kesinlikle haklı. Bu bir şımarıklık ortaya çıkarıyor. Ne olursa olsun, ilk önce hak etmeli. Çocuk ağlamasın diye yapılan her şey, ilgisiz bir aile örneğidir.

    *

    "Sorumluluk alamayan insanlar boş olur.

    Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır." #41697024

    Her insan sorumluluk almayı istemez ve sevmez, yalnız hayattan bir şeyler istiyorsan, hayata da bir şeyler vermen gerekir. Televizyon dünyası insanlara cazip geliyor ama öyle bir hayat gerçek değil. Hayal ya da taklit ettikleri şeyler asla olamayacaklar. Kolay para kazanıp yan gelip yatma peşinde olan milyonlarca insan olduğu malum bilinen bir durum. Bu paralara sahip olsalar ne kendilerine ne ülkelerine ne de insanlığa bir şey katarlar. Daha önce gördük ki, bu paralar haydan gelip huya gitmiştir. Kişi ilk önce kendini geliştirmelidir, bunun içinse çok çalışmalıdır. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü kadar kolay değildir.

    İlber Hoca bir programda şöyle demişti;

    “İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir. Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz. Para gelir, zaman gelmez.”

    İşte bu minvalde zamanı doğru kullanmak gerekir. Herkesin zamanı kendinedir ama hızlı geçer zaman, ne yaptığını anlamadan yaşamın sonuna gelirsin ve bomboş bir hayat geçirmiş olursun. Kıymetini bileceğin bir hayatı boşuna harcamak istemezsin, işte bu yüzden bu şansı iyi kullanmak gerekir.

    Hoca’ya baktığımda bunu çok iyi kullanmış. Özellikle Ankara’da yaşadığı yılları fırsata çevirmiş. Dil öğrenmiş, turizme merak salmış, tiyatroya merak salmış. Bizim görme fırsatımız dahi olmayan büyük insanlarla ahbaplıklar kurmuş. Bunları da oturduğu yerden yapmamış. Dışarı çıkmış, peşinden koşmuş. Genç yaşında dilini geliştirmiş. Ne olmak istiyorsa onu yapmış. Bir yere takılı kalmamış, sürekli gezmiş. Kendisine zemin hazırlamış ve kendi yarattığı imkanları da değerlendirmiş. Daha sonra kapılar elbet kendisine açılmaya başlamış bu seferde bu şansı iyi kullanmış. Bunların hiçbirini yapmayıp, üniversitesinde ona ayrılan koltuğa oturup, iki de ders verip maaşını alabilirmiş ama yapmamış. O yapmamışsa, biz neden yapıyoruz? Ne kazandık bu hayattan? Neyin peşinden koştuk? Cidden dolu bir cevap vermek zor iş.

    Kitap içeriğinde sinemadan, müziğe, müzelerden gezilecek ülkere kadar çok güzel İlber Ortaylı listeleri bulunuyor. Bölümlerin sonunda bunları toplamaları gerçekten iyi olmuş. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    İlk önce "Petra, Antakya, Palmira, Enfes ve İskenderiye," nin gezilmesini istiyor,
    *Londra’da British Museum, *Paris’te Louvre Müzesi, *Vatikan Müzeleri, *Roma’daki Capitol ve daha fazla müzenin gezilmesini öneriyor. Bu müzeler için bile seyahat edilebilir diyor.

    Kitap içeriğinin hepsini paylaşmak gibi bir huyum olmadığı için, örnekleri kısa kestim. Bu listeler dediğim gibi kitap sonlarında uzunca listelenmiştir. Birçok okurun işine yarayacak listelerdir. Ve seyahat acenteleri İlber Ortaylı turları düzenleyeme başlamış. Tesadüfen karşıma çıktı. Söylediği rotalara turlar düzenleniyor. Sonuçta ticari kar gibi gözükse de, gitmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat.

    Ayrıca önerdiği kitapların yüzde seksenine sahip olmak beni mutlu etti.

    Halil İnalcık, Yaşar Kemal, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir yerlilerden,
    Goethe, Bernard Lewis, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Ciano, Maalouf, Çehov ise önerdiği yabancı yazarlardan bazıları. Bu liste kitap adları ile veriliyor ve daha uzun.

    Klasik müzik seviyor Ortaylı, en çok Bethoveen dinliyor, Mozart ve Chopin’de dinliyor.

    *

    İlber Hoca’nın tarihe bakışı çok samimimi ve anlayışlıdır. Kötülemek bir kenara dursun, yad etmeyi sever. Yeri geldiğinde tenkitten kaçınmaz.
    Ortaylı, Atatürk’ün açtığı yolun çok gerisinde kaldıklarını belirtir her seferinde. Özellikle yurt dışına talebe göndermesi, eğitim gören talebelerin ülkelerine geri dönmesi ve bu insanlardan fayda sağlanmış olmasına değinir. Aldığı eğitimi veren hocaların birçoğu, Cumhuriyet yetiştirmesidir. Mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’ni ayrı bir yere koyar.

    "Mustafa Kemal Atatürk'ün bir aydın olduğu hakikattir." #41703089

    İncelemeyi bu sefer kısa tutacağım, son son birkaç kelam daha edip bitireceğim…

    Kitabı okumaya başladığınızda, zaten farklı gelen fikirler kendi hayatınızı da süzgeçten geçirmenize neden olacak. Başarmış olduğu şeyleri, o yapabiliyorsa ben niye yapamadım ya da yapmadım sorusunu soracaksın kendinize. En basiti neden birkaç dil bilmiyorum? Neden tatil anlayışım Ege’den, Akdeniz’den ibaret, neden yurt dışına çıkmadım, neden risk alıp başka şeyler yapmadım, neden diploma için okudum, kendim için ne yaptım, hayatın neresindeyim ve nereye gidiyorum? Gezilmesi gereken yerleri gezmek bir kenara, belki de bulunduğun şehir olan İstanbul’u bile niye bilmediğini sorgulayacaksın.

    "Evet, eğitim çok uzun... Daha kötüsü, bu uzun eğitim hiçbir işe yaramıyor. Eğitimimizle övünüyoruz ama övündüğümüzle de kalıyoruz.

    “Artık bir ortaokul çocuğu bile Aristo’nun bildiklerini biliyor,” diyorlar. Yok canım! O çocuk Aristo’nun bildiğinin çeyreğini bilmediği gibi, onun yaptığını da yapamıyor.

    Bu eğitim tam aksine, insanların yaratıcı taraflarını öldürüyor. " #41693730

    Eğitim konusunda her zaman eleştirisini yapar hoca. Özellikle okullarda verilen eğitimin yetersiz ve gelen iktidarların dayatması olduğunu söylüyor. Ders kitaplarının yetersiz, içeriklerinin detaysız, tarih bilgisinin zayıf olduğunu söylüyor. Hepsinde haklı. Bir de EBZER eğitimin tekrar gelmesi gerektiğini söylüyor. Ezberden kasıt, sınav için ezberlenen bilgiler değil, bir konunun ezberlenip anlaşılmasından bahsediyor. Ezberlemediğin şeyi nasıl anlayacaksın, anlamadığın şey aklında nasıl kalacak? Bunun mutlaka geri gelmesini istiyor. Öğrencilerin tembelliğinden şikayetçi. Özellikle üniversite kantininde yemek yemek dışında, kahve içmek dışında çok takılanların kesinlikle tembel insan olduklarını söylüyor. Hocalarda bunu yapıyorsa, onlarda tembeldir diyor.

    Öğretmenlerin, silkinip eskisi gibi idealleri olan insanlar olup, toplumda tekrar yerlerini almanı istiyor. Özellikle eğitim enstitülerinin kapanmasını buna sebep oldu. Nitelikle öğrenci yetişmiyor diyoruz, çünkü nitelikli öğretmen yok. Öğretmen ona verilen ders programını işleyen kişi değildir, öğretmen yol gösterir, bir çocuğun yeni şeyler keşfetmesini sağlar ve rol model olabilir. Eskiden öğretmenler maaş bir kenara, insan yetiştirmek için çalışırlardı. Çünkü Cumhuriyet terbiyesi bunu gerektiriyordu. Kendilerinden daha fazlasını vermesi beklenen bir meslek grubu olmasına karşın, değişen yönetimle tamamen normalleşme yaşıyorlar ve bariz bir şekilde önemlerini yitiriyorlar. Ve İlber Hoca onlardan toparlanmalarını ve aramızdaki yerlerini geri almalarını istiyor. Bir lider olarak!

    Her okur bir şeyler keşfedecek bunu biliyorum. Özellikle gençlerin zaman kaybetmeden, kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor. Hepimiz bazı fırsatları kaçırmış ya da tembellik etmiş olabiliriz ama başkalarının bu treni kaçırmamasını sağlayabiliriz.

    İlber Hoca kitabın başında “12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası” diye bir ayrım yapıyor. Bu bölüme özellikle dikkat edin, treni nerede nasıl kaçıyorsunuz kendi kendinize mutlaka sorun.

    Keyif alarak okudum, üzülerek kaçırmış olduğum şeyleri gördüm. Vakit hiçbir zaman geç değil, o yüzden hayal etmek yerine, harekete geçmenin tam vaktidir!

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür eder, kitabı hızlıca temin edip, okumanızı öneririm. 10/10

    *

    Ve son söz;

    "Herkes kendi talihinin mimarıdır(...)

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır." #41681934
  • Zygmunt Bauman “Yasa Koyucular ve Yorumcular” adlı eserinde ana tema olarak, entelektüel bir sınıfın ortaya çıkışı, bu sınıfın yükselişi ve son tahlilde bu sınıfın gerileme sürecini anlatmaktadır. Ve fakat aynı zamanda kendisinin kavramsallaştırdığı önemli benzetmeler ile bu entelektüel sınıfın serüvenini irdelemektedir. Bauman’ın bu çerçevede anlamaya ve anlatmaya çalıştığı süreç modernlikle yakında ilişkilidir. Dolayısıyla modernliğin iniş çıkışları bu çalışmayla eklektik bir durum arz etmektedir. Bauman aslında bir yönüyle bir sorgulama içerisindedir. Entelektüel kimdir? Entelektüel sınıf kimlerden oluşuyor? Entelektüelin doğuşu nasıl olmuştur. Bu entelektüeller toplumu değiştirebilecek güce sahip midir? gibi sorular bu çalışmanın önemli bir unsurunu barındırmaktadır. Yazara göre, entelektüel çalışmaya ilişkin tipik modern stratejiyi en iyi sergileyen şeylerden biri "yasa koyucu" benzetmesidir. "Bu rol, görüş ayrılıklarını hükme bağlayan otoriter ifadeler kullanmayı ve bir kez seçildiklerinde doğru ve bağlayıcı hale gelen görüşleri seçmeyi içerir. Bauman’a göre yasa koyucular. Biraz da kendi işlerini kendileri icat ediyorlar. Eserin son kısımlarında bir sesleniş söz konusudur. Bauman’ın bu seslenişi entelektüelleredir. Bauman entelektüelleri postmodern çağda hakikate çağırmaktadır. Yani entelektüelin görevi hakikati söylemektir. Bu bağlamda Bauman, modernitenin postmoderniteye dönüşümü mevzusunu irdelemektedir.

    Eserin giriş kısmında modernite ve postmodernite kavramlarının genel anlamda karıştırılan iki kavram olduğuna değinilmektedir. Esasında benzer karşıtlıkların -"sanayi toplumu" ile "sanayi sonrası toplum" ya da "kapitalist toplum" ile "kapitalizm sonrası toplum" gibi- eşdeğeri olarak kullanılmadığını anlatmaktadır. Zira modernite ile postmodernite, kendi kendine oluşturulmuş ve büyük ölçüde kendi konumunun bilincinde olan kültürel ve sanatsal üslupları betimlemek üzere kullanılan "modernizm" ile "postmodernizm" terimlerinin eşanlamlısı olarak da kullanılmadığına değinilmiştir. Eserde kullanıldığı şekliyle modernite ile postmodernite kavramları, "entelektüel rol"ün yerine getirildiği birbirinden tamamıyla farklı iki bağlamını ve bunlara yanıt olarak gelişen iki ayrı stratejiyi gösterdiğini söylemektedir
    Modern ya da postmodrem olan bu önemli iki pratiktir; iki tarzdan birinin ya da ötekinin egemenliği, iki kavramı entelektüel tarihin dönemleri niteliğini kazandırdığını ifade etmektedir. Birbirini izleyen tarihsel dönemler olarak modernite ile postmodernite fikri tartışmalı olsa da, iki pratik arasındaki ayrımı belirtmek, "ideal türler" olarak olsa bile- yararlıdır. Bu ayrım, var olan entelektüel karşıtlıkların özünü ve mevcut entelektüel stratejiler yelpazesini açığa çıkarmak açısından yararlı olacağı kanısındadır. Entelektüel pratiklerle ilgili olarak, modern ve postmodern terimleri arasındaki karşıtlık, dünyanın, özellikle de toplumsal dünyanın doğasını anlamadaki farklılıkları, aynı zamanda da entelektüel çalışmanın buna bağlı doğasını ve amacını anlamadaki farklılıkları gösterdiğini belirtmektedir.

    Entelektüellerin Etiyolojisi
    Bauman bu bölüme başlarken bir entelektüel tanımının tartışmasını yapmaktadır. Çünkü ona göre entelektüelin birden çok tanımı vardır ve fakat bu çokluğun aynı zamanda ortak yönlerinin de olduğunu vurgulamaktadır. Paul Radin, “entelektüel” tanımlamalarının hepsi de “kendini” tanımlamadır. Dolayısıyla önerdikleri her tanım, kendi kimliklerinin sınırını çizmeye yönelik bir girişimdir. Her sınır alanı ikiye ayrılır: “burası ile orası”, “içerisi ve dışarısı”, “biz ve onlar” şeklinde açıklamaktadır. Entelektüel kişinin ancak başka bir kültürle ya da başka bir metinle karşı karşıya geldiğinde kendini anlayabileceğini söylemektedir. Bauman tanımlamalar ve kavramalarla ilgili olarak belirli bir kavramın yansıttığı ve hizmet ettiği egemenlik yapısı hangisi olursa olsun, bütün bu tür kavramlar bir bütün olarak yapının egemen tarafınca değil, entelektüeller tarafınca üretilmekte, rafineleştirilmekte ya da mantıksal açıdan geliştirilmektedir. Entelektüeller kategorisi hiçbir zaman tanımsal açıdan kendine yeterli olmamıştır ve asla olmaz demektedir.

    Arketip ve Ütopya
    Bauman’a göre “erken modern” entelektüelin nasıl olduğunu anlamanın yolunun Batı tarihini, özelde Avrupa tarihini iyi bilmekten geçtiğini belirtmektedir. Bunu anlamak için Les Philosopes’i incelemiştir. Bauman bu grubu entelektüellerin öncüsü olarak görmektedir. Bauman, Les Philosopes’in bir ütopyayı ortaya attığını söylemektedir. Bu grup farklı meslek gruplarını içerisinde barındırmaktadır. Bu farklılıkları bir araya getiren asıl unsur toplumu anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Bunlar değişen toplum yapısını ve değişim unsurlarını anlama çabasındadırlar.

    İktidar/Bilgi Sendromunun Toplumsal Kökeni
    Bauman bu bölüme Lucien Febre’nin bir söylemiyle açıklamalarına başlamaktadır. “Her zaman korku ve her yerde korku”. Modernlik öncesi dönemde yaşayanların güvenliğini sağlamak ve tehlikeye karşı savaşmak için kullanmayı öğrendikleri tek silah ne kadar güçsüz gibi görünse de kendi yoğun sosyalleşmelleri ve insan ilişkilerinin karmaşıklığıydı. Modernlikten önce insanının küçük ve istikrarlı, dolayısıyla sıkı sıkıya denetlenen dünyası, on altıncı yüzyılda büyük bir baskı altına girmiş ve bir sonraki yüz yılda geri dönülmesi imkânsız biçimde parçalanmıştır.

    Baumana göre asıl tehlike köksüzlüktür. Sürekli hareket halinde olan ve her yerde yabancı olan bu insanlar, toplumsal olarak görünmez kalmışlardı. Bundan dolayı, yasa koyucular dikkatlerini “efendisiz” insanların görünürlüğünü artırma ve böylece onları gözetlenebilir hale getirmeye yönelttiler. En basit yöntem ise damgalamaktı. Çünkü bilgiye sahip olmak aynı zamanda iktidara sahip olmak demekti. Bauman’a göre modern iktidar biçimlenmesinde gerçekten yeni olan şey, pastoral ve yönlendirici tekniklerin laikleştirilmesiydi. Yönetilenler Tanrı'ya giden yolu bulmak için gerekli becerilerden yoksun bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda bilgililerin gözetimi, yardımı ve ıslah edici· müdahalesi olmadan insana yakışır bir yaşamı sürdürme imkânları da ellerinden alınmıştı.

    Bahçıvanlara Dönüşen Avlak Bekçileri
    Bauman bu bölümde modern dönemi anlamlandırmak için “bahçıvan ve avlak bekçileri” metaforunu kullanmaktadır. Ona göre doğanın bir amacı yoktur. Bahçenin uzmanı bahçıvandır. Nasıl ki bahçıvan bahçedeki olumsuzlukları ve düzensizlikleri ortadan kaldırma görevini üstleniyorsa modern entelektüeller de bu görevi toplum namına üstelenmektedir. Modern yasa koyuculara göre toplum tek başına bırakılamaz. Çünkü modern entelektüellere göre insanları yalnız başına bıraktığında neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremezler.

    Halkı Eğitmek
    Bauman bu başlık altında halkın ve kültürün temelinin bozulmasıyla eğitime duyulan ihtiyaç ortaya çıkmıştır ve bu eğitimi sağlayacakların yasa koyucular olduğunu şu şekilde açıklamaktadır: “Üzerinden geleneğin pespaye giysileri çıkarıldığında halk, "kendisi olarak insan’ın o saf, eski durumuna, insan soyunun ibret alınacak birer örneği durumuna indirgenmiş olacaktır”. O zaman yalnızca bir niteliği paylaşacaklardır: Sonsuz işlenme, biçim verilme, kusursuzlaştırılma kapasitesi. Eski ve pejmürde giysileri üzerlerinden attıkları için yeniden giydirilmeye hazır olacaklardır. Bu kez elbise dikkatle seçilecek, titizlikle tasarlanacak ve aklın öngördüğü gibi, ortak çıkar ölçüsüne uygun olarak biçilecektir. Tasarımcıların iradesi yalnızca akıl tarafından sınırlandırılacaktır. Sonunda elbiseyi giymek zorunda olanın ne doğru seçimi yapabilme yetileri vardır, ne de olasılıkla böyle bir şeye gönüllüdürler. İnsan soyu kusursuzlaşma gücüyle ilgili hiçbir sınır tanımaz. Bununla birlikte, türün özelliği onun üyeleri olan bireylerin özelliklerine dönüşmez. Aksine onlar -bireyler-kendilerini bu mağrur türün gerçek üyeleri haline getirecek kaynaklardan yoksundurlar. Böyle bir dönüşüm Akıl ile iletişim içinde olan ve dolayısıyla ortak çıkan neyi gerektirdiğini bilenlerce yönlendirilmelidir.

    Kültürün Keşfi
    Bauman bu başlıkta tarihsel olarak ortaya çıkan şekilsel ve zihinsel kültürün farklılıklarını anlatmaktadır. Bauman’a göre “kültür” kavramı 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıktı. Zira o yıllarda insanlar arasında fiziki ve davranış farklılıkların farkına varıldı. Tam ve net bir biçimde belli yerlerdeki yöre insanlarının belirleyici özellikleri ve belli tepki şekilleri tespit edildi. İnsanlar arasındaki bu farklılıklar daha önce de fark edilmişti fakat bu durumu “Tanrı nasıl dilediyse öyle yaratılmış” çıkarımıyla geçiştirmek Aydınlanma devrinde artık kabul gören bir açıklama değildi. Akıl, bu konuyu/bu farklılıkları kategorize etmeliydi. Kültürlerin keşfi üzerinde en önemli etkisi olan durum vahşi kültürlerin git gide zayıflaması ve buna bağlı olarak bahçeciliğin gerekliliğinin fark edilişi olduğunu söylemektedir.

    İdeoloji Ya da Fikirler Dünyası’nın Kurulması
    Bauman Fikirleri bir istenç durumu olarak ifade etmektedir. Asıl sorun sorunu tanımlamak olmamalıydı. Sorunun nasıl çözüleceğiydi. Mannheim’e göre iktidarı bilgili kılmak yerine, bilgi, iktidar sahibi olmayı deneyebilir. Entelektüelleri yasa koyucular olarak gören eski söylemin, başlangıçta böyle bir söylemi olanaklı kılan toplumsal koşullar tümüyle ortadan kalktıktan sonra yeniden canlandırılması girişimi.

    Yasa Koyucunun Düşüşü
    Postmodern döneme girerken modernliğin araçları o kadar mükemmelleşiyor ki devletin artık entelektüellerin hizmetlerine ihtiyacı kalmıyor. Kapitalizm her şeyi hele geçiriyor. Akla olan inanca da gerek kalmıyor artık. Rasyonel ilerleme fikrine insanları ikna etmenize gerek kalmıyor dolayısıyla Bauman bu durumu entelektüellerin düşüşü olarak görüyor. Dolayısıyla artık hakikat tek olmaktan çıkıyor. Simmel’e göre tüm önceki dönemlerde yaşamış insanların tersine, bir süredir herhangi bir ortak idealimiz olmaksızın, hatta belki de hiçbir idealimiz olmaksızın yaşamaktayız.

    Yorumcunun Yükselişi
    Bu başlıkta entelektüellerin artık grupların içerinde sadece birer yorumcu olduklarını ifade etmektedir. Çünkü artık her grubun bir yorumcusu vardır. Hakikat, yargı ya da beğeniye cemaatlerin ötesinde evrensel bir zemin bulma yolundaki tüm arayışlar boşunadır.

    Baştan Çıkarılanlar
    Bauman bu bölümde Gustave Le Bon’un yaklaşmakta olan çağın bir güruh çağı olduğunu belirtmekte ve açıklamalarında bunu temel almaktadır. Güruhu rasyonel yargıda bulunma yetisi olarak tanımladığı bireyselliğin yok edildiği bir toplumsal ortam olarak tanımlamaktadır. Bu güruhun yöntemi uygarlığın sonudur. Çünkü tüm uygar yaşantı, bireyin kendini kusursuzlaştırmasına ve akıl yaşamına yönelik bir güdüyü güvence altına alan ahlaki güçler zeminine oturtmaktadır. Uygarlık belli bir zihinsel yapının ürünüdür ve temelini halkın karakterinden alır. Artık rasyonel zihniyetin yerini alan halk zihniyetinin başat özelliği saflığı, naifliği, başkalarının yönlendirmesine tabi olması ve kendi denetlediği eylemlere girişmemesidir.
    Gasset’in karşıt ütopyası bize daha sonra ortaya çıkmış ancak olsa olsa sayısız öncelin sezgilerini ve iç görülerini daha da keskinleştirmiştir. Ortega’da yaklaşmakta olan kıyamet teşhisi, karın tokluğuna varoluşumuz, her türlü kısıtlamadan uzak bir yaşam özlemimiz, şımarık çocuk psikolojimiz, olduğumuzla yetinip, daha iyi olma konusundaki isteksizliğimiz üzerinde odaklanmıştı, oysa gerçekten soylu bir yaşam bir ömür boyu süren çabayla eşanlamlı olmalıydı.

    Bastırılanlar
    Bauman’ın dediği grup; çalışan kesim, işçiler ve yeni yoksullardır. Kitaptan alıntılarsak, Avrupa’nın modern tarihi boyunca entelektüelleri birleştiren şey, toplumsal dünyanın rasyonel örgütlenmesine duyulan gereksinim ve böyle bir örgütlenmenin ürününün bir tür sürekli "iç eğitim programı" olacağı şeklindeki imgeydi; beklenebileceği üzere, entelektüeller ideal toplum görüşüne kendi kolektif yaşam tarzlarından yola çıkarak biçim vermişlerdi ve gene beklenebileceği üzere, böyle bir ideale atfetmekten hiçbir zaman geri durmadıkları bir nitelik, akıl ile onun sözcülerine tanınan yüksek otoriteydi.
    Mevcut toplum türlerini aynı bakış açısından değerlendirme eğilimi söz konusuydu; bu toplumlar hakkında, Akıl modeli krallığına olan yakınlık dereceleri ve kendi başlarına böyle bir modelin tam olarak uygulanması noktasına gelebilme olasılıklarına göre hüküm veriliyordu.

    Sonuç
    Bauman’a göre devlet bir metalaştırma aracı durumundadır. Kapitalizm, pazarı üretmiş olduğu mutsuzluklarla beslenmektedir. Pazarın körüklediği kişisel yetersizlik korkuları, endişeleri ve bunun yol açtığı acılar, pazarın sürmesi için vazgeçilmez nitelikteki tüketici davranışını ortaya çıkarmaktadır. Modernite projesini tamamlanma aşamasına getirmek hâlâ entelektüellerin işleri olarak kalmaktadır. Esreden alıntılarsak özetle, Son bölümlerde, bugün, geriye bakıldığında, Püritenin başarısızlığa uğramış romansı olarak görünen şeyin anlaşılması ve izlenmesi güç öyküsünü izlemeye çalıştık.

    İster kendi ilk günahı nedeniyle olsun, ister bazı başka güçlerin komplosundan ötürü, Püriten tüketiciye, her ayrıntısıyla karşıtına dönüşmüştür; "haz" ya da "gerçeklik" ilkesinin değil, bir tür "rahatlık ilkesi''nin önderlik ettiği bir tip: Haz adına bile kendini yormaktan kaçınan, ne güçlü biçimde seven ne de tutkuyla nefret eden bir tip.

    Püriten, entelektüellerin daha iyi, rasyonel toplum planlarında ve stratejilerinde gereğinden fazla boy gösterdiğinden, bu özgül blöfün hayat öyküsü, birçok çağdaş entelektüel tarafından moderniteden postmoderniteye giden yolda en önemli olay olarak yaşanmıştır; zaten, entelektüellerin tayin ettiği her "rasyonalite taşıyıcısının" arkasında Püriten boy gösteriyordu ve onun ortadan yok oluşunun tanınması, daha sonraki tüm aslına uygun tasvir çabalan nı gereksiz hale getirmiştir. Bu yüzden, postmodern durumun en popüler betimlemesi/yorumu "tüketici toplumu" şeklindeki betimleme/yorumdur; yeni tarihsel dönemin en önemli özelliği olarak tüketicinin ortaya çıkışını ve (en azından sayısal olarak) egemenliğini gösteren bir betimleme.

    Feyzeddin Aytepe - 06.03.201
  • Kadınlar gününü yalnızca 8 martta böyle coşkulu kutlayıp gaza gelip diğer tüm günlerde değişen hiçbir şeyin olmaması gerçekten çok ironik.
    Kadın sürücülerin trafikte devamlı tacize uğraması yol vermek zorunda bırakılması, yine çalışma koşullarında kadınların erkeklere nazaran 2.tercih olması, neden mi? Her an hamile kalabilir her an ayrılabilir doğum iznine çıkabilir evliyse zaten idealist değildir gibi yobaz zihniyetler hala varlığını sürdürebiliyor çünkü. Ev kadınlarını yalnızca çocuk doğurmak ve yemek yapmaktan sorumlu olarak görenler hala etrafımızda ne yazık ki... Aman böyle oturma, aman böyle gülme,böyle giyinme,oranı açma,buranı kapama, diyen zihniyetleriniz cinsiyet farketmeksizin değişsede bugünlerin anlamı o zaman tamamlanmış olsa... Bugünün yalnızca kapitalizmin oyuncağı markaların indirim yapacağı günden bir farkı yok bence en azından şuan için öyle ama değişim yine biz kadınların elinde; yetiştireceğimiz çocuklarımızın elinde, çaba sarfettiğimizde değiştirebileceğimiz en azından zihinlerinde bir soru işareti bırakabileceğimiz çevremizin elinde ✊🏻🧠
  • Değişim, hem değişen kişi hem de değişimden etkilenenler için kaygı verici bir iştir. Sıklıkla, bir başka kişinin yeni fikir ve deneyimlere yönelmesinin, ona ulaşmamızı engelleyecek kadar geniş bir uçurum yaratacağından korkarız.
  • 132 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ben kimim Lucas ?
    Üstümden bir savaş ..
    Bir bombardıman ..
    Bir makineli uçak saldırısı ..
    Bir tren geçti ..
    Ve dönüp tekrar sana ..
    Soruyorum..
    tekrar sana Claus? Kimim ben ?
    Ya da sen cevapla K harfli şehirde yaşayan K harfli "Klaus" biriniz yanıt verin ..
    Sen bir yazar oldun,olamadın belki de ?
    Ve diğer sen!!! bir şairsin
    Ve ikiniz adına. .
    Ben sadece bir okuyucu olarak hanginizi savmeliyim? ..

    #SPOİLER

    Şimdi kitabi bitirmiş ve üçlemenin özüne inmiş olarak sakin sakin anlatmak gerekirse ..çok zor
    Ilk iki kitabı bir günde müthiş bir heyecan duygusuyla okudum ..gerçekten uzun zamandır böylesine yüreğimde at koşturan bir hikaye okumamıştım ..

    Müthiş sakin bir kitap..
    .. yazımı o kadar sade o kadar sessiz ki .ben deliriyorum o susuyor ..

    Burada ..
    normal insan yaşamından ,savaşla birlikte gelen değişim ,dağılım ,ölüm ve yıkıma geçiş var ..

    Çocuk istismarının pek çok şekli var ..
    Şiddetin en küçük yaştan başlayarak korunma içgüdüsü altında psikopat davranışlara kadar gitmesi var ..
    Saplantı ,takıntı adına her ne derseniz öldürecek kadar bağlanmak var ..
    Sürekli değişen bir "yalan" fırtınası var ..


    Aslolan bir hikaye var .. evet

    Ama..
    Etrafında milyon tane karakter bozukluğu sergilenen bir zaman dilimi var .. her karakter ayrı bir arıza veriyor ..

    Çünkü geçmiş bitmiş yeni bir dönem başlamış "savaş" adı altında her sey patlayan cam gibi tuzbuz olmuş oysa ki kitapta bir kaç satır hariç "Savaş " yok ...

    Belkide bunların hiç biri bu kitapta yok ..??? Tüm bunları ben uydurdum olamaz mı ???

    Kimsiniz ?

    X' in anne ve babası ..
    Hıımm üzgünüm oğlunuz iki gün önce öldü bayan ..
    Bunu söyleyen bir çocuk ,kendi ailesi onu ziyarete gelmediği için diğer insanlara manevi eziyet ediyor..
    yaftası "kötü"
    Peki gerçekten kötü mü?

    Başka bir örnek ..

    "O kadar çirkindim bir o kadar yalnız .."

    "14 asker ona tecavüz ederek öldürdüğüde. .begenilmenin mutlu maskesi var yüzünde .. deniyor .. annesi söylüyor bunu ..
    Sonra da evi ataşe ver diyor "yakın bizi" birlikte ...
    ..Söylenecek..
    ...hiç bir şey kalmıyor
    artık ..
    okumaya devam etmekten başka bir eylem gelmiyor "okuyucu"nun elinden ..

    Savaş ..bütün yaşamsal normların
    Iyilik kötülük kavramlarının ..
    Zamanın , ahlakın ve duyguların yerinden oynadığı bir cehennem .

    Ve savaş biter bitmez normal hayat yeniden akmaya başlamıyor aksine daha büyük bir varoluş kaosu ..
    Kimlik bunalımı. .
    Travma ..
    Ne ararsan üstüne üstüne geliyor ..

    Lucas ve Clausu ve hatta "Klaus" u uzun süre aklımdan çikaramayacağım sanırım ..onlar benim kütüphanemde yerlerini aldılar bile ..

    Agota Kristof çok okunmayan bir yazar olarak "kalmasın"derim açıkçası ..
    çünkü baştan _en sona kadar okuyucuyu sürekli şaşırtacak kadar iyi yazıyor ..
    Bir kitabı daha var Yky basımı Dün
    onu da okumayı çok isterim aldım listeye ..
    Ayrıca bizde yayınlanmamış üç kitabı daha mevcuttur ..umarım birileri basar ..

    Son söz olarak ..

    Kitabın filmi varmış Selman Ç.
    İzlemeliyiz mi ? Bilemedim :))
    https://youtu.be/a-vlh5WOWwY :))
    Bu güzel kitapları bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim ..

    Dip not ..
    size henüz kitabın asıl hikayesinden hiç bahsetmedim. .

    Iyi okumalar :)

    .
  • 280 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    20 bölümden oluşan bu kitap, 20 bölümlük bir film gibiydi. (Filmi de var diye duydum.)
    Kitap genel olarak Dorian Gray, Dorian'ın bir portresini çizen aynı zamanda Dorian'ın dostu Basil Hallward, portre aracılığıyla Dorian'la tanışan tabiri caizse Dorian'ın şeytanı Lord Henry karakterlerinden oluşuyor.

    Dorian; Basil'in sanat kaynağı, en güzel eserinin sahibi, genç, soylu bir aileden gelen, görenin dönüp bir daha bakmak isteyeceği güzellikte.
    Lord Henry; kitabın iyi duyguları yok edicisi, hedonist, maddeci, bir o kadar da bencil karakteri. (Bu kadar kötü özelliklerini saydığıma göre kitapta altını çizdiğim yerlerin neredeyse tamamının Lord Henry'e ait olduğunu itiraf edebilirim artık:)
    Basil Hallward; kitabın iyi duygu üreticisi, Dorian'a karşı inanılmaz derecede bağlı ressamımız.

    Dorian Lord Henry'nin zehirli düşüncelerini aldıktan sonra portreyi şu düşüncelerle evine götürür: "Geçen her dakika benden bir şey eksiltirken ona bir şeyler ekliyor... Değişen şu resim olsaydı da ben olduğum gibi kalsaydım(...)" (sayfa 40 )
    Evet dediği gibi de oluyor. Lord Henry tarafından ya da kendi tarafından her zehirlenişinde ve bu zehri etrafa saçışında portreden bir şeyler eksiliyor. Dorian'ın güzelliği, saflığı her geçen gün evin en izbe köşesinde kaybolup gidiyor. Değişimi hızlı bir o kadar da canice olan her zaman genç, güzel kalan Dorian hayatın acılarını zevk alarak, seyirci olarak izliyor. Lord Henry şu an bu yazıyı okusaydı sinsice gülüyor olurdu. Çünkü Dorian'ın değişim sebebi olduğunu bilmek ona zalimce bir zevk veriyordu. Basil'e ise bir o kadar hüzün...
    Dorian ve portresinin her geçen gün değişmesi dışında Oscar Wilde okuyucuların dikkatini birkaç noktaya daha çekmek istemiş: Her güzel iyi midir ya da her çirkin kötü? Günümüz insanlarının ve bu gidişle bir sonraki yüzyılın genelinin güzellik-çirkinlik kavramını iyi ve kötü ile bağdaştırmasını ele alan Wilde; aslında bu durumun her insan için geçerli olduğunu, her insanın içinde maddeci bir yan olduğunu iyiliğin güzellikten geldiğini acımasızca yazmış. Okurken ne kadar katılmak istemeyeceğiniz düşünceler olsa da dünyanın, insanların gerçekleri diyeceksiniz; bu iğrenç düzeni bozmak, gidip Dorian'ın, Henry'nin omzuna dokunup "Bakın kardeşlerim bu işler böyle yürümez. Ruhunuza çeki düzen verin." demek isteyeceksiniz. Ve hiçbir şeyi değiştiremeden kitabı, filmi bitireceksiniz. İyi okumalar