• Oğuz (Yaş 14) : Orgazm ne demek anne?
    Annem : Çok ayıp. Nerden duydun o kelimeyi? İleride öğrenirsin.
    Oğuz (Yaş 24) : Yaşasın Orgazm!

    "Kişinin eşini daha iyi tanıyabilmek için evlenmeden önce hayatını geçireceği kişiyi çıplak görme izni vardır."
    Ütopya / Thomas More

    Eşlerinizi iyi tanıdığınızı düşünüyor musunuz? Eşlerinizin nelerden hoşlandığını ya da şu an bu yazıyı okuyan istisnasız olarak herkesin annesinin ve babasının orgazm adındaki ötekileştirilmeye çalışılan, konuşulmasından korkulan, çekinilen duyguyu yaşayarak o kişiyi dünyaya getirdiğini biliyor musunuz? Muhtemelen biliyorsunuz, çünkü lise derslerinizde bu bilgi size teorik olarak sadece bir ders saatinde gösterildi. Fakat bu muazzam ve eşsiz duyguyu sırf toplum tarafından eleştirilirim, kötü görülürüm diye konuşmaktan çekiniyorsunuz. Üstüne çocuklarınızın da merak duyduğu bu tür sorulara doğru dürüst cevap veremiyorsunuz.

    Şu an bu yazıyı okuyan bir anne, bir baba ya da herhangi bir insan olabilir. Orgazm, eşlerin birbirlerinin vücutlarını ve aslında bir bakıma evliliklerinin sürecini tanıma aşamaları için olmazsa olmaz bir basamaktır. Bir doyumdur. Eşlerin ömür boyu birbirlerinin bağlılığı için attıkları bir imzadır. Bu vücut ve hoşlanılan zevklerin tanınma basamağı geçilmeden orgazmın da sadece vajinal seksten ibaret olarak düşünülme yanılgısı çok normal ve yaygındır. Böyle duygusuz kişilerin orgazmı salt geçici bir zevk malzemesi olarak düşünmesine şaşırmamak gerek. G noktası diye anılan Gräfenberg noktası, klitoris, klitoris şaftı, üretra, vulva, iç dudak ve dış dudak gibi tanımları öğrenip, ilişkileri duygusuzlaştırmaya ve kusursuzlaştırmaya çalışan bir porno endüstrisine rağmen uğruna bir hayat adanacak eşin de istekleri göz önünde bulundurularak bir ilişki nasıl yakınlaşma, tensellik, şefkat, sarılma ya da duygusal bağ gibi temellerden inşa edilebilir?

    Kitap her ne kadar kapağında "Kadınlar İçin Sıradışı Bir Rehber" olsa da ben kadınlardan çok ülkemizin erkeklerinin okuması gerektiğini düşünüyorum. Zira ülkemizde her zaman var olan cinsel açlık, bir erkeğin yanından geçen herhangi bir giyim tarzındaki kadını bir seks objesi olarak görmesi, tecavüzlere ve kadın ölümlerine gereken cezaların verilmemesi gibi düşünceler hastalıklı düşüncelerdir. Düzmek, becermek, koymak, kaymak, basmak, yaslamak, pompalamak, kaçak et kesmek vs. gibi bir sözcük dağarcığı çeşitliliği yeteneğinin, küfürlerin kadın organı ve anneler üzerinden gerçekleştiği bir ülkede olmasına şaşırmamak gerek.

    Halil Cibran'ın söylediği söz ülkemin bütün cinsel açlarına gelsin! :
    "Senin fikrin güzel kadından, çirkinden, iffetliden, orospudan, akıllıdan ve aptaldan bahseder. Benimki ise her kadında bir anne, bir kız kardeş ya da herhangi bir erkeğin kız evladını görür."

    Allah aşkına kadın ölümlerinin bir nicelik olarak kayıda geçtiği ve haberlerde zaplayıp kanıksadığımız -vah vah çevir şu kanalı ya bu ne biçim haber böyle de deriz- o kadınların bir ölüm sayacı gibi sayıldığı siteden kaçınızın haberi var? http://www.anitsayac.com Yoksa erkeklerin bu ülkede orgazm oldukları konu kadınlara tecavüz etmek ve onları öldürmek midir?

    Hastalık ancak aşı ve ilaç gibi yöntemlerle geçirilebilir. Bu konunun en iyi ilacı ise cinsellik konusunda çocukluktan beri olması gereken bir kesintisiz eğitim sürecidir. Merak açlığı ancak bilgi tokluğuyla doyurulabilir. Fakat biz tam tersine ne geleceğin yetişkinleri olacak çocuklarımıza böyle konulardan bahsederiz, ne de onlar sorular sormasına rağmen bu soruları cevaplamaya çabalarız. Bu konunun öğretilmesi ve bu konunun toplum içerisinde konuşulacak rahatlığa ulaşması maalesef şu an bizim ülkemiz için bir ütopya seviyesindedir.

    O zaman tekrar diyelim, yaşasın orgazm!
  • "Eğer; fakirlik, hastalık ve ölüm olmasaydı, insanoğlunun kibirden başı eğilmez olurdu..."

    - Hasan-ı Basrî (k.s) -
  • HİPODROM, Dokuz kedi, bir eş, 71 yaş, yenilmiş bir verem. ÖLÜM = çekilmez bir adam oldun yine Bukowski aksi, lanet!

    Bukowski'nin hayat hikayesi bu. 1991-1993 yılları arasında yazılmış. Kendini bir karakterin arkasına saklamaya tenezzül bile etmemiş. Bukowski hayattan o kadar bıkmış ki: ''Seksen ya da doksan yaşıma kadar yaşamak istiyor muyum? Ölmenin sakıncası yok benim için... ama bu yıl değil, tamam mı?'' diyor bir bölümde. İnsanlardan da bıkmış. İnsanoğlu ona göre, ''Gerizekalılar cennetinde bir bok yığınından ibaret.'' Oradan rahatsız edici görünebilir ancak ben de pek tesiri olmadı. Yani insanların gerizekalı olması, bir bok yığınından öteye gidememesi ilgimi çekmediği gibi beni rahatsız da etmiyor.

    Tam anlamıyla günlük bu. Satmak ve geçinme amacı taşıdığını da itiraf eden bir günlük. İç dökme de içeriyor, kelimeleri süsleyerek kendini pazarlama isteği de. Ancak acı gerçek şu ki ölümünden sonra yayınlanıyor. Yazma duygusunu ve hevesini son nefesine kadar içinde taşıması bir nebze olumsuzluğa ket vuruyor. Bukowski'yi açıkçası böyle bilmezdim. Yani diline geleni söylemesi elbette hoşuma gidiyor ancak kitapta bir yerlerde içime sinmeyen bir şeyler var ve ben bunu bulamadım. Bunu çekip çıkaramadım. Neyse Bukowski'nin her yerde karşıma çıkan sözünü söyleyeyim kendime bari ''Üzülme evlat, kaybettiğini sandıkların, kurtulduklarındır belki.''

    Bukowski için hipodrom öyle bir hastalık öyle bir hastalık ki bunu kendisi de dile getirmeden edemiyor. Kitabın ismi 'Kaptan Hipodrom'a gitti ve Dokuz Kedi Evi Ele Geçirdi' olabilirdi. :) Ciddi manada yazılanlarla daha bir etkileşim ve uyum içinde olurdu. Hipodrom, Bukowski'nin günaydın'ı, yemesi, içmesi, nefes alması gibi bir şey haline gelmiş. Bu konudan kendisi de müzdarip: ''Hem benim allahın cezası hipodromum var. Tükenmez bir konudur benim için hipodrom. Hiçliğin büyük ve boş çukuru. Kendimi feda etmek için giderim hipodroma; saatlerimi doğramak, katletmek için. Saatler katledilmelidir. Bekleyerek.''

    Kitap ile ilgili fazla söylenecek bir şey yok aslına bakarsanız. Okursanız size çok şey katacak da diyemem. Hele hele zaman kaybı hiç diyemem. Bence okuma takviminize sıkıştırabilirsiniz. Hayatı dolu dolu geçiren bir insanın ölümü bekleyişini, etrafındaki kalabalıklara karşı içinde büyüyen tahammülsüzlüğünü, çıkarımlarını değerli buldum. Keyifli okumalar dilerim.

    Mahler'siz olmaz.. (Kitapta sıkça geçiyor)
    https://www.youtube.com/watch?v=Les39aIKbzE
  • Bundan hareketle diyebiliriz ki kavrayışa yetenekli ve hazır olan bir kişi böyle bir rûha sahip olursa, ölüm vâsıtasıyla bedenden kurtulup ondan soyutlandığında (eğer ölümden önce, bedeninde tasarruf ettiği süre zarfında Vâcibu’l-vücud’u hiç tanımamış, onunla hiç alâkadar olmamış ve onun hakkında hiçbir şey duymamış ise) Vâcibu’l-vücud’a kavuşamaz. Ayrıca bu ayrılık yüzünden acı ve üzüntü de duymaz; bütün cismânî kuvvetleri cisminin bozulup dağılmasıyla mahvu perişan olur. Nasıl ki varlığına karşı bir şevk ve eğilim duymamışsa aynı şekilde yokluğu sebebiyle de acı hissetmez. İnsan şeklinde olan ve olmayan tüm canlılar için bu geçerlidir.

    Eğer ölmeden önce, bedeni yönetip kullandığı süre içinde Vâcibu’l-vücud’un varlığının bilgisine ermiş; yetkinlik ve azametini, saltanat ve kudretini bilmiş; ancak buna rağmen O'ndan yüz çevirmiş, hevâ ve hevesine uymuş ve bu durumda iken yakasım ölümün pençesine kaptırmış ise, öldükten sonra onu müşâhede etmekten mahrum kalır; O'nun cemâlini görme özlemi duyarak uzun bir azab ve sonsuz bir acı çeker. Sonra yeteneğine ve dünya hayatındaki hazırlığına göre ya uzun bir meşakkatten sonra çektiği acılardan kurtularak önceleri özlemini duyduğu Zât'ı müşâhede eder, ya da ebediyyen acılar içinde kalır.

    Fakat rûhu bedeninden ayrılmadan önce! Vâcibu’l-vücud olan varlığı bilen, düşüncesini onun celâline, iyilik ve bahasına özgü kılan, ölünceye değin ondan yüz çevirmeyen, bilfiil onu müşâhede ederken ve onun huzurunda dururken ölümün pençesine yakalanan kimsenin rûhu bedenden ayrıldığı zaman sonsuz bir lezzet, bitimsiz bir coşku, sevinç ve ferahlık duyar. Çünkü hayattaki müşâhede ile ölümden sonraki müşâhede arasında bitişiklik (ittisâl) vardır; ve bu müşâhedede acıdan eser yoktur. Çünkü bu hâl ve müşâhedeye nisbetle acı, kötülük ve engel (avaik) addedilen cismânî kuvvetlerin gerektirdiği duyumsal şeyler ondan ayrılmıştır.

    HAYY BİN YAKZÂN, ZÂTININ YETKİNLİĞİNİN VE ZEVKİNİN, VÂCİBÜL-VÜCÛD OLAN BU VARLIĞI HER DAİM MÜŞÂHEDE ETMEYE BAĞLI OLDUĞUNU ANLAYINCA, BU MÜŞÂHEDEYİ FİİLÎ OLARAK SONSUZA DEĞİN SÜRDÜRMEYE KARAR VERDİ. DÜNYADA TATTIĞI ZEVK, ÖLÜM SONRASINDA DA, ACIYLA KARIŞMAKSIZIN SÜRMELİYDİ. BUNUN İÇİN DE BİR GÖZ KIRPIŞLIK SÜRE BİLE ONDAN YÜZÇEVİRMEMELİ, SON NEFESİNE DEĞİN ONU BİLFİİL MÜŞÂHEDE ETMELİ VE BU HÂLDE ÖLÜME TESLİM OLMALIYDI.


    Nitekim şûfilerin imamı ve şeyhi Cüneyd Hazretleri, ölümüne yakın, bu müşahede hâline işaret buyurmak amacıyla ihvânına, "Bu zaman kendisinden istifade edilecek zamandır” dedikten sonra, "Allâhu Ekber” diyerek namaza başlamak için tekbir almıştır.

    Hayy daha sonra, mutlak varlıktan yüz çevirmemek için bu bilfiil müşâhedeyi nasıl ve ne şekilde sürdürebileceğini düşünmeye başladı,

    Her daim yüce varlığı tefekkür ediyordu!166 Fakat kimileyin gözüne ilişen bir nesne, kulağına çarpan bir canlı sesi, zihnini çelen aykırı bir düşünce, hastalık, açlık, susuzluk, boşaltım, sıcak ve soğuk gibi kimi etkenler, düşünmesini kesintiye uğratıyordu.167 Bu ise, onu içinde bulunduğu hâlden uzaklaştırıyordu. Müşahade durumuna yeniden dönebilmek için haylice mücahede etmesi gerekiyordu.

    Herhangi bir nedenle ondan yüz çevirdiği bir demde ya da bir aymazlık ânında, ansızın ölümün pençesine düşerek sonsuz bir hüsrana uğrayıp sevgiliden yoksun kalmaktan ve acıklı bir azaba giriftâr olmaktan çok korkuyordu. 168 Bu korku fenalıklar geçirmesine neden oluyor, fakat bir türlü derdine deva bulamıyordu.

    Sonunda, derdine çözüm bulmak düşüncesiyle hayvanları ve onların hâl ve hareketlerini araştırmaya başladı. İçlerinde mutlak varlığı bilip tanıyan biri olabilirdi. Eğer böyle birini bulabilirse, ondan içine düştüğü tehlikeli durumdan kurtulmasını sağlayacak bir çare öğrenebilirdi.

    Ne çare ki araştırmaları bir sonuç vermedi. Hayvanlar ecelleri gelinceye değin gece gündüz yalnızca yemek, içmek, çiftleşmek, ısınmak, serinlemek gibi doğal ihtiyaçlarını gidermek için koşturup duruyorlardı.168 Hiçbiri farklı bir amaç uğrunda davranış sergilemiyordu.

    İnceleme ve araştırmaları neticesinde gördü ki onlar Mutlak Varlığın bilincinde değildi, Aralarında ne O'nu tanıyan, ne de O'nu müşâhede etmeyi arzulayan vardı, Bu bulgular sonucu, onların tümünün yok olacağını veya yokluğa eş bir hâle geleceğini kesin olarak anladı.

    Hayvanlar hakkında ulaştığı bu yargının bitkiler için de, hem de öncelilli olarak geçerli olacağı ayan beyan ortadaydı. Çünkü bitkilerin biliş ve kavrayışı, hayvanlarınkinin ancak bir parçası olabilirdi.

    Eğer idrâk etme bakımından daha yetkin olan, Vâcibu’l-vücud’u bilebilecek bir yetkinlik derecesine erişmemişse, idrâkçe daha eksik olan bitkilerin bu düzeye hiç ulaşamayacağı öncelikle sabit olur. Kaldı ki incelendiğinde, bitkilerin tüm eylemlerinin beslenme ye büyüme ile sınırlı kaldlğı görûlmektedir.
    İbn Tufeyl
    insan yayınları
  • Benim için bir ilk, okuyup bitirdiğim ilk pdf kitap.
    Hayata gencecik gözlerini yummuş bir yazar, kanaatimce birazcık bile daha yaşasaymış büyük yazarlar arasında kendine rahatlıkla yer bulurmuş.
    Etkileyici hikâyeler...
    İnsanı sıkmayan, rahatsız etmeden anlatımını güçlendiren tekrar cümleleri...
    Savaş, acı, gençlik, hastalık, ölüm, aile...

    Tek tek hangileri olduğunu yazamasam da çok çok beğendiğim hikâyeler var içinde.

    "Korkunç bir sesi vardır zifirî karanlığın. Elinden kurtulamazsın, göz açıp kapamadan yenik düşü­rür seni, dize getirir. Anılarla çullanır üzerine..."

    Gece ve anılar üzerimize çullanmadan birkaç alıntı daha bırakayım...

    #36302584

    #36060979

    #36061134

    #36302148
  • Bugün olmazsa bile yarın, hastalık ya da ölüm, etrafımdakilere ya da bana uğrayacak ve bizlerden geriye leş kokusundan ve kurtlardan başka bir şey kalmayacaktı.
  • "Hepsine eziyet ediyorum," diye düşündü. "Acıyorlar bana, ama ölmem hepsi için iyi olacak." Bunu onlara söylemek istedi ama güç bulamadı kendinde. "Söyleyip ne olacak? Söyleyeceğine yap!" dedi kendi kendine.

    Tek gerçek "O", tek gerçek ÖLÜM. "O" her yerde. İvan İlyiç'in hep etrafında. Kâh paravanın ardında, kâh çiçeklerin arasında...

    İşinde hızla yükselen hırslı, mevki meraklısı bir sorgu yargıcı İvan İlyiç. Öylesine beklenmedik, öylesine hayal kırıklığı bir evliliği vardır. Bazen görmezden gelmeye çalıştığı mutsuz bir evlilik... Yeni ev, yeni düzen iyi gelecekti belki. Bir umut!

    Bir gün ölüm ve yaşam arasında sıkışıp kalmışlığı tattırdı hayat ona!
    Teşhisi konulamayan bir hastalık, hasta olduğuna inandırılamayan aile, arkadaşlar... Yani kalabalık yalnızlıklar! Hiç hazır değildi buna İvan İlyiç. Güçlüydü, her zaman sözü üstündü.

    "Her şey ölümden daha iyidir." diye düşündü.

    Acı çekmemek ve ölüp kurtulmak ister ve bir an gelir yaşama sımsıkı tutunmak ister. Bir umut her şey! Biraz önce umut doluyken aradan dakika geçmeden umudumuzu yitirmez miyiz bazen? Sanki biraz önceki bir başkası gibi öylesine umutsuz olmaz mıyız?

    Kim durabilir ölüm karşısında? Ölümü kabullenmiş olan İvan İlyiç için sorgulama süreci başlar. Ne yaptı yaşam boyunca, nasıl geçirdi hayatını, MUTLU muydu? Hazır mı sorduğu sorulara vereceği cevaplara?

    "Ya gerçekten de yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam, bilinçli seçtiğim yaşamım yanlışsa."
    İşte İvan İlyiç, bu cümleyi kurabilecek kadar emin değil yaşamından, yaşadığı yıllardan...

    Tolstoy, bu eserde hiç şüphesiz ölümü tüm ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Okurken İvan İlyiç olduğunu hissedip, yaşamın her anını sorgulamaya iten bir güç vardı sanki. Ara ara içim daraldı, içim karardı ve yeri geldi üzüldüm.
    Yine de pişman değilim okumaktan bu eseri. Usta yazar öyle bir tasvir etmiş ki ölümü, okumaktan pişman olmak mümkün değildi. İvan İlyiç'in Ölümü de kısa sürede okunan, uzun süreli etki bırakanlardandı.
    Tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...