Karamazov Kardeşler (1. Cilt)

·
Okunma
·
Beğeni
·
36.598
Gösterim
Adı:
Karamazov Kardeşler (1. Cilt)
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
455
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059372688
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Mavi Çatı Yayınları
Baba!..

Yoksul, silik bir kişilik sahibiyken karısından gelen parayla birden zenginleşiveren bir Rus. Hilekar. zeki. dalkavuk, tefeci. Nihilist. Hedonist. çıkarları için her şeyi yapabilecek bir adam. Zenginleştikçe arsızlaşan. oğlunun elinden sevgilisini almaya kalkışacak kadar şehvet düşkünü bir karakter ...

Büyük Oğul! ...

Mükemmel bir eğitim almış. çok zeki. her türlü değer yargısından sıyrılmış ateist bir kişilik.

Ortanca Oğul! ..

İnançlı. doğunun güzelliklerini üzerinde barındıran gittiği her ortamda saygı gören. savcının deyimiyle. "Hayırlı bir evlat!." Küçük Oğul! .. Ne büyük abi gibi materyalist ne de küçük kardeşi gibi halkçı. O bütünüyle Rusya'yı temsil ediyor.

Ve...

Bir aileyi allak bullak eden bir kadın. baba-oğul kavgasının. felaketlerin en büyük sebebi. belki de en başta gelen öğesi...
Ve...

Üçkağıtçı, bukalemun, sapkın. gayrimeşru bir uşak. Efendisine ihanet edebilecek. para için her şeyi yapabilecek bir makyavelist ve dalkavuk. Ömrünün sonlarına doğru aklını kaybediyor ve kendini öldürüyor.

İşte Karamazov Ailesi ...
1025 syf.
·14 günde·10/10
Baylar ve bayanlar, sizlere birazdan gerçeği sunacağım. Tüm çıplaklığıyla kendi gerçekliğimi ortaya koyacağım. Yazacaklarım ne romanla ilgili ne de romanın dışındadır. Ne incelemenin hakkını verecektir ne de incelemeden bağımsız olacaktır. Ne okunmayacak kadar değersizdır ne de okuyunca aydınlanacak kadar değer doludur. Uzun lafın kısası, her şeyi barındıracaktır ama hiçbir şey bulunmayacaktır.

Her şeyden önce Dostoyevski'ye bakışımı görüşlerimi aktarmak isterim. Bunun için de ilk başta kendimle alâkalı bir paylaşımda bulunacağım. Kendimi bildim bileli, beni tanıyan ve/veya bir şekilde izlenim oluşturabilecek kadar algısına girdiğim insanlar, beni hep 'anormal' veya 'farklı' diye nitelendirmişti. Tabii onların, bu şekilde düşünmelerini sağlayan çok fazla unsur var.
Ancak onlardan şimdi burada bahsetmeyeceğim. Kendimi ve hayatı gerçekten anlamaya başladığım ilk andan, bu ana kadar sadece üç tane olguyu ilginç buldum ve bu olgulardan dolayı da sadece iki eyleme -biri teknik olarak eylem sayılmaz-
tutkuyla bağlandım.
Olgular: 1-) Doğa 2-) İnsan Psikolojisi 3-) Felsefe
Eylemler: 1-) Gözlem 2-) Anlama
Şimdi, tüm bunları göz önüne alınca; Dostoyevski okuyanlar, ona karşı nasıl bir hayranlık beslediğimi sezinlemiştir. Ama onlara, şunu söylemek isterim:
"Siz daha bir şey görmediniz!"
Okumayanlar için ise tüm samimiyetimle şunu söylemek isterim ki:
"Mağaranızdan çıkın, lütfen! Çok şey kaçırıyorsunuz."
Hazırsam başlıyorum.

Kurgusal romanlarda, Dostoyevski en iyi yazar olmayabilir. Fakat eldeki kurguyu doldurma konusunda, ondan iyisi olmadığını düşünüyorum. Bunu, şu şekilde anlatabilirim; yaşamış ve yaşayan bütün yazarların -en bilinmeyenleri de dahil- hepsine aynı bitkinin tohumunu -kurgu- ve aynı büyüklükte bir toprak parçası -kağıt ve kalem- verelim ve kendi hallerine bırakalım. Yaklaşık bir yıllık bir süre boyunca hepsini, kendi hâline bırakalım. Sonrasında hepsini tek tek gezelim. Kimilerinin tohumu fidan vermeye başlamış olur, kimilerinin hâlâ toprağın altında kalmıştır veya girip gitmiştir, kimilerinin yeşerdikten sonra kurumuştur, kimilerinin güzel bir fidana dönmüştür vb. bir çok ve neredeyse hepsi birbirinden farklı şekillerde sonuca ulaştırmıştır. Fakat Dostoyevski'yi benim gözümde ayıran; tohumdan önce toprağa vereceği ilgi ve anlayıştır. Onun alanındaki toprak bambaşka bir şekil almıştır. Neden mi böyle düşünüyorum? Çünkü, Dostoyevski tohumu ne kadar iyi anlayacaksa, toprağı da bir o kadar iyi anlayacaktır. Derin anlayışı ile gelecek olan yaklaşımlar da en iyisi olacaktır. Tohum için en iyi yeşerme noktasını, ne kadar suyu alması gerektiğini, toprağın ona neler sunabileceğini/sunamayacağını vs. tohum ve toprak ilişkisine dair en ufak ayrıntıya kadar irdeleyerek en iyi sonuca varacağından eminim. Süre uzun olsaydı eğer; 10 yıl, 20 yıl vs. gibi zaman dilimlerinde ortaya çıkacak bahçelerden, gölgesi ve güzelliği için gideceğim Dostoyevski'ninki olurdu. Çünkü, doğaya, yani 'gerçek'liğe en yakını onunki olurdu.

Dostoyevski ve Psikoloji. İki ayrı kelime, bir insan ve bir kavram, ama benim gözümde hepsi bütünleşmiş. Dostoyevski'nin, insanın içinde hissettiklerini ve kafasında dönüp duran düşüncelerini anlama yetisi gerçekten muazzam derecede güzel ve korkutucu. Bu durumu, şu şekilde açıklamak isterim; bütün insanlar bir araya gelmişiz ve önümüzde hepimizin yan yana ilerleyebileceği büyüklükte bir mağara -insanın kafası ve ruhu- var. Ve herkes içeride özgürce ve rastgele hareket edebilse bile, kimse kimseye rahatsızlık veremeyecek kadar içi büyük. Bizi mağaranın içinde ne beklediğini bilmiyoruz. Hatta kimileri, neden mağaranın önünde ve diğerleri ile beraber olduğunu da bilmiyor. Ama içgüdüsel olarak, hepimiz oraya doğru çekiliyoruz. Mağaraların derinliklerine ve bulundukları yerlerine göre ilerlemeyi güçleştiren durumları vardır. Aklıma hızlıca gelenlerden bir tanesi ilerledikçe oksijen seviyesi azalır. Attığımız her adımda nefes almak güçleşir. İkincisi ise ilerledikçe ışık da azalır. Görme duyusu ve sıcaklık gittikçe kaybolmaya başlar. Üçüncüsü ise, ilk ikisinin ve başka yan sebeplerin oluşturacağı etkisiyle bilinmeyenin getireceği korku duygusu tetiklenir. Bu da her adım attığımızda kendimizle savaş vereceğiz, demek oluyor. Şimdi, bu ve bunun gibi zorluklar var. İlk adımı kim atacak bilmiyorum, ancak ilk adımı atmadan ve ilk adımı atar atmaz bir çok kişinin vazgeçmesi kaçınılmaz olacaktır. Neyse, gelmeyecekleri bırakıp ilerleyenlerle devam edelim. İlerlemeye devam ettikçe, yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı vazgeçip geri dönenler olacaktır. Kimisi nefes almakta zorlandığı için, kimisi görememeye başlayınca anlamsız bir ilerleyiş olacağını düşüneceği veya bir şey yapamayacağını düşüneceği için, kimisi bulacaklarından korkacağı için, kimisi de bunların hepsinden dolayı ya da bunlardan bağımsız başka bir sebepten dolayı vazgeçip geri dönecektir. Dostoyevski ve ben ilerleyeceğiz. Açıkçası, bende de bunlardan dolayı vazgeçme istemi var. Ancak onun yanında iken ilerleyebiliyorum. Bana güç veriyor. Onun gözlemciliğini ve anlama yetisini, gözlemliyor ve anlamaya çalışıyorum. Mağaranın içinde ışığın yok denilecek kadar az olduğu yerlere geldik. Ben hiçbir şey görmüyorum. Onunla da ses ve dokunma yoluyla iletişim kuruyorum. O ise her şeyi görüyor. Gözleri ile bile olmasa da benim anlamadığım başka bir şeyle görüyor. Bana mağaranın içindeki taşları, ışığa ihtiyaç duymadan yaşayan hayvanları, orada çok az bulunan suyu, havadaki kokuları vs. her şeyi söylemeye ve anlatmaya başlıyor. Nelerden bahsettiği ancak o bahsettiğinde fark ediyorum. O söylemeden önce hiçbir şey yoktu. Fakat şimdi, mağarayı ve içindekileri aklımda canlandırabiliyorum. Bana taşların yapısındakileri ve dışarıdaki taşlardan farklılıkları ile benzerliklerini; ışıksız yaşayan canlıların neye benzediklerini, nasıl beslendiklerini, nasıl yaşadıkları ve aralarındaki ilişkileri; suyun burada nasıl olduğunu ve mağaranın içindeki yaşamı nasıl etkilediğini; havadaki kokuların nereden geldiklerini ve etkilerini anlattı. Bu güzel konuşmalara dalıp gitmişken bir anda fark ettim ki, biz hariç kimse kalmamış. Herkes vazgeçip geri dönmüştü. O anda tüm benliğime bir korku hâkim oldu. Dostoyevski'ye rağmen daha fazla ilerleyemeyeceğimi anladım ve ona söyledim. O ise "Sen git. Ben daha ilerleyeceğim. Şimdilik bir sıkıntım yok.'' dedi. Ve ilerlemeye devam etti. Geri döndükten sonra oluşan kargaşadan dolayı bir daha Dostoyevski'ye denk gelmedim. Mağaranın en sonuna kadar ulaştı mı, yoksa o da mı belli bir yere kadar gidebildi bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, en derine o gitti.

Roman hakkında söylemek istediğim az bir şey var. Onu da benzetme yoluyla söyleyeceğim. Çünkü, inceleme biraz uzun olduğundan sizleri daha fazla baymak istemiyorum ve düşüncelerimi daha iyi nasıl ifade edebilirim bilmiyorum.
Ressam: Dostoyevski.
Tuval: Roman.
Boyalar: İnsan.
Resim: Her renk kullanılarak ortaya çıkarılmış olağanüstü bir eser. Renklerin ahengi, birbirlerine olan uyumu ve güzellikleri ile çirkinlikleri bir arada.

İşte böyle, baylar ve bayanlar. İncelemem buraya kadardı. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Dostoyevski ile sağlıcakla kalın. Saygılarımla.

Dip Not: Hatalarım, noksanlıklarım ve saçmalıklarım için affınıza ve anlayışınıza sığınırım. Duygu ve düşünce yoğunluğundan uyuyamadım. Sıfır uyku ile bunu yazdım. Ki bu da sanrılı düşünceler oluşturmuş olabilir.
1025 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Değerli okurlar siteye üye olmadan önce, okuyacağım kitapları ben seçerdim. Seçtiğim kitaplarda da genellikle uygun fiyat seçeneği, daha çok dikkat ettiğim bir unsurdu. Ama siteye üye olduktan sonra, kitapların beni seçtiğinin ayrımına vardım. Ne garip bir hissiyat değil mi? Bir zamanlar otorite senin elindeyken, bu otoriteyi kitapların sahiplenmesi. Ama hiç şikâyetçi değilim. Bilâkis bu sayede, önceden niteliksiz bir okur iken, nitelikli bir okura dönüşmek yüreğimin en gizli köşelerinde tarifi olunamaz sevinçler yaratmakta. Ve biliyorum ki, bu fani dünyadan ayrılıp veda vakti geldiğinde ardımda, çocuklarıma çok değerli kitaplar bırakabileceğim.

Bazen hissettiğimiz hisler o kadar çok yoğundur ki, hislerimizi telaffuz ederken uygun cümleleri dile getirmede zorlanırız. Bilgi eksikliğimiz değildir, hislerimizi tercüman etmemize engel teşkil eden. Çünkü biliriz ki, hislerimizin izahında hangi kelimeleri kullanırsak kullanalım, kelimelerimizin kifayetsiz kalacağının ayrımındayızdır.

" Karamazov Kardeşler " Dostoyevski'nin eşsiz kaleminden hasıl olmuş bir eser. Kitaplığımda uzun bir süredir mevcut iken, neden bu zamana kadar okumayıp da muallakta bıraktığım için, kendi kendimi sorguladığım bir eser. Belki de, kitabın kalın olmasıydı gözümü korkutan. Kim bilir... Ne kadar da yersiz bir düşünceymiş hissettiğim. Kitabın kalınlığı ilk etapta gözümü korkutsa da, sayfalar arasında ilerledikçe, nasıl yanlış bir yargıya vardığımın ayırdına vardım. Evet, Dostoyevski'nin okuru yormayan yalın bir anlatımla okurun beğenisine sunduğu kitabı, kalın olmasının yanı sıra, bölümler arası geçişlerde dahi, takılmadan ve zorlanmadan ilerleyebilecek bir atmosfere sahip.

Dostoyevski'nin kitaplarını okuyan arkadaşlar bilirler. Yazarın din ve geleneklere nasıl bağlı olduğunu ve bu bağlılığını da bir şekilde kitaplarına yansıttığını. Bu durum Dostoyevski okuyucusunun yabancı olduğu bir şey değildir zira, okur aşağı yukarı bütün romanlarında aynı temanın işlendiğine şahittir. Bu kitabında da ayan bir şekilde, Tanrısal inancını verdiği örneklerle kahramanları vasıtasıyla hem sorgulamış, hem de biz okurların sorgulamasını sağlamıştır.

Dostoyevski'nin betimlemelerinde vurgulamış olduğu, kişi ve yer tasvirleri ayrıca psikolojik analizleri karşısında etkilenmemek yada büyülenmemek mümkün mü? Anlatım o kadar eşsiz ki sanki, siz de kurguya dahil olmuşsunuz.

Esere kısaca değinecek olursak; babaları olan Fyodor Pavloviç ve birinci eşinden olan Dmitri Fyodoroviç, ile ikinci eşinden olan İvan ve Aleksey Fyodoroviç arasında gelişen sevgisizliğin tetiklediği çıkar çatışmalarına değinilmiş. Üstüne üstlük baba ve oğulun Gruşenka isimli acılarla yoğrulduğu için, hayatı tiye alan bir kadına aşık olmaları kurgunun ana teması. Çocukların anneleri sağ olsaydı belki de, baba ve çocuklar arasındaki iletişim daha farklı bir boyutta gelişecekti. Kim bilir....

Annesi olmayan çocuğun görünmez olduğunu söylerler. Maalesef hayat herkese eşit davranmıyor. Kimileri rahat ve sıcacık aile yuvasında hayattan bihaber iken, kimilerinin de daha küçücük yaşta omuzlarına taşımakla mükellef oldukları ağır sorumluluklar yüklenmekte! Hem boşuna mı, demiş atalarımız, " Yuvayı yapan dişi kuştur. " diye!

Dostoyevski'nin keskin zekâsı ile harmanlamış olduğu ve sayfalar arasında ilerledikçe benim gibi, kendi hayatınızdan bir parça bulacağınız eseri mutlaka okumalısınız...
1025 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Böylesine önemli ve tüm edebiyatseverlerin okuması gereken bir kitaba benim gibi basit bir okuyucunun inceleme yazısı yazmasının gereksiz bir şey olduğunu düşünerek açıkçası yazmayı pek istemedim. Ama genellikle okuduğum kitaplar hakkında hiç olmazsa bir kaç satır da olsa bir şeyler yazma alışkanlığı beni rahat bırakmadı. Affınıza sığınarak kitap hakkında çok uzun olmamak kaydıyla kendi düşüncelerimi yazıya dökeceğim.

Öncelikle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kitap sadece bir roman değil. Roman'ın çok ötesinde bir şey. Sanki Dostoyevski bütün bir ömrünce içinde biriktirdiği, yazmak isteyip yazamadıklarını, söylemek isteyip söyleyemediklerini, eleştirmek isteyip eleştiremediklerini kısaca hayatı boyunca kafasında taşıdığı tüm düşüncelerinin tamamını neredeyse bu kitaba yansıtmış. Kitap aslında baştan başa bir çatışma, eleştiri ve felsefi düşünce kitabı.

Her şeyi o kadar güzel bir şekilde kurgulamış ve yerleştirmiş ki siz okurken, olayların heyecanından vah vah, tuh tuh diyerek farketmiyorsunuz ama sonrasında yazar burada ne demek istedi diye düşündüğünüzde ancak anlatmak istediğinin farkına varıyorsunuz.

Örnek vermek gerekirse: Siz, küçücük bir çocuğun hem de annesinin gözlerinin önünde tazılara parçalatılarak öldürtülmesine isyan ederken, yazarın aslında o annenin, bu vahşeti yapan efendinin hala ayaklarına kapandığına şaştığını söylemesindeki amacının ne olduğunu hiç düşündünüz mü acaba ? veya başka bir örnek verirsek, 5 yaşındaki çocuğu işkence görürken , yatağında rahat rahat uyuyan anneyi bize niçin anlatmıştı acaba ? Başka bir örnek daha vermek istersek ; esas duruştaki emir erini durmaksızın tokatlayan subayın hikayesini yazmasındaki amaç neydi acaba ? 14 yaşındaki bir çocuğun ağzındaki sosyalizm kelimesi, babasına yapılan onursuzluğu içine sindiremeyen küçücük bir çocuğun yaşadığı dram neden kitapta yer aldı acaba ?

Bin sayfa civarındaki kitapta yazılan olayların tamamının burada anlatılmasına imkan yok tabii ki. Benim demek istediğim yazarın kitapta yazdığı her cümlenin, her olayın kesinlikle bir karşılığının, bir amacının, bir mesajının olduğudur. Bence bu kitap, yazarın bir sanat abidesidir.

Başta da yazdığım gibi yazar kitapta dönemin sosyal, siyasal ve dini yapısı başta olmak üzere inanç ve inançsızlık, ahlak ve ahlaksızlık, adalet ve adaletsizlik, yoksulluk ve zenginlik, onur ve onursuzluk, iyilik ve kötülük, cahillik, zorbalık ...vs , gibi bir çok konudaki çatışmaları , yanlışları, doğruları ve bütün bunlar karşısındaki kendi düşüncelerini, kurguladığı olaylarla örnekleyerek, felsefi olarak bize anlatıyor. Ayrıca dönemin Rusya'sında olan yenilik ve değişikliklerden de zaman zaman bahsediyor.

Yazarın kitabın en son kısımlarında, Alyoşa'nın ağzından çocuklara verdiği öğütler ise sanki okurlara verilmiş son veda mesajları gibiydi.

Kitabın konusu ise adlarına Karamazov denen üç kardeş ve kendisine baba denemeyecek kadar ahlaksız ve karaktersiz olan bir babanın dramatik hikayesini anlatıyor. Bu arada bir kardeş daha var ama nedense onu pek Karamazov'lardan saymıyorlar.

Son söz olarak, mutlaka okunması gereken bir kitap diyorum.
1025 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Benim için incelenmesi en zor eser bu olacak sanırım. Eser son söz ile beraber on üç kitaptan oluşuyor. Kanaatimce günde bir bölüm okunup hepsi ayrı ayrı değerlendirildikten sonra eserin özü anlaşılabilir. Bu da ancak eserin iki veya daha fazla okunmasından sonra mümkün. Ben genelde incelemelerimde çok uzun boylu değerlendirmeler yapmaktan kaçınırım, yine de bu esere ilişkin söylenecek o kadar çok şey var ki; değerlendirmenin uzunluğundan ötürü kusura bakmayın. Biraz daha kısa olması için eserin olay kurgusundan ziyade felsefesini anladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım.

Eser ilgili değerlendirmelerime gelecek olursak; eseri iki kitaba ayırmak mümkün, bu kitaplardan ilki, Dostoyevski’nin bütün büyük romanlarında yer alan Katolik kilisesine yapılan eleştiriler ile Ortodoks kilisesi hakkındaki değerlendirilmelerden oluşuyor.
Katolik kilisesine yapılan eleştiriler Büyük Egzinisyoncu başlığı altında toplanmış. Bu bölüm kısaca şu şekilde; İsa bir kiliseye gelir, kilisenin baş rahibi onu doğrudan zindana attırır. Aralarında geçen konuşmada baş rahip, İsa’nın suçlu olduğunu, çünkü topluma iyi ile kötülüğü ayırmak gibi bir görev yüklediğini ancak insanların bu bağımsızlığı kaldıramadığını, bu yüzden mutsuz olduklarını söyler. İsa’nın ölümünden sonra kilise insanlardan bu bağımsızlığı almış ve onların mutluluğunu sağlamıştır. Bu konuşmadan sonra başrahip İsa’yı kovar ve İsa’da hiçbir şey söylemeden gider. Burada Dostoyevski, Katolik kilisesinin Hıristiyanlığı dünyevi arzular uğruna özünden nasıl kopardığını gözler önüne sermiştir.

Ortodoks kilisesine ilişkin değerlendirmeler ise neredeyse ilk kitabın tamamını kapsamaktadır. Kanaatimce bu kısımda Kilise ve Staretz Zoşima’yı ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Kilise, Ortodoks kilisesinin o an ki durumunu, Zoşimanın felsefesiyse olması gerekeni vurgulamaktadır. Ortodoks kilisesi, her ne kadar Katolik kilisesine göre daha masum olsa da, o da halktan kopuktur. Papazlar kiliseye kapanmakla, perhizlerle dini yaşadıklarını düşünmektedirler. Zoşima’ya göre din adamının görevi bunlar değildir. Din adamının görevi toplumla iç içe olmaktır. Din adamı dünya üzerinde işlenen her günahtan en az işleyen kadar sorumludur. Tanrı kilisenin içinde değil dış dünyadadır. Tanrıya ancak dünyayı sevmekle, işlenen günahlardaki sorumluluğu bilmekle ulaşılabilir. Zoşima’nın Alyoşa’yı işinin kilisede değil dışarıda olduğunu söylemesi de, gerçek bir din adamının görevinin ne olduğunun uygulamasıdır. Nitekim Alyoşa romanın ilerleyen bölümlerinde yeni nesile bir yol gösterici olacaktır.
Halk mucizelerle dinin bütünlüğüne inanmaktadır. Oysa Tanrı mucizede değil gerçektedir. İnsan Tanrı’ya inanmak istediği için mucizelere inanır. Yoksa Tanrı’yı inkar eden birisi için bu mucize değil, bilmediği yeni bir bilgidir. Ölen Zoşima’nın kokması da Tanrı’nın mucize de değil gerçekte olduğunun açık göstergesidir.

Eserin ikinci kısmındaysa daha çok olay örgüsü yer alıyor. Burada Alyoşa inancın, İvan İnançsızlığın, Dimitri dünyevi arzunun simgesidir. Bu kısımda Tanrı’nın varlığı, ölümsüzlük, Şeytanın varlığı gibi mistik konulardan izler mevcuttur. Ayrıca bu üç karakter eski Rusya’nın, çocuklar ise yeni Rusya’nın temsilcileridir. Çocukların içerisinde de İvanlar ve Alyoşalar bulunmaktadır. Eserin sonunda yer alan sahneyse, inancın eski ile yeni arasında bir köprü oluşturduğu ve yeni nesilin inanç, iyilik üzerine yönlendirilmesi gerektiği şeklinde yorumlanabilir. Kanaatimce bu son Ecinniler’ e de bir cevap niteliği taşımaktadır.

Çeviri ve zorluk seviyesine gelecek olursak; benim okuduğum eser İş bankası yayınlarının Nihal Yalaza TALUY çevirisiydi. Yayıncı açısından herhangi bir imla hatasına rastlamadım, ancak çevirmenle enerjimiz bir türlü tutmuyor. Kesinlikle kötü çeviri değil ama ben Ergin ALTAY, Mazlum Beyhan, Hasan Ali EDİZ’ den aldığım tadı Nihal Yalaza TALUY’ dan alamıyorum.
Okuma zorluğu konusunda ise;eseri okumaktan ziyade idrak etmenin zor olduğunu, eserin içinde okuyucuyu dinlendiren, sadece diyalog içeren kısımlarında bulunduğunu söyleyebilirim. Ayrıca eserde olay örgüsü 600. Sayfa gibi başlıyor. İlk kısım daha çok ayrı bir felsefe kitabı gibi. Felsefeden zevk almayanlar yada Dostoyevski’ye yatkın olmayan okuyucular bu kısımda biraz zorlanabilirler.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
1025 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
"Ustalık Eserim." ~Dostoyevski~

Etkinlik incelemesi mi şimdi bu? O zaman nezaket kuralları gereği önce bir teşekkürlerimizi sunalım. Bu arada, nezaket kurallarının canı cehenneme! İnsanı daha da iki yüzlü yapar böyle şeyler. Ancak böyle sevdiğim bir yazarın etkinliğini düzenleyen başta dostum Quidam olmak üzere hepinize teşekkürlerimi sunarım.

Not: İncelemede kitabın içeriğine girilmeyecektir. Daha çok okurda yarattığı hisleri anlatacaktır.

Öncelikle sitedeki ilk Dostoyevski incelemem olacağı için Dostoyevski'nin yarattığı fikir akımlarına kısaca değinmek istiyorum. Adam, birçok fikir akımını ortaya çıkarmasına rağmen o akımların tam bir destekçisi olmamıştır. Sırf bu yönünden bile benim gözümde en büyük yazarlardan biridir. Bir örnek vereyim Dostoyevski varoluşçuluk akımının öncülerinden biridir. Ancak bir Sartre, bir Camus gibi kafayı bu akımla bozmamıştır. Veya tam anlamıyla bir yeraltı edebiyatı yazarı değildir. Neden mi söylüyorum bunu? Çünkü Dostoyevski yeraltı edebiyatı kavramının da kurucusu sayılabilir. Böylelikle birçok akımı birleştirip ve o akımları da ince bir şekilde hissettirdiği için kendine has bir üslubu var. İşte bu yüzden benim için en sevdiğim yazarlardan birisi. Pek anlatamadım gibi, neyse şimdi kitaba geçelim.

Baş mı yapıt?

Öncelikle bu eseri benim için okuduğum ya da yaşadığım en uzun soluklu eserlerden biri oldu. Hatta kitabın başlarında öyle bir varoluşsal sorgulamalara girdi ki; bir an kendimi onlara kaptırıp olaylardan uzaklaştığım için korktum. Hatta o ilk sayfalarda "Yahu! Ne oluyor? Neredeyiz biz?" demekten kendimi alamadım. Bu yüzden çok güzel ve ilgi çekici bir kurgusu var desem yalan olur. Ancak böylesine zor bir kurguyu, böyle akıcı bir biçimde, dolu dolu anlatabilen başka bir yazarı daha önce hiç okumadım. Bilmiyorum bana katılmayanlar elbet çıkacaktır ama ben böyle düşünüyorum. İşte, dediğim gibi kurgudan dolayı yavaş yavaş ilerliyordu ki... Sonra bir şey oldu... Artık sıkıntıdan patlayacağım sırada o yavaş yavaş, ağır ağır ilerleyen olay yerini tüm olay örgüsünün bir anda tümüyle birbirine bağlanmasına bıraktı. Kafadaki tüm o ne diyeyim, belirsizlikler bir anda kendini aydınlanmaya bıraktı. Daha yarım saat önceki okuduğum yer 100 sayfa öncede kalmıştı, yalan değil. Öyle hızlanmıştım ki çünkü artık neler olacak insanı merakta bırakıyordu. Ancak o konuların ve düşüncelerin bir anda bağlanması kıyamet gibi çarpıyor! "Dosto. Hocam ben yaşlı bir insanım böyle gerçekler beni bir anda kalpten götürür." dedirtmedi değil yani. Tabi ki böyle bir eserin sonunun da çok güzel bitmesini isteriz değil mi? Şimdi, biz böyle düşünürsek Dostoyevski diğer evrenlerden bize bakarak kıs kıs güler. Çünkü kitapta tam anlamıyla bir son yok! Dostoyevski'de karşılaştığımız klasik durum. Her yazdığı eserin sonunu bir belirsizliğe bağlayıp, bence okuru düşünmeye davet ediyor. Dostoyevski okurlarının bir çoğunda yaşanan bir tıkanma vardır. İşte o tıkanmanın nedeni bu! Ki benim de Dostoyevski'nin en sevdiğim yönü de budur.

Mimar Sinan'ın Selimiye'si,
Dostoyevski'nin Karamazov'u

Dostoyevski'nin belirli kitaplarını okuyarak kendimi bir Dostoyevski okuru olarak görüyordum. Taa ki bu eserini okuyana kadar... Bu ustalık eserini okuduğumda yazarın hakkında pek çok şeyi kaçırmış olduğumu farkettim. Bu yüzden bu zamana kadar okumadığım için kendime biraz da kızgınım. Çünkü bu eser diğer eserlerine kıyasla en dolu, en zengin. Hani Mimar Sinan'ın Selimiye'si vardır ya işte benim için de Dostoyevski'nin Karamazov'u ustalık eseridir. Okuduklarıma göre sıralama yaptım en zengin içerikli olandan en az içerikli olanına;
1-) Karamazov Kardeşler
2-) Suç ve Ceza
3-) Yeraltından Notlar
4-) Budala
5-) Kumarbaz
6-) İnsancıklar
7-) Öteki
8-) Beyaz Geceler
Tabi bu sıralama sadece bana göre, başkalarına göre daha da farklı olabilir.

Kısaca bir karakterlerden söz ediş.

Kitaptaki çoğu karakterler Dostoyevski'nin diğer eserlerindeki ana karakterleri anımsatıyor. Okurken anlayacaksınız. :)

Aşırı kalın gelebilir, hayalinizdeki kitap olamayabilir, Dostoyevski'yi sevmiyor olabilirsiniz ancak hayatınızda birkaç defa Dostoyevski okuduysanız bu eseri de en azından bir kere okuyun. Bir insanın böyle bir nitelikli ve böylesine zor bir kurguyu nasıl doldurabildiğini görmelisiniz. İnanın takdir edeceksiniz. Ama şu kaçınılmaz bir gerçektir ki "Dostoyevski Adamdır!".

Son olarak inceleme yazmama destek olan tüm dostlara teşekkür ederim. Belki beklentinizi karşılayamayacak ama yazdım artık.

Ek: Dostoyevski Okuma Sırası - #27872199
1025 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Malesef bitti.. Özleyeceğim sizi Karamazov kardeşler..
Bir Dostoyevski kitabının, özellikle de böyle büyük bir başyapıtın incelemesini yapmak, tahlil etmek beni çok çok aşan bir durum.. Dilim döndüğünce kalemim yettiğince sadece üstünkörü bahsedeceğim bu harika kitaptan..

Kitap; ahlaken çökmüş, toplumun en küçük yapıtaşı olan, aile olamamış bir aile üzerinden eleştiriyor tüm toplumu. Bir cinayet davasıyla eleştiriyor tüm adalet sistemini. Bir manastırda geçen konuşmalarla eleştiriyor tüm bağnazlıkları. Bize dönüp en temiz, en masum olanlarımızın bile içindeki kötülüğü çıkarıp: "Kendi içiniz, kendi ahlakınız, kendi değerlerinize bağlılığınız bu denli kokuşmuşken sadece gördüklerinizle bir insanı suçlamaya, aşağılamaya utanmıyor musunuz?" diyor adeta.

Sözüm ona bu aile, sorumsuz bir babanın ilk eşinden olan Dimitri Karamazov, ilk eşin ölümünün ardından gelen ikinci eşten olan İvan ve Aleksey Karamazov isimli üç kardeşten oluşuyor ve baba ile bu üç kardeşin etrafında dönen olaylar anlatılıyor. Karakterlere kısaca bakacak olursak:

Baba: Bedbaht, bütün manevi sınırları aşmış, sonunda da en kötü şekilde göçüp gitmiş, sözüm ona "aile babası".

Dimitri: Yazarın ifadesiyle Rusyayi oldugu gibi temsil ediyor. Kültürlü ahlakli görünüp içki alemlerinde parasını ve karakterini çarçur eden, iyiliği seven, ama sadece etrafı iyiyken iyi olan kötüleşince sahip olduğu erdem kırıntılarını harcayabilen büyük oğul.

İvan: Mükemmel tahsil görmüş, oldukça kuvvetli zekâ sahibi bir genç; ancak daha genç yaşında hiçbir şeye inanmıyor, hayatta birçok değer hükmünden sıyrılmış, sadece mantıkla hareket eden ortanca oğul.

Aleksey(Alyoşa): Dindar ve alçakgönüllü, herkesin sevgisini ve saygısını kazanmış dindar, merhametli ve güvenilir küçük oğul.

Romandaki yan karakterlere de bakarsak Dostoyevski'nin karakter seçiminde kişilik konusunda kartelayı çok geniş tuttuğunu görürüz. Bir diğer nokta betimlemelerdeki ustalığı..

Okuduklarım sanki bir kurmaca değildi. Dosto almış defterini kalemini çıkmış kasabanın sokaklarına. Hiç acele etmeden gördüğü her şeyi aktarmış bize. Hatta bunu yaparken kitabın bir yerinde "Kanımca her şeyi baştan sona hatırlayıp gereken şekilde açıklayacak olursak bir kitaba, hem kocaman bir kitaba ihtiyaç olacaktır. Bu nedenle sadece beni özellikle etkileyen, aklımda ayrı yer tutanları anlatacağım için okuyuculardan özür dilerim" diye af dileyerek tüm olayların gerçekten yaşandığına inandırıyor okuru.

"Gerçekte, en ince romancının bile dikkatinden kaçabilecek binlerce ayrıntı olabilir." der Dostoyevski.. Ama sanırım bu kendisi için geçerli değil.. Olan tüm olayları, geçtiği mekanları, kişinin ruh halini, sahip olduğu inancının karakterler üzerindeki etkisine varana kadar öylesine betimliyor ki karakterin jest ve mimiklerine varasıya tahayyül ettiriyor.

Bir de adalet sistemi ve dini konular üzerindeki yetkinliği, bilgi birikimi beni çok etkiledi. Bir din adamı bilgisiyle inançlar hakkında uzun bahislerde bulunurken adalet konusunda da benim diyen hukukçulara taş çıkarır sanırım. Hele kitabın son bölümünde mahkemenin yaşandığı sahnelerde gerçek hayatta bir avukat ancak böyle güzel savunma yapabilir ve bir savcı ancak bu kadar üzerine gidebilir sanığın.

Kısacası çok beğendiğim bir kitap oldu ve kitaplığımın baş köşesinde sarsılmaz bir yere sahip oldu. Okumaya niyetlenenlerin kitabın hacminden korkmadan başlamalarını tavsiye ediyorum. Birkaç sayfa okuduktan sonra bırakamayıp kendilerini kaptırıp sonuna geliverdiklerini görecekler zaten. Keyifli okumalar..
1025 syf.
·22 günde·Beğendi·9/10
Anitk Yunan yazarı Sophokles'in Kral Oedipus adlı bir tragedyası vardır. Hatta bu oyunun Freud tarafından tanımlanmış sendromu bile vardır. Oedipus sonradan annesi olduğunu öğrendiği bir kadınla evlenir, sonradan babası olduğunu öğrendiği bir adamı öldürür. Karamazov Kardeşler'i okurken sıklıkla baba-oğul arasındaki nefreti inceleyen Kral Oedipus sendromu geldi aklıma. Bir kadını paylaşamayan baba ile oğulun arasındaki rekabet...

Birinci cildini kütüphanede bulamadığım için sadece ikinci cildini okuyabildim ama bu kadarı bile yetti. Yaklaşık 200 sayfa olan mahkeme sahnesini ve 100 sayfayı aşan sorgu sahnesini okuduğunuzda kitabın neden bu kadar kalın olduğunu da anlıyorsunuz.

Önce kitapta kullanılan üsluptan söz etmek istiyorum. Dostoyevski bu son romanında dönemine göre farklı bir üslup kullanmış. Anlatıcı, her şeyi bildiği halde hiçbir şeyi olduğu gibi açıklamayan, olayları sırası gelince tanrısal bakış açısıyla aktaran, şehirde yaşayan bir vatandaş olarak nakledilmiş. Kahraman bakış açısından büyük bir doğallıkla ve okuyucuya hiç çaktırılmadan tanrısal bakış açısına geçiliyor. Bu da Dostoyevski'nin sadece edebi anlamda değil teknik bağlamda da gayet usta bir yazar olduğunu bizlere gösteriyor. Sevmediğim şey ise bazı aynı sözlerin sürekli olarak tekrarlanması.

Kitap konu itibariyle üç kardeşin ve muhtemel bir üvey evladın hikayesidir. Fiyodor Pavloviç'in üç oğlu Dimitriy, İvan, Aleksey Karamazov ve evin uşağı Smerdyakov. Kardeşlerden biri birazcık serseri aşık, biri tanrıtanımaz, biri ise papaz. Baba Karamazov en büyük oğlu Dimitriy ile aynı kadına aşık olur ve aralarında amansız bir mücadele başlar. Kitap boyunca da baba ile oğulların ilişkileri ve aralarında tırmanıp giden gerilim, kardeşlerin birbirleriyle dayanışması, kadının paraya, erkeğin kadına olan aşkı ve toplumun tüm bunların hepsine verdiği tepki anlatılmaktadır. Kitabın kendi içindeki felsefesi olay örgüsüne güzelce yedirilmiş, kitap sıkıcılıktan uzak, akıcı bir roman haline getirilmiş.

Avukat Fetyukoviç'in mahkemede babalar ve oğullarla ilgili konuşması ve en merak ettiğim karakter İvan Karamazov'un içindeki şeytanla konuşması kitabın en sevdiğim ve en ilgimi çeken bölümleri oldu. Bunun dışındaki bölümler de gayet kaliteliydi.

Kalın ve ağır roman okumayı sevmeyenler sıkılabilir. Yine de ben herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
1202 syf.
Kitabı tek cümleyle anlatacak olursak: 'İnsan ruhunun dehlizlerine yolculuk' diyebiliriz.

Dostoyevski bu son romanında neredeyse bütün karakterlerinin bu dehlizlerinin kapısını açıyor ve bizi içeriye davet ediyor.

Peki bu dehlizlerde neler var?
- Şehvet, hirs düşkünü insanlar
- Tanrı öldüğü için, onu inkâr edince her şeyin mübah olduğunu ortaya koyan görüşte insanlar
- Mucize bekleyen ve kendilerini mucizeye ikna eden, bunun için Manastirlara koşan eğitimsiz Rus halkı
- Köleliğin kaldırılmasından sonra hala efendi olmaya çalışan insanlar, kölelik yıllarının hıncını üzerinden atamamış insanlar..
- Adaletin iki ucu: Avukat ve savcı..

ve daha niceleri...

Kitabın konusu, adı yaşadıkları muhitte hoş anılmayan Karamazov ailesinde yaşanan trajedidir: Baba Karamazov ve büyük kardeş Dimitri Karamazov arasında aynı kadına duyulan aşk ve miras meselesinin ardından yaşanılan bir trajedi.

Kitabı okurken yer yer "Ne kadar basit bir konu, bunun üzerine mi küsur sayfa yazmış yazar ve en önemli eseri olarak görülmüş bu eseri yazarın?" sorusu sorulabilir. Lakin ben kitabın basit olarak gözüken konusuna odaklanilarak okunulmasini tavsiye etmem. Yazarın ustalıkla yaptığı ruh tasvirleri üzerinden, o dönem dünyasının etkisinde bulunduğu felsefi, sosyolojik akımların insanların psikolojilerine etkilerini görmekteyiz. Bunların insanların zihin dünyasını nasıl şekillendirdiğini; olumlu ve olumsuz ne gibi etkileri olduğunu ve ne gibi etkilerinin olabileceğini ve nihayetinde bireyden bütüne giderek toplumun bunlardan nasıl etkilendiğini (etkilenebileceğini) görüyoruz.

Yazarın ortaya koyduğu karakterler ve onların neyi neden yaptığı üzerine akıl yürütmelerden hepimiz "Evet, yazar bu konuda çok haklı, insan böyle yapar bu konuda ancak neden böyle yaptığını kendisine açıklayamaz, biri sorarsa hemen reddeder hatta bunu yaptığını" gibi bir sözü kitabı okurken kendi kendimize sıklıkla diyebiliriz.

Ayrıca yazar bir sara hastası ve kötü bir babaya sahipmiş; kitapta da kendi hayatından bu tarz izleri görmekteyiz. Kendi hayatındaki bu iki konuyu kitapta önemli noktalara koymuş.



*SPOİLER




Bu kısımda kitaptan çıkarımlarimi paylaşmak istiyorum. Kitaptaki karakterlerin sıklıkla Tanrının varlığı, yokluğu ve yokluğunda yaşanabilecekler ve bunun yaratacağı sorunlar üzerine etkileyici diyaloglara şahit oluyoruz. Dostoyevski'nin çağdaşi olan Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' ve üst insan felsefesinin izlerini kitapta görüyoruz.

Küçük kardeş Alyoşa'nin bulunduğu manastırın stratezi (Şeyh gibi) Tanrıyı, manastır da klasik tarz dini temsil etmektedir. Stratezin ölümü ile beraber ailedeki trajedi de yaşanmaya başlar.

Stratez, ölmeden evvel kitabın baş karakteri ve kitapta herkes tarafından sevilen Alyoşa'ya sıklıkla aralarından ayrılma zamanının geldiğini söyler. Sonra da Alyoşa'ya kendisinin ölümü ile beraber manastirdan ayrılmasını ister. Çünkü artık dış dünyada kendisine ihtiyaç olduğunu özellikle ailesinin ihtiyacı olduğunu söyler.

Karamazov ailesinin babası, çocuklarının hiçbirine doğru düzgün babalık hatta hiç babalık yapmamış, para ve kadın peşinde hayatını geçiren, herkesin iģrenecegi bir karakter. Büyük kardeş Dimitri Karamazov asker olsa da bu meslekte tutunamamis, babası gibi para ve kadın peşinde olan ama babası kadar düşük seviye olmasa da hoş bir karakter değil. İvan Karamazov, okumuş, kültürlü ve kendine özgü fikirleri olan bir karakter. Bu üçünün de ortak özelliği Tanrıya olan zayıf inançlarıdır. Hatta inanmıyor da diyebiliriz. İvan karakterinin ağzından bunu kitapta ara ara duyuyoruz zaten. İvan "Tanrı yoksa her şey mubahtir" fikrine sahip ve bu fikriyle uşaklarıni da derinden etkiliyor. Stratezin 'İsa'sını gönderdiği 'dünya' böyledir: son derece kötü bir halde.

Bu inançsız karakterlerden birisi öldürülür, diğeri katil olur, diğeri delirmeye varan bir humma geçirir (şeytanla konuşur), birisi halk nezdinde rezil olur ve sürgün edilir. Adeta yazarın, Tanrısız bir toplum hakkında duyduğu endişeleri ve bu toplumun nasıl olabileceği hakkındaki fikirlerini Karamazov ailesi özelinde kitapta görmekteyiz. Sadece Alyoşa, ayakta kalır. (O bile manastirdan yani klasik dinden çıkınca ve stratezin ölümünden sonra inancinda gitgeller yaşar.)

Yazara göre klasik din anlayışı gerçekten sona erdi, bunu o da kabul ediyor. Ancak dinin ve tabiki Tanrının olmadığı bir dünyanın daha kötü olacağı inancını da taşıyan yazar, orta bir yolun bulunacağını, bulunması gerektiğini düşünmektedir. Yazara göre üst insan, keşiş kiyafetinde manastirda dünyadan elini eteğini çekmiş, perhiz yapan ve eğitimsiz mucizeye inandığı için mucize görmeye dünden razi insanlara mucize gösteren bir Alyoşa değil; redingotunu giymiş, manastirdan ve ordaki perhiz anlayışından sıyrılmış, toplum içinde saygı ve sevgi duyulan bir Alyoşa'dır.

"Belki de üstüninsan İvan değil de sensin."

Dimitri bu sözü Alyoşa'ya söyler ve kitapta sıklıkla gördüğümüz bir sahne yaşanır: Merakla ve büyük bir heyecanla Alyoşa'nin düşüncelerini açıklaması beklenir.

Kitabın en sevdiğim bölümünden biraz uzun bir pasaj alıntılayacağım, buraya kadar okuyan varsa heralde bu pasajı da okuyacaktır. Pasajda Şeytan, Ivan'a Tanrısız bir toplumu, insanları anlatır. Ve güzel bir tablo çizer. Lakin İvan, bunlari duymamak için kulaklarını tıkar. Çünkü o sırada hayalindeki bu şeytan imgesini kovmak istemektedir, kitapta sıklıkla karşılaştığımız bir gitgel yaşamaktadır. Burada önemli nokta, Tanrısızlığın güzel çizilen tablosunun şeytana söyletilmesidir ve Ivan'in bu şeytani kovmak istemesi.


"Eski görüşler, özellikle bütün eski ahlak kuralları yıkılacak, her şey yenilenecek, insanlar hayattan, sadece bu dünyada alabilecekleri mutluluk ve zevkleri tatmak için birleşecekler. İnsan ruhu tanrısal devliğe ulaşmış bir gururla yücelecek, tanrısal bir insan doğacak. İradesiyle, bilimlerle doğayı her an alabildiğine alt eden insan bundan durmadan öyle yüce bir zevk alacak ki, bu ona gökten beklediğini unutturacak. Hepsi, sonradan dirilmesi olmayan ölümlüler olduklarını öğrenerek ölümü ağırbaşlı, tanrısal bir soğukkanlılıkla kabullenecekler. Hayatın kısacık bir andan ibaret olduğunu anlayarak, gururun doğurduğu sitemleri unutacak, hemcinslerini çıkar gözetmeden sevecekler. Aşk ancak ömrün kısa bir zamanını doyuracak; bu kısalık fark edilecek, eskiden olduğu gibi “ölüm ötesinde sonsuz sevgiye” bel bağlamadan, olanca güçle sevmek bilinecek... vesaire, vesaire, buna benzer şeyler. Enfes doğrusu!"


https://youtu.be/Hi-j52g6jHY


Keyifli okumalar
672 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Dostoyevski'nin ağır psikolojik analiz ve insanı fazlasıyla düşünmeye yoran bir romanı.
Geçmişe bakıldığında özellikle insanlar tarafından din adamlarının,büyücülerin,putların hatta fiziki kusurla doğan insanların bile tanrı yerine ilahlaştırıldığı gözükmekte.Dostoyevski karamazov kardeşler romanında din unsuruna ve dinlerdeki aşırı bağnazlığa geniş yer vermiş.

Gecmişten günümüze din farketmeksizin bir ilah gibi cübbe öptürenler,tanrı buyruğu verenler,şifa dağıttığını söyleyenler,günah affedenler hala mevcut zira bunların devam etmesinin sebebi yine biz insanlarız.İnsanların kendi coğrafyasındaki inançlarını savunup diğerlerini kötülemesi fazlasıyla anlatılmaktayken yaşadıkları toplum ve çaresizlikleri,fakirlikleri açısından tanrı unsurunu insanların yarattığı vurgulanırken,tanrı dusmanı şeytanında aslında insanın ta kendisi olduğu açıkça anlatılmakta.

Anneleri daha onlar çocukken ölen ve sorumsuz,içki aşığı,ilgisiz bir babaları olan üç kardeşin hikayesini anlatmakta daha çok roman.Başkalarının yanında büyüyüp yetiştikleri ve anne baba sevgisinden mahrum kaldıkları için hayat bu üç kardeşi zorlu psikolojik savaşın içine kimi zaman bir eziklik duygusuyla,kimi zaman hırsla,kimi zaman asilik ve serserilikle en kötüsü de babalarına duydukları nefretle karşı karşıya bırakmakta.Çocukların yaşamda ki en temiz varlık ve saflık simgesi olduğunu ısrarla vurgulayan ve bunu romandaki Alyoşa karakteriyle yansıtan dostoyevski bir çoçuğun üzüntüsünün,çektiği acının,gözyaşının hiçbir şeyle mukayese edilemeyeceğini ve bir çocuğun hayatında acı iz bırakacak bir insana verilen en kötü cezanın bile fayda etmeyeceğini söylemekte.

Bunun yanı sıra o dönem popüler olan hristiyanlık ortadoksluğundaki staretz akımından sıkça söz edilmekte ve bu akımın o dönemki lideri rahip zosima'nın insanlar üzerindeki büyük beyin yıkıcı etkileri ve gücü göz önüne alınmakta.

Ömrü boyunca hayatında türlü zorluklar,sıkıntılar,çileler çeken yazar hayat kavgalarını,tecrübelerini,yaşanmışlıklarının tamamını biz okuyucuyla paylaşmıştır.
Karamazov kardeşleri okurken Dostoyevski'nin anlattıklarının bugünle benzer olmasına hiç şaşırmadım.
831 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Çok sevdiğiniz, aşık olduğunuz bi' kadın hayal edin. Gözlerinin derinliğinden, saçlarının dalga dalga yayılmasından ve de güzelliğinden bahsetmek istiyorsunuz.
Güzel bir şiir yazmak istiyorsunuz ki sizin onu ne kadar çok sevdiğinizi anlasın. Yahut bi' söz söylemek istiyorsunuz ama...
Ama hiçbir söz hiçbir cümle ve de hiçbir dilde siz, onu ne kadar çok sevdiğinizi yeteri kadar anlatamıyorsunuz.
İşte Karamazov Kardeşler için inceleme yazmaya kalkışıyorum ve hissettiklerim tamamen bunlardan ibaret. Bu kitabı anlatmak için hiçbir kelimeyi yeterli bulmuyorum. Ne yazsam da onu tam anlamıyla anlatabilsem diyorum ama yok, olmuyor!
Ben de bu yüzden size kitabı anlatmayacağım. Kitabın bana yaşattırdıkları ve hissettirdiklerini anlatabilirim ancak...
Tam 1 yıl önce 10-15 civarı hediye kitap gelmişti bana. Tabi içlerinde de Karamazov Kardeşler de vardı. Hepsini teker teker okumaya başladım ve Karamazov Kardeşler'e geldi sıra. Peki, okuyabildim mi?
Hayır okuyamadım :( Olmuyordu nedense. Öyle çok kalın bi' kitaptı önce. Sonra da ağırdı.
1 yıl geçti diğer kitapların hepsini okudum ama hala bunu okuyamadım :D
Ve dedim ki artık yeter! Bu kitabı okumalıyım.
Peki bu kitabı okumak neden bu kadar zor?
Başlıyorsunuz ama 831 sayfa, hani şey gibi düşünün.
Hap kullandığınızı düşünün ya da su içtiğinizi, ama bu öyle ki su hiç bitmiyor. Ama bitirmek de istiyorsunuz.
Ya da yemek yemek gibi. Önünüzde hiç bitmeyen bir yemek düşünün ve siz yedikçe yemek istiyorsunuz...
Karamazov Kardeşler bu yüzden zor bi' kitap.
Öncelikle derin, öyle girince 2 kulaç atıp çıkamıyorsunuz. Karayı görene kadar gitmeniz gerekiyor...
Ama Dosto sizi test ediyor onu söyleyeyim :D
200 sayfa boyunca diyor ki "Gel bi' test edeceğim seni, okumaya devam edersen ve ben de seni kabul edersem gerçek cennete ulaşacaksın..."
İşte 200 sayfayı okuyup( Kitabın Dörtte Biri) bütün testleri geçerseniz, kitap size açılıyor. Yeni bir evrene geçiş yapmış oluyorsunuz. Ve artık alacağınız hazlar sonsuz...
İşte bu kitap çok tuhaf, karmaşık, kendine çeken ve bağımlı yapan bir kitap.
Peki kötü tarafı ne biliyor musunuz?
KİTABA BAŞLADIĞIN ANDA DURAMIYORSUN!
Öyle sanki tiyatro izliyormuş gibi çok heyecanlı bir şekilde durmadan izlemen lazım.
İnsanlar birbirine saldırıyor, küfürler ediyor, aşklar yaşanıyor...
Ama bı ra ka mı yor sun.
İşte bu yüzden bu kitap okuması zor bi' kitap.
Basit bi' şekilde açıklamam gerekirse kitabı okumaya başladığınız anda Azrail yanınıza gelse, "Lütfen, birkaç gün ver de şu kitabı bitireyim!" demeye bile zaman ayıracağınızı sanmıyorum :D
Kitaptan kafanızı kaldırabilirseniz bence bu dünyada yapamayacağınız hiçbir şey yok :D
Neyse benim söyleyeceklerim bu kadar.
Sizi çok güzel bir kitapla baş başa bırakayım. Okumak isteyen herkese başarılar dilerim :D
Herkese İyi Okumalar...
1008 syf.
Kitabı bitireli uzun zaman oldu. Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden okudum. Nedendir bilinmez kitabın çevirisine ısınamadım. 1008 sayfa ilk bakışta gözümü korkutmuş olsa da içimde ukde olarak kalan minik kaygılar yatıştı günden güne. Kitabı elimde görenler “ömür biter bu kitap bitmez Abdullah, ne yaptın sen” deyip durdu. Kitabın kalınlığına bakıp sıcak bir tebessümle “hukuk mu okuyorsun sen?” diyen temiz yürekli insanlar da oldu. Üstümde sürekli bugüne kadar nasıl okuyamadım, neden okumaktan kaçındığımın pişmanlığı hissettim. Büyük bir sabırla sayfaları çevire çevire Dostoyevski’nin keskin kalemine bir kez daha tanık oldum. Aile kavramı, inanç eleştirileri ve alışılmışın dışında bir aşk... Schiller, Platon ve Hamlet ile beraber başka eserlerden bahsedilmesi ilgimi çekti. O zamanların gündeminde olan ve insanların okuduğu kitaplar hakkında kendi çapımda çıkarımlarda bulunma şansı elde edebildim. Kitaptaki ana karakterlerde kendimden izler buldum: İvan’ın soğuk tavırları ve mantıkla hareket edişi. Alyoşa’nın -Dostoyevski'nin üç yaşında ölen oğlunun adıdır aynı zamanda- saf, sakin ve hayat dolu bir ruha sahip olması; onu herkesi seven bir karakter olarak gördüm. Yakın Hissettim. Mitya’nın serzenişleri ve tutkulu halleri, bununla birlikte Rus insanının tavırlarını mizaçlarını en çok Mitya’da gördüm diyebilirim. Bir de staretz Zosima var: kardeşinin ölümü, kendisi ölüm döşeğindeyken söyledikleri beni derinden etkiledi. Alyoşa iyi ki söylenilenleri not almış... Mitya’nın talihsizliği, tereddütlerde kalması, mahkeme anlarını hiç unutamıyorum. Tüm bunlar olurken insanların ‘adalet’ anlayışını tekrardan sorguladım.

İş Bankası Yayınları’ndan okuduğumu söylemiştim en başında. Türkler ile ilgili bir kısma denk geldim ve bu beni araştırmaya yöneltti. Kitabın Türkçe çevirilerinde sansüre maruz kaldığını söyleyenler oldu. Bu konuda emin konuşmaktan yana değilim fakat edindiklerimi paylaşmaktan geri kalmak istemiyorum. Bu durumun herhangi bir ulusal oynama ve çarpıtılabilmek amacıyla yazıldığına kanaat getirmiyorum. Aksine Dostoyevski’nin insanların doğaya ve hayata karşı işlediği suçlara bir çığlık, bir misilleme olarak kaleme döktüğünü düşünüyorum. Sansür var mı yok mu bir şeyler demek benim için bir muammadan ibaret. Alfa ve İletişim yayınlarının alakalı kısımla ilgili çevirisini de bu iletinin altında paylaşıp, herkesin mutlaka bu kitabı okuması gerektiğini dile getirerek noktalamak istiyorum...
1063 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Karamazov Kardeşler eserine inceleme yazmadan önce küçük gibi görünen ancak büyük bir sorunu açıklığa kavusturarak başlamak istiyorum. Eseri okuduktan sonra " Baba Katli " sorunu çerçevesinde ele alacağım konuyu benden önce Freud'un kaleme aldığını birkaç saat önce öğrenmiş oldum. Ne var ki yine de birkaç ekleme yaparak ilerlemek ve buna müteakip sorunu daha felsefik bir tarzda ele almanın daha olağan- üstü olmasa da - biçimde kurcalamanın ikinci bir yol olduğunu düşünmekteyim. Planımın geniş kapsamını böylelikle daha dar bir alanda işlemem daha makul olacaktır.


     Freud'un Odiepus Kompleksi'ni hatta Narsismus ve Elektra Komlekslerini ele alıp psikanalitik yönelimi Antık Çağa kadar götürmesi ve ondan önce Spinoza'nın Ana Katli üzerine etik bir varyasyonda tartıştığını bilmek önemli olabilir. Freud'un böylesi bir kompleks tarzı Dostoyevsky için " Sara Nöbeti " ve babası ile olan ilişkisinde nevrotik bir eşcinsel yönelime sahip olduğunu ve Dostoyevksy'nin Baba Katli sorunsalını kendi yaşamsal deneyiminde gerçekleştirmek istemesini ve buna müteakip " iğdiş edilme korkusunun onu çiftcinsiyet yönelimine yonlendirdiginden onu kadınsı kıldığından dolayı cinayeti işlemenin onun için büyük bir vicdan azabı olması durumunu kumar oynayarak - odunleyerek - gerçekleştirmesini, ayrıca Dostoyevsky'nin cinayeti Sverdyakov'a islettirmesini - Dimitri'nin vicdan azabını ve Ivan'in: " Tanrı yoksa her şey mübahtır " söylemini kendi yaşamsal deneyiminden kaynaklı olmasını dile getirir. Halbuki Terry Eaglaton Tanrı'nın Ölümü eserinde Lacan'dan alıntı yapıp şöyle demektedir: " Tanrı gerçekten de miadını doldurduysa, bu hiç de mutlak iyi bir haber değildir. O öldüyse, Dostoyevski’ye yanıt olarak Lacan’ın iddia ettiği gibi, hiçbir şeye izin yoktur; çünkü, bir kere, izin verecek kimse yoktur. Davranışlarımıza dair imzalı ve onaylı bir ruhsata sahip olmak suçu hafifletici bir sebep iken, artık sorumluluğu sırtlanacak kendimizden başka kimsemiz kalmaz. O halde, Tanrı’nın vefatı ertesinde kaygı ve mauvaise foi (kötü inanç) insanlığı sımsıkı kavrarken, ahlaki huzursuzluğumuzun yoğunlaşacağını bekleyebiliriz."

 Dostoyevsky'nin Karamazov Kardeşler eserinde de benzer bir sorunsal ahlaki bir yönelime indirgenir. Halbuki Tanrı yoksa - ki Ivan sorunsalında ve Sverdyakov'un Ivan'dan almış olduğu miras - Babayı öldürmek için aldığı ahlaki miras - bir tür sorumluluğu yükümlemeye götürmektedir onları. Böylece vicdan azabı problemi Ivan'ı yiyip bitirir. Çünkü Baba Katlini soyutlama biçiminde mesaj yoluyla başkasına yani kardeşine iletip cinayeti dolaylı yoldan işler. Dostoyevsky de baba katlini gerçekleştirememiş bir yazar olarak, olgunluk döneminde bu eseriyle babasını başkasına öldürtür.

 Freud , Baba Katlinin ta ilk insanlık dönemine kadar uzandığını Totem ve Tabu eserinde ifade eder. Özellikle Avusturalya ve Malezya Kabilelerini ele alırken isler bu konuyu. Platon da babası saydığı Parmanides'e Sofist diyalogunda aynı şeyi yapar. Gerçeklik babayı aşmış ise babayı öldürmek en doğru yoldur. Belki de Platon'un psikoanalizmini Freud yapmış olsa , Platon'un baba katlinin hakikat adı altında bir tür " öç duygusu " ile yaptığını belirtirdi. Yine de Platon'un gerekçesi hakikatin böyle olması gerektiği üzerinde durur. Dostoyevsky de olgunluk eserinde Tabiat Tabiat , gerçekligin her şeyin üstesinden geldiğini belirtir.

  Aile toplum ve Rusya'nın sarih yaşamsal gerçekliğini bir aile çerçevesinde ele alırken böylesi felsefi - psikoanalitik sorunsal çevresinde konusunu isler. Mumun iki ucunu yakmak deyimini özellikle psikoloji için ve kendi yaşamsal gerçekliği açısından ele alır ve bir tür meşum yazgıya dönüştürür.

Dostoyevksy eserinde Ivan'in mahkeme salonunda konustururken halka donup : " Biliyorum hepiniz Dimitri'nin babasını öldürmesini istiyordunuz " der. Aslında toplumda böylesi büyük bir şokun cereyan etmesi toplumun ilkel baba katli arzusunu açığa vurmak açısından pek önemli bir noktadır. Tanrı imgesinin öneminin baba imgesi ile özdeş kılınması ilksel kabileler de de görülür. Hatta mahkeme de savcı şöyle verirken , Baba Katili diye bağırır ve Mitya Rakitin için, Tanrıya da inanmaz, der. Çünkü babayı öldüren o olmasa da - hatta istese de bunu - Baba katlini gerceklestiren Sverdyakov da tanrı tanımazdir. Böylesi bir özdeşlik mantığını kurmanın aşırı bir indirgeme olduğunu söyleyecek olanlar çıksa da, ilksel kabilelerden günümüze kadar, Baba figürünün Tanrı figürü; Orta-çağ da ise Kral - Baba katlinin suçunun korkunç işkence olması da dediklerimi doğrular niteliktedir. Michel Foucault da Hapishanenin Doğuşu eserinde Kral ve Baba katlinin ne gibi korkunç azalara yol açtığını ve ne tür korkunç işkencelere failin maruz kaldığını açık saçık biçimde berrak kılar.

   Freud , Hamlet eserini ele alırken de Hamlet'in Babasının Katilini - amcasını- oldurememesini de aslında içte yatan anne figürüne kavuşmak olduğunu belirtir. Hatta Zweig'in Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat eserinde de, oğlunun annesini fahişe olarak nitelemesini, onu çabuk elde edilen olarak ödünledigini ifade eder. Böylece, Babanın ruhu bir tür öç duygusuyla kendisini gösterir. Hamlet eserinde, ölen babası, ben senin babanın ruhuyum diye bağırır. Alınmayan öç psişik oğula devredilmiştir.

Dostoyevsky'nin Karamazov Kardeşler eserinde Baba Katli'nin önemi bir yana, Tanrı- Insan sorunsalı da ahlaki ve nihilist bir karakter de kendisini açığa vurur. Özellikle Alyoşa karakterinin mistisizmden ahlaki olan yasam biçiminin dönüşümü ve kardeşi Ivan'ın Şeytan ile olan konuşmaları Tanrı- Şeytan ( ya da insan ) karşıtlığını saydam biçimde sunar. Şeytan karakteri, tarihsel bir varlığın- Ivan'ın iç sesinin - tezahür edilmesidır. Ivan bu iç ses ile varlık ve yokluk ilişkisini serimleme açısından temel bir önem kazanmış olur. Varolusçu modülün kendisini serimlemesi Ivan ile gerçekleşir.

Alyoşa karakterinin seçimi konusunda Dostoyevsky basta açıklama yapsa da, bir-çok okur Aleksey'in neden merkezi önemde olduğunu anlayamamıştır. Benim çıkarsadigim sonuç ise, Alyoşa'nın, " çürümüş aile - toplum düzenine " karşılık en berrak vicdan sahibi olması ve muhakeme yeteneğinin kıtlığı bir yana, vicdanının sesini duyaranilmesindendir. Ayrıca Alyoşa'nın tanrının varlığı- yokluğu tartışmasında çocukların böylesi bayağı düzene katlanmak zorunda kalmasını, yaratılan dünyanın kabul edilemezligini , iç muhakeme ve iç vicdan - okurun iç vicdani - olduğunu göstermesi açısından iyi bir seçimdir. Ailenin geri kalanı sarih bir yasam sürerken, Alyoşa bu yaşamın dış merceğinden iç mercekle yaşar. Hem dışında hem içindedir olayların. Alyoşa'nin önemi de bunlardan kaynaklıdır.

Pyotr Fyodoroviç karakteri ise, Baba figürünün çürümüşlüğünü, toplumsal izah ile Fütokovic ( Mitya'nin Avukatı) verir. Baba, sefih yaşamın mirasını aynı biçimde çocuklarına bırakmıştır. Hatta tek bıraktığı miras, köhneleşmiş bu mirastır.

   Incelememin burasında duruyor ve planımın gerceklesmemesini özür dileyerek bitirmek istiyorum.
"Sizin tecrübeli bir doktor olduğunuz kadar ben de tecrübeli bir hastayım."
Dostoyevski
Sayfa 454 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Yalan söyleyerek dünyanın öbür ucuna gidersin ama geri dönemezsin."
Dostoyevski
Sayfa 54 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
“Yakınlarımı nasıl seveceğimi hiçbir zaman bilemedim. Bence özellikle yakınlarını sevmek, yabancıları sevmekten daha zordur.”
"Merhametiniz'le ezin onu. Nasıl sarsılacağını göreceksiniz."
Dostoyevski
Sayfa 990 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Karamazov Kardeşler (1. Cilt)
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
455
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059372688
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Mavi Çatı Yayınları
Baba!..

Yoksul, silik bir kişilik sahibiyken karısından gelen parayla birden zenginleşiveren bir Rus. Hilekar. zeki. dalkavuk, tefeci. Nihilist. Hedonist. çıkarları için her şeyi yapabilecek bir adam. Zenginleştikçe arsızlaşan. oğlunun elinden sevgilisini almaya kalkışacak kadar şehvet düşkünü bir karakter ...

Büyük Oğul! ...

Mükemmel bir eğitim almış. çok zeki. her türlü değer yargısından sıyrılmış ateist bir kişilik.

Ortanca Oğul! ..

İnançlı. doğunun güzelliklerini üzerinde barındıran gittiği her ortamda saygı gören. savcının deyimiyle. "Hayırlı bir evlat!." Küçük Oğul! .. Ne büyük abi gibi materyalist ne de küçük kardeşi gibi halkçı. O bütünüyle Rusya'yı temsil ediyor.

Ve...

Bir aileyi allak bullak eden bir kadın. baba-oğul kavgasının. felaketlerin en büyük sebebi. belki de en başta gelen öğesi...
Ve...

Üçkağıtçı, bukalemun, sapkın. gayrimeşru bir uşak. Efendisine ihanet edebilecek. para için her şeyi yapabilecek bir makyavelist ve dalkavuk. Ömrünün sonlarına doğru aklını kaybediyor ve kendini öldürüyor.

İşte Karamazov Ailesi ...

Kitabı okuyanlar 4.060 okur

  • Sse

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları