• Osman Pamukoğlu... Hayatı dağlarda geçmiş efsane komutan!Efsane komutan diyorum çünkü o aykırılıkların, cesaretin, özverinin, fedakarlığın örneği...Tecrübelerinlerinden, öğrendiklerinden yola çıkarak 20 ye yakın yazdığı kitaplardan biri Cehennemdere Kanyonu!Hakkari'nin geçit vermez dağlarında kış ayında insanın iliklerine kadar işleyen zemheride 20 asker 1 yüzbaşının o dağlarda yasadıkları hissettikleri baslarından gecenler pkkya verdikleri ani baskınlar Osman Pamukoğlunun kaleminden bize sunulmuş bir armağandır.Mehmetçiğin ne şartlar altında vatanı koruduğu sadece düşman ile değil doğa şartları imkansızlıklar ile mucadele ettiğine de şahit oluyoruz.Okuduğunuzda birseylerın ve birilerinin farkına daha iyi varmıs olacağınız bir kitap Cehennemdere Kanyonu...
  • BÜTÜN YAŞAYAMADIKLARIMIN ACEMİSİYDİM,YAŞADIM, USTALAŞTIM VE YAŞAYAMADIKLARIMA ACEMİ KALDIM

    "Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor…
    Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından"
    Hasan Ali Toptaş

    Ivan Denisoviç Şukov.
    "Şukov'un cezasında buna benzer üç bin altı yüz elli üç gün vardı. Kalk vuruşlarından ışıklar sönene kadar."

    Soljenitsin abiyle de tanıştım çok şükür, pişman değilim, sevinçliyim. "Acıyı bal eyledik." mecburiyetten..

    Hüküm verildi : 10 sene çalışma kampı hapishanesi,marş marş!!

    Yıllarca aynı günü yaşamak, her gün biraz daha ustalaşarak.. Anlatılan milyonların gerçek hikayesidir. Bizi buraya kim fırlattı? Bilen var mı? Var. Yok. Ne fark eder.

    "Uyku dışında cezalıların kendilerine ayırdıkları zaman , sabah kahvaltısındaki on dakikaydı. Beş dakika öğle, beş dakika da akşam yemekleri."
    "Çorba her zaman aynıydı. Karışımı sadece kışın gelen sebzelere göre değişiyordu. Geçen yıl yalnız tuzlu havuç yemişlerdi."

    Arkadaşlar, gardiyanlar, görevliler, her çeşit tutuklular, kimler ve daha kimler..

    "Kamp hayatında sabah toplantısına gitme zamanından daha acı bir an olamazdı."
    "Dikkatle dinleyin hükümlüler! Yürüyüş kolu asla bozulmayacak.Aceleye lüzum yok.Uygun adım yürüyün. Konuşmak yok!"

    Bir tabak fazla yemek yiyebilir miyim ya da bir lokma fazladan ekmek? Çay diye çok güzel bir şey vardı içtikçe iyi gelen, kahve mi o da neydi? Az daha uyusam, hava çok soğuk. Hastayım ben niye inanmıyorsunuz? Acımazlar sana. Kendini evinde mi zannettin? Kes sesini ve işine bak. Emir almaya çok alıştık. Lanet olsun hepinize..

    Zaman, hatıralarla birlikte işlerdi insanın yüreğine..

    ARALIK 2010, YER : MANİSA

    Bölüğümüz 360 kişi. 5 koğuşta 72 kişilik ranza düzeniyle yatıyoruz. Her sabah 5.00 kalkış, KOĞUŞ KAAAAALLLLKKKK !!!!

    Tuvalet, traş, kahvaltı.. Süreniz 45 dakika marş marş !!!
    360 kişi ve 10 tuvalet. Bir tuvalete 36 kişi düşüyor.
    Kahvaltıda 2 günde bir çay var.
    Her gün traş olmak yabancı bir alışkanlık.

    Saat : 6.15
    İctima, sabah sporu, silah al marş marş !!
    Güneşin doğmasına nereden baksan 1,5 saat var. Yarasa mıyız biz? Vampir miyiz? Karanlıklar lordu mu?
    En uzun kış gecelerinde, güneşin en son doğduğu,ülkenin en batısına gelmek kimin fikriydi? (İÇ SES : Tabi ki senin fikrindi kes zırlamayı.)

    Güneşin doğması yetmez. Spil dağını da aşması gerekir, saat 8.30 ilk pırıltılar, hava açıksa tabi. Haftanın 4 günü yağmur yağar. İt gibi titremek için mi geldin buraya?

    Yürüyüş, tekrar yürüyüş. Komutan koşturur canı isterse, ister elbette. Koş, koş, koş... Süründürmek de ister bazen, sürün. Bazenler çoğalır bazen.

    HER TÜRK ASKER DOĞAR
    VATAN SANA CANIM FEDA
    1-2-3-4
    BİR-Kİ-ÜÇ-DÖRT

    Öğle yemeğine hücuuuuuummmmm !!! Bu nasıl yemek, bu nasıl et çiğnenmiyor. Bu nasıl çorba su gibi. Bu nasıl gürültü. Bu nasıl bir döngü? Bu nasıl ve niye ve niçin ?

    Akşama çok var daha. Sen gel buraya koştur şuraya. Sen öbürü diğeri falancası filancası şuraya buraya oraya marş marş !!!

    Akşam yemeğine hücuuuuummmmm !! Bu nasıl yemek. ( İç ses: Kes lan beğenmiyorsan yeme aç kal da göreyim artistliğini senin. Tamam sustum.)

    Saat 20.30 Yat ictiması, er onbaşı çavuş. Acemi usta yarak kürek toplan !!!

    Askerin bilmesi gereken üç cümle;

    Emret komutanım !!
    Emredersin komutanım !!
    Sağol !!

    Uyuyalım artık, uyursak rüyalar alemine dalarız. Uyku bizi bırakma. Uyuruz zaten pestilimiz çıkmıştır. Uyku ne tatlısın. Canım uyku. Acemilik bitsin hele, gece nöbetleri de başlayacak daha dur. Her gece 2 saat nöbet, nöbet yerine gidip gelmen de ki 3 saat. Gece uykuları bölük pörçük. Uyku süresi yaklaşık 4 saat.

    Sabah 5.00 KOĞUŞ KAAAAALLLLLKKKKK !!!!!

    Bir gün, sadece bir gün, hep aynı bir gün.. Bitinceye kadar..
  • Arıburnu,nda siperleri geziyordu...
    Kum çuvallarina çivilerle çakilmis kagıtlar gördü.
    Kur’an-ı Kerim’den ayetlerdi, mürekkeple yazılmıştı.

    “Kim yazdı?” diye sordu.
    “İstanbullu Macid” dediler.
    “Çağırın” dedi.
    Macid koşarak geldi.
    Komutan elini omzuna koydu...
    “Bunlar sanat eseri yazılar, memleket böyle sanatkârları kolay yetişmiyor, derhal siperden çık,
    İstanbul’a dön yazmaya devam et” dedi Terhis etti.
    O macid, dünyaca ünlü hat sanatçımız Macid Ayrak oldu.
    Yazı sanatında Osmanlı’yla Cumhuriyet arasında köprü kurdu. Şişli, Bebek, Davutpaşa gibi İstanbul camilerine Topkapı Sarayı’na yazılar yazdı.
  • Uzayın derinliğinden resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz... O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir "yıldız", her bir "yüce önder", her aziz ve her günâhkar işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.

    Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!

    Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

    Dünya... Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer.

    Gök biliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

    https://www.youtube.com/watch?v=hMj8SFBZ4Q8
  • Alay komutanının o sabah, körlerin ortaya çıkardığı sorunun ancak sahte insan sevgisine boşverip, bir bedene sağlığını kazandırabilmek için kangren olan uzvu kesip atar gibi, hepsinin –şu anda kör olanların ve ilerde kaçınılmaz olarak kör olacakların– ortadan kaldırılarak çözülebileceğini söylediğini biliyorlardı. Komutan bir benzetme yaparak, kuduz olan köpeğin gereğini doğa yerine getirir, demişti.
  • Unutturulan bir kahraman: Deli Halid Paşa

    1903 yılında Harbiye’den mezun olduktan sonra Trablusgarp, Balkan, I.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’de Doğu’dan Batı’ya bütün cephelerde en önde çarpışan, cepheden kaçanı sol tarafında taşıdığı “namussuz” adını verdiği tabancasıyla anında öldürecek kadar gözü pek bir komutan, Kars’a Türk bayrağını dikip, sonra da “Karsıalan” soyadını alıp anılan, 14 Kasım 1918’de “Kars İslam Şurası”, Ocak 1919 “Ardahan Kongreleri” ile işgalleri ret ve protesto ederek, Artvin, Kars, Ardahan, Iğdır, Nahçıvan ve Ahıska’yı içine alan yerli bir hükümet teşkil ederek kadınlara ilk seçme-seçilme hakkını veren teşkilatçı “Deli” lakabıyla şöhret bulan Halid Paşa, hala aydınlanmamış olan bir cinayete kurban gitmişti. Hem de TBMM koridorunda!
    Deli Halid Paşa’yı TBMM’de işlenen ilk cinayetin kurbanı haline getiren şey; “bildiği doğrularla ilgili en son söylenecek şeyi en başta ve karşısında kim olursa olsun en üst perdeden söylemesi, vatanı ve milletinden başka bir şey düşünmemesi idi.”
    “Deli Halid Paşa gibi düz, eğilip bükülmeyen, neticeyi siyasetle lafla değil de, her zaman silahla, mertlikle, yiğitlikle almaya alışmış ve bunda da hep başarılı olmuş bir askerin kendi karakterine düşüncelerine davranışlarına uygun düşmeyen siyasete girişini Dr. Rıza Nur:
    “Deli Halid’e Mustafa Kemal mebusluk teklif ettiği vakit ben yanında idim. Zavallı Halid “İstemem” dedi. “Ben mebusluk yapamam pek asabi bir adamım, kürsüye çıkar bir şey söylerim. Bir mebus itiraz eder. Ben itiraza alışmamışım. Tabancayı çıkarır vururum. Beni yapmayınız dedi. Fakat olmadı. Zorlandı, sanki başına geleceği de biliyormuş. Yalnız bu yüzden kendisi başkasını öldüreceğim zannediyordu. Halbuki kendisi öldürüldü. Burasını bilemedi. Halid, pek namuslu ve hamiyetli idi.”
  • Birlik komutanı, cesedi tekmeleyerek oluğa yuvarlıyor ve usta komutan, büyük yönetici, şahane lider Benito Mussolini'den bir alıntı yapıyor: Annelik kadın için neyse, savaş da erkek için.