• 276 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Öneri: Kitabı okurken ve başlamadan önce mutlaka ama mutlaka paylaştığım müziği dinleyiniz. https://www.youtube.com/watch?v=LWjdnfWSAg4
    İyi bir okursan nesnel olacaksın dostum. Yazar şöyleymiş, bunu yaşamış, tercihleri böyleymiş, kitapta alttan alta bilmem ne mesajları veriyormuş, etik açısından tam bir korkunçluk abidesiymiş... Bu düşüncelere takan bir okursanız kitabı okumamanızı öneriyorum. Çağına göre değerlendirirsek ağır bir söylevi olan ama okurken beni çok fazla rahatsız etmeyen bir kitap oldu kendisi. Nerede okursam okuyayım mutlaka elimde bir kalem olması gerekti. O kadar güzel incelemeler, o kadar derin analizler ve konuşmalar var ki of of hepsi insanı ayrı ayrı düşünmeye iten harika cümlelerdi. Konusu bakımından çok canlı olup adım adım bir insanın karanlıklarını inceleyen ve o karanlığın nasıl bir kara deliğe dönüştüğünü sonunda da neleri nasıl yuttuğunu anlatan harika bir eserdi. (Çok üstü kapalı yazıyorum ki,kopya olmasın). Heyecan ve gerilimde oldukça yüksekti, finalini de çok beğendim. Sadece "romantik" tesadüfler örgüsü günümüz edebiyatına biraz uzak kalmıştı. Aman keşke öyle olmasaydı dediğim bir kaç olay oldu. :) Lord Henry denen şahsiyet korkunç bu yüzden de çok özel bir adamdı (Aynı onun gibi konuştum:) Bu zamana kadar bilinen doğruları öyle bir eleştiriyor ki of of çok fena :) Bütün ön yargılarınızı bırakıp bu eseri okuyunuz efendim ben çok beğendim. Birde "modern zamana" uyumlu halde çekilmiş bir filmi varmış şimdi iş yerinde gizli gizli onu izleyeceğim. Soundtrack ve fragmanı yıkılıyordu :D
    Umarım Oscar Wilde şuan Tuncay Kurtiz'le Reading Zindanı hakkında konuşuyorlardır.
    Not: Kitapla ilgili en güzel yan şu: Kitap evet bir sürü ahlaksızlık, hayasızlık, edepsizlikten bahsediyor ancak bunların hiç birinin oluşu ya da tanımı ile ilgili bilgi vermiyor. Kısacası düşünceleriniz sizi nereye itiyorsa, siz o kadar korkuncunu düşünebiliyorsunuz. :) Dahiyane değil mi ?
  • 531 syf.
    ·23 günde·9/10
    Hafif spoiler içerir.
    Geçen ay arkadaşımın yanına sohbet etmeye gittiğimde harıl harıl bir kitabın son sayfalarını okuduğunu gördüm. Bıraksam oracıkta bitireceği kitabın yazarı ilk olarak lise yıllarında duyduğum bir yazar olan Hakan Günday’dı. Arkadaşım yazardan o kadar etkilenmişti ki “Bitirince hemen sana vereyim ve oku” dedi. Bir dahaki buluşmamızda ise elinde yazarın bir diğer kitabı olan Daha’yı da getirmiş ve bu kitap Kinyas’tan bile güzel deyip yer altı edebiyatıyla ilgili hararetli bir sohbete girmiştik. İlk Daha’yı vermek istemesine rağmen bu sefer bir yazarın kitaplarını kronolojik sırayla okuma isteğimden ötürü Kinyas ve Kayra’yı aldım ve o gece okumaya başladım. Daha ilk sayfalarında kitabın farklı bir tarzı olduğunu görür görmez kitaba karşı bir hayranlık oluştu benim gözümde. Üstelik yazarın bu sayfaları liseye gittiği yıllarda yazabilmiş olması da bendeki bu hayranlığı bir kat daha arttırmıştı. Bir insan nasıl böyle bir kitabı sadece 17-18 yaşlarındayken yazabilirdi? Benim lise yıllarında yazdıklarımla kıyaslanamazdı bile. Hatırlıyorum, 15 yaşında Süleyman Emmi ve Sultan Nene isimli iki karakterin başından geçen olayları daha lisenin başında sınıfta okurken tüm sınıfı kahkahaya boğduğum vakit kendimi ileri de çok iyi bir yazar olabilecek kapasitede görürken bu yazdıklarımı 1-2 yıl önce bulup okuduğumda hikayelerimin aslında bir çöp yığınından başka bir şey olmadığını fark ettiğimde derin bir hayal kırıklığına uğramıştım. İşte Kinyas’ı okurken içimdeki bu hayal kırıklığı bir kenara ötelenip adeta yazar olma hayallerim tekrardan alevlenmiş oldu. İşte kitap sana en çok ne kattı diyenlere “Çok pis yazma isteği kattı” diyebilirim.
    Kitabı ilk okumaya başladığımda yazarın kitabı yazdığı yıllarda çıkmış olan Dövüş Kulübü kitabından etkilenmiş olacağını düşündüğümden ötürü Kinyas ve Kayra karakterlerini tek bir karakter olabileceğini düşünsem de bu fikirlerim sayfalar geçince ikisinin kardeş olma fikrine kaydı. Tabi gerçekte ikisi ne kardeş ne de tek bir karakter olup sadece aynı mahallede yaşamış iki arkadaştı. Okurken ilk olarak bu iki karakterin ailelerini terk edip Afrika’ya gitmelerindeki amaç şu dünyada bir şeyleri değiştirme isteklerinden geldiklerini düşünebilirsiniz ama iki karakterinde derdi hiçbir şekilde bu tarz şeyler değil. Sadece iki karakter de beyin ölümlerini gerçekleştirip gerçek bir hiç olma derdinde. Özellikle de bu düşünceler Kayra’da daha da mevcut. Kitabı okurken yazar olay örgüsüne hayatla, yaşamla ilgili düşüncelerini çok güzel yedirebilmiş. Çoğu yerde yazara hak vermeden edemiyorsunuz. Tabi bazen de yazarın kitabı yazdığı dönemde yaşının küçük olmasından dolayı düşüncelerinde bazı hatalar da yapmış. Mesela bir yer de iki tam sayı arasındaki sonsuzluk varken neden hemen diğer bir tam sayıya geçildiğiyle ilgili uzun bir paragrafta felsefe yapıp matematiğin bittiği nokta bu gibisinden diyerek paragrafı bitiriyordu. İşte bu kitaptaki karakterin kafasını kurcalayan nokta bizim bildiğimiz “Limit” konusundan başkası değildi. Herhalde Hakan Günday matematik derslerinde dersi dinlemek yerine kitabının kurgusuyla uğraşmıştı. :)Tabi işin latifesi bu.

    Biraz da Meksika’da Amerikalı baba ve kızın öldürürdükleri yerde Hakan Günday abartmış gibi geldi. Elbet karakterlerin yakalanmamaları gerekti kurgu gereği ama biraz daha olayı konuya yedirebilseydi daha güzel olabilirdi. Tabi bu dediğimde tamamen göz ardı edilebilecek bir şey.
    Kitap üç bölümden oluşuyor ve ben en çok Kinyas ve Kayra’nın birlikte olduğu ilk bölümü beğendim. İki karakter birbirinden ayrılınca sanki bir bedenin iki yarısı başka yerlere gitmiş gibi olduğu için Kayra’nın bölümünde Kinyas’ı Kinyas’ın bölümünde ise Kayra’yı aradım durdum. Bu arayışlarım nedeniyle de ikinci ve üçüncü bölümü ilk bölümü okuduğum aşkla okuyamadığım için bir puan kırdım. Kinyas ve Kayra’yı mutlaka ölmeden önce okumalısın. Siz de bu kitabı okuduktan sonra benim gibi yazarın diğer kitaplarını da okumak isteyeceksiniz. Bakalım önümüzdeki iki yıl boyunca tüm kitaplarını okuyup sindirmeyi hedefliyorum.
    Demeyi unutmuşum yazar kitabı 4 yılda günlük tutar gibi yazmış. Okurken adeta yazarın edebi gücünün gelişimine tanık oldum ya da dört yılda yazdığını bilmemden ötürü bu hisse kapılmış olabilirim. Neyse çok fazla uzatmadan kitabı okuyun gitsin.
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...an-gunday-kitap.html
  • 192 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Bazı yazarları ve eserlerini yorumlamak ve eleştirmek zordur. Zorluğu, eleştirinin, kitabın ağırlığı ve yazarının derinliği yanında hafif kalacak olması kaygısındandır. İhsan Oktay Anar’ın kitaplarını yorumlamak ve eleştirmek bu nedenle cesaret ister. Onun kitaplarını beğendiğini sıradan ifadelerle dile getirmek dahi kitaba hakaret olabilir kaygısı taşır insan. Bu birazda, sanat tarihi, estetik değerleri hakkında temel kavramlara sahip olmadan, Da Vinci’nin insan anatomisi çizimine bakıp “pipisi biraz küçük olmamış mı?” demeye benzeyebilir.

    Gerçi, İhsan Oktay Anar’ın son romanının anti-kahramanı İdris Amil Hazretlerinin de, Da Vinci’nin anatomisine eleştirileri vardı ve bu çizimi neden bir elipsin içinde değil de, dairenin içinde yaptığını merak ediyor ve hatalı buluyordu. Sahi, Da Vinci’nin o çizimi hangi şövalyeye bakarak yaptığını ben de merak ettim, çünkü hem kitabı okudukça, hem de o esnada çevreme baktıkça, ideal bir fiziğe sahip bir ademoğluna rastlamadım. O çizim insan fiziğini tarif ediyorsa biz neyiz, biz ademoğlu isek, o çizim hangi mahlukata ait?

    Galiz Kahraman, büyük olasılıkla İhsan Oktay Anar’ın kitapları arasında okuduğum üçüncü kitap. Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel isimli kitaplarını üniversite yıllarında okumuştum. Bu da 90’lı yılların sonlarına tekabül ediyor. Yani büyük olasılıkla en son kitabını 20 yıl önce okumuşum. Bu da şunu gösteriyor ki, üniversite yıllarımda kitap okuma konusunda daha cesaretliymişim; Cahil cesareti işte. Oysa yirmi yıldır bir İhsan Oktay Anar kitabını elime almaktan çekiniyorum; Acaba bir okur olarak onun eserlerini okuyabilecek seviyeye erişmişim midir diye.

    Zannedersem İhsan Oktay Anar eserlerinde en çok çekindiğim şey, zengin dili, geniş kelime hazinesi, müthiş hayal gücü, gerçeküstücülüğü ve romanın altyapısını oluşturan güçlü bir sosyal ve teknik altyapı. Örneğin Kitab-ül Hiyel’in ancak gerçek mühendisler tarafından anlaşılabilir bir kitap olduğunu düşünmüş ve kitabın yazarının mühendis olmadığını öğrendiğimde kendimden utanmıştım.

    Galiz Kahraman, açıkçası İhsan Oktay Anar kitaplarına dair korkularımı yatıştıran bir kitap oldu. Bunda romanının geçtiği zaman diliminin biraz daha günümüze yakın olmasının ve dolayısı romanın dili ve sosyal altyapısının da yenidünyanın sıradanlığına biraz daha yaklaşmasının etkisi var.

    Romanın anti-kahramanı İdris Amil Hazretleri, tüm insanların doğumu gibi, bir mucize ve müjde sinyalleri ile teşrif ediyorlar dünyamıza. Ama roman boyunca anlayacağımız üzere, insanlık tarihinin en ortalama sureti ve kişiliğine sahip bir varlık olarak yaşamını sürdürecektir. Oldukça hızlı ve tempolu bir akışa sahip olan hikayede İdris Amil Hazretleri, Kasımpaşa Kabadayılar âleminden, Ümmü Gülsüm Kıraathanesi yazarlık seminerlerine, İstanbul Hırsızları cemiyetinden, Eminönü Kültür Kıraathanesine uzanan derin bir ilişkiler ağında oradan oraya savrulur. Hapishaneye girer, hamam kundaklar, köftecilik yapar, erotik filmlerde oynar, bir kabadayının ikiz kız kardeşi ile evlenir, yayınevi kurar, pavyonda borç karşılığı bulaşık yıkar. Tüm içine girdiği heyhula bir yana, kendi çıkarı için, insan satmakta, en yakınına zarar vermekte, iftira atmakta, yalan söylemekte, roman intihal etmekte herhangi bir beis görmez.

    Bu yönüyle İhsan Oktay Anar bir kez daha insanın sefaletini gözler önüne seren bir eserle karşımıza çıkıyor. Romanda çok ilginç başka karakterler de mevcut. Bunların içinde, kitabın gizli kahramanı Efkan Bakara var. Roman boyunca hep taraftarı olduğum bu karakter, bir aşk mağlubiyeti yaşasa da, bence çıktığı son yolculukla romanın tek kazananı durumuna geldi.

    Her ne kadar, İhsan Oktay Anar’ın bu eserinde dil yapısı ve sosyal altyapı olarak günümüze daha yakın bir tarz kullandığını söylesem de, giderek fakirleşen bir dilin okuru olarak bir çok kez sözlüğe başvurma gereği duydum. Ayrıca bazı kavramları, isimleri ve tarihi bilgileri de araştırmam gerekti. Örneğin Lat, Uzza ve Menat isimli putların önemimi ve tarihteki yerini bilmeden, sırf birer isim olarak okuyarak kitabın zenginliğine erişmek mümkün değil. İhsan Oktay Anar romanın içinde dilin ve anlatının sadeleştirmesine yönelik eleştirilere yeterince cevap yetiştirmiş.

    Hakkında sezpozyum düzenlenmiş, yaşayan bir yazar olma şerefine erişen İhsan Oktay Anar, daha fazla okunmayı, ama daha önemlisi oldukça fazla emek vererek okunmayı hak eden bir yazar.
  • Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124
  • Yasemin çilekeşti. Nedenleri de bunlardı:
    -5 yaşındayken babası ölmüştü.
    -Okuyamadı, durumları el vermiyordu.
    -Çocukluğu göç ile geçti, yaşıtlarıyla arkadaş olamadı.
    -Annesi yüzünden eroin bağımlısı doğdu. Bağımlılığını atlatırken birçok kez havale geçirdi.
    -Yasemin'in gözleri doğuştan bozuktu.
    -Bir beşik kertmesi vardı, Yasemin'le işi pişirip askere gitti. Yasemin avunamadı, doğuda oturuyorlardı, ailesi uzun süre devlet terörüne maruz kalmıştı. Yasemin'in dağdaki amca oğlu beşik kertmesini öldürdü. Bebekle kaldılar.
    -Parası yoktu, annesi sana bakamam dedi ve evden kovdu.
    -Şehre geldi, iş bulamadı, yanlış insanlara bulaştı.
    -Hayat kadını oldu. Yasemin bakamaz şimdi dediler ve çocuğunu elinden aldılar. Kısaca Yasemin artık iyice olmuştu. Silah alayım diyordu. Sokağa çıkıp onu bunu vurayım da stres atayım diyordu.
    -
    Yasemin'in bir arkadaşı vardı. Yasemin'in arkadaşının bir evi vardı. Yasemin o evde kalıyordu. Yasemin'in arkadaşının adı Rukiye'ydi. Rukiye eve geldiğinde Yasemin hemen yakasına yapıştı ve ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaya başladı. Rukiye gülümsedi. Yasemin gülme lan şıllık diyerekten alınsa da Rukiye işini biliyordu. Rukiye su kaynattı.
    Rukiye Yasemin'e papatya çayı verdi. İyice misin dedi. Yasemin iyice değildi. Rukiye Yasemin'e bir papatya çayı daha verdi. Yasemin biraz iyiceydi. Rukiye melisa çayı verdi, kediotu çayı verdi. Yasemin'in başı dönüyordu. Rukiye nane çayı verdi, lavanta kaynattı onu verdi. Yasemin gülüyordu.
    Birden sabah oldu. Yasemin uyuduğunu hatırlamıyordu. Şehre gelip de tutunamadığını hatırlıyordu. Annesinin onu evden kovuşunu hatırlıyordu. Rukiye'yi kaldırdı ve çay yaptılar. Bu sefer çarkıfelek çayıydı.
    -
    Rukiye bu çayları yapıyordu, bir saat iyi hissediyorlardı, sonra tekrar canları sıkılıyordu. Bu yüzden günde 10-15 bardak çay içer oldular. Rukiye her seferinde "bir çaylık dert mi olur" gibi şeyler diyordu ve Yasemin'in moralini bozuyordu. Bir gece otururlarken Rukiye aslında yasemin çayı da var dedi. Yasemin güldü, tam ver diyecekti, Rukiye "aslında tam yasemin çayı değil yeşil çay, yaseminle aroma katıyorlar" diye açıklamaya girişince birden arkadaşından tiksiniverdi.
    -
    Gece soğuktu, rüzgardan camlar titriyordu. Saat bozuktu ama etrafın karanlığından ve Rukiye'nin horlayışından geç olduğu anlaşılıyordu. Yasemin onca çaya rağmen uyuyamıyordu. İçi içini yiyordu. Aniden kalktı ve bulduğu bir Şok poşetine ne kadar çay varsa doldurarak kendini sokağa attı. aroma veriyormuş, en azından aroma veriyor kepaze kadın, rukiye diye çay mı var yok tabimnsnhn diye mırıldanarak yokuş yukarı ana yola yürümeye başladı. Titreyerek bir köşede sabahı bekledi ve açılan ilk A-101'e girerek ustaca kendine bir kettle çaldı. Bağımsızlığını kazanmış gibiydi. Bir vapura bindi ve lavaboya istiflendi. Musluktan doldurduğu suyu çeşitli prizlerde ısıtıp ısıtıp çay yapabiliyordu. Günlerini o şekilde geçirmeye başladı. Mutlu olmasa da kayıtsızdı. Bu ona yeter de artardı.
    -
    Aylar geçti. Çaylar bitmemişti. Rukiye bu kadar çay aldıysa o da iyi manyak olsa gerekti. O vapurdan bir kere olsun inmedi. Denizin tuzlu havası cildine teneffüs etmişti, kokmuyordu. Koksa da göze çarpmıyordu. Bütün çalışanlar Yasemin'in vapurda yaşadığını biliyorlardı ama ses çıkarmıyorlardı. Yasemin onlarla flört ediyordu ve vapur çalışanlarının uzun yolculuklarda çalışan deniz adamları gibi nutukları tutuluyordu. Bu biraz vapur çalışanlarının hayvanlığından, biraz ülkemizdekilerinden hep aranıyor oluşundan, biraz da Yasemin'in hayat kadını geçmişi ile flörtten anlamasından kaynaklanıyordu. İyi ki uzun yolculuk değildi bunlar da başına bir iş gelmiyordu.
    -
    Vapurda kimlerin neler unuttuğunu bilemezsiniz. Bir mor kaşkolu, üç hırkası vardı. Son vapur yolculuklarından birinde gözüne tam uyan gözlükler bulmuştu. Özellikle vapura binen çoğu kişi ilk seferlerde Kürk Mantolu Madonna kitabını unutuyordu. Yasemin unutulan kitapları da okuyordu. Vapurun etrafına stratejik olarak sakladığı bir kütüphanesi vardı. Sadece akşam seferlerinde bulduğu Paulo Coelho kitaplarını okumuyordu. Yasemin gıda ihtiyacını vapurun üst katından atılıp aşağı kata düşen simit parçalarıyla gideriyordu, problemlerinin kendini sevmeyişinden kaynaklandığını düşünmüyordu. Her anlamıyla ortamını kurmuştu, hem kültürleniyordu, hem ilginç insanlarla tanışıyordu, hem de bütün gün açık havada vakit geçiriyordu.
    -
    Her şey yolunda giderken günün birinde vapurun kaptanı değişti. İlk başta Yasemin bu kaptanla pek anlaşamadı, çünkü diğer çalışanlar gibi flört ile büyülenmiyordu. Yasemin sudan çıkmış balığa dönmüştü. Elinde başka kozu yoktu. Bir gün kaptan mesai sonrası onu etrafta oyalanırken gördü ve yanına geldi. Sakince "ben sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yeri kendiniz gibi seviyesizleştirirsiniz" dedi. Yasemin ne diyeceğini bilmiyordu, kaptanın koluna girse hiç olmazdı, hiçbir şey söylemeden inmeyi düşündü ama tanımadığı bir güç onu cevap vermeye itti. Cevap verme kararı aldığında içgüdüsel bir şekilde söyleyeceği şeyi hiç eğip tartmadan "ben de sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yerde seviye ararsınız, bulamadığınız an kendiniz seviyesizleşirsiniz" dedi. Kaptan bunu beklemiyordu, şaşırdığını bir anlığına bütün barizliğiyle belli etti ardından da arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Yasemin bunu hangi kitaptan okuduğunu merak etmişti.
    -
    İlerleyen günlerde ne zaman karşılaşsalar kaptan gözlerini kaçırıyordu. Yasemin aldırmıyor, çaylarını içiyor, kitaplarını okuyor, kökenlerini unutmamak adına da yerde bulduğu sigara izmaritlerini sömürüyordu. Gemiye bineli bir, belki iki sene olmuştu. Bu bir tahmindi. Yasemin günleri takip edemiyordu. Bu aymazlığı bir KPSS kitabı bulana kadar sürdü. Yasemin uzun süre çalıştı, daha sonra ilkokul mezunlarının KPSS'ye giremediğini öğrendi. Çay içti, ve derdini yedi. İskelede bulduğu kitapları satarak vapurdan açık lise okudu, vapurdan açık üniversite okudu, vapurda tez yazdı.
    -
    Yapması gereken tek şey KPSS'ye girmekti şimdi. Fakat kitapları alacak parası yoktu. Elinde ne varsa gitmişti. Bu çok canını sıkıyordu, çünkü hem çayları hem de hevesi bitiyordu artık. Bir gece yine uyuyamamıştı, üst katta uzanıyor ve yıldızları izliyordu, düşünmemeye çalışıyordu ki aşağıdan bir ses duydu. Birileri bir şey düşürmüştü. Ama sabaha karşı, bu saatte kim vardı ki vapurda? Kim ne düşürüyor olabilirdi? Aşağı indi ve lavabosunun önünde etrafa saçılmış ders kitaplarını gördü. Sendeleyen ayak sesleri makine dairesinin içine doğru yankılanıyordu. Kapının önüne oturdu ve içeri girmedi. Sırıtıyordu. Kaptanın beyaz şapkası yerdeydi. Belli ki jest yapmak istemişti. İlk başta soğuk gelen sonradan yumuşayan babacan bir adamdı demek kaptan. Gelip insanlara değersiz falan diyordu, sonra da ısınıyordu. Tutarsız soytarı, hahaha, belli ki, Yasemin'in hazır deniz ortamındayken vay amk diye düşüncelere dalmasını ve insanlara yaklaşımını bir kez daha sorgulamasını istemişti. Ama düşmüştü gerizekalı. Şimdi de aşağıda ses çıkarmamaya çalışıyordu fakat ister istemez boğazını falan temizliyordu. Sabah olunca makine dairesinden çıktı, Yasemin'e bakmadan ve şapkasını görmezden gelerek hızla ilk seferi yapmaya gitti. Yarım saat sonra şapkasını almaya geldi, gözleriyle etrafı kolluyordu. Yasemin'in şapka elinde onu beklediğini görünce geriye dönecek gibi oldu, Yasemin aniden kendisine sarılınca dengesini kaybedip tekrar düştü. Yasemin gülüyordu. Kurtaracak bir karizmasının kalmadığını fark edince o da gülmeye başladı.
    -
    Nice seferler yapıldı sonra. Yasemin alanında saygın bir akademisyendi artık. TV programlarına çıkıyor, seminerlerde konuşuyor, kitaplar yazıyor hatta ara sıra hükümet tarafından susturulduğu bile oluyordu. Çok ilerleme kaydetmişti çok. Artık bitki çayı da içmiyor, reçeteli ilaçlar kullanıyordu. Çaylara bağışıklık kazanmıştı. Sigortası olduğundan, saygı gördüğünden, öğretmen olduğundan kimse bu ilaçları alışını sorgulamıyordu. Bugünlerde derdi ilaçlara da kazandığı bağışıklıktı. Kendini işine vermek istiyordu ama yeni fikirler üretemiyordu. Nasıl olduysa vücudu yıllanınca değerleri de yıllanmıştı.
    Hiç evlenmemişti üstelik, yalnızlığa alışmıştı. İlk evini tuttuğunda ev sahibi Rukiye'nin eski ev sahibi çıkmıştı. Sabahları karşılaştıklarında da imalı imalı hocammm diyordu. Hayat kadınlığı yaptığı yıllar değil de bu adam soğutmuştu onu karşı cinsten, hiç aklına bile gelmemişti evlenmek. Modern yaşıyordu, modern düşünüyor ve modern seviyordu. Dolayısıyla bütün bu yaptıklarını yarım yamalak yapıyordu. Bu yüzden ortalama bir yaşamı vardı. Kettle'ı sadece hazır çorba için açan bir insanın yaşamıydı bu. Çay vakit kaybıydı sadece.
    -
    O adamın yanından çıktığında yeni evini karşıdan tutmuştu ve işe her sabah vapurla gidiyordu. Evinde bir sürü Kürk Mantolu Madonna vardı. Ara sıra sabah vapurunda oturduğu yerin yanına koyar, inerken de kasten unuturdu. Böyle bir gündü yine. Bugünün tek farkı uzun süredir düzenli kullanmaya çalıştığı ilaçlarının sayılarında bayramı unutmasıyla bir aksama yaşanmış olması, bu aksamayı unutmasıyla da bu sabah ilaçsız kalmasıydı. Dolayısıyla kendi de aksiydi. İstemediği şeyleri hissediyordu, bu hisler de istemediği şeyleri düşünmesine sebep oluyordu ve kim bundan hoşlanabilirdi sanki?
    İnme vakti geldiğinde Madonna'yı sert bir şekilde yanına koydu ve hızla çıkışa yürümeye başladı. İnsanları itiyordu ama bunun farkında değildi ve kendisinin itildiği yanılsamasına kapılıyordu. Bunca zorluğa rağmen bir yerlere gelebilmişti, kendisi ile gurur duyması gerekirdi. Yetmez, başkalarının da onunla gurur duyması gerekirdi, böyle vapurda itmeleri hiç yakışık almıyordu. Martılar ne kadar da çirkin ötüyorlardı be. Sabahın köründe de ne bok yemeye kalkmıştı sanki? Eroin bağımlısı doğmuştu ve akademisyen olmuştu. Sanki daha fazlasını hak ediyordu. Daha fazlasını hak etmiyor olsa bile en azından şimdiye yetinmeyi öğrenmiş olması gerekirdi. Önündeki adam hart hurt boğazını temizliyordu ve ensesi kocamandı. Neden ölmüyordu bu adam? Ne için uğraşıyorum ben dedi, maaşımın yarısını neden Kürk Mantolu Madonna'ya harcıyorum? Gitti kitabı geri alıp çantasına attı ve yine önüne geleni ite ite vapurdan indi.
    -
    İskelenin etrafındaki bankların birine oturdu. Canı feci sıkkındı şimdi. Vapurdaki kalabalık onu içsel monologlara itmiş ve kendi tiradını beğenmeyerek daha bir aksileşmişti. Solundaki bankta akşamcının biri sızmış olduğunu gördü ve yanında bir siyah poşet duruyordu. İçinde belki alkol vardır diye poşeti karıştırdı ve gerçekten de bir bira buldu. Yıllardır içki içmemişti. Akşamcıya tiksintiyle baktı ve birasını alıp uzaklaştı. Orada o değersiz, seviyesiz herifle görülmek istememişti. Sahilde yürümeye başladı. Birayı bir çöpün başında kafasına dikti ve kutuyu yere çalıp bir de sigara yakarak yoluna devam etti. Uzunca yürüdü. Yorulunca bir banka oturdu, derken gözünün kenarında tanıdık birilerini fark etti. Kimdi bu? Kaptan değil miydi bu? Gerçekten de bir bank ötede kaptan oturuyordu. O kadar yaşlanmıştı ki, beyaz şapkası olmasa tanıyamayacaktı. Çaktırmadan adamı mercek altına almak istedi ama başını çevirip bir kaçamak gözlem yaptıktan sonra geri önüne bakma planı, kafasını çevirdiği an kaptanla göz göze gelmesi ile sona erdi. Kaptan pişmiş kelle gibi huzurlu huzurlu sırıtıyordu ve beklentili bakışları Yasemin'i adamın adını unuttuğuna pişman etti.
    -
    İsteksizce kaptanın yanına oturdu ve "çok yaşlanmışsın" dedi. Kaptanın gözleri gülüyordu. Gülen gözlerini en rahatsız edici biçimde onun gözlerine dikerek "Nereye kayboldun sen yaaa" dedi, "insan ziyarete falan gelir". Yasemin bu aksi adamın yaşlanınca böyle ermiş gibi işi çözmüş gibi durmasından çok rahatsız oldu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi, "okudum, adam oldum" dedi. Kaptan yine güldü, bok mu vardı, neden bu kadar çok gülüyordu bu adam? Kaptanın elindeki çaya baktı, "papatya mı o" diye sordu.
    "Kuşburnu, büfede papatya yokmuş".
    "Hmm..."
    Gerçekten ilgilenmiyordu. Soruyu sormuştu ama nedense cevabını duymak istememişti. Bir an önce akşam olsun, hemen yarın olsun, hafta bitsin, emekli olayım, ne olacaksa olsun diye hızlı hızlı düşünüyordu. Yerinde durmaktan rahatsız olduğu elinin kolunun sabit durmamasından belliydi, kaptan neden bunu görüp lafı kısa kesmiyordu ki?
    -
    Bir süre susup önlerindeki kayalığın ardında ufukları fethetmiş denizi izlediler. Olabildiğince yavaş bir şekilde birbirlerini kovalayan bulutları ve uzakların sisi içinde demir atmış gemilerin sükunetini seyrettiler. Görünüşe göre bunlar kaptana yetiyor da artıyordu. Aynı şey Yasemin için geçerli değildi. Kaptan bir sonraki cümlesini kurduğunda, o gitme kararını çoktan almıştı.
    Yeni simit bitirdiği her halinden belli olan kaptan, sarı süveterindeki susamları ayıklamaya çalışıyordu, sonra duraksadı ve "hatırlıyor musun vapurdaydık beraber" gibi bir şeyler söyledi.
    Yasemin de bunu bekliyordu işte, "hııı" diyerek ayağa kalktı ve tepki fırsatı bırakmadan hızla kaptanın omzunu sıkarak gideceğinin sinyalini verdi.
    "Güzel vapurlardı onlar" dedi arkasını dönerken ve ekledi, "bu yeni vapurlar y.rrak gibi".
  • Bu yazacağım öyküyü, yazılarımı şikayet eden sevgili kitap dostuna ithaf ediyorum…
    Diğerlerinde olduğu gibi; bu öykü de, yaşamın ta içinden paylaşılmıştır.
    …….

    Önünde bilgisayarı, yanında kontrol etmesi gereken soruşturma dosyası vardı hakkında en son açılan. Avukatı tekrar tekrar hatırlatmıştı, yarın mutlaka teslim edilmesi gerek diye. Ne kadar zorladıysa da eli gitmiyordu kontrol etmeye. Eskiden olsa, haksızlık karşısındaki her nefesi ibadet bilir, yorulmazdı ama… Ama yeterdi…

    Anlatsa biraz , rahatlardı sanki. Ama ne eşine, ne doktor arkadaşlarına, ne de başkasına anlatamamıştı derdini.
    ‘’ Yaptığın DON KİŞOT’LUK, ne yani dünyayı mı kurtardın şimdi, herkes alkışlayacak mı seni?? Konuşmadan önce kendi gücünü de, karşındakini de bileceksin. Kimlere kafa tutuyorsun sen?? Bravo ya… Dünya senin okuduğun kitaplardaki gibi değil, kaldır kafanı bak, kendine gel artık… Başhekime kitap hediye etmek de neyine?? ‘’ diye söylenirken kafasını kaldırmadan eşi; saatlerdir ders çalışmaktan beyni büzüşmüş, aynı şeyleri tekrarlıyordu habire. Bir yandan o görünmez gücü büyüteçle büyüttükçe büyütüyor, bir yandan da saate bakıyordu ne kadar ara verdim derse diye. Yakında doçentlik sınavı vardı ya, akademik kariyer de bir o kadar olması gereken güçtü işte….

    Yıllardır aynı simidi, nöbetlerde aynı yastığı paylaştığı doktor arkadaşı da o aynı güçten bahsetmişti sabah, şahit olarak gördüğünü anlatmasını istediği ifadeyi reddederken bahanesiydi; ‘’ Ama kusura bakma da, en başından uğraşmayacaktın Sueda, hem ne diye itiraz edersin ki, tek cezayla kurtarırdın şimdi, dava açmak da nesi??. Uyardım ben seni bunların arkaları çok güçlü diye… ‘’
    ……

    Dalıp gitmişken, dört yaşındaki oğlunun, meraklı gözlerle baktığını gördü birden. Hayalleri büyüsün diye değil de, oyalansın da rahatsız etmeden ders çalışsın babası diye alınan envai çeşit oyuncakları vardı. Oyuncak tepesinden inip gelmişti işte annesinin yanına usulca.

    Halbuki görünürde gözyaşı da yoktu da, yaw nereden biliyordu bu yaşta, insanların diğerlerini üzebildiğini…
    ‘’Anneeee, sen üzüldün mü?? Beni niye çağırmadın peki? Ben olsaydım üzülmezdin sen de mi anneee??.. Kim üzdü seni söyle anne?.. Ben geldim işte’’

    İşte bu kadardı, gönüle dokunmak, yar olabilmek bu kadarcıktı. Koca kalbiyle ‘’Ben buradayım’’ diyen oğlu, resmen genetiğe meydan okuyordu masumane. Galiba, oğlunda hüküm süren yegane güç; o tertemiz, karşılıksız sevginin gücüydü. Bildiği bir şey varsa Sueda’nın , o da oğluyla daha çok kitap okumalıydı:))
    ……

    Neredeyse 2 yıl olmuştu. Kaç tane müfettişin karşısında kendini ifade etmeye çalışmıştı ama aynı dili konuşmuyorlardı nihayetinde. Başhekime hediye ettiği ‘Kul Hakkı’ ile ilgili kitabın başındaki;
    ‘’ Sevgili ……. Bey
    Gönlünüzdeki protokolleri yıkabilmeniz dileklerimle
    Dr. Sueda Reyyan ‘’ notunu bilmem kaçıncı defa sormuşlardı..
    ‘’Size amirinize sevgili değil de, sayın demeniz gerektiğini öğretmediler mi..??
    Protokolleri yıkmaktan kastınız nedir??
    Protokol kelimesiyle Başhekime vermek istediğiniz mesaj nedir??’’
    .....

    Bağırsak mikropları gibi çoğalan bu parazitlere ‘’ kalbin protokolleri’’ ile ilgili kitap mı hediye etseydi acada?? Anlarlar mıydı ki?? Ne geliyorsa başına kitaplardan geliyordu zaten de …

    Aylar önce başhekim tarafınca gönderilen o milletvekili yakınını, -protokol hasta- adı altında öncelik bekleyen ve hiç bir aciliyeti olmayan O hastayı bekletmişti ya biraz . Zira muayene olabilmek için sabahın nurunda gelen 70 yaş diyabetli teyzeler varken, aradan alsa bu hastayı, bir daha ‘’Ama bu kul hakkı !!!’’ demeye hakkı var mıydı??

    Altına kırmızı halılar serilmeyen protokol hastanın tepkisi üzerine nezaketle cevap vermeye çalışmıştı halbuki;
    ‘’Afedersnz beyefendi, sıranız gelince alacağım içeri dedim, durumunuz da acil değil. Diğer hastaların önüne geçirirsem sizi, haklarına girmiş oluruz ve ben bundan fazlasıyla rahatsızım, diğer hastalar razı değil üstelik.. Lütfen ..’’ derken …
    ‘’ Bu doktor da kim oluyor, bizim kim olduğumuz öğretsin birileri diye ‘’ sesini yükseltiyor, elinde telefon, talimatlar veriyordu dışarıda protokol hasta.

    Sonrasında Alemlerin Rabbi’nin huzuruna çıkarken bile bu kadar uyarılmamıştı da, 5 defa aranmıştı emir cümleleri ile telefonda.
    ‘’ DR. hanım… Başhekim sizi MAKAMINDA acil bekliyor… hemen şimdi…
    ’’’ Hastaları bırakıp hemen gelmeniz gerek, MAKAMINDA bekliyor sizi.. hemen şimdiii’’
    ‘’ Başhekim Bey çok sinirli, 5 dk oldu, hemen şimdi makamına gelmeniz gerekiyor drhanım, önlük ve kimlik kartınızı da taksanız iyi olur.. Hemen’’…
    …….

    ‘’Sen ne yaptığını sanıyorsun be?? Sen beni ne hale soktun haberin var mı?? O hasta kimdi sen biliyor musun?? Sabahtan beri bakanlıktan gelen onuncu telefon. Sen kimsin ya?’’diye bağırırken aslında onca minnetin, secde ettiği o gerzek gücün altında küçücük bir böcek gibi öylesine ezilmişti ki başhekim, ayarı bozulmuş bukalemun gibi, menfaat pusulasını kaybetmişti de, alacağı rengi kestirememiş, karardıkça kararmıştı… simsiyah ama küçücük bir böcek gibi bakıyordu öylece…

    O protokol hastanın akrabası olan yüce Güç’ün telefonda sıraladığı vahiyleri aktarıyordu nefes nefese:
    ---Kendisi de ilahiyat mezunuydu, Kul hakkını doktordan öğrenecek değildi elbet… Kul hakkını çok merak ediyorsa DR hanım, açıkta kadro bekleyen o kadar çok yer vardı ki…----

    Sueda dr; kimseye bağırmadığını, zarar vermediğini, hakaret etmediğini, sadece kendi fikrini nezaketle ifade ettiğini, üstelik doktor olarak kimsenin dinini, dilini, ırkını, siyasi görüşünü, akrabalarının şeceresini, aile ağacını bilmek zorunda olmadığını anlatmaya çalışsa da dinleyen yoktu… O kadar çok bağırıyordu ki ahirzaman firavunu..

    Artık dayanamadı… ‘Eğer bağırarak amaca hizmet edeceğinizi düşünüyorsanız bu konuşmanın, birazdan sesimi yükseltmek zorunda kalacağım’’ deyivermişti birden.

    Gururu yara almıştı ya başhekimin, yaralı kuduz köpek gibi salyaları akıyordu her tarafa. Nefret zehirini becerememişti de taşımaya, o nefret katlanarak taşıyordu yılan misal tıslarken pörtlemiş gözlerinden etrafa….

    Kendinin nasıl konuştuğunun farkında değildi muhtemel de enaniyet morfiniyle,
    ‘’Sen benimle nasıl konuşuyorsun…. Karşında kim var senin, gözlüklrin kaç numara?? Görmüyor musun karşında kim var??
    Sen kimsin ya, nasıl benim gönderdiğim hastaya bunu dersin… nasıl cüret edersin bunu demeye.. hem de benim gönderdiğim hastaya..
    Ben gönderdim diyorum sana duymuyor musun, kulaklarında da mı problem var yoksa??? Ben gönderdim .. ben… anlamıyor musun…. Ben.. ben…ben…’’ diye kükrerken kocaman olmuştu gözleri.

    ‘’Dr bey… o kadar büyüksünüz muhtemel, fark edemedim ben. Secde de edeyim mi, ister misiniz‘’demişti son olarak sessizce, demeseydi keşke …
    Kibrin taht kurduğu kalbinin tapınaklarına girilmişti de, yuvası ifşa edilen ejderha gibi ateşler saçarak saldırdı telefona, kapıya ..
    ‘’Güvenlik… güvenlik… ÇIK dışarı… defol…’’ derken aynı yemini ettiği meslektaşına…

    Sonrasında soruşturmalar, incelemeler, şahitler, ifadeler…
    Hakkında suçsuz olduğunu beyan eden sekreterin yeri değiştirilmiş, protokol hastanın tehditlerine şahitlik yapan temizlik personelinin işine bir bahane son verilmişti.
    Sağlık Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı, İL Disiplin Kurulu…
    En sonunda amire saygısızlıktan ceza almıştı, sonraki soruşturmalar gerekti elbet, yetmezdi…
    Hiç görmediği hastaların -usulsüz sevki -adı altında, hiç muayene etmediği hastaların uydurma şikayetlerinin yanındaki imzalarıyla…
    ……

    Sonra kalktı masadan.. Nefes alayım biraz diye çıktı balkona.. Şu an bir merdiven olsaydı kocaman aya çıkaran, hiç üşenmez her bir basamağını ölesiye çıkardı, çıkardı da saklanırdı sonra, kimseler görmesin diye… Hiç çıkmazdı … olsaydı keşke…

    Ne çok beklentisi vardı kalbinin. Kocaman görünmez manevi ipler vardı dünyaya sımsıkı sarılan, sarılıp çektikçe acıyordu habire... Sanki binlerce Mevlevi dervişi vardı da yüreğinde meczuplar gibi sema’ eden… Vuslata gün sayarken… Dünya gurbetindeki hasretle coşmuşlardı da, dönüyorlardı habire delicesine, dönen kalbinin içinde….

    Kaldırdı başını, baktı semaya ne kadar uzak diye….Oradaydı işte, asaletle gülümsüyordu bitanecik AY’ı, kadim dostu. 35 yıldır aynı ayın altında nefes almıştı geceleri, tanıyordu artık onu, her bakışından anlıyordu anlatacaklarını ya, sormadı daha tek kelime. Daha bir parladı, kocaman oldu ay, sessizce fısıldadı semaya:
    -'’Madem dünya fanidir, değmiyor alaka-i kalbe…
    Yorma kalbini daha.. yorma be…’’

    İşte yarın bu geberesice, zıkkımın dibi, gerzek dünyanın tersine dönecekti Sueda. Her zamanki istikametinde giderken direksiyonu kırıp tersine, ne kadar çabuk uzaklaşabilirse buradan, o kadar çabuk kaybolacaktı. En hızlı, hızlı trendi akşam da geri gelebileceği. Telefonunu arabada bırakıp, hiç bilmediği bir şehre gitmek için bilet alacak, yol boyu yanındaki kitabını okuyacaktı. Hiç bilmediği şehrin hiç bilmediği bir parkında, ıslak kekini yerken ‘dünya gurbetinden terhise bir yıl daha yaklaştım’ diye sevinerek, tek başına doğum gününü kutlayacaktı. Hiç bilmediği bir şehrin hiç bilmediği bir camiisinde, secdeler bırakıp Rabbiyle hasbihal edecekti.. Hiç bilmediği bir şehrin, hiç bilmediği kitapçılarında hiç bilmediği bir kitap alacaktı hatıra.. Daha önceden hiç gitmediği kitapçıda, hiç tanımadığı bir kitapseverle tanışıp, yeni yaşına elindeki 'Don Kişot' kitabını hediye edeceği yeni bir kitap dostuyla girecekti….

    Kararını vermişti Sueda, bu saatte…
    Topladı bekleyen dosyayı hızlıca…
    Topladı gölgelik dünyanın kirini, pasını, nefretini, menfaatini, hayal kırıklığını, dost bildiklerini, beklediklerini, etrafındaki karadelikleri, gerzek insanları, bencilliklerini….
    Atacaktı gönlünün çöplüğüne….
    Kesecekti yüreğindeki o kalın ipleri dünyaya bağlayan…
    Ahiret vardı… Ölüm vuslattı.. Ölmeden önce ölecekti…

    Kararını vermişti; usulca kapattı bilgisayarını, kulaklığını takarken……
    https://www.youtube.com/watch?v=WL7GuxspLSM

    ………