Mustafa A.

Mustafa A.
@umutekin
Kendi karanlığını tanımadan başkasını yargılama.
8/10
·142 syf.·
Beğendi
·
2026 29. kitabı
Kitap genel olarak korku, kaygı ve anksiyetenin nedenleri üzerinde duruyor. Ancak kitapta kaygı ve anksiyeteyle nasıl başa çıkılacağına dair pratik öneriler ya da uygulanabilir yöntemler bulunmuyor. Büyük ölçüde Freud'un bu konulara ilişkin tezleri ele alınmış. Özellikle nedeni bilinmeyen ve kökeni bilinçdışında bulunan kaygıların ruhsal yaşam üzerindeki etkilerini açıklamaya çalışıyor. Freud'a göre nedeni bilinen korku ve kaygılar genellikle zararlı değildir. Karanlıktan korkmak, uçaktan çekinmek ya da belirli bir durum karşısında endişe duymak çoğu zaman geçicidir ve kendiliğinden azalabilir. Asıl sorun, kişinin nedenini açıklayamadığı kaygı ve korkulardır. Freud, bu tür duyguların kökeninin çoğu zaman bilinçdışında yattığını söylüyor. Bu nedenle bu tür anksiyetelerin psikolojik olarak ele alınması gerektiğini savunur. Yani kesinlikle tedavi şarttır. Ancak Freud'a göre tedavi yalnızca dışarıdan verilen bir yardım değildir, kişinin kendi bilinçdışı çatışmalarını fark etmesi ve onlarla yüzleşmesi gerekir. Terapinin görevi bu sürece rehberlik etmektir, çözümü gerçekleştirecek olan ise yine kişinin kendisidir. Hiç durmadan isteyen kendini kurtara­bilir." Kitabı genel olarak başarılı bulsam da anlatımı yer yer karmaşık geldi bana. Aynı fikirlerin farklı bölümlerde tekrar edilmesi ve Freud'un kavramlarının ayrıntılı biçimde ele alınması okumayı zaman zaman zorlaştırıyor. Buna rağmen anksiyete, korku ve kaygı konularına psikanalitik açıdan yaklaşmak isteyenler için önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Özellikle bu duyguların bilinçdışı kökenleriyle ilgilenen okurlar kitapta dikkat çekici ve düşündürücü fikirler bulabilirler.
Anksiyete ve KaygıAndre Le Gall · Dost Kitabevi · 201669 okunma
Reklam
8/10
·135 syf.·
Beğendi
·
2026 28. kitabı
Kabul edelim ya da etmeyelim hepimiz bu hayatı sandığımızdan daha çok seviyoruz. Çoğu zaman hayattan yakınıyoruz fakat yine de yaşamaya, umut etmeye ve yarını beklemeye devam ediyoruz. Epikuros'un da dediği gibi "Hayattan yakınan insan, intihar etmediği sürece kendi söylediğini çürütmüş olur." Kitap, mutlu olmanın yollarını anlatmıyor aslında, daha doğrusu böyle bir reçete sunmuyor. Çünkü herkes için geçerli tek bir mutluluk yolu yok. Mutluluğu tek bir tanımın içine sığdırmak yerine onun felsefi, psikolojik ve tarihsel katmanlarını sorgulatıyor okuyucuya. Cevaplar vermekten ziyade sorular üzerinde okuyucuyu düşünmeye zorluyor. Her okur, her insan mutlu olmanın ya da mutsuz olmamanın yolunu kendisi bulmalı, diyor yazar. Kitabın temel meselelerinden biri, "Neden mutlu olamıyoruz?" sorusundan çok "Neden mutsuzuz?" sorusunun peşine düşmesi. Yazar bu sorunun haritasını çıkarmaya çalışıyor. Aslında cevabı oldukça basit: Modern insan mutluluğu, sürekli daha fazlasına sahip olmakla karıştırıyor. Oysa sahip olmak da arzulamak da kendi içinde sınırsız. İnsan bir şeye ulaştığında, kısa süre sonra yeni bir eksiklik hissiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle mutluluk, sürekli bir birikim hali değil, geçici tatminler ve kısa anlar hâlinde ortaya çıkan bir deneyimdir. Yazarın oldukça ilginç fikirleri vardı. Kitabın en dikkat çekici fikirlerinden biri, mutluluğun mutlak bir durum olmadığı düşüncesidir ki aslında bu hepimizin bildiği bir şeydir. Hayatın içinde sevinçler ve üzüntüler sürekli yer değiştirir, bu nedenle kesintisiz bir mutluluk beklemek gerçekçi değildir. İnsan her zaman büyük bir coşku içinde yaşamaz, fakat bu onun mutsuz olduğu anlamına da gelmez. Bu bakımdan mutluluk, kusursuz bir saadet hâlinden çok, yaşamın iniş çıkışları arasında sürdürülen bir dengeye benzer.
Mutluluğun En Güzel TarihiAndre Comte-Sponville · İş Bankası Kültür Yayınları · 2020190 okunma
9/10
·72 syf.·
Beğendi
·
2026 27. kitabı
Modern çağ filozoflarından Byung-Chul Han, “enformasyon” ve “demokrasi” kavramlarını bir araya getirerek “Enfokrasi” adlı yeni bir kavram ortaya çıkarmış. Han’a göre dijital çağda iktidar artık yalnızca disiplin, yasak ya da baskı üzerinden değil, enformasyon akışları, veri üretimi ve dijital iletişim ağları üzerinden işlemektedir. Modern dünyanın yeni iktidar biçimi, bireyi baskıyla değil paylaşımla, zorlamayla değil serbest bırakmayla, yasaklarla değil özgürlük hissiyle kuşatmaktadır. Enfokrasi, tam olarak bu dönüşümün adıdır. Geçmişte iktidarlar/güçler kitleleri gözetleyerek tahakküm altına alırdı. Byung Chull Han'ın Enfokrasi kavramını anlamak için Panoptikon modelini bilmek gerekiyor. Çünkü Enfokrasi, Panoptikon'un sonrasıdır. Panoptikon köken olarak Jeremy Bentham’ın tasarladığı ideal hapishane modeline dayanır. Bu yapıda mahkumlar, merkezdeki bir gözetleme kulesi tarafından sürekli izlenebilecek şekilde hücrelere yerleştirilir, fakat mahkum, gerçekten izlenip izlenmediğini asla bilemez. Böylece fiziksel bir zorlamaya gerek kalmadan, birey “her an izleniyor olma ihtimali” üzerinden kendini kontrol etmeye başlar. Michel Foucault bu modeli yalnızca bir hapishane düzen olarak değil, modern iktidarın işleyiş mantığı olarak yorumlar. Ona göre panoptikon, hapishaneye özgü bir istisna değil, okuldan hastaneye, fabrikadan kışlaya kadar modern toplumun tüm kurumlarına yayılan bir disiplin mekanizmasıdır. Foucault’ya göre modern iktidar artık doğrudan zor kullanarak değil, bireyleri sürekli görünür kılarak işler. Görünürlük burada bir açıklık değil, bir denetim biçimidir. Birey gözetlenip gözetlenmediğini bilmediği için gözetimi içselleştirir ve kendi davranışlarını sürekli olarak düzeltir. Böylece dışsal iktidar, içsel bir denetim mekanizmasına dönüşür. Ancak
EnfokrasiByung-Chul Han · Ketebe Yayınevi · 2022416 okunma
10/10
·72 syf.·
Beğendi
·
2026 24. kitabı
Tersi ve Yüzü, Albert Camus’nün henüz 21-22 yaşlarındayken yazdığı beş denemeden oluşuyor. Aslında tür olarak yazdıklarına deneme dense de hikayeye daha yakın. Yazarların ilk kitaplarını okumak her zaman ilginç gelmiştir bana. Çünkü insan, henüz kim olduğunu tam bilmezken yazdığı satırlarda bazen bütün geleceğini ele verir. Ama bir yazarın daha ilk yapıtında kendi sesini bulması, kendi meselesini söylemesi ender rastlanan bir şeydir. Edebiyatta çoğu yazar yıllar içinde dönüşür, değişir, başka birine evrilir. Camus ise sanki daha ilk kitabında kendisini bulmuş gibidir. Zaten kitabı yazdıktan yirmi iki yıl sonra kaleme aldığı önsözde de sonraki yapıtlarının izlerinin burada bulunduğunu söylüyor. Bu yüzden Tersi ve Yüzü yalnızca bir gençlik kitabı değil, Camus düşüncesinin bir fragmanı gibi. Kitabı okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri, genç bir yazarın hayata karşı duyduğu erken yorgunluk hissi oldu. Camus daha o yaşta tekrar eden hayat düşüncesinin insan ruhunu nasıl ezdiğini fark etmiş gibi: “yarın her şey değişecek” diye bekleyen insanın bir gün “yarın da böyle olacaktır” gerçeğiyle karşılaşması… İşte tam burada Camus’nün ileride geliştireceği absürd düşüncenin ilk izleri beliriyor sanki. Hayatın değişmeyeceğini fark etmek, zamanın tekdüzeliğini görmek, insanın omzuna ağır bir yük gibi çöker. “Dinlenmez olmak: insan yaşlandı mı korkunç olan budur” cümlesi de bu yüzden çok sarsıcıdır. Burada yaşlılık bedensel değil, ruhsaldır. İnsan artık kendisini avutamaz hale gelir. Kitabın bana göre en güçlü cümlesi ise: “Bunlara katlanamadığı için öldürür insan kendini ya da, gençse, tümceler kurar.” Bu cümlede Camus yazmayı bir sanat gösterisi gibi değil, hayata dayanma biçimi gibi anlatır. İnsan ya hayatın ağırlığı altında ezilir ya da onu dile
Tersi ve YüzüAlbert Camus · Can Yayınları · 20147,1bin okunma
10/10
·464 syf.·
2026 23. kitabı
Bizi Biz Yapan Hikayeler okuru rahat bırakmıyor. İnsana kendi hikâyesini düşündürüyor, hafızasını sorgulatıyor ve geçmişine başka bir gözle bakmasını sağlıyor. İnsan yalnızca yaşadıklarını değil, onları nasıl anlattığını da fark etmeye başlıyor. Bu yüzden Bizi Biz Yapan Hikayeler gerçekten de insanın zihnini sessizce altüst eden kitaplardan biri. İnsan kendi hikâyesinin hem yazarı, hem anlatıcısı, hem karakteri hem de okuyucusudur. Randall’ın Bizi Biz Yapan Hikayeler adlı eseri, insan yaşamını yalnızca yaşanmış olayların toplamı olarak değil, bu olaylara yüklenen anlamların oluşturduğu bir anlatı olarak ele alıyor. Ancak bu hikâye tek parça, tutarlı ve değişmez bir bütün değil, geçmişi düzenleyen, bugünü anlamlandıran ve geleceğe dair beklentiler kuran birçok anlatının iç içe geçtiği parçalı bir yapı. Tam da bu noktada şu soru beliriyor: Hayat nasıl hikâyeye benzer? Bu, Randall’ın kitap boyunca cevaplamaya çalıştığı temel sorudur. İnsan kendi hayat hikâyesinden tek başına sorumlu değildir. Bu hikâyenin oluşumunda aile, yakın çevre, doğulan coğrafya, toplumsal koşullar, okunan kitaplar, izlenen filmler, duyulan sözler ve karşılaşılan insanlar etkili olur. İnsan yalnızca kendi kararlarından oluşmaz; karşılaştığı her şey onda bilinçsiz izler bırakır. Hayatına giren insanlar, yaşadığı aşklar, tattığı kayıplar, okuduğu kitaplar, içinde dolaştığı şehirler, yolunu açan ya da kapatan öğretmenler, kurduğu dostluklar, uğradığı hayal kırıklıkları, beklenmedik tesadüfler ve çıktığı yolculuklar zamanla benliğinin görünmez parçalarına dönüşür. Bu nedenle insan sadece seçtiklerinin değil, karşılaştıklarının da toplamıdır. Hayat tek büyük kararlarla değil, sayısız küçük ve büyük seçimin toplamıyla biçimlenir. Kimle evlendiğimiz, hangi mesleği seçtiğimiz, hangi şehre gittiğimiz, hangi yoldan
Bizi Biz Yapan HikayelerWilliam L. Randall · Ayrıntı Yayıncılık · 201446 okunma
Reklam