• Bu bölge tam olarak İslam orduları tarafından 700'lü yılların başında Kuteybe Bin Müslim tarafindan fethedildi. 715 yılından önce 707-715 olarak veriliyor bu tarih fakat Emevilerin bölge halkına olan siyaseti yüzünden birçok ayaklanma meydana geldi. Nihayetinde onlardan sonra bölgede Samani Devleti kuruldu Doğudan Kırgızistan üizerinden Karahanllar da güçlerini arttırıp batıya doğru yüklenince bölgede uzun yıllar sürecek Karahanlı-Samani çekişmesine sahne olundu. Bu dönemde de Türkler adım adım İslam dünyasına girmeye ve neticede Müslüman olmaya başladılar . Türklerin İslamiyetle tanışması ve Müslüman ol çması açısından Özbekistan toprakları önemlidir. Çünkü ağırlkl kaynaşma alanı burasıdın.
  • 57 syf.
    Uğur Mumcu'nun Dersim ile ilgili köşe yazılarından oluşan kitapta; enine boyuna bir Dersim tablosu çizilmiyor. Ancak Mumcu, İngiliz belgelerinden faydalanarak Kürt ve Ermeni isyan hareketlerinin işbirliği halinde olduklarını ve bunları Emperyal güçlerin (ingiltere vb) desteklediklerini ortaya koymuş.

    "Laiklik ilkesi, adım adım yok edilmektedir."

    Laiklik uzun yıllar çabalar sonucunda artık halkımızın bir kesimi tarafından hoş bir şey değil gibi algılanıyor ne yazık ki. Ayrıca laikliğin doğru düzgün tanımı, ne olduğu bile bilinmiyor. Şunu unutmayalım; laikliğin olduğu bir ülkede dindar bir kişi dinini özgürce yaşayabilir. Öte yandan laikliğin olmadığı, dine dayalı bir yönetim altında inanci olmayan veya inanci olup da daha çok seküler bir yaşam tarzı isteyen kesim rahat bir nefes bile alamaz. Laikliğin değerini bilelim.

    "Türkiye yeniden Sevr mi Lozan mı? Açmazına sürüklenmektedir."

    Bizzat kendimiz ne yazık ki Lozan'i tartışmaya açıyoruz ! Böyle absürd bir durum olabilir mi? Lozan'in değerini de aynı Laiklik gibi bilemiyoruz daha ne olduğunu bile bilmiyoruz.

    "Devleti devlet, orduyu ordu, halkı halk, cumhuriyeti cumhuriyet, devrimi devrim yapan o görkemli savaş küçümseniyor."

    Birtakim fesli deliler Kurtuluş Savaşı'nı kucumseyerek hatta bu savaşın neredeyse tarihte yaşanmadığıni bile yada üzerinde çok durulmamasi gerektiğini bile söyleyecek kıvama geldiler günümüzde


    Son sözü rahmetliye bırakıyorum; onun anlatımıyla Kurtuluş Savaşı:

    "Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, “Kuvvayımilliye”, köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur.

    Türkiye Cumhuriyeti, ne holding yazıhanelerinde kurulmuştur, ne lüks otel lobilerinde ne de CIA ve Dünya Bankası koridorlarında.

    Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, “tam bağımsızlık” inancı ile Anadolu’ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp Paşalar gibi paşalardır.

    30 Ağustos, “emperyalizme ve kapitalizme karşı” Türk halkının ordusu eliyle kazandığı büyük utkudur."

    Keyifli okumalar
  • Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.


    Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
    Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Küçük İskender
  • 496 syf.
    ·43 günde·8/10
    Güney Amerika tarih boyunca birçok sömürünün ve insan hakları gaspının adeta odak noktası haline gelmiştir. Portekiz ve İspanyolların bu kıtaya varışı beraberinde büyük bir dehşet getirmiştir. Yerli halk bu iki ulusun işgali altında onlarca yıl zulüm görmüş ve kendi memleketlerinde sanki başka bir memlekette yaşıyor gibi acılar çekmişlerdir. Dünyanın en ağır durumu belki de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Hayal edin, yıllardır doğup büyüdüğünüz bir bölge var, insan normal bir yaşantıda o bölgede bulunduğunda hayatsal olarak bir ferahlık ve huzur hisseder. Ama öyle bir durum düşünün ki yaşadığınız bölgeye başka hiç tanımadığınız insanlar geliyor ve sizi sanki o yerde yıllardır yaşayan onlarmış gibi kovuyorlar. Kovmadıklarını da köle gibi çalıştırıyorlar. Ben bu açıdan insan duygularının ve insan moralinin eski çağlarda bile temelde aynı olduğunu düşünüyorum. Uygarlık denilen kavramdan haberiniz dahi bile olmasa, evinizin olduğu yer eliniz kolunuz bağlı bir vaziyette işgal edildiğinde kendinizi duygusal anlamda çökmüş hissederdiniz.

    İşte bu bahsettiğim duygusal çöküntüyü bu kıtada yaşayan gerek yerli halk, gerekse de sonraki kuşaklarda ortaya çıkan melez halk da dehşetli bir şekilde yaşamışlardır. Bu türden ağır bir çöküntü insanda ne olursa olsun kin ve nefret duyguları uyandıracağından Güney Amerika'nın sömürüye uğrayan halkı bir noktadan sonra içleri, "efendi"lerine karşı duyduğu kinle dolup taşıyordu. Bu açıdan halk büyük bir oranda olası bir direnişe fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak hazır durumdaydı. Sömürülen şey yalnızca ülkeleri değildi. Hayatları da en az ülkeleri kadar sömürülüyordu. Çünkü bir "efendi" size köle damgasını yapıştırdığı andan itibaren hayatınız boyunca bir anlamda mühürlenmiş hale geliyordunuz. Bu gibi birçok sebepten dolayı yerli ve melez halkın alt sınıflara düşen kısımları olası bir direnişi belki de farkında olmadan bekliyorlardı. Ama hepsi de kızmış barutlar gibiydi, bir kıvılcım; bir lider, kurtarıcı bekleniyordu.

    Dünya tarihi genellikle bu ısınmaya başlayan barut ve bu barutun alev almasından şekillenmiştir. Bu barutu ateşleyen ilk göze çarpan isim Simon Bolivar olmuştu. Napolyon'un İspanya ve Portekiz'e saldırmasını fırsat bilen ve iki sömürgeci ülkenin odaklarını kaybettiğini gören halk, Simon Bolivar ve arkadaşlarının ardından, tıpkı yere dökülen bir barutun ateş tarafından takip edilmesi gibi tereddütsüz bir şekilde gitmişti. Bu büyük ayaklanma sonucu Kıtanın yarısı kadarlık bir kısmı sömürgeden kurtarıldı. Hatta Güney Amerika'daki Bolivya ülkesinin ismi de Simon Bolivar'ın soy isminden geliyor.

    Biraz uzun olacak gibi görünen incelememde olabilecek en az şekilde nesnel bilgi vermeye çalışıp, Ernesto'nun hayatının bendeki yansımalarını paylaşacağım. Aksi taktirde bu inceleme kitabın kısa bir özeti olmaktan ileriye gidemez. Ernesto böyle bir kırılgan siyasi ortamda dünyaya gelmişti. Çocukluğunda mal varlıkları iyi olan ailesi, Ernesto lise çağına geldiğinde maddi açıdan oldukça zayıflamışlardı. Tabi Guevara ailesinin en büyük oğlu kolay bir çocukluk geçirmemişti. Astım krizleri ile boğuşmak bana kalırsa onun hayatında birçok şeyi etkiledi. Bir insanın hayatında aslında büyüdüğünde verdiği kararlardan çok nasıl bir çocukluk geçirmiş olduğu daha kritik bir etkiye sahiptir. Bir anlamda; gelecek yaşantınızda yapacağınız seçimleri, o küçük çocuğun sınırlarını "boya kalemleri" ile çizdiği ilk başta masum ama sonradan gerçekten kritik hale gelen sınırlar belirler. Evet gerçekten de bu boya kalemleri ile çizdiğimiz ya da çizmeye 'zorlandığımız' sınırlar ilerideki yaşantımızda siyah beyaz soğuk birer sınır halini alırlar. Bazı insanlar için bu sınırlar hayatları boyunca renkli bir şekilde kalır; ilk günkü gibi. Bazı insanlar bu sınırların rengini soldurur ve o renkli heyecanı bir daha yakalayamaz. Bu insanlar genellikle hayattan zevk almayı başaramayan insanlardır. İşte bence Ernesto bu insanların aksine yetişkinlik döneminde dahi bu çizgileri renkli olarak görebilen hatta renkli olarak muhafaza eden nadir şahsiyetlerden biriydi.

    Sınırlar dedim, ama neden sınırlar peki? Bunu kısıtlama anlamında kullanmadım yanlış anlamayın lütfen. Bizleri oluşturan kişilik çizgilerini sınırlar anlatmaya çalıştım. İncelemelerde gerçekten lafı uzattıkça uzatmayı özlemişim sanırım. Konudan uzaklaşmadan, Ernesto'nun umursamaz ve pasaklı bir genç olduğunu belirtmek istiyorum. Bence her insanın temelde bir duygusal yönü vardır. Her ne kadar kimilerimiz umursamaz ve kayıtsız davransa da derinlerde bir yerlerde bu duygusallık tohumu mutlaka vardır. İnsanı insan yapan tohumlardan biridir sadece bu. İşte bana göre de Ernesto'nun gönlündeki tohumun ilk kez yeşermesini sağlayan olay babaannesinin ölümü olmuştur. Ölüm gerçeği ile o zamana değin pek karşılaşmamış olan liseli Ernesto bu olaydan sonra doktor olmaya karar vermiş, ve babasının tüm ısrarlarına rağmen mühendislik okuluna gitmemiştir.

    Ben Ernesto'yu bir anlamda Christopher Mccandless'a benzetiyorum. İkisi de son derece benzer insanlar. Toplumu umursamamayı başaran, gezmeye ve maceralara atılmaya aşık iki benzer insan. Toplumu tamamen umursamamak şüphesiz tam olarak doğru bir davranış değildir. Ama umursanmaması gereken şeyleri umursamama yetisi bir insan için gerçekten büyük bir artıdır. Ernesto'nun da hayatının bir kısmı gerek yalnız başına gerekse de arkadaşı Alberto Granado ile gezerek ve tabiri caizse berduşluk yaparak geçmiştir. Berduş kavramını seviyorum, diğer kavramlardan çok daha derin ve ayrı bir yeri vardır benim zihnimde. Gezgin kadar resmi olmayan, resmiliği sevmeyen, gerekirse sefalete bile macera uğruna yüzünde tatlı bir gülümseme ile katlanabilen insandır bana göre berduş. Şüphesiz maceraperest ruhların bu gibi şeylerle tatmin olması da gerekmektedir. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar ancak bu şekilde yararlı ve aktif bir beyin aktivitesine sahip olabilirler. Mesela Ernesto'nun gezerken yazdığı kitapların, yazdığı notların hissiyatı bile, hareket halinde değilken yazdığı şeylerden çok daha farklıdır bana kalırsa. O heyecanı kelimelerden, kelimelerin arasındaki görünmez ama hissedilir bağlardan hissedebilirsiniz.

    Alberto ile çıktıları son yolculuk Ernesto için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü bu yolculukta Lima'da karşılaştıkları Marksist bir doktor, Ernesto'nun fikir hayatını değiştirmeye başlayan, o zamanlar sakin zihin denizinde ileride fırtınalara neden olacak ilk minicik akıntıları başlatmıştı. Bunun o zaman ne Dr. Perce farkındaydı ne de Ernesto. Hatta bu etkinin farkına sonralardan daha iyi varan Ernesto, yazdığı "Gerilla Savaşı" isimli eserini Dr. Perce'e ithaf etmekten kendini alamayacaktı. İnsanın zihin denizinde fikir akıntıları başladığı anda, sanki denize düşen bir insanın denizin üstünde oradan oraya sürüklenip en sonunda bir kıyıya vurması gibi, Ernesto da kendini, ona elini uzatan Fidel'in kıyısında bulacaktı.

    Fidel büyük bir muhalifti, amansızdı ve Küba için oluşturulan direnişçilerin lideri olarak kabul ediliyordu. O güne dek hayatında savaşları ya da ülkeleri pek ciddiye almamış Ernesto, Dr. Perce minik akıntıları başlattığı an düşünmeye başlamıştı, ama dediğim gibi fikir denizinde başı boş sürüklenirken elini tutan Fidel olmuştu. Bu evreler Ernesto'nun kişiliğinde ve benliğinde çok önemli değişikliklere neden oldu. Çünkü artık hem Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katılmış, hem de ruhundaki amansız mücadele bir sonuca varmış; devrimci Che, serseri Ernesto'yu disiplin altına almıştı. Kendisine neden Che denildiğini merak ediyorsanız bu alıntıya göz atmanızı öneririm: #37755137

    Artık Ernesto gitmiş yerine Che gelmişti. Biz de bu yüzden incelememize ondan Che şeklinde bahsederek devam edelim. Che aslında bir fikir adamıydı. Ama tabiri caizse ilk zamanlarda bu fikirleri dayatacağı bir temeli yoktu. Berduş olarak yaşamaya zihinsel olarak da alıştığı için, o ünlü doktorumuz o minik akıntıları başlatana dek düşünceleri temelsiz bir biçimde kafasında sürekli bir akış halindeydi. Ama karşılaştığı kişiler ve yaşadığı olaylar bu daimi akışı bir temele oturtan etmenlerdi. Ben insan hayatındaki kimi basit gibi görünen olayların, insan hayatını aşırı derecede çok değiştirebileceğine inanıyorum. Görünüşte küçük, hayatın akışına karışıp gidecek bir olay hayatlarımızı şekillendirecek bir etkiye sahip olabilir. Bu görünürde hayatın akışında kaybolacak gibi görünen ama etkili bir olay Che'nin yaşamında da dikkatimi çekti. Che, Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katıldıktan sonra ordu saldırı altında kalıyor. O dönemin diktatör Batista Küba rejimi onları öldüresiye darlarken bu karmaşada şöyle bir olay meydana geliyor: Che normalde bu gerilla ordusuna doktor olarak katılıyor. Saldırı altında kaldıklarında kendini arkadaşlarından uzakta bir yerde buluyor. Ayağa kalktığında gördüğü ilk şey yanındaki terk edilmiş bir cephane sandığı oluyor. Ama ordunun doktoru olarak görevli olduğu için yanında en az o cephane sandığı kadar büyük bir sağlık çantası taşıyor. Ama cephane sandığını da bırakmak istemiyor. Üstündeki diğer eşyalar da nedeniyle sadece bir tanesini taşıyabilecek durumda. Bir süre tereddüte düşüyor. Sonra sağlık çantasını yere atıp, hemen cephane çantasını alıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Che'ye göre, kitapta da bahsedildiği gibi; sağlık çantası ile ancak birkaç kişi kurtarılabilir, ama devrimin o zaman için ihtiyacı olan cephane ile devrim kazanılabilir, milyonlarca insan kurtarılabilir. Bu olay da Che'nin kendi yaşamında onun kendisini bir doktordan çok bir devrimci olarak benimsemesini sağlayacak bir olaydı.

    Che çocukluğundan beri çok okuyan biriydi. Bu onun hayal gücünü olabildiğince geliştirdi. Kitap okumanın insan hayatındaki hayati etkilerinden biri de, insana birden çok perspektif kazandırarak onun hayal gücünü geliştirmesidir. Ki zaten kitap okuyan insan da bu perspektifleri hayatında ilerlediği yolda kolaylıkla kullanıp, diğer insanlar arasında dikkat çekebilir. Küba'yı fethetmek için giden Kurtuluş Ordusu'nun birlikleri sadece dört birlikten oluşuyordu. Bu birliklerden biri de Che'ye aitti. Bu arada Che, Fidel ile arkadaş olabilecek kadar yakınlaşmıştı. Che askerlerinin bulunduğu birliğin adını "dokuzuncu birlik" olarak çağırıyordu. Tüm birliklerin toplamda sadece dört birlikten oluştuğunu elbette ki birliktekiler bilmiyordu. Üstelik birlikler birbirlerinden uzaktalardı. Güvendikleri tek kişi de Che olunca, Che onlara kendi birliklerinin dokuzuncu birlik olduğunu söyleyince buna doğal olarak inandılar. Bunu yapmasındaki amaç gerillalara cesaret ve moral vermekti. İşe de yaradı. Küba'yı tabiri caizse yeniden fethettiler.

    Bu olaylardan sonrası tamamen diplomatik ve siyasi meseleler. Aslında şu anda bunu da fark ettim ki, biyografik eserlerde gerçekten de kurgu eserlere nazaran pek de fazla yorum yapılamıyor. Çünkü gerçeği somut bir şekilde aktaran bir kitabı siz de ister istemez somut olarak sindiriyorsunuz. Yapılan yorumlar tarihsel olayların ya da tarihteki şahsiyetlerin düşüncelerinin değerlendirilmesi oluyor. Sanırım benim de bu inceleme boyunca yaptığım şey de buydu.

    Benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri Che'nin hayata ve devrime dair romantik bakış açısı oldu. Ben hayallerinde yaşayan ve gerçek hayatı da bu hayallerine göre şekillendirmek için olağanüstü bir özveri ile çalışan insanlara gerçekten hayranım. Hayallerinin insanlar tarafından kabul edilip edilmemesine gerek yok, önemli olan onların halen daha senin hayalin olması, zihninde yer ediyor olması, bu zihnindeki yeri fark etmen ve zihnindeki hayaller aklına geldikçe yüzünün hafifçe gülmesi. Ben şahsen kendi adıma böyle düşünüyorum. Zihnimdeki bir hayalin orada olduğunun farkına varmak bile bana heyecan veriyor. Ama o özveriye hayatta çok az insan sahip olabilir, ben de onlardan biri olmak isterdim. Che gerçekten de bu uğurda ölebilecek kadar özverili biriydi bana göre. Ki zaten bu yolda da can verdi. Bazen de şunu düşünüyorum. Belki de önemli olan hayalin gerçekleşmesi, ona ulaşmamız değildir. Asıl önemli olan şey bu hayal uğruna her şeyi yapabilecek özveriye sahip olabilmemizdir.

    Che'nin devrimin salt savaş ile karıştırılmaması gerektiğine dair düşünceler bana daha da iç açıcı geldi. Che'nin bahsettiği devrimin bir anda olmayacağı, eğitim ve aydınlanmanın şart olduğu gibi düşünceleri her ne kadar ilk başlarda, bir anda yapılan bir devrimden daha iyisi olmayacağı gibi düşünceler kurmuş olsa da bu ilk düşüncelerini zamanla gölgede bırakmıştır.

    Çünkü tarihteki bir şahsiyet de nihayetinde bir insandır. İnsanın ağır veya hafif hataları elbette olur. Che'nin de sonralardan ağır olduğunu bizzat kendi de kabul ettiği birçok davranışı olmuştur. Ama sanırım en sonunda önemli olan şey bir özeleştiri yeteneğini o ya da bu şekilde kazanabilmek. Bir insanın şimdiki zamanda, gözleri artık açılmış bir vaziyette geriye bakması o insan için ufuk açıcı bir zihinsel aktivitedir. Che için bu, bazı hatalarında geç mi erken mi oldu tartışılır ama buna girmek istemiyorum. Çünkü burada tarihteki bir şahsiyetin yaptığı doğruları veya yanlışları tartışmak gereksiz olur, benim bahsettiklerim kitabın içeriği ve bende uyandırdığı duygular.

    Kitapta anlatılan şeyler Che'nin zaman içindeki değişimi ile çok iyi harmanlanmış durumda. Bu açıdan kitap gerçekten takdirimi kazandı. Hatta kitapta Che'nin ölümünden sonra iki bölüm daha var. Tıpkı tarihsel bir süreçte bir insanın öldükten sonra daha iyi anlaşılması gibi, yazarımız da sanki bu tarihsel sürece sembolik olarak uyarak eserini daha da gerçekçi hale getirmiş. Bu da elbette ki gayet güzel ve yerinde bir okuma deneyimi sunuyor. Ama eserin kötü yanı, gözüme çarpan birçok yazı hatasıydı. Bu denli içerik olarak özen gösterilmiş bir kitabın yazım kurallarına pek uymaması hayal kırıklığına uğradığım tek yön oldu. Che'yi ve hayatını, onun hakkında internette herkesin yaptığı yanlı yorumlardan öğrenmek yerine böyle tarafsızca bakılmaya ve tarihsel sürece göre yazılmaya çalışılmış bir eserle çok daha doğru öğrenebilirsiniz.
  • Tarihe damga varan TÜRK kadınları:

    Keyhüsrev᾿i öldürüp insan kanı ile doldurulan tuluma kesilen başını atarak, açgözlü Hüsrev᾿i kana doyuran TOMRİS,

    Buryat ve Yakut halkının ulu annesi HORİ TÜMAT tahtının hükümdarı ALAN-GOA,

    Cesur bir kadın olarak bilinen HÛLAGÛ HAN᾿ın kızı YELGETLU,

    Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın annesi İLK KADIN DİPLOMAT SARA HATUN,

    Cengiz Hanın annesi OELUN-Eke ve kızı ALAHAY BEYİM,

    KAZAN PRENSESİ SUYUMBİKE,

    Ata binip ok atmada usta olan İPARHAN,

    Uygur Türklerinin Budistlerle yaptıkları savaşta yer alan KIZILÇI HANIM,

    Osmanlı hatunları arasında cesaretiyle ün salan ŞERİFE HANIM
    Verdiği doğru taktiksel analiz sayesinde, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah᾿ın ordusunun darmadağın edilmesini bizzat sağlayan SARA HATUN,

    Özbek hanı Tağar Han᾿ın hatunu ORDUCA,

    Gubalı Fethali Han᾿ın hatunu TUTU BİKE,

    Ünlü Nogay tümen komutanının kızı TUGUL,

    özgürlük için Mançu yönetimine baş kaldıran ve daha sonra idam edilen MAYİMHAN

    Kazak savaşçısı BOBAY,

    Andrey Bogolyubski’ye karşı savaşan BAYGÜL,

    Azerbaycan Türkleri'nden HACER HANIM,

    Uygur Türklerinin 1826 yılında Çin yönetimine karşı başlattığı ayaklanma ile özgürlük mücadelesinin sembolü haline gelen NAZİĞİM (NAZUGUM)

    II. Tuğrul Şemsettin İldeniz᾿in hatunu MÜMİNE HATUN,

    Tarihte ilk ‘’Datka’’ yani general ünvanı alan Kırgızların kadın kahramanı ALAY ÇARİÇESİ KURMANJAN DATKA.
  • 520 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *
  • Geçici bir aşk ilişkisi yaşayan ve hayatın önlerine 1919 Bavyera Sovyet devrimini çıkardığı iki genç Alman’ın örneğini ele alalım. Olga Benario Münihli zengin bir avukatın kızı, Otto Braun ise bir öğretmendi. Olga kendisini batı yarıkürede devrimi örgütlerken buldu. Brezilya ormanlarında uzun bir ayaklanma yürüyüşünün önderi olan ve 1935’te Brezilya’da meydana gelen bir ayaklanmayı desteklemesi için Moskova’yla görüşmeler yapan Luis Carlos Prestes’i sevdi ve sonunda onunla evlendi.
    Ayaklanma başarısızlığa uğradı ve Brezilya hükümeti Olga’yı Hitler Almanyası’na teslim etti. Sonunda Olga bir toplama kampında öldü. Bu
    arada, daha başarılı olan Otto, Çin’de faaliyet gösteren bir Komintem askeri uzmanı olarak Doğu’yu devrimcileştirmeye girişti ve Moskova’ya,
    oradan da Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne dönmeden önce Çinli olmayan tek kişi olarak Çinlilerin meşhur “Uzun Yürüyüş”üne katıldı (ya­
    şadığı deneyim Mao’nun ondan kuşkulanmasına yol açtı). İç içe geçmiş
    bu iki hayat, yirminci yüzyılın ilk yarısı dışında ne zaman bu şekilde biçimlenebilirdi?