Magda Szabo

Magda Szabo

Yazar
8.6/10
300 Kişi
·
653
Okunma
·
58
Beğeni
·
2882
Gösterim
Adı:
Magda Szabo
Unvan:
Macar Yazar
Doğum:
Debrecen, Macaristan, 5 Ekim 1917
Ölüm:
19 Kasım 2007
Magda Szabo 1917 Debrecen doğumludur. Macaristan'ın önde gelen yazarlarındandır. Latin ve Macar edebiyatı eğitiminin ardından öğretmenlik yaptı ve kültür bakanlığında çalıştı. Yazmaya şiirle başladı. 1949'da Baumgarten ödülüne layık görüldüyse de ödül verildiği gün, politik nedenlerden geri alındı. Aynı yıl bakanlıktaki işinden kovuldu. 1949-1958 yılları arasında sakıncalı yazar olarak bir ilkokulda öğretmenlik yapmaya zorlandı. 1958'de yayınlanan ve büyük başarı kazanan ilk romanı Fresco'yla bu zorunlu sessizliği kırdı. Bu tarihten sonra ulusal ve uluslararası ün kazandı, ödüller birbirini kovalamaya başladı.

Yapıtları otuzdan fazla dile çevrilmiş olan yazarın Yavru Ceylan adlı romanı 1972'de E yayınlarınca yayınlanmıştır.
Öylece birlikte oturuyorlardı. Çünkü birbirlerinin yokluğuna tahammül edemiyorlardı. Oysa çoğu kez birbirlerinin varlığından da rahatsız oluyorlardı.
İnsan evine girdiğinde eğer geldiğine sevinecek kimsesi yoksa yaşamanın da herhangi bir anlamı yok.
Magda Szabo
Sayfa 162 - Yapı Kredi Yayınları
Artık her şey bitmişti. ''Ölüler nereye gidiyor ? '' diye sordu kendine. ''Babam, annem nereye kayboldular ? ''
Magda Szabo
Sayfa 189 - YKY - Haziran - 2018
Kim yalnız değil ki? Bilmek isterdim doğrusu.
Hatta birbirleriyle yaşayanlar bile yalnız, sadece yalnız olduklarının bilincinde değiller, o kadar!
259 syf.
Bugün bir kitap daha bitirdim . Bana hayatımda açtığım, kapattığım, içeri giremediğim , girmek istemediğim tüm kapılarını anlatan bir kitap. Bir kitapta bir kez daha bu kadar üzüleceğimi düşünmemiştim uzun zaman sonra. Benim çektiklerime benzemiyor elbet. Ben kapılarımı çok düşünmemiş , hiç sorgulamamıştım hatta . Bir arkadaşım yazmıştı bir vakitler anı defterime. Nedense aklıma geliverdi bir anda.
“Herkese kapını açıyor, her açılan kapının davetini kabul ediyorsan , hayatında bir sıkıntı var demektir.’’
Size bunları anlatıp boş yere vaktinizi almayacağım. Evet bugün bir kitap daha bitirdim , üzülmemek, etkilenmemek için elimden geleni yaptım ama üzüldüm. Çünkü insan üzülüyor. Yıllara, tüm yaşanmışlıklara inat okuduğu bir kitaptan etkilenip yumruk yemişe dönebiliyor. Kendinin bu kadar öngörülü olabileceğine şaşırıyor, içinden "he ya evet çoğu yaşanmışlıklar aynı " deyip sonra gülmeye devam edebiliyorsa da.
Bir ara ; İpek Kamuran
#26147259 yazısına takıldığımı hatırlıyorum. Öylesine etkilendim ki Mardin gezimde günlerce bahsedilen kapıyı, kapı kapı dolaşarak buldum ve delirircesine mutlu oldum da hemen İpek Kamuran ı telefonla arayarak müjdeli bir haber verircesine nedenini buldum yazdığın yazının diyerek sevincimi paylaştım.
Yıllarım kaç kapı aralıklarında geçti ki?
Kaç eşiğinde beklediğim kapılar? Ne girebildiğim ne de çıkabildiğim.

Çocukluğumun geçtiği yuvanın hakikatten ev değil de tam bir yuva idi. Dede, nine, amca, hala , enişte, yenge ve kuzenlerle dopdulu , kimsenin kimseye kapılarını kapatmadığı, açık tutulan tüm kapıların sahiplerinin yüreklerinin de her daim açık olduğu odaların bulunduğu yuva.
Bu kadar kalabalık bir evden ayrılıp iki kişilik bir hayata merhaba dediğim, kendime ait , zilinde adım yazılı bir evin kapısı.
Aileme, arkadaşlarıma , tüm çevreme bir şey çaktırmamak , içimi kimseye göstermemek için Oscarlık performans sergileyebildiğim ama, ah bu amalar , herkese kapatıp, asıl kapatmam gerekene ‘’ istenmiyorsun artık arkanı dön ve çık ‘’ şarkılarını söyleyemediğim kapıların açık kaldığı yıllar.
Utanmadan, çekinmeden, elalem sözleri derdine düşmeden, kendime öfkelenmek yerine cesurca değişimi kabul ederek , kendi kendimin arkasında durmaya söz vererek , kendime dürüst ve net olarak kapılarımı açık tutma kararını verdiğim zamanlar.
Mutlu olacak mıydım, bilmiyordum. Yakıştıramadım kendimi aslında. İnsan , onlarca şey yaşayınca , ilişkilere dair kütüphane yutmuş gibi oluyor.
Onca kendime verdiğim sözlerden güzel şeylerden, güzel insanlardan, kahkahalardan, sonra ben kapılarımı kapatmak istemedim.
Biraz da kitap;
Kahramanımız Emerenc’in yılmadan yeniden tüm yitirdiklerine rağmen ayağa kalkabilme gücüne duyduğum hayranlık, cesurca düşündüğünü söylemekten çekinmeyen yüreğinin yanlış anlaşılacağı korkusunu hiç bir kelimesinde hissetmeyen varlığına beslediğim saygıyı yazar öyle güzel hissettirdi ki bana iyi ki okudum , iyi ki mehmet temiz tavsiye etti dedirtti. Hatta yazarın diğer kitaplarını almama da vesile oldu.
Sadece pek keşke demekten haz etmesem de Emerenc, bu kadar cesaretine rağmen ayıplanmaktan, güçlü olmaya çalışmaktan azıcık olsa da fedakarlık edip kapılarını açmaktan çekinmeseydi en azından dostlarına ve sevdiklerine.

Sonuç olarak, hala kapılarını kapatmayan biriyim. Ve hala dost, düşman kim olursa olsun kapılarımı kapatmamak niyetiyle yaşıyorum, öyle yani dostlarım. İyiyim.

Unutmayın, boşverin ayıptır, yanlış anlaşılırım , ne derler kaygılarını. Kalp ve zihin barışmadan huzur bulunmaz.
Anahtarı kendinizde olan kapılarla , mutlu kalın.
224 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
''Bir roman okudum hayatım değişti'' sözü sanki bu kitap için söylenmiş gibi. Gerçekten okuduğunuzda hayata bakışınız çok değişecek çok.

Bu bir kitap değil. Bu, her cümlesinde , her kelimesinde, neredeyse özenle yerleştirilmiş her harfinde, hayatın gerçeklerini, ustaca yazılmış bir duygusallıkla bize gösteren muhteşem bir eser. Bir başyapıt.

Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ben, sitede bu kitaba rastlayana kadar yazarın adını bile duymadım. Magda Szabo . Bu ismi kolay kolay unutacağımı sanmıyorum. Böylesine muhteşem bir eserin sahibi olan bir yazar, bugüne kadar nasıl ön plana çıkmamış ,buna şaşırmamak mümkün değil. Ve böyle bir yazım uslubu ve ustalığı. İnanın bana bugüne kadar bu kitabı okumadığıma çok üzüldüm. Hem yazarın hem de bu kitabın varlığını bana hatırlatan ve okumama vesile olan , daha önce kitabı okumuş olan arkadaşlara çok teşekkür ederim.

Kitapta yazar, 49 yıl beraber yaşadığı kocasını kaybeden bir kadının , sonraki yaşantısına odaklanıyor. Bize öyle bir anlatım yapıyor ki , insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor. ''Ölen eş mi şanslı yoksa kalan mı ?''

Yazar, kitap boyunca kadının ruhundaki fırtınayı, muhteşem bir şekilde okuyucuya yansıtıyor. Öyle süslü püslü cümlelerle değil. Bunu, yaşamın tüm gerçekliğini anlatarak sade ve basit cümlelerle yapıyor. Ama bu cümlelerin hepsi birer duygu yumağı oluşturuyor insanda.

Tabii ki sadece kadını değil, aynı zamanda başta kızı olmak üzere etrafındaki diğer kişilerinde iç dünyası, yaşadıkları olaylar ve bu olaylara farklı yönden bakışlarını da aynı şekilde bize aktarıyor.

Etrafımıza baktığımızda bu kitapta anlatılan olaylarla sık sık karşılaştığımız bir gerçektir. Ama hiç birimiz bu olayların bizi nasıl etkilediği konusunu hiçbir zaman düşünmemişizdir. Çoğumuz, hayatın yaşanması gereken gerçekleri diye bunların üzerinde bile durmamışızdır. İşte burada bu yazar ve bu kitap devreye giriyor ve gerçekten düşünmemizi sağlıyor.

Çok beğenerek ve büyük bir duygusallık içinde okuduğum bu kitabı mutlaka okuyun diyorum. Hatta hemen yarın kitapçınızdan alın veya sipariş edin ve hemen okumaya başlayın diyorum. Aksi takdirde okumak için çok geç kalmış olabilirsiniz. Onun için lütfen bir an önce okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz, hayatınızda bir şeyler mutlaka değişecektir.
224 syf.
Hayatımı kendi ruh haline göre bana ithaf ettiği cümleler içerisinde geçiriyor olmak pek eğlenceli. Kimin mi tabii ki de annemin. Babama sinirlendiği zaman evime gelip '' ne yapacaksın kocayı ohh en rahat sensin '' demesinin ardından babam ile ikinci bahar moduna geçince de '' ahh kızım çocuklar da gidecek, bizler bugün var yarın yokuz nasıl geçecek ömrün tek başına '' diye ağıtlar yakan annem.
Her ne kadar ilk evlat olmanın verdiği mecburiyet sebebi ile erken büyümek zorunda olan kızların kaderini yaşamış olsam da;
Rahatlıkla içimi dökebilme güvenini bana verdiği , yaptığım tüm hatalarıma rağmen doğruları ne beni ne de dizini dövmeden anlattığı için gerçekten çok şanslı hissetmeme sebep annem.
Niye mi annem? İza, annesi, babası, eski eşi , çevresi, ilişkileri, ilişkisizlikleri kitabı okumaya başladığım andan itibaren hep annem ile kendimi sorgulamama sebep oldu.
Unutmadan şu araya sıkıştırayım ; İza seni hiç sevmedim. Savunulmanı, anlaşılmanı gerektirecek haklı bir hareketine kendimce şahit olmadım.
Çok alakasız demeyin ne olur azıcık anlatayım ; belki bir iki okur okumak ister, okumak istemeyenler ise bu satırları es geçebilirler.
Annem Üsküp doğumlu yani parçalanan Yugoslavya ‘da Üsküp de dünyaya gelmiş, boşnaktır. İlkokulu bitirdiği zaman Türkiyeye göç etmek zorunda kalınca eğitimine devam edememiş, diğer kardeşleri gibi eve katkı olsun diye daha 13 yaşında bir ilaç fabrikasında işe girmek zorunda kalmış.
Çok güzelmiş annem halen de çok güzeldir. Çevrede çok asılan olunca yarım yamalak türkçesi ile kızımı kandırırlar endişesi yaşayan dedem, 17 yaşında ve annemin kökenleri gibi boşnak olan babam, anneme aşık olunca hiç tereddüt etmeden evlenmelerine müsaade etmiş. ( O yıllarda ailenin rızası olarak evlenmeye izin verilirdi, sonradan kaldırıldı bu nikah şekli)
İstanbul’dan Kayseri’ye gelin gelmiş annem. Kabile hayatı yaşayan bir ailenin içerisine hem de. Görümceler, kocaları, çocukları, kaynana, kaynata kayın.. aklınıza gelebilecek kocasına ait tüm sülalenin içine .
Annem gelin olduktan bir sene sonra da annemin annesi, babası ve kardeşleri Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya göç etmişler. Koca bir kalabalık içerisinde ufacık yaşta kocaman bir yalnızlığa hapis yaşamış yıllarca annem.
Öyle ilginçtir ki evliliğin ilk yıllarının hikayesi anlatırken güler ağlanacak haline. Mesela bir kaç örnek vereyim anlarsınız yaşadıklarının vehametini:
Babamızın evinde fırınımız vardı kızım , tüple çalışırdı, Kayseri’ye gelince ilk defa gaz ocağını ne olduğunu öğrendim beceremeyince aaa bundan karı olmaz diye alay eden komşulara bakıp cidden kadın olamayacak mıyım diye ağlardım diye anlatır.
14 yaşında çocuk gelin nereden bilsin ev işi, yemek , ya da çağın gerektirdiği olması gereken beklenenleri yapmayı? Sokakta ip atlardım ninen eve çağırırdı beni ‘’ Kızım kocan işten gelecek hadi eve gel artık’’ diye yaşadığı trajedi komik anlatırken ki halini görmenizi çok isterdim.
Annemim hayatından seri haline romanlar çıkacağına hiç şüphem yok :))
Tam 30 sene ninem ve dedeme baktı annem. Annelik , babalık ilgisini görmeyi hak ettiği, çocukluğunu yaşaması gereken yıllarını evlat olarak geçireceği yerde çok fedakar gelin olarak yaşadı.
Annem evden bir iki günlüğüne ayrılması gerekiyorsa dedem ve ninem ağıt yakardı; ‘’sen gideceksin biz ölürüz nasıl kalacağız bir gün de olsa diye evde ‘’ dedikleri zaman annem tüm planlarını ertelerdi.
Kaybetmekten korkardı, anne baba sevgisi nedir öğrenmeden büyümek nedir bir düşünsenize? Yaşadığı , yanında çocukluğunun, gençliğinin geçtiği insanların öleceği düşüncesi bile onun canını acıtırdı.
Bir kere onların kalbini kırdığına şahit olmadım. Karşı geldiğine, itiraz ettiğine, aç bıraktığına, hesap sorduğuna hatta yüzünü astığına.
Bu arada dedem ve ninem sağ iken annem dışarıdan eğitimini tamamladı, liseyi bitirdi. Yetmedi mahalle muhtarı oldu ve 20 yıl muhtarlık yaptı.
Ardından bilgisayar öğreneceğim dedi ve kurslarına gitti. Tüm sosyal medya hesaplarını öyle güzel kullanır ki şaşarsınız.
Halen de bulunduğumuz ilde Boşnakça ve Rusça yeminli tercümanlık yapmaktadır.
Gelelim niye bu kadar annemi anlatma sebebime;
Annem ile aramızda 17 yaş var, beni doğurduğu zaman 17 yaşında imiş. Anne kızdan ziyade abla kardeş, dert ortağı, arkadaş ilişkimiz ağır basıyor gibi gözükse de annem olduğunu , geçirdiği zorlu yıllarını, Almanya ‘ya yerleşen aile fertlerinin her beş senede bir arka arkaya gelen cenazelerinde yaşadığı ama bir türlü açık vermemek için saklanmaya çalıştığı yitik çocukluğunun acısını hep hissettim ve hiç unutmadım.
Tüm gayretleri, adımlarında ''bu yaştan sonra neyine yarayacak ''demedim, demedik.
Korumaya, sahiplenmeye uğraşmadım ve hiç bir kardeşim de uğraşmadı.
Yaşarken, birlikte olma zamanlarımızı iyi değerlendirdik , değerlendiriyor ve kaybetmeden kıymet biliyoruz.
Annesi olmaya çalışmadım, annem olduğunu unutturmadım. Kendim de dahil, çocuklarımızın başarılarından , kariyerlerinden, kazançlarından sadece gurur duyuyoruz, onlar adına seviniyoruz bu kadar işte.
Evlatlardan asıl beklenti , sevginin kariyerlerle eksilmemesi, geçirilemeyen zamanların, elde edilen kazançlarla sadaka öder gibi bedel biçirilcesine kazanılmaya çalışılmaması. Anlaşılmak, ebeveyn olduklarını unutmamak ve unutturmamak.
Sevgi ve saygı; emek vermek, değer vermek, gerektiğinde beklemek, sabretmek, gözlerinin içine bakmak, önünden ardından dua etmek, giderken Allah'a emanet etmek değil midir?
Anne olmak güzeldir, ne vefalıdır , cennet annelerin ayakları altındadır, kırmayın , üzmeyin , babaların ahı tutar, ektiğini biçersin şöyle böyle demeyeceğim.
Kitap sevgili Nilüfer in de dediği gibi Ben de Magda' yı kitap konularını, anlatımını çok sevdim. İki kitabını okudum ve yazarın diğer iki kitabını okumak için kalemini özlemek istedim.
Okuduğum iki kitabında da yazar olan birer karakter mevcut belki sadece tesadüftür aynı iki ana karakterin sonlarının aynı olması gibi.
Keyifle ve ilişkilerinizi gözden geçirerek okuyacağınızdan emin olarak incelememi şöyle bitirmek istiyorum;
Hakikatten ; dünya nimetleri insanoğlunun yüreğini ele geçirip , gözünü boyayıp , kulağına fısıldıyor, her şey rant. Ölümse nefesimiz kadar yakın, aynen sonlanan her gün gibi.
Kaybetmeden kıymetini anlamaya çalıştığımız , hayata anlam katmak için elimizden geleni yaptığımız , kırmadığımız kırılmadığımız ilişkilerimizin olduğu ve , Etelka gibi , Allah kimseyi neden yaşıyorum ki sorusuna cevap aramak zorunda bırakmasın.
Keyifli okumalarınız olsun.
216 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Magda Szabo, Magda Szabo, Magda Szabo... ! Öyle bir yazar ki herşeyi o kadar basitçe yazmasına rağmen nasıl bu kadar çok şey veriyor okuyucuya inanılır gibi değil.

Yazar, okuduğum bu üçüncü kitabında da beni yanıltmadı ve tıpkı öncekiler gibi duygu seliyle, dramlarla ve acı gerçeklerle dolu ama çok basit ve sade anlatımıyla harika bir kitap okuma keyfini yaşattı.

Szabo bu kitabında , Budapeşte'nin Buda tarafındaki Tuna kıyısında bulunan, Katalin sokağındaki bahçeli üç evde yaşayan üç ailenin, yıllara yayılan dramatik değişimini bizlere anlatıyor. Yaklaşık 40 yıllık sürede hem ülkede , hem dünyada meydana gelen olayların, bu ailelerin ve fertlerinin yaşamında çeşitli şekillerde dramatik değişikliklere sebep olmasını büyük bir duygusallık içerisinde okuyoruz. Tabii ki yine inceden inceden verilen mesajlarla birlikte.

Zaman geri döndürülebilir mi ? sorusunu içimizden hep sorarak , Henrette'nin eski mutlu günlere olan özlemini içinde taşıyarak zaman içindeki dramatik gezintisini, biz de içimiz burkularak kendi benliğimizde yaşıyoruz. Bu kitabı okuyan herkesin de aynı şeyleri kendi dünyası için düşünerek bir duygu fırtınası yaşayacağına inanıyorum. Öyle ya ! Acaba hangimiz çocukluk dönemimize dönmeyi tekrar istemeyiz veya hangimiz o yıllarımıza özlem duymayız. Hele hele bir de dramatik olaylar ve kayıplar yaşamışsak bu durumu daha da çok istemez miyiz. Düşündüğümüzde acı çekmez miyiz ? İşte Szabo bu kitapta bize kaybedilen mutlulukları, varlıkları, güzel günleri, insanları, yaşam tarzını, duyguları kısaca kaybedilen her şeyin verdiği ızdırabı insanlara muhteşem bir şekilde gösteriyor. Ve eğer geri dönülebilse bile hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını da anlatmaya çalışıyor.

Yıllar sonra bu üç aileden kalanların, o an ki duyguları içerisinde taşınmak zorunda bırakıldıkları Peşte'deki bir apartman dairesinden , şehrin Buda tarafındaki Katalin sokağının olduğu yere bakışlarındaki hüznün anlatılmasıyla başlayan kitap, geriye dönüşlerle ve içerdiği büyük dramatik gizemlerle bizi bir anda içine alarak adeta fırtına gibi bir sürükleyicilik ve akıcılıkla okunuyor.

Ben bu kitapta anlatılan, Held, Biro ve Elekes ailelerinin yıllara yayılan dramatik hikayesini müthiş bir beğeniyle okudum ve herkesin de okumasını tavsiye ederim.

Aslında kitap incelememi burada bitirmiş olmama rağmen, bu kitabın özelliğinden dolayı anlatılan ve yaşanılan yerler hakkında kendi arşivimdeki resimlerden de yararlanarak birkaç cümle ile bilgi vermek istiyorum.

Öncelikle Katalin sokağının Budapeştede olması ve olayların burada geçmesi dolayısıyla birkaç cümleyle Budapeşte'den bahsetmek doğru olacak sanırım. Budapeşte , belkide dünyanın en ilginç şehirlerinden biri. Sebebi ise bir nehrin (Tuna ) böldüğü iki yakanın birbirinden siyah ile beyaz arasındaki zıtlık kadar farklı yapıda olmasıdır. Şehrin Buda denilen bölümü, genellikle bahçeli villa tipi evlerden oluşmuş, tepelik bir kesimden ibaret olup, daha çok varlıklı insanların yaşadığı bir yerdir. Peşte denilen bölüm ise buna tam zıt bir şekilde , düz bir arazide kurulmuş, genelde apartman tarzı yapıların bulunduğu bir beton yığını görüntüsünde olup, burada yaşayanlar ise daha yoksul kesimden oluşmaktadır. Bunu şu resimde rahatlıkla görebiliriz. Resimde sol taraftaki bölüm Buda, sağ taraftaki bölüm ise Peşte'dir.
( https://hizliresim.com/RgkGdG )

Katalin sokağı şehrin Buda tarafındadır. Dolayısıyla sokaklarındaki bahçeli evlerinde mutlu bir şekilde yaşayan, kitapta bahsedilen üç ailenin kalanlarının Peşte'deki bir apartman dairesine taşınmaları deyim yerindeyse attan inip eşeğe binme gibi bir şeydir ve onlar için çok üzücü bir olaydır.

Katalin sokağı bugün yok. Zaten kitapta yazar bu sokaktaki evlerin yıkıldığını ve Katalin kilisesinin Peşte'den bakıldığında tamamen göründüğünü yazmaktadır. Bugün hala yerinde duran Katalin kilisesi ise Buda kalesi ile Özgürlük tepesi arasında , nehir kıyısındaki bir sıra dört beş katlı evlerin arkasındadır. Peşte tarafından Buda'ya doğru bakıldığında kilisenin kulesi rahatlıkla görülmektedir. Ama Budapeşte'ye gitmiş olanlar bilirler ki genelde resim çekerken insanlar Buda kalesine veya Özgürlük Tepesine odaklandığından tam ortada kalan Katalin kilisesi pek görüntülere girmez. Bu durum bende de aynı şekilde olmuş ama şans eseri birkaç resimde çerçeveye girebilmiş. Ama en net olarak iki resimde görünüyor. Bunların biri Tuna nehrinden çekilmiş gece görüntüsü, diğeri ise oğlumla beraber olan ve Peşte'den Buda kalesine bakan resim. Ben her iki resmi de aşağıya bırakıyorum. Her iki resimde de resmin sol tarafında görünen küçük kule Katalin kilisesidir.
( https://hizliresim.com/dL3M9r )
( https://hizliresim.com/lQj4AB )

Bir de üçüncü resim var. Özgürlük tepesinden Tuna nehrini ve Buda'yı gösteren. Burada da yeşilliklerin hemen arkasında Tuna nehri kıyısındaki dört-beş katlı iki evin arasından Katalin kilisesi kulesinin başlığı görünüyor. Ben resmi alta koyuyorum.
( https://hizliresim.com/7BgnD5 )

Kitapta adı geçen diğer bir mekan da zincirli köprüdür. Aslanlı köprü veya zincirli köprü diye isimlendirilmektedir. Bir kaç resmini aşağıya bırakıyorum. İlgilenen arkadaşlar için.
( https://hizliresim.com/p5P9bN )
( https://hizliresim.com/JV26Dq )
( https://i.hizliresim.com/EOJpD9.jpg )
( https://hizliresim.com/nbr2l1 )
( https://hizliresim.com/va4RyR )
Kitabın ve karakterlerin yaşadıkları mekanları görsel olarak algılamak, kitabın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur düşüncesiyle bunları paylaşmak istedim. Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım faydalı olmuştur.
260 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Hiç kimseyi çılgınca sevmeyin çünkü kaybedersiniz, er ya da geç.."


Kapı
Kapılar..
Kapatmak zorunda kaldığımız, açmak zorunda olduğumuz, geçmemiz gereken kapılar.

Ölüm de bir kapı belki..
Mahremimi gizleyen bir kapıyı hangi güç açmamı sağlayabilir ki?
Ruhuma, çevreme, hayatıma ördüğüm duvarlar ve o duvarların içerisinde, bölüşmeden, paylaşmadan yaşadığım gerçeklerim, hayallerim var.

Hepsi birbirinden farklı olsalar da aslında, hepimizin gerçekleri ve hayalleri..

Magda Szabo.
Macar edebiyatının en ünlü kadın romancısı. Yazarken yalın, sert ama çok güçlü. Sırlı anlatımı okurken insanı sarıyor.

Emerenc.
Son zamanlarda okuduğum en baskın ve arızalı karakter diyebilirim. Sevip sevmeyeceğiniz tartışılır ama kesinlikle nasıl bir insan olduğunu, ne demek istediğini irdeliyorsunuz kafanızda.

Emerenc 'in dünyasına girmek o kadar da kolay değil tabi ki. Onun çok yüksek örülmüş duvarları, açılmamak üzere kapatılmış kapıları var.

Yaptığı her şeyin, söylediği her sözün başka bir anlamının da olabileceğini düşünüyor insan. Ve onu, kendisi yapan deneyimleri ve sırları var.

Umursamaz, kuralcı ve vurdumduymaz bir insanın, verdiği emeğin karşılığını bulamayınca yıkılışı var. Savaş sırasında sakladığı Yahudi bir çiftin çocuğu ziyaretine gelmeyince, yaşadığı muhteşem çöküş, çok etkileyici bir şekilde anlatılmış.

2003 yılında Fransa 'da, roman dalında, Kapı ile Femina ödülüne layık görülen yazarın romanları adeta saatli bomba gibi.

Yaşatmaya çalıştığı her hissi çok derinden yaşıyorsunuz. Yazarken öyle yükseliyor ki, bunun okuyucuya geçmemesi mümkün değil. Yakıcı ve tahrik edici duygularla örülmüş, ruhsal gerilimin zirve noktasına harika bir yolculuğa çıkarıyor sizi.

Sorgulatıyor..
Birine hayatımızda yer açarken, bütün bilinmezler en savunmasız yerimizden nasıl da yakalıyor bizi.

Bir hayat, mahremliğinden arındırıldığı zaman, yaşamaya değer mi?

Bizim parmak izimizi taşımıyorsa, hâlâ bizim hayatımız diyebilir miyiz ona?

Bir insanın yazgısını düzeltmek mümkün olmayabilir bazen. Yapmaya çalışırken yıkıyor da olabiliriz.

Kapattığımız kapılarımızın bir gün açılabileceğini, belki de zorla kırılabileceğini bilmek, nasıl da hiddetlendirir insanı.

Belki de sorulması gereken soru şu ; eğer hayat da ölüm de bizimse, dilediğimiz zaman, dilediğimiz gibi yaşayıp ölmeye hakkımız yok mu?

Bu yoğun ve çarpıcı romandan beni çok etkileyen şu sözlerle bitirmek istiyorum.

"Ben bile, köpek bir yaramazlık yapınca, onun bir insan olmadığını dikkate alıp, onu sonsuza dek cezalandırmıyorum. Tanrı da benden daha az değerli değil ya.. Yaşamını tartmadan bir insanı, daha en başından lanetleyecek kadar haksızlık etmez herhalde.."

Keyifli okumalar.. :)
259 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Magda Szabo; Çağdaş Macar Edebiyatı’nın öne çıkan yazarlarından biri. Eserleri, çok sayıda ülkede farklı dillere çevrilmiş. Ülkemizde ise 2000’lere kadar tek kitabı Türkçe ’ye çevrilmiş. 2007’den sonra da üç kitabı daha çevrilmiş. Ülkesinde politik nedenlerle baskıya maruz kalsa da nitelikli eserler vermeye devam etmesiyle çeşitli ödüller ardı ardına gelmiş ve bu baskıları aşarak ünü dünya çapında yayılmış.

Szabo’nun okuduğum ikinci romanı... Üslubu genel olarak biraz mesafeli. Özellikle Iza’nın Şarkısı’ndaki baş karakteri Iza gibi soğuk ve güçlü kadın karakterler buluyor kendine ve bunu da mesafeli anlatımıyla destekliyor. Ancak anlattıklarının içten olduğunu biliyorsunuz. “Bunlar hayatın gerçekleri” diyerek dobra bir tavırla yüzünüze yüzünüze haykırıyor. Sakin bir tavırla, şiddeti derin olan darbeler indiriyor bedeninizin çeşitli yerlerine. Tabi yüzündeki o vakur ifadeyi de görmezden gelemeyiz. Zaten o koruduğu mesafeli tavrını bu ifadesiyle güçlü kılıyor. Hüznü de mizahı da metanetli ve ölçülü. Gevşeyip kahkahalarla güldüğünü ya da kendini acındırmaya çalıştığını görmüyorsunuz. Szabo’yu elbette ki tanıyamadık ancak ben okuduklarımdan, yani onun şahsına münhasır hüviyetinin içine sızdığı anlatımından, kurgularından şöyle biri olduğunu düşündüm: Ciddi tavrını koruyan, mesafeli kişiliğinin yanında bir kalbi olan güçlü bir kadın. Hele ki arka kapak tanıtım yazısındaki ‘otobiyografik unsurlar taşıyan bu roman’ ifadesini de dikkate alırsak bu daha da anlam kazanıyor.

Kurgu; bir kadın yazar ve kocasının ev işleri için birini işe almasıyla ilerliyor. Szabo’nun kurgusunu devleştiren bu kadın, yani Emerenc; cesur ama sözünü sakınmayan, sert ve kararlı adımlar atan, az bilen ancak bildiklerini iyi bellemiş ve sıkıca savunan inatçı bir cahil, yaşam tecrübesinin öğüterek eğittiği bir bilge, acımasızca hareketleri, şeytani zekâsı ama melek gibi de bir kalbi olan, çok aksi, çok çalışkan ve mağrur, oldukça enteresan bir karakter. Eğip bükmeden yüzünüze söyledikleriyle kalp kıran ancak dostluğundan vazgeçemediğiniz, size sürekli hayata dair çok değerli şeyler öğreten bir dost gibi. Yazar, Emerenc’e dair bu bilgelikleri ve onun karakterini biraz daha açığa çıkaran ince yönleri, okuru her seferinde avlayarak veriyor. İyice anladığınızı sanarak önyargıda bulunup işin içinden kolayca sıyrılmaya çalıştığınız her defasında sizi mahcup ediyor. Alacağınız darbenin yönünü bildiğinizi sanarak gayriciddi bir savunma yaparken, hiç beklemediğiniz taraftan sağlam bir kroşeyi yüzünüzde hissediyorsunuz. Bu beklenmedik, şaşırtıcı ataklar romanı sarsıcı ve etkileyici yapıyor.

Szabo’nun mesafeli üslubuna yaraşan bir de mizahına değinmek gerek. Ciddi yüz ifadesiyle, soğukkanlılıkla yapılan zekice, yer yer hüzünlü espriler, romana çok farklı bir tat katarken, karakterlerle okur arasındaki mesafeyi de yakınlaştırıyor. Bu bakımdan mizahının, Kapı’nın mütemmim cüzü olduğunu söyleyebilirim.

Bölüm geçişlerine geldiğinizde, ya da yeni bir paragrafa başlarken tek cümlede vurgun yediğiniz çokça olacaktır. Yazar;
“İnsan, yüreğine saplanan bıçak eğer çok keskinse ânında yere yığılmazmış.”
gibi cümlelerle mevzuya direkt girip acımasızca davranarak biraz canınızı yakabilir.

Eğer bu kitabı okumaya karar verirseniz, bir gece yarısı zamansız hazırlanmış mütevazi bir sofrada ya da alçıdan bir köpek biblosunda alt üst olabileceğiniz, oldukça anlamlı, sessiz ve derinden darbeler alacaksınız demektir. Ama buna değecek…
224 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
KAYBETMEDEN ÖNCE BULMAK LAZIM..
Daha biz, tatile çıkacaktık seninle. İlk görev yaptığın yere, Fethiye 'ye gidecektik. Bir zamanlar tek başına attığın adımlara, bu sefer ben de eşlik edecektim.

Her yeri, her şeyi anlatacaktın bana. Ben hayatımda, seni dinlemek kadar, kimseyi dinlemeyi sevmedim baba.

Canım yanıyor, daha çok yanar. İlacı senin gözlerinde. Hani ameliyattan çıkar çıkmaz beni sormuştun ya, geldi mi diye.. Ben de ne zaman üzülsem, seni soruyorum, nerede diye..

Telefon rehberimde senin adını görmek güzel. Senin sesini duymak, "Gözlerinden öperim kızım." dediğini işitmek güzel. Hâlâ burada, yakınımda olduğunu, nefes aldığını bilmek her şeyden güzel.

KAYBETMEDEN ÖNCE BULMAK LAZIM. Ve ben henüz kaybetmediğim için bin şükürle doluyum.

OYSA ÖLÜM..
Ne zaman gelirsen gel, davetsiz misafirsin.
Belki de kabullenilmesi en zor olan tek gerçeksin.
Soğuk musun, yoksa kor halinde misin, bilmiyorum. Ama dokunduğun her şeyi yok ediyorsun.
Genç - yaşlı fark etmiyor senin için, hasta - sağlıklı fark etmiyor, kadın - erkek hatta çocuk fark etmiyor. Kesinlikle eminim, körsün sen.
Adaletsizsin.
Vicdansızsın.
Nankörsün.
Duvarları yükselten, evleri daraltan, karanlıklaştıran sensin.
Hatıraları da öldürürsün ya da ölümsüz bir hatıra olursun kalanlar için.
Devredilemez, vazgeçilemez, unutulamaz..
Belki de sızısı azalan ama hiç tükenmeyen.
Telafi edilemez bir yokluk, ikamesi olmayan bir yalnızlık bırakırsın geride.
Sen, aslında zamanı öldürürsün..

...............
MAGDA SZABO.
Evet, Hermann Hesse 'nin dediği gibi altın bir balık yakaladım. Bu, yazarın okuduğum üçüncü kitabı, hangisi daha güzeldi, ayrım yapamıyorum. Ama ne yazmışsa okurum dediğim yazarlar arasında çoktan yerini aldı.

Çok kalabalık bir hikaye değil. Kişiler ve ilişkiler oldukça detaylı incelenmiş ve ifade edilmiş. Artısıyla eksisiyle, taşra ve şehir yaşamına ait unsurlar da araya serpiştirilmiş.

Kuşak çatışmasının, beraberinde getirdiklerini okurken İza 'yla tanışıyorsunuz.
Doktor İza.
Yaşamını kendi yaratmış, kimsenin karışmasına ya da müdahale etmesine fırsat vermeyen, acı ve dirençten kirpikleri kırpışsa bile asla ağlamayan İza.
Sembolleri küçümseyen, ayakları yere basan, fakat empati yoksunu İza.
İnciten bir şefkat mi, yoksa perdelenmiş bir acımasızlık mı onunkisi, çok da ayırt edemiyorsunuz.

Eşinin ölümüyle yerle bir olan Etelka.
İza 'nın annesi.
Her şeyini bir anda geride bırakmak zorunda kalan, yeniye alışmak için çabalarken, eskiye deli gibi özlem duyan, tüm dünyası baştan sona değişmiş, yıkılmış bir kadın..
Ben ona, çaresiz yürek diyorum.

Ve Vince.
Kitabın beni en çok etkileyen karakteri.
Dünyanın en zengin fakiri Vince, İza 'nın babası.
Onu okurken resmen ruhumun incindiğini hissettim.
Hayattayken cenaze arabası kadar bile ihtişamlı bir arabaya binmemiş, kimse onu cenaze görevlileri kadar saygıyla karşılamamış.
Kendisi de ihtiyaç sahibi olmasına rağmen yardım yapmak için çırpınan yüce gönüllü bir adam.

.............

KAYBETMEDEN BULMAK GEREK. İş işten geçmeden doya doya sevmek.. En önemlisi de anlamak.

Çünkü onsuz yaşamak, onsuz da acıkmak, onsuz da gülümseyebilmek çok acı gelecek sonra.
Ona ihanet edip, ölüme yenilir gibi yokluğunu kabullenmek çok acı gelecek..

Sonra onunla geçen zamanları, onsuz geçen zamanlarla takas etmek zorunda kalacaksın.

İyisi mi vakit varken, pişman olmamak için, mutlu olmak kadar mutlu etmek için kıymet bilelim..

Keyifli okumalar.. :)
224 syf.
·6 günde
"Magda Szabo'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da."
Hermann Hesse

Sitede önerilerine kıymet verdiğim okuyuculardan mehmet temiz Beyin tavsiyesiyle keşfettim Magda Szabo'yu. İyi ki alıp okumuşum öyle beğendim.

Evlenince veya bir şekilde ayrı bir eve çıkınca o ev bizim yuvamız olur. Kendi düzenimizi kurarız ve geldiğimiz yere ister istemez misafir gibi gideriz. Baba evimiz çocukluk anılarımızın geçtiği yerdir lakin artık bizim evimiz değildir. Herkesin bir yaşantısı, alışkanlıkları vardır ve bunlar zaman içinde değişebilir. Evliysek bizi en iyi tanıyan eşimizdir, annemizin bildiği çocuk olmaktan çıkmışızdır. En yakınımız bile olsa birini kendi evimize dünyamıza almak ciddi fedakârlık ister. Bunu yapmak kolay değildir.

Kitabın kahramanı Etelka, bir ömrü paylaştığı eşini kaydedince gururlandığı biricik doktor kızı Iza'nın teklifiyle yanına başkente taşınıyor. Yaşadığı taşrayı, aslında onu o yapan anılarının olduğu evi satıp terkediyor. Kızıyla mutlu yeni bir yaşam düşleyerek. Iza ise yaşlı annesinin elini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak artık onu rahat ettirme düşüncesinde. Ama tüm bunlar yapılacak en iyi seçimler miydi?

Ben lise talebesiyken, 60'lı yaşlarının başında dedemi kaybettiğimizde anaannem o evde yaşayamayacağını söyledi.  Rüyamda dedemin istemediğini görmeme rağmen ev satıldı ve ona başka sokakta bir ev kiralandı. Anaannem orada da pek oturmadı ve sık sık bize gelip kaldı en sonunda da tamamen bize yerleşti. Yalnız siz varken bana düşer mi dedi ve hiçbir işe elini sürmedi. Bütün gün oturdu ve televizyon seyretti. Bir kaç yıl sonra da bunamaya başladı. Durumu bir sorduğunu on kere sorma şeklindeydi başlarda, sonraları bedensel ihtiyaçlarını bilemez hale geldi. Ona bakmanın ciddi sabır istediğini belirtmeliyim. Annemin dayanamadığı yerlerde devreye girerdim. Yüksek lisansı bitirip evlenmiştim, bir yaz günü sabahı eşimin memleketine giderken yolumuzun üzeri onlara uğradık. Gece rahatsızlanmış gördüğümde iyiydi. Eşimi tanımasa da beni biliyordu. Vedalaştım ve yola çıktık. Ertesi sabah vefat haberi geldi. Hanımefendi bir kadındı, huzur içinde yatsın. Bildiğim bir şey varsa bizlerin büyüklerimize dair aman çok yaşlandı hiçbir şey yapmasın, yorulmasın düşüncesinin çok yanlış olduğudur. Çalışmak ve küçük de olsa bir şeyler üretmek insanı yaşama bağlar, dinç tutar.

Ve anılardan korkmamalı, hatıraların olduğu evlere sahip çıkılmalı, bırakılmamalı.

Yazar kitabında, yaşlı kadın ve eşi, kızı ve eski eşi olmak üzere birbiriyle bağlantılı birkaç yaşama değiniyor ve edebi dili, güzel kurgusuyla ciddi farkındalık yaratıyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.
259 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Magda Szabo okuduğum bu ikinci kitabında da beni büyüledi. Yazar bu defa karşımıza çıkardığı Emerenc karakteriyle okuyucuyu müthiş bir duygu ve düşünceler seline sürüklüyor.

Yine Budapeşte'deyiz ve yine bir sokağın insanları . Ve bu sokaktaki insanlardan en önemlisi de Emerenc adlı yaşlı bir kadın. Her şey, bu sokaktaki bir evde eşiyle birlikte yaşayan yazar bir kadının ev hizmetini görmek için Emerenc isimli bir kadını işe almasıyla başlar. Dile kolay yirmi yıldan fazla süren bir beraberlik ve bu beraberlik sırasında yaşanan olaylar ve gelinen son nokta. İşveren işçi ilişkisiyle başlayan bu beraberliğin yıllar içinde nasıl bir hale geldiğini Szabo'nun o, basit, sade ve tamamen içten gelen samimi anlatımıyla büyük bir merak ve duygusallık içinde okuyoruz.

Kitabın esas baş karakteri olan Emerenc'ten biraz bahsetmek gerekirse ; Emerenc, iki dünya savaşı atlatmış, her ikisinde de büyük darbeler almış ama bunları kimsenin bilmediği, kendi hayatına girilmesine asla müsaade etmeyen, yaşına rağmen işini düzenli olarak yapan, özellikle bahis konusu yazarla olan işinde kendi şartlarını belirleyip ona göre davranan, etrafına elinden geldiği kadar yardım eden, hayvanlarla müthiş bir iletişim yeteneği olan , geçmişinde yaşadığı bir çok olayın izlerini sadece kendi içinde taşımasını bilen, ilkeli, sert ve güçlü bir psikolojik yapıya sahip ve çok gizemli bir yaşlı kadın olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bu özellikler yaşlı kadının başlarda yazar üzerinde çok farklı ve kötü düşünceler oluşturmasına rağmen , kapı aralandıkça ve Emerenc'in gerçek dünyası ortaya çıktıkça tabiiki bütün gizemler bir bir çözülüyor. Ve müthiş denecek derecede dramatik bir yaşam hikayesi okuyucuyu içine alıyor. Ve yine tabiiki herşeyin ne kadar farklı olduğu görülüyor.

Kapı neresidir acaba ? Bu soruyu kitabı okurken sık sık kendimize soruyoruz. Kapı, acaba Emerenc'in iç dünyası mı, geçmişi mi, yoksa kimsenin girmesine izin vermediği, evinin kapı eşiğindeki holden içerisi mi veya evinde yıllardır kilitli kalan bir odanın kapısı mı ? veya Emerenc'in kendi hayatına başkalarının karışmasına izin verebildiği yer olan sınır mı ? Peki acaba bizim kapımız var mı ? Varsa biz bu kapıya ne derece önem veriyoruz ve onu koruyabiliyoruz ? Onu korumamız gerek mi ? Tamamen farklı bir soru daha ; Bu kapılar ne zaman kırılmalı veya ne zamana kadar bu kapının dışında kalınmalı ? Ne zaman içeriye zorla da olsa, zorbalıkla da olsa girilmeli ? veya ne olursa olsun hiç girilmemeli mi ?

İşte, yazar bir kitap yazıyor. Adına bir isim koyuyor. Çok sade ve basit cümlelerle olaylar anlatıyor. Ve insanları öyle düşünceler içerisine sevkediyor ve onlara öyle mesajlar veriyor ki . Ne diyebiliriz. Usta bir yazar olmak böyle bir şey olsa gerek.

O kadar çok şey var ki kitap hakkında yazacak. Diğer karakterlere hiç girmek istemiyorum ama karakter isimleri üzerindeki çok beğendiğim ve beni her okuduğumda gülümseten bir ismi burada yazmak istiyorum. Bu da, ''kardeşim Jozsi'nin oğlu'' ismidir. Evet kitap boyunca karakterden bu isimle bahsediliyor. Bu durum bile yazarın her şeyi ne kadar doğal bir şekilde yazdığının bir göstergesi değil mi ?

Sözü daha fazla uzatmadan, kitap hakkında son cümle olarak, okumak gerek demiyorum, üzerine vurgulayarak mutlaka okumak gerek diyorum. Ve hatta mutlaka okuyun diyorum.
224 syf.
Ölenle ölünmüyor evet ama yaşayan bir ölüye dönebiliyor insan. Görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz hatta yaşıyoruz.
Yıllarca birlikte yaşadığın eşini kaybetmek nasıl bir duygudur, hatıralarını geride bırakmak 70 yaşında yeni bir hayat kurmaya çalışmak nasil hissettirir insana?
Ya da 30 yaşında ne farkeder?

Hem şehirde hem taşrada geçen bir hikaye.
2 farklı insan yaşantısı.
Eğitimli egitimsiz arasındaki çatışma, aynı zamanda bir kuşak çatışması da denilebilir.
Her karakterin haklı olmak için kendince sebepleri var. Kitapta kimse kötü değil, yalnızca yaşamak istedikleri hayat birbirlerinden farklı. Alışkanlıkları, düzenleri yapmak istedikleri başka.

İnsan elinde olmadan kendi hayatını düşünüyor kitabı okurken. Bazen en mantıklı tercihleri yaparsın, herkes için en doğrusunu, en güzelini seçersin ama yine de olmaz..
İşte öyle bir kitap.

Çok severek okudum, öneririm.

Yazarın biyografisi

Adı:
Magda Szabo
Unvan:
Macar Yazar
Doğum:
Debrecen, Macaristan, 5 Ekim 1917
Ölüm:
19 Kasım 2007
Magda Szabo 1917 Debrecen doğumludur. Macaristan'ın önde gelen yazarlarındandır. Latin ve Macar edebiyatı eğitiminin ardından öğretmenlik yaptı ve kültür bakanlığında çalıştı. Yazmaya şiirle başladı. 1949'da Baumgarten ödülüne layık görüldüyse de ödül verildiği gün, politik nedenlerden geri alındı. Aynı yıl bakanlıktaki işinden kovuldu. 1949-1958 yılları arasında sakıncalı yazar olarak bir ilkokulda öğretmenlik yapmaya zorlandı. 1958'de yayınlanan ve büyük başarı kazanan ilk romanı Fresco'yla bu zorunlu sessizliği kırdı. Bu tarihten sonra ulusal ve uluslararası ün kazandı, ödüller birbirini kovalamaya başladı.

Yapıtları otuzdan fazla dile çevrilmiş olan yazarın Yavru Ceylan adlı romanı 1972'de E yayınlarınca yayınlanmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 58 okur beğendi.
  • 653 okur okudu.
  • 29 okur okuyor.
  • 1.061 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.