• Türlere göre okumanız tavsiye edilen kitaplar:

    FELSEFE

    Küçük Prens
    Özgürlüğe Uçuş
    Bhagavad Gita
    Sessizliğin Sesi
    Tanrısal Öngörü
    Sofie'nin Dünyası
    Devlet
    Zihinsel Konsantrasyon
    Simyacı
    Maya'nın Oyunları
    Sokrates'in Savunması
    TEB
    Dhammapada
    Aklın Sırrı
    Felsefenin Tesellisi
    İlahi Aşk
    Dünyamıza Bakış

    TARİH

    Nutuk – Mustafa Kemal Atatürk
    Şu Çılgın Türkler – Turgut Özakman
    Semerkant – Amin Maalouf
    Katre-i Matem – İskender Pala
    Osmancık – Tarık Buğra
    Fedailerin Kalesi Alamut – Vladimir Bartol
    Devlet-i Aliyye – Halil İnalcık
    Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Yuval Noah Harari
    Şah ve Sultan – İskender Pala
    Devlet Ana – Kemal Tahir
    Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı
    Limon Ağacı – Sandy Tolan
    Deli Kurt – Hüseyin Nihal Atsız
    Bozkurtlar-- Hüseyin Nihal Atsız

    BİLİM

    Ataların Hikayesi
    Bilimin Sınır Bölgeleri
    Büyük Tasarım
    Ceviz Kabuğunda Evren
    Evrenin Dokusu
    Evrenin Zarafeti
    Evrim mi? Yaratılışçılık mı?
    Gen Bencildir
    Her Şeyin Teorisi
    Hiç Yoktan Bir Evren
    İnsanın Türeyişi
    Kara Delikler ve Bebek Evrenler
    Milyarlarca ve Milyarlarca
    Olağanüstü Buluşlar
    Otostopçunun Galaksi Rehberi
    Tüfek, Mikrop ve Çelik
    Türlerin Kökeni
    Yerkürenin En Güzel Tarihi
    Zamanın Kısa Tarihi
    Derin Basitlik
    İlk Üç Dakika
    İnsan Nasıl İnsan Oldu?
    İyilik ve Kötülüğün Bilimi
    Kozmos

    PSİKOLOJİ

    Akıl Hastalarının İç Dünyası - Bert Kaplan
    Dört Arketip - Carl Gustav Jung
    İnsan Olmanın Psikolojisi - Abraham Maslow
    Keşfedilmemiş Benlik - Carl Gustav Jung
    Sevginin ve Şiddetin Kaynağı - Erich Fromm
    Ölüm Korkusunu Yenmek - Irvin D. Yalom
    Kendi Kendine Psikanaliz - Karen Horney
    Deliliğin Tarihi- Michel Foucault
    Psikoloji ve Ruhsal Hastalık - Michel Foucault
    Mutluluk Psikolojisi - Nevzat Tarhan
    Kendini Arayan İnsan - Rollo May
    Psikanaliz Üzerine - Sigmund Freud
    Cinsel Yasaklar ve Normaldışı Davranışlar - Sigmund Freud
    İnsanın Anlam Arayışı - Victor E. Frankl
    Duyulmayan Anlam Çığlığı - Viktor E. Frankl
    Sofie'nin Dünyası - Jostein Gaarder
    Korkular - Özcan Köknel
    İnsan ve Davranışı - Doğan Cüceloğlu
    İnsan Olmak - Engin Geçtan
    50 Soruda Psikiyatri - Ali Nihat Babaoğlu
    Çağımızın Nevrotik Kişiliği - Karen Horney
    Günümüzde Psikoterapi - Saffet Murat Tura

    ROMAN

    İkna (Persuasion, Jane Austen, 1817)
    Emma (Jane Austen, 1815)
    Günden Kalanlar (The Remains of the Day, Kazuo Ishiguro, 1989)
    Howards End (EM Forster, 1910)
    Dalgalar (The Waves, Virginia Woolf, 1931)
    Kefaret (Atonement, Ian McEwan, 2001)
    Clarissa (Samuel Richardson, 1748)
    İyi Asker (The Good Soldier, Ford Madox Ford, 1915)
    1984 (George Orwell, 1949)
    Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice, Jane Austen, 1813)
    Gurur Dünyası (Vanity Fair, William Makepeace Thackeray, 1848)
    Frankenstein (Mary Shelley, 1818)
    David Copperfield (Charles Dickens, 1850)
    Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights, Emily Brontë, )
    Kasvetli Ev (Bleak House, Charles Dickens, 1853)
    Jane Eyre (Charlotte Brontë, 1847)
    Büyük Umutlar (Great Expectations, Charles Dickens, 1861)
    Mrs Dalloway (Virginia Woolf, 1925)
    Deniz Feneri (To the Lighthouse, Virginia Woolf, 1927)
    Middlemarch (George Eliot, 1874)

    Bir Oturuşta Okuyup Bitireceğiniz KLASİK Kitaplar:

    John Steinbeck - Fareler ve İnsanlar
    Franz Kafka - Dönüşüm
    Stefan Zweig - Satranç
    Jose Saramago - Bilinmeyen Adanın Öyküsü
    Antoine de Saint-Exupery - Küçük Prens
    Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
    Hank Moody - Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor
    İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası
    Hermann Hesse - Siddhartha
    Sun Tzu - Savaş Sanatı
    Dostoyevski - Yeraltından Notlar
    Natalie Babbitt - Ölümsüz Aile
    Goethe - Genç Werther'in Acıları
    Uğur Koşar - Yüzleşme
    George Orwell - Hayvan Çiftliği
    Albert Camus - Yabancı
    Dostoyevski - İnsancıklar
    Knut Hamsun - Açlık
    Dostoyevski - Kumarbaz
    William Shakespeare - Fırtına
    Marc Van De Mieroop - Hammurabi
    Paulo Coelho - Simyacı
    Alexandre Dumas - Monte Cristo Kontu
    İlhami Algör - Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
    Ferit Edgü - Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı
    Richard Bach - Martı Jonathan Livingston
    Tolstoy - İtiraflarım
    Gabriel Garcia Marquez - Kırmızı Pazartesi
    Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz
    Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

    Listeye eklemek istediğiniz veya eksik bulduğunuz kitap olursa yorum olarak yazabilirsiniz ben listeye eklerim :)

    Herkese iyi okumalar dilerim ...
  • 224 syf.
    ·8 günde·8/10
    Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

    "Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

    'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

    İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

    Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

    Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

    "O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

    İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

    Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

    Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

    Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

    ---------------------

    Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

    Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

    Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

    Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

    Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

    Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

    -----------------------

    Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

    Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

    Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

    --------------------

    Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

    * Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Hercaiokumalar /Ayşe hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

    * Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

    * Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

    -------------------

    Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

    "O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

    Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

    Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

    Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

    Tıpkı bir çoban gibi...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...
  • Artık kaybedecek bir şeyinizin olmadığını bilmek nasıl bir duygu bilmek ister misiniz?

    Özgürleştirici.
    Sarhoş edici.
    Tehlikeli.
  • Sene 1968 Nisan. Babaannemle büyükbabam kırklı yaşların başında. Babam ise 6 yaşında. Gecenin zifiri karanlığında aynı odada uyuyorlar. Bir öksürük sesi duymuş babam. Ardından pencereden patlayan üç el silah sesi. Yatağın üstünden kalkıp bakarken düşmüş babasının üstüne ve sanırım korkudan bayılmış. O kısmı hatırlayamıyor.

    Amcam on sekizine girmiş yeni yetme toy delikanlı. Tüfeği kapıp dalmış odaya gaz lambasıyla. Donakalmış anlam verememiş. Sonra etraftan insanlar yetişmiş. Sağlam dayak atmışlar amcama. Ağzını burnunu kırmışlar konuşamıyormuş bile. Sebep belliymiş. Karısıyla annesi o gün kavga etmişti. İntikam için anneni babanı vurdun. Değer miydi diyorlarmış değer miydi?

    Bir tane sal gibi bir şey hazırlamışlar. Büyükbabamı ve düşünce her yeri kana bulandığı için vuruldu sandıkları babamı o sala yatırıp şehre götürmeye başlamışlar.

    Kadının adı her zamanki gibi yok. Babaannem ölebilir çünkü o kadın. Her ne kadar yarası hafif olduğu için bırakıldı denilse de ben bunun böyle olduğuna inanmıyorum. Hiç kurşun değmediği halde üstü başı kan olan babamı bile erkek olduğu için almadılar mı yanlarına.

    45 dakikalık yürüme mesafesinde büyükbabam son nefesini vermiş. O sıra babam ayılmış yada uyanmış. Emin olamıyor. Geri dönüp babaannemi almışlar. Onunki tek kurşundu. Büyükbabamda iki kurşun vardı. Her ikisi de sırtından vurulmuştu. Üçüncü kurşunun büyükbabamı sıyırıp babannemi vurdugunu söylediler. Babaannem ameliyat edilmiş ama fazla direnememiş. Ameliyat sonrası su isteye isteye ölmüş. Su vermemişler. Suyun memleketi Rize'de bir damla suya muhtaç gitmiş. Doktorlar geç kaldınız çok geç kaldınız kan kaybından öldü demiş. Ey doktor sen bilmez misin konu kadın ise zaten hep geç kalınır.

    Amcamı hapse atmışlar. Ağzı burnu yaralı devamlı ağlarmış dört duvar içinde. Yine dayak üstüne dayak yiyormuş. Tabanca nerede, nereye attın diye soruyorlarmış. Amcam konuşamıyormuş. Ben yapmadım. Bizim evde sadece tüfek var diyemiyormuş. Pencereden giren kurşunlar için ters yöndeki kapıdan giren amcam suçlanmış.

    Ve gerçekle yüzleşme

    Üst dönemeçte bir doğu şehrinden, kan davası nedeniyle kaçıp gelen bir aile vardı. Adamın ismi Neşet. Jandarmaya ifade vermiş korka korka. "Kurşunların sahibi bendim. Gelenler aslında bana geldi. Kan davasında zaten kadına kurşun sıkılmaz. Yanlışlık olmuş. Evi yanlış tarif etmişler. 30 metre daha ilerleyip yine sağa dönseler gerçek evi bulabilirlerdi" demiş. Her gün tabanca aramaya gelen jandarma bu sefer keşif için geldi. Karşı tepeye çıkıp bakmışlar yazıp çizmişler.

    Olay Neşet'in anlattığı gibiymiş. Amcamı 42 gün üstüne serbest bıraktılar. Duramadı oralarda karısını alıp başka yerlere gitti. Neşette gitti kim bilir nereye. Katil veya katiller hala bulunamadı.

    Kemal Sunal'ın herkesi güldüren kan davası sahnelerinde bile biz üzülürdük babamla. 50 sene geçti ama hala acısı tazedir. Senede bir iki kez babamı efkar basar ve köye gider karşı tepeden o evlere bakardık. Parmağını karşıya uzatarak ‘’bak görüyor musun oradan değil az yukarıdan dönseydi o katil, ben hem yetim hem öksüz kalmazdım’’ der ve ağlamaya başlardı.

    Sarılmaya çalışırdım sırtını dönerdi. Ben ağlamasın isterdim. Yüreğine girip o acıyı oradan çıkartıp o tepeden aşağıya savurmak isterdim. Ama o istemezdi. "Hem yetim hem öksüzüm sen beni sevme, bir gün babasız kalırsın benim gibi üzülürsün beni sevme" derdi. Yıllarca hem yetim hem öksüz gibi hissettim kendimi.

    Şimdi yine Nisan gelecek babam hadi gidiyoruz diyecek. O tepeye çıkacağız. Yine patika yolları ve evleri gösterecek. Yine ağlayacak. Yine acısını gösterecek bana. Yine sevme beni sakın sevme diyecek.

    Bu yüzden hep yüreğinde derin acılar çektiğini hissettiğim erkekleri babam dahil hep uzaktan ve içimden sevdim. Onların acıları hep benim içimde yanar. Kadının acısı olmaz mı olur elbette ama kadınlar zaten her şeyi kendine dert ederler yüzeysel kalır acıları. Halbuki erkeklerin acısı çok derindir. Bu yüzden acı çekmesin erkekler.
  • 80 syf.
    ·3 günde·10/10
    Tatilimin bu başyapıtla başlaması ne güzel oldu. Bu sıkıcı, kara bulutların her yeri griye boyadığı pazar günü, dodi yanıbaşımda artık on dokuzuncu yaşının ortalarına giderken zar zor nefes alarak, ciğerlerinde gürültüyle solumaya çalışarak yatarken, içerden çamaşır makinasının sesi, annemin sesi, komşuların sesi birbirine karışmış odama doluşurken, ve odamda, yani koca ömrümün neredeyse tamamının içinde geçtiği loş ışıklı, soluk ve artık kirli mavi renkli duvarlı odamda, raflarımda artık çok sevdiğim iki insanın birbirinden güzel hediye kitapları sıralanmış bana gülümseyerek bakarken, okunacakları güne dek böyle mahcub ve güzel; pespaye, dağınık, ayrıca uykusuz uzandım yatağıma ve öyle okumaya devam ettim kitabımı. Dün başlamıştım okumaya, aylar olmuştu Stefan Zweig okumayalı, en son okuduğum kitabını sevdimse de çok da iyi bulmadığımı hatırlıyorum, öyle de yazmıştım hem..ama şimdi... Olağanüstü Bir Gece'yi okurken hem yazarı neden sevdiğimi hatırladım hem de kendimi bu tadı doya doya tadabilmek için sayfalara bıraktım. Hayatı sahteliklerle, kendi sınıfının göz aldatıcı konforlarıyla darmadağın olmuş bir adamın, artık duyguları nasırlaşmış, hiç birşey hissemediğinin farkına azar azar varan bir insanın bir suçla kendine gelişini, silkelenişini, hakikatin farkına varışını anlatıyor kitap. Hayatım boyunca en çok ilgimi çeken temalardan birisi bu olmuştur: kendi kendiyle karşılaşan, konforlu hayatları bu karşılaşmayla dağılan, kendini tanıdığını sandığı onca senedir aslında sadece bir yanılsamayla yaşadığını anlayan karakterler...Orhan Pamuk'ta aşk bir başkasına dönüşmekti, insan ancak o insana dönüştükçe kendi oluyor ama bir yandan da kendisi ortadan kayboluyordu; Katzenbach'ın psikoanalist'inde karakterimiz bir suç aracılığıyla kendini 50 yaşında tanımaya başlıyor ve o da suçla canlanıyor ve hayat buluyordu. Vampirle Görüşme adlı muazzam güzellikteki eserinde Anne Rice, vampire dönüşen bir karakter aracılığıyla insan olmanın ya da olamamanın trajedisini anlatıyordu. Ancak hiç bir karşılaşma, hiç bir dönüşüm, hiç bir yüzleşme Zweig'ın bu eserindeki kadar güzel değil; çünkü suçtan, suçun insana yaptıklarından böylesi hayat fışkırması, betonlaşmış ve insanı öldüren, ruhunu güdük bırakmış yaşamamışlıkları yıkarak ışık dolu bir hayat sevinci çıkaran hiç bir suç, hiç bir yüzleşme yok o eserlerde. Kitabın son 20 sayfası herhalde yazarın da eserleri arasında çıtanın en yükseklere çıktığı, hayat ve insan sevgisiyle, varoluş sevgisiyle üslûbun şiirleştiği ve içimizi titretmeden bırakmayan güzellikte bir karşılaşma, ve insanlaşma öyküsü olarak son buluyor. Karakterimiz kendini bulmak üzere kendini kaybederken, hiç yapmadığı şeyleri yapmak üzere ilk kez samimi ve kendisi olurken, yakaladığı bu damarda hissettiği yaşam sevgisi şaşırtıyor insanı. Kendimiz olabildiğimiz anlar, kendimiz olduğumuz yerler, yani şu an burası gibi, bu kitap sitesi gibi yerler, ve sevdiğimiz nice insan, kendimiz gibi olabildiğimiz, zayıflıklarımız ve suça meyillerimizle bizler ne kadar da sahiyiz, ne kadar da gerçeğiz. Kınayan bir bakıştan ya da sözden incinmeden bu sayfalara bırakırken kendimizi, biz edebiyatla iyileşenler Zweig'ın bu karakterine ne kadar da benzemekteyiz.. çünkü bizler de aynı dertle muzdarip ve aynı yükle beli bükülmüş insanlar değil miyiz, bizler de samimi olamamanın derdiyle yorgun ve bitap düşmüşlerden değil miyiz, ve buraya, bu siteye gelip de okudukça ve okuduklarımız üzerine nice şeyler yazdıkça bizler de bir suçla aydınlanmayı, kendimizi bulabilmeyi, kendimize ya da bir başkasına dönüşebilmeyi umut etmekte değil miyiz? Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti diyen yazarın karşısında, bir gün bir suç işledim ve bütün hayatım değişti diyen bu Zweig karakteriyle aynı damardan, aynı soydan değil miyiz bizler de? O yüzden buralarda değil miyiz? İçimizde biriken ve artık dışa taşan bunca söz, bunca kelime ve hikâye, bu karakter gibi bir suçla kendini bulmayı bilerek ya da bilmeyerek isteyen ve arzulayan bizlerin suç ortağı değil mi? ve buraya her yazdığımızda, kendi düşünce ve hislerimizi, bizler de yaşadığımız yüzleşmelerle biraz daha samimi ve sahici değil miyiz? Bütün hayatımız bizim, kitabın son satırlarında söylediği gibi yazarın, "bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde kaybedecek birşeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar" sözleriyle kalbimize fısıldadığı gibi, insanın kendini anlaması, kendini anlayan insanların bütün insanları anlaması ve bu anlayış sebebiyle şefkat ve merhametle insanları kucaklaması uğruna ter döküşümüz ve gayret edişimizden ibaret değil mi?

    yani edebiyatla içi dolup taşan bizler; ancak bir suçla kendine gelebilen, ve iyileşmek için suça bulaşan bizler edebiyata ve onun sıcak ve sarmalayıcı sıcaklığına ve arkadaşlığına, yarenliğine muhtacız... yani; edebiyat bir suçtur. Bu suç bize kendimizi keşfetmeyi, kendimizle yüzleşmeyi ve bu yüzleşmeyle başkalarına şefkat ve sevgi duyabilmeyi öğretir. Sait Faik bir suçludur, aynen Çehov gibi. Jack London gibi. Bizler, yani edebiyatla hayatı ve insanları sevmeye çalışan ve edebiyatla kendini iyileştirmeye çalışanlar, biz yalnızlar, biz pazarları ve sair günler evlerinin küçük odalarında bir başka suça gönül indirenler, bütün sokak dozer sesleriyle inlerken ve baktığımız onca kedi kayıpken, artık kalp ağrısından saklanarak yataklara, ama anlamaya ve sevmeye yazgılı bütün edebiyat seven insanlar gibi, suçumuzla yaşamaya devam ediyoruz. O halde; nice zamandır söylediğim gibi, iyiki edebiyat var.

    iyiki edebiyat var.
  • En iyiyi umut et ama en kötüye hazırlıklı ol.
  • 419 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Huzur romanını İKİNCİ KEZ okudum.(ilk okuduğumda yirmili yaşlarda idim şimdi ise otuz yaşındayım),Kitabı henüz bitirmeme rağmen belki size garip gelecek ama ÜÇÜNCÜ KEZ okuma isteği uyandı.Çünkü HUZUR kitabı çok derin ve onu anlamak için keşke romanlara teknik analiz yazacak kadar usta bir EDEBİYATÇI olsaydım diye düşündüm.Şimdi ise EDEBİYATÇI olmadığım için bu değerli romana yüzeysel bir yorum yazacağım için üzgünüm !

    A.HAMDİ TANPINAR en çok sevdiğim Türk edebiyatçılarından biridir,Oğuz ATAY ile birlikte Tanpınar'ın 7 kitabını okudum,Oğuz ATAY'IN ise tüm kitaplarını okudum.Her iki yazara olan hayranlığım onların yazdığı eserlerini okudukça artarak devam etti.

    Tanpınar romancı olmanın yanında aynı zamanda büyük bir şairdir,eserlerinde şiirsel ahenk dikkat çeker.Biyografik özellik taşıyan şekilde eserlerini meydana getirir,bu romanda MÜMTAZ ile AYDAKİ KADIN'DA ise SELİM karakteri ile kendini özdeşleştirmiştir.

    Her şeyden önce Huzur bir aşk romanı değildir,onu aşk için okuyanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır.Aşk sadece romanın ana merkezine alınmış basit bir olgudur,yazarın amacı aşkı anlatmak değildir,yazar Cumhuriyet Dönemini hem toplumsal hem de bireysel açıdan irdelemektir amacı,aşk sadece çorbaya katılan bir tuzdan öte değildir,Tanpınar'ın bu romanı yazmaktaki amacı çok daha büyüktür:

    -Cumhuriyet Dönemi ile İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşadığımız toplumsal buhranlar...

    -Doğu-Batı çatışması

    -Birey olamama sorunu (bağımsız ve özgür olamama,kendi düşüncelerini dile getirememe,kendi fikrini üretememe,fikirsel bağlılık,eylemsizlik,atalet,Oblomovluk...),topluma boyun eğiş(Topluma uyma,toplumdan bağımsız olamama,koyun sürüsü gibi toplumun peşinde sürüklenme...)

    -Aydınların içsel çatışmaları,huzuru aramaları,kendi içindeki çelişkiler...

    -Nesnelerin yaşamamıza etkisi

    -Çocukluğa özlem,maziye olan hasret,eskiyi benliğimizde yaşatma,anılarımızdan etkilenme...

    ...

    Yazar,Cumhuriyet döneminden,İkinci Dünya Savaşı öncesi geçen zamanda,doğu-batı arasında gidip gelmemizi irdeler.Bunun için musikiyi kullanır:

    Doğu müziği ona göre: benliğin yok edilmesi ,kendini kendi içinde bulmak...Batı Müziği ise varoluş arayışı,birey olma,kendini arama...

    Aynı zamanda duygu-mantık çatışmasından yola çıkar,ona göre Doğu duygusaldır,mistiktir,durgundur,toplumcudur,bireyi yok etmedir,kadercidir...Bu yönlerimiz benliğimize kadar işlemiştir,ondan vazgeçemeyiz, onu her an kendi benliğimizde taşırız.

    Yazara göre biz batılılaşmayı yapamadık,çarpık bir yenileşme hareketi görüldü,Doğu bizi duygusal açıdan engelledi.

    Ne doğu'dan vazgeçtik ne de batılılaştık,yazar aslında hem doğulu hem batılı olduğumuz için zengin bir birikime sahip olduğumuza işaret ederken ona göre çözüm Doğu ile Batı'yı birbiri içinde eritmektir.Ama aynı zamanda romanda bu zenginliğin aydınlarımızda olumsuz şekilde etki ettiğini ,her iki kültürü de özdeşleştirememiş aydınlarımızın içsel huzurunu yitirmesine değinir.

    Romanda diğer dikkat çekici nokta ise nesnelerin duygularımıza etkisi,Doğu müziği ile büyülenmemiz duygusal olduğumuz için değişen duygularımız yüzünden nesnelere bakış açımızı değiştirdiğine değinir.

    Romanın aynı zamanda metafiziksel yönü,varoluş arayışı,rüyaların yaşamımıza olan etkisi de göze çarpar:

    SUAT karakteri nihilisttir, varoluş arayışındadır, CİNLER kitabındaki MÜHENDİS KRİLOV karakteri gibi bir eylemde bulunur. Suat karakteri Batıyı sembolize eder.

    MÜMTAZ ise zayıftır,duygusaldır,duygu dünyası tüm yaşamına etki eder,fikirsel açıdan özgür bir bireydir ama eylemsel açıdan toplumun kölesidir,topluma karşı çıkacak kadar cesur değildir.Sürekli arayış içindedir,aşkı bulunca nesnelere neşe ile bakar ama aşkı kaybedince ise dünyası kararır.Duygularının etkisinden kurtulamaz. Suat'ın hayali ile yüzleşmesi FAUST benzeri bir hesaplaşmadır. Bu yüzleşme aynı zamanda KARAMAZOV KARDEŞLER romanındaki İVAN'IN metafiziksel yüzleşmesini de andırır.MÜMTAZ karakteri TÜRKİYE'Yİ temsil eder.

    NURAN ise özlemleri ile sorumlulukları arasında kalmıştır,,bir yanda yaşamak,eğlenmek,aşkı yaşamak ister,diğer yandan ise toplum ne der baskısı , kendi çocuğuna olan sorumluluğu onu zincire vurur.Bir yandan İÇİNDEKİ ÇOCUK(kendi hayatını yaşamak isteyen ) diğer yandan ise İÇİNDEKİ EBEVEYN(Sorumluluk,vazifeler...) arasında kalır.NURAN hepimizi temsil eder:İÇ BENLİĞİNİ DENGESİZ: YAPMAK İSTEDİKLERİ İLE YAPMAK ZORUNDA KALDIKLARI ARASINDA BOCALAMIŞ bir karakterdir.

    İHSAN ise Doğu'dur,toplumcudur,milliyetçidir,Doğu müziği hayranıdır,Doğu'ya içten bağlıdır. SUAT'IN tam zıddıdır. Doğu'yu temsil eder.

    Birçok yerde SUAT karakterinin zıddı MÜMTAZ olduğu iddia edilmiş.Buna katılmıyorum,MÜMTAZ (Doğu-Batı ) (Duygu-Mantık ) arasında bocalayan bir karakterdir.Bana göre SUAT'IN tam zıddı İHSAN'DIR.İhsan romanda fazla detaylı irdelenmez ama onun SUAT'ın zıddı olduğuna dair çok fazla ipucu var:İhsan,Suat'tan nefret ederdi birbirlerini hiç sevmezlerdi,fikirleri birbirine zıddı gibi.

    MÜMTAZ tutunamamıştır,tıpkı SELİM IŞIK,TURGUT ÖZBEN(TUTUNAMAYANLAR),HİKMET (TEHLİKELİ OYUNLAR) gibi,aynı zamanda onda oblomovluk gözlenir aynen ÖMER(İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN) gibi.

    Müziği,resmi,rüyaları ve nesneleri de romanının içine metafiziksel açıdan katan yazar çok kıymetli bir hazineyi bize miras bırakmıştır.

    HUZUR romanının dili ağırdır,okunması güçtür ama onun derinliğini fark ederseniz ona hayran olursunuz !