Ankara, mon amour!
Ne güzel kitaptın... Seni bitirmek istemedim. Ankara’da geçen bir çocuklukla yazılan birinci bölüm bitip, üniversite Ankarası’na açılan ikinci bölüme geçince, bir başka şehirde geçen çocukluğumun, Ankara’ya ayak bastığım an arkamda kalışına gittim yavaşça. Hayatın ikiye ayrılışını, sonra çift yaşayışlılığımı, eve dönmek için gün sayıp beklenen tatilleri ve eve gidince tatilin bitmesini ve Ankara’ya kavuşmayı bekleyişimi andım her sayfanda. “Ne çok Ankara varmış geçmişinde.” dedim kendi kendime.
Ankara’ya sonradan gelenin Ankarası, orada doğup büyüyenin Ankarası’na benzemez. Sonra bir gün Kuğulu parktan çıkıp Kızılay’a doğru yürümeye başlarsın. Herkesin Ankarası o yürüyüşte eşitlenir, sabitlenir. Hangi yaşanmışlıksa o yolu yürüten, kişi ile Ankara’yı bir kılar, başka şehirden Ankara’ya geleni bağrına basar, orada büyüyen kadar Ankaralı yapar...
Yavaş yavaş okudum seni, ikinci bölümünde Kızılay’da, Konur’da yürüyerek, otobüslerine binip yurda dönerek, atmışlı yıllarda geçen bir çocukluğun seksenli yıllardaki yükünü ikibinlerin Ankarası’ndan hissetmeye ve bugünden anlamaya çalışarak.
İnsanın içine ılık ılık akan, içine çağdaş bir Sevgi Soysal doğuran bir anlatım. Özellikle üniversite hayatını Ankara’da geçirenler için...
10/10