1000Kitap Logosu
ZEYNEP
TAKİP ET
ZEYNEP
@Zeyneptasx
Schopenhauer’in çok zengin bir sofra başında intiharı övdüğünü sık sık anlatıp gülerlermiş
Akdeniz Tıp
29 Temmuz 2001
292 okur puanı
11 Haz 2017 tarihinde katıldı.
110
Kitap
24
İnceleme
372
Alıntı
13
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
666 syf.
·
6/10 puan
dilenmeye taksiyle gelip giden “delikanlı”
Dostoyevski’nin zirvesinden, Karamazov’dan, bir kitap geri gidelim ve onun en kötüsü olarak tanımlayabileceğimiz Delikanlı’ya bir bakalım. Arkadiy Makaroviç Dolgorukiy, Dostoyevski’nin diğer önemli kişileri gibi özgürlük arayışı içerisindedir ve bu yolda kendine bir ülkü edinmiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse Dolgorukiy hakkında konuşulmaya değer tek konu birazdan bahsedeceğimiz deli saçması ülküsüdür, kendisi de Dostoyevski’nin en aptal başkişidir ve bana göre Budala’nın Prens Mışkin’inden daha budaladır. Rothschild gibi bir para babası olmak lazımdır çünkü özgürlük ancak bu yoldan geçer. Para güç getirirse , güç de özgürlük getirir. Bu durumda güç, amaç değil bir araçtır ancak. İhtiyaç olunan,güç ile yalnızlığın sakin, heyecansız bilincidir. Aynen böyle söyler Dolgorukiy ve ekler: “Büyüklüğün gizli duygusu, açık bir üstünlükten çok daha hoştur. Yüz milyonluk bir para babası olsaydım; beni, yoksulluğumdan neredeyse dilenecek çok küçük bir yaratık sansınlar, omuz vurup geçsinler, aşağı görsünler diye eski püskü giysilerle dolaşmakta bulurdum mutluluğu.” Ama bir Rostchild nasıl olunur ki? Çorba yerine sadece bir kuru ekmek yiyerek para biriktirsek?? Bir aptalın bile alaya alacağı bu fikir Delikanlı’mızın ülküsü… Ondan şaşmamak için kendine binbir türlü işkence uyguladığı, kafası karışır diye kitap bile okumadığı ülküsü… Delikanlı’nın ülküsünü yerin dibine soktuk ama Dostoyevski’de bizim gibi düşünmüş olacak ki ilk sayfalarda tutkulu bir şekilde bahsettiği bu deli saçması fikri diğer sayfalarda unutmuş gitmiş, yerine ne idiği belirsiz, ne ilgi ne sempati uyandıran karakterlerin aşk oyunlarını yazmış… Biz yine de deli saçması ülkümüze geri dönelim… Dolgorukiy, az çok Raskolnikov’la aynı amacı taşır: özgür olmak, sürünün dışına çıkarak ahlak kurallarını ezmek… Raskolnikov’un, bir böcek olarak adlandırdığı tefeci kadını öldürerek aradığı şeyi, Dolgorukiy para destelerinin altında arar. İlkinin girişimi ne kadar trajikse, diğerininki o kadar gülünçtür. Lakin ikisini de aynı başarısız son bekliyor. Raskolnikov bir bit olduğu gerçeğiyle yüzleşirken Dolgorukiy çoktan ülküsünü unutmuş Fransız terzilere takım diktirmekle meşguldür, o da bir bittir elbette. Aynı şekilde Ecinniler’in özgürlüğü devrimde arayan karakterleri de bir bitten ibarettir. Ama özgürlüğü Yüce Ortodoks Rusya’da arayan Alyoşa için sadece peygamber yakıştırması yapabiliriz. Haç çıkaralım ve onu kutsayalım :)) Dolgorukiy’in babası Versilov ise ne olduğu asla anlaşılamayan ama yine de en çok sempatiyi toplayan karakter. Versilov ve Dolgorukiy, Karamazov’daki baba oğul çatışmasının ön hazırlığı olarak değerlendirilse de olaylar benzer olmasına rağmen tepkiler asla benzer değil. Fyodor Pavloviç kişilik olarak ne kadar tutarlı ve kesinse Versilov o kadar gizli ve anlaşılamaz bir karakter. Karamazov kardeşler ise asla Dolgorukiy kadar gitgelli ve tavizkar değiller. Dolgorukiy bizim yanımızda, birinci gerçeklikte yaşarken Karamazovlar yerleşik bilincin geçersiz kaldığı ikinci gerçeklikte yaşar. İvan’ı Tanrı sorunu hasta ederken Dolgorukiy’i soğuk havalar hasta eder. İvan için günlük sıkıntılar onu asıl sıkıntısına götüren bir araçken Dolgorukiy’in günlük sıkıntıları can sıkıntısının da sebebidir. Şimdi bir de Delikanlı’nın bir şekilde zengin olduğunu düşünelim: Elindeki, özgürlük sandığı şeyle ne yapacağını bilemeyecekti. Büyük ihtimalle Fransız terzilere diktirdiği elbiselerle davet davet gezecekti. Biraz akıllanırsa, dağın başında bir ev yaptırıp inzivaya çekilirdi ya da kendini bir manastıra kapatırdı. Yırtık pırtık giysilerle dilenir ama Öklid geometrisiyle sınırlı aklımızın asla anlamlandıramayacağı yaşamla ilgili özgürlük tasarıları bir yanılgıdan ibaret kalmış olurdu. Kendisiyle ilgili en nihai akibet İvan gibi temizinden delirmesi… Karamazov’u zirve olarak kabul edersek Delikanlı deniz seviyesinin altında kalmış olabilir ama yine de; tüm bağlarını koparıp kendine gitmek isteyen, bir parça ekmek uğruna kişiliğini vermeyen, niçin ille de iyi olmalı insan diye soran Arkadiy Makaroviç Dolgorukiy’i tanımak gerekir. Kendisi ne kadar başaramamış olsa da tüm bağlarınızı koparıp kendinize gitmeniz dileğiyle…
Delikanlı
7.9/10
· 2.220 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
17
1025 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
karamazov kardeşler pide salonu
Karamazovlar’ı Dostoyevski’nin zirvesine hatta cahilliğimden cüret alarak edebiyat tarihinin zirvesine koyarak başlamak istiyorum. Bu noktada Suç ve Ceza’yı öne atarak itiraz edenler olacaktır ki bana kalırsa bu iddiada bulunanlar henüz Karamazovlar’ı okumayanlardır. Ecinniler de Raskolnikov karakterini şöyle böyle içinde barındırdığından Suç ve Ceza’dan daha dolu bir kitaptır. Ama hepsinin üstüne, Dostoyevski’yi bugüne taşımış ve yarınlara taşıyacak olan bu bin sayfalık dev eseri koymak gerekir. Ömrünün son yılları hariç neredeyse hiçbir zaman iki yakasını bir araya getiremeyen Dostoyevski, Ecinniler’i planladığı dönemde, bir arkadaşına,”geçim derdim olmasa ben de Turgenyev, Tolstoy, Gonçarov gibi yüzyıllar sonra bile hatırlanacak eserler yazabilirdim, onlar benden çok mu yetenekli sanki!”diye yazmıştır. Suç ve Ceza’yla çok büyük bir ün yakalamıştı ama gel gelelim ardından gelen Budala kimsenin ilgisini çekmedi. Hatta, iyi ki varlar dediği eleştirmenler bile aşk romanı görünümlü bu kitabı görmezden geldiler. Ardından Ecinniler’in yayınlanmasıyla, Dostoyevski; düşmüş, yeteceğini kaybetmiş, zırvalayan bir yazar olarak ilan edildi. O dönem Rusya, Turgenyev’le büyüleniyordu ve dönemi karikatürize edip hepsiyle açık açık dalga geçen bu kitap kimsenin hoşuna gitmemişti. Hakkında idam kararı verilmiş, kürek cezasına çarptırılmış bu düzen karşıtı adam ne ara Çar yanlısı ( bizim deyimimizle “çomar”) oluvermişti!! Yavaş yavaş iki yakası bir araya gelen Dostoyevski, en büyük eseri “Karamazov” için çalışmaya başladı. Karakteri kesinleştirmek için dönemin ünlü yazarlarının sığındığı manastırlara bile gitti. Üç yıl süren çalışmanın ardından, Dostoyevski hak ettiği üne kavuşmuş oldu. Karamazov’lar onu zirveye taşımıştı. Belki de en nefret ettiği insan olan Turgenyev’den daha çok ilgi görüyor ve seviliyordu. Dostoyevski’nin her karakteri bir düşüncedir. Düşünceler uğruna bedenler ve günlük sıkıntılar kurban edilir. Örneğin, İvan Karamazov’u hasta eden bakteriler değil Tanrı’dır. Dostoyevski’yi hayatı boyunca rahatsız eden sorun budur zaten: Tanrı’nın varlığı… Bu, düşünceden ibaret bedenler, Karamazov Kardeşler, yazarın kendisidir. Alyoşa, yazarın belki de asla ulaşamadığı, ideal insandır. Henüz kirlenmemiştir ama Prens Mışkın gibi de değildir. Kötülüğü, şehveti bilir yine de Tanrı yolundan yürür. İvan, Tanrı sorunuyla kafayı bozmuş bir sara hastasıdır. Dostoyevski felsefesinin sonucu, onun kahramanlarının sentezi aynı zamanda bir çoğunun da yıkımıdır. Dmitri babası gibi şehvet düşkünü bir adamdır. Nişanlısından aldığı parayı içki sofralarında metresiyle yer, para için babasını öldürmeyi düşünür hatta sonunda alçaklığından intihar etmeye karar verir. Dostoyevski’nin kumarbaz yönünü temsil eder. Fyodor Pavloviç’i de kendi babasından esinlenerek yaratır. Bir de Fyodor Pavloviç’in oğlu olduğu söylenen, dilsiz bir kadından doğma Smerdyakov vardır. Annesi onu doğururken ölmüştür ve babasının evinde uşaklık yapmaktadır. Aslında son derece sadık ve güvenilir olan Smerdyakov, sonradan İvan’ın özgür, sınır tanımaz düşüncelerinin kurbanı olacaktır. Tanrı yoksa her şey mübahtır!! Alyoşa, şehvet düşkünlüğüyle tanınan bir aileden olsa bile yoldan çıkmamış,inancını korumuş bir gençtir. Rahip adayı olarak manastıra sığınmıştır ve Staretz Zosima denen kutsal bir adamın öğrencisidir. Dostoyevski’nin Tanrı’dan çok İsa’ya inanması gibi Alyoşa da Zosima’ya inanır. Gerçi Dostoyevski için İsa vazgeçilmezdir, Tanrı’nın olmadığını, bütün bu şeylerin saçmalıktan ibaret olduğunu bilse bile İsa’ya inanacağını söyler. Alyoşacığı için bu kadar kıymetli olan Zosima’yı, ölümünden sonra kokutması da tanrısız İsa düşüncesine bir göndermedir bence. Zosima’nın Alyoşa’ya, kendisinin ölümünden sonra manastırdan ayrılmasını öğüt vermesi, inancını dış dünyada da koruyacağını söylemesi bunu kanıtlar niteliktedir. Alyoşa İsa’sını bulmuştur zaten, artık Tanrı’ya, yani manastıra ihtiyacı yoktur. Belki de Dostoyevski için Nietzsche’nin üst-insanı olmuştur artık. Karamazov ailesinin yıkılışıyla hiç alakası olmayan çocuklar da Alyoşa güzellemesi yapmak için dahil edilmiştir kitaba. Olaylar sonunda İvan kafayı yer, Dmitri Sibirya yoluna düşer, Smerdyakov intihar eder… Kısacası inançsız olanlar kurtuluş yolu bulamaz ve felaketlere sürüklenirken Ortodoks bir Rus olan Alyoşa çocuklara öbürkü dünyada tekrar kavuşacaklarını, sevinç içinde birbirlerine olanı biteni anlatacaklarını söyler. Bu noktada Raskolnikov ve Stavrogin’in akıbetlerini de karşılaştırmak gerekir. İkisi de özgürlüklerini ararken yanlış yola sapıp suça batmışlar ve vicdan azabı içinde can çekişiyorlardır. Raskolnikov bu sırada Tanrı’yı bulur ve şöyle böyle felaketinden kurtulur, Tanrı’sını bulamayan Stavrogin ise buhranlar içinde intihar eder. Yukarıda söz ettiğimiz karakterler ve sözünü etmeye değer olan diğer Dostoyevski karakterleri hepsi sıradaşı tiplerdir ve hep bir uç noktalarıyla, aşırılıklarıyla öne çıkarlar. Ama Karamazov’un Alyoşa’sı bir çok yönden sıradan, hatta olaylar içinde silik kalan bir tiptir. Dostoyevski de böyle başkarakterlere alışık değiliz. Kendisi bu konuya açıklık getirebilmek için ufak bir önsöz yazmış, Alyoşa’yı neden başkarakter seçtiğini kitabın sonunda anlayacağımızı söylemiştir. Bana kalırsa sebep şudur: Alyoşa, Dosto için ideal insandır. Dostoyevski büyük ihtimalle ömrünün son yıllarını böyle bir insan olmak için harcamıştı. Son kitabı olduğundan ve o yıllarda Ortodoks Rusya diye diye kafayı yediğinden, İvan yerine Alyoşa’nın başkarakter olmasına şaşmamak gerek. Tehlikeli düşünceleri hakkında düşüncesizce davranıp dolaylı olarak baba katili olan İvan, Dostoyevski’nin en yakışıklı karakteridir. Tanrı katili değildir, bu konuda düşünmeyi çok önce bırakmıştır. Tanrı varsa bile, çocuklara işkence edilen böyle bir düzeni kabullenmeyeceğini söyler. Onu reddederek, ölümsüz yaşam için giriş biletini geri verir. Dostoyevski,İvan’la birliktedir. Alyoşa, onun için bir hedeftir sadece. Bana kalırsa Dostoyevski ölürken bile İvan’ın tarafındaydı, Tanrı’yı bulmuşsa bile ona inanmamıştı. İvan, düşünceden ibaret gibi dursa da Karamazov kanını taşıdığından şehvet ve arzularından sıyrılmış değildir. Albert Camus’un “Sisifos Söyleni”de uzun uzun ele aldığı Tanrı’nın yokluğu durumunda intihar konusuna da Schopenhauer’ın kendisini tokat manyağına çevireceği bir cevap verir: “Hayata inanmasam, sevdiğim kadına sırt çevirsem, dünyanın gidişine inancım kalmasa, hatta tam tersine, her şeyin karmakarışık, uğursuz, belki de şeytanca bir kaos olduğuna iman etsem, insanların hayal kırıklığından uğradığı bütün korkulara tutulsam gene de yaşamayı isteyeceğim, hayat kadehini ağzıma götürünce bitirene kadar bırakmayacağım!” İvan, gençlik yıllarında duyulan arzu ve hazlar uğruna hayatın yaşamaya değdiğini, belki 30 yaşında kadehi ağzından çekebileceğini söyler. Dünyanın acılarla dolu bir feryat, bir sefalet vadisi olduğunu, insanın arzularından ve hazlarından tamamen sıyrılarak yaşaması gerektiğini söyleyen Schopenhauer, Karamazov ailesine güzel bir cevaptır bence. Körlerin nedensiz istençlerinin sonucu olan dünya, aslında olmaması gereken kötü bir şey, bir suçtur. İvan da bu konuda Schopenhauer’la birliktedir. Öklid geometrisiyle sınırlı aklımız, dünyanın ötesiyle ilgili anlayışa sahip olamaz ve bu şartlar altında, kavrayamadığımız hayat hakkında sınanamayız. İnsanları sonradan, yaptıkları zulümden, haksızlıklardan, çektirdikleri acılardan dolayı bağışlayacak, onları temize çıkaracak bir şey olsa bile, bunu asla kabullenemez ve Tanrı’yı bulsa bile onun cennetini reddeder. Karamazov cinayetini açıklamak için İvan ile şeytanın konuşmasından başlamak gerekir. İvan olanı biteni öğrenip de kafayı yiyince odasında şeytanı görür. Karşısında bir Rus mujiği oturmaktadır, onun gerçekten şeytan mı olduğunu yoksa şeytan diye kendi kendisiyle mi konuştuğunu anlayamaz. Şeytan sürekli konuşur, İvan kulaklarını tıkar, onun ağzından çıkan laflara dayanamaz. Aslında söylenenler önceden kendisinin düşündüğü şeylerdir, karşısında oturan mujik bizzat kendisidir zaten. Şeytan’ın şu lafları Karamazov cinayetinin sebebidir: Bir gün herkesin gerçeği anlayacağı devirin gelmesine imkan var mı? Varsa, mesele yok, insanlığın hayat sorunu çözülmüş demektir. Fakat insanlığın kökleşmiş ahmaklığı yüzünden mesele belki daha bin yıl çözülemeyeceğine göre, zamanımızda gerçeğe varan herkes hayatını yeni ilkelere göre düzenlemekte serbesttir. Bu anlamda onun için her şey mübahtır. Dahası var, böyle bir devir gelmese bile, tanrı ve ölümsüzlük olmadığına göre yeni insan, bir başına bile kalsa tanrısal insan olabilecek ve yeni sıfatına dayanarak gerekirse kalp huzuruyla eski köle, insanın bütün manevi engellerini aşabilecektir. Tanrı’ya kanun yoktur. Her yer Tanrınındır, ayak bastığı her yer yücelir… kısacası her şey mubahtır. Smerdyakov bu düşüncelerle büyülenir ve İvan’ın gizli isteğini yerine getirmek ister. Kendisi sonradan böyle bir isteği olmadığını, düşüncelerini böyle bir amaca hizmet etmek için açıklamadığını söyler. Ama aslında o da babasının ölümünü içten içte istiyordur ve bunun için farkında olmadan Smerdyakov’a yardım eder. Böylece baba Karamazov oğulları tarafından öldürülür. İvan,cinayet itirafına kimseyi inandıramaz çünkü saralı bir delidir o artık. Dmitri’nin ise masum olduğuna inanmazlar. O zaten masum olmadığını, babasının ölümünü içten içe istediği için katil kadar suçlu olduğunu söyler. Peki gerçekten suçlu mudur? Staretz Zosima’yı ziyaretten dönüşte babası için “ bu adam neden yaşıyor ki?” dememiş miydi? Aslında bakacak olursak Dmitri babasından pek de farklı bir karakter değildir. Zamanın köylüsünü temsil eder, sürekli içki içer, her şeye bodoslama girer. En önemli özelliği ise düşünceden yoksun olmasıdır. Aynı zamanda romanın en net kişisi ve içgüdüleriyle hareket eden tek kişisidir. Nişanlı olmasına rağmen intikam hırsına tutuşmuş bir afüşteyi metres edinir. Babası da aynı kadına aşıktır ve onunla evlenmeyi düşünüyordur. Dmitri’nin annesinden ona kalan parayı , evlilik teşviği olarak Gruşenka’ya vermek ister, bu sırada Dmitri beş parasızdır. Aynı zamanda nişanlısı Katerina’dan, bir akrabaya götürmesi için aldığı parayı metresiyle içki alemlerinde harcar. Söylediğine göre paranın sadece yarısını harcamıştır, kalan parayı geri verecek ve hırsız olmadığını kanıtlayacaktır. Uzun süre boynunda bir bez parçasından dikilmiş muskanın içinde saklar parayı. Mahkemede bunları itiraf edince herkes “hadi lan ordan!” ayarında bir cevap verir. Katerina, bahsi geçen parayı akrabaya ulaştırması için vermemiş, Dmitri’nin, sevdiği adamın, ne kadar alçalacağını görmek için vermiştir! Cinayetin işlendiği gece, alçaklığından intihar etmeye karar verir. Önce gidip Gruşenka’yı bulur sonra da muskada kalan üç bin rubleyle bir güzel eğlenir. Asıl planı şudur: gidip güzelce eğleneyim, parayı son kuruşuna kadar harcayayım sonra sabaha karşı kafama kurşunu sıkarım. Şu olayıyla Dmitri benim gözümde Dostoyevski’nin en alçak, gurursuz ve onursuz karakterlerinden biridir. Katerina ve Gruşenka; Dostoyevski’de görmeye alışık olduğumuz kadın tiplemeleridir. Karamazov kardeşler gibi gündelik hayattan soyutlanmış düşünce yüklü bedenler değillerdir. Asıl karakterlerin izleyecekleri yolda şöyle böyle rol alan yardımcılardır ancak. Zaten ne Dmitri’nin ne babası ne de İvan’ın aşkı gerçek aşk değildir. Ruhu yakıp kavuran istekler ve bazen acıma duygusu üzerine yaşanan hislerdir. Gruşenka, uzun zaman önce lekelenmiş, bu yüzden erkeklere karşı hırslanmış, intikam duygusu içinde basit bir kadındır. Dmitri’yi de Fyodor Pavloviç’i de sevmez, ikisini de kandırır. Baba oğulun arasının açılmasındaki en büyük sebeplerden biri odur. Katerina ise namuslu olduğu herkes tarafından bilinen saygıdeğer bir hanımefendidir ama gel gör ki Dmitri gibi bir alçağa aşık olmuştur. Aynı zamanda İvan’ın da aşık olduğu bu genç kadın gerçek aşkı bulabilmiş değildir. Kısacası kutsal Alyoşa hariç tüm karakterler ihtiras buhranları içinde kıvranmaktadır. Karamazov Kardeşler’in herbiri ayrı ayrı Dostoyevski’dir. Dmitri, sürgünde son bulan romantik devri; İvan, sosyalistlik uğruna imanını kaybettiği yılları; Alyoşa ise dine geri döndüğü yılları temsil eder. Peki hangisi en çok Dostoyevski’dir? Misal Nabakov’un incelemesinde bahsettiği gibi yazar, en çok Dmitri’yi takip ederken coşar. Tasvirler güçlenir, karakterin iç dünyası en derinine kadar sayfalara yansır. Kumarbazlıktan çok çekmiş Dostoyevski, Dmitri’nin cinayet günündeki “dibe vurma” hissiyatını, “battı balık yan gider” düşüncesiyle kapıp koyverişini çok iyi anlıyor olsa gerek. Alyoşa’nın inandırıcılığı olmayan peygambervari karakterini anlatırken aynı havaya giremiyor. Karamazov Kardeşler’in başarısını sağlayan, bin sayfalık dev bir eser olmasının yanında filozof olan bir sanatçı tarafından yazılmış olması, felsefi tiradların bolca oluşundan dolayı 5 dakika sonra ölecekmişsin de hızlıca okuyup evrenin sırrını kavraman gerekiyormuş gibi hızlıca kendini okutmasıdır. Bitirdiğinde sana bir şey öğretir mi bilinmez ama kendini özletir. Dostoyevski’nin neşeli sesini, karakterlerin oradan oraya savruluşunu özletir. İçinde bir şeyler bulabilmek için önceden Dostoyevski’nin üç beş tane kitabının okunması gerekir. Aksi taktirde Aşkı Memnu izler gibi okunur. Alyoşa ve abilerinin çelişkilerini görüp Dostoyevski’nin kendisiyle savaştığını fark etmek gerekir. Alyoşa gibi pısırık olacağınıza, İvan gibi hakkıyla delirmeniz dileğiyle..
Karamazov Kardeşler
Okuyacaklarıma Ekle
8
239
904 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Tanrı katili Krillov, tecavüzcü Stavrogin ve zavallı Şatov
19.yy’ın ikinci yarısında, genç bir üniversiteli olan Sergey Neçayev birkaç arkadaşını da ayartarak Rus devrimcisi olmaya soyunur. Bu Avrupa sevdalısı Çarlık karşıtı ekip, içlerinden birinin kendilerini ihbar edeceği konusunda şüpheye düşerler ve bu arkadaşlarını vahşi bir şekilde öldürürler. O dönem çok konuşulan bu olay Dostoyevski’ye de malzeme olur. Sürgün sonrası sıkı bir ortodoks Rus milliyetçisi kimliğine bürünen Dostoyevski, elimizde bulunan bu kitapta yalnızca bu üniversiteli gençlerin taşkınlığını eleştirmez. Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nın Batı sevdalısı nihilist genci Bazarov’a da bu kitapla sert bir tokat atar. O dönemin üç büyük Rus yazarı vardır aslında: Turgenyev-batı sevdalısı, Tolstoy-dininde imanında, Dostoyevski- Rus milliyetçisi olarak tanımlanabilir. Ecinniler dönemin siyasal olayları konusunda tek bir görüşle ilerlemez, toplumdaki her türlü karakter kitabımızda da mevcuttur. Yazıldığı dönemde tam olarak anlaşılamadığından Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler’in gölgesinde kalmış olsa da çok saygıdeğer yazarımız Orhan Pamuk tarafından en iyi siyasal roman seçilmeyi başarmıştır Ecinniler. Bana kalırsa da asla unutulmayacak Kirillov karakteriyle Suç ve Ceza’dan daha iyi bir kitaptır. Elimizdeki, sayılamayacak kadar çok karakter içeren bu kitapta, dikkate değer 4 karakter mevcuttur. Zorlarsak ateist görünümlü dindar Stepan Trofimoviç’i, biraz daha zorlarsak örgüt üyesi Şigalyov’u da bu listeye dahil edebiliriz. Kitabın başarısını en çok baltalayan da adından bahsedebileceğimiz bir başkarakter bulundurmamasıdır. Verhovenski veya Stavrogin için başkarakter diyebilirsiniz ama Raskolnikov gibi bir başkarakterlikleri yoktur. Şunu söylemek isterim ki Kirillov ve Stavrogin kendileri için ayrı bir kitap yazılmasını hak eder nitelikte karakterlerdir. Zaten dikkat edecek olursak bu iki, uçlarda yaşayan karakter birbirlerine fazlasıyla benzer. Sergey Yeçayev’i temsil eden Verhovenski devrim adı altında ün ve şöhret kazanmış bencil bir gençtir ve bu özellikleriyle az önce bahsettiğimiz 2 karaktere çok uzaktır. Devrimci grubun öldürdüğü genci temsil eden Şatov ise yıllarca Amerika’da küçücük bir barakada Krillov ile sırt sırta yatmış ama onunla Tanrı konusunda zıt düşmüş, dolayısıyla yine yukarıda bahsettiğimiz 2 karaktere uzak kalmış bir karakterdir. Ama başı çeken bu dört karakterin ortak bir noktası vardır: hepsi, Avrupa’dan yönetilen,devrim adı altında toplanmış yok edici bir örgüte üyedir. Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin en çok olay yaratan karakterdir. Dostoyevski bu kitabı bölüm bölüm dergilere yazarken ikinci bölümün sonunda, Stavrogin ile bir keşişin konuşmasına yer verir. Adamımız bu sahnede pek çok itirafta bulunuyordur, bunların arasında 16 yaşında bir kıza tecavüz ettiğini anlattığı satırlar da vardır. Kitabın bölüm bölüm basıldığı dergi bu iğrençlikleri yayınlayamayacaklarını söyler. Dostoyevski kitabının en önemli yerinin bu bölüm olduğunu, bu olmazsa kitabın olmayacağını söylese de yayıncıları ikna edemez. Bu durum kitabın kalanı için kötü bir etki yaratır. Bahsettiğimiz bölüm kitabın sonraki baskılarında arkaya ek olarak konulmuştur. 16 yaşında bir kıza tecavüz edebilecek kadar düşmüş bir karakter olan Stavrogin, aynı zamanda yoksul ve topal bir kızla evlenebilecek kadar fedakar bir adamdır. Çelişkiler, bunalımlar, vicdan azapları içinde yaşar ama annesinin manevi kızı Darya Pavlovna, yine annesinin yakın dostunun kızı Lizaveta Nikolayevna ve Şatov’un karısı ile de ilişki yaşamaktan geri durmaz. Ne kadar kötü durumdaysa o kadar daha aşağı çeker kendini. Karakterin aslı budur ama dışarıdan çok farklı görünür. Herkesin saygı duyduğu ve adeta İsa’ymış gibi kurtuluşu onda aradığı bir karakterdir. “Neden herkes kimseden beklemediği şeyleri benden bekliyor?” der. Örgütle de pek ilişkisi yoktur hatta devrim falan umrunda değildir. Kendi dertlerinde boğulmuş bir halde, evinin çatı katında kendini asarak intihar eder. Örgüt üyesi olmasına rağmen devrimle pek ilgisi olmayan Krillov kafayı Tanrı’nın varlığıyla bozmuştur. Tanrı’nın olması gerektiğini ama olmadığını, daha doğrusu olamayacağını söyler. Tanrı yoksa, Tanrı kendisidir. Burda insan-Tanrı kavramıyla tanışmış oluruz. Tanrı yoksa, hepimiz özgürüzdür ve her şeyi kendimiz belirleriz. Ama insanların bunun farkında olmadığını söyler. Özgürlüğünü ve iradesini kanıtlamanın en büyük yolunun intihar etmek olduğunu söyler, intihar ederse Tanrı yoktur, kendi iradesi vardır. Kurtuluş, değerleri yıkmaya kararlı üyesi olduğu örgütte değil, insanın özgürlüğünün farkına varmasındadır. Ve bunun için arkasında saçma sapan bir not bırakarak intihar eder. Maalesef, kurbanı olduğu bu yolda amacına ulaşamamıştır. Tanrısız İsa’ya inanan Dostoyevski, bu konuyu her kitabında açıyor. Krillov, İsa’nın bomboş bir amaç uğruna acı çekerek öldüğünü, din denilen uydurmacanın kurbanı olduğunu söyler. İsa, Tanrı’nın olmadığını öğrenince ne yapmıştır acaba? Şatov ise Dostoyevski’nin dindar tarafını temsil eder. Tanrılı İsa’ya inanır. Amerikalı kölelerin hayatlarını yaşamak için Krillov ile Amerika’ya giderler. Bu sıralarda ikisinin de Tanrı konusunda kafası karışıktır. Köle hayatı sürdükleri iki yılda bakımsız bir barakada sırt sırta uyurlar. Tanrı konusundaki bu iki zıt düşünce yıllarca sırt sırta durmuştur. Hatta evleri de yan yanadır. Dostoyevski de bütün hayatım bu soruya cevap aramakla geçti der. Son kitabı Karamazov’un sövmeler adındaki bölümünü coşkuyla yazdığını, ama Hristiyanlık konusuna gelince günlerce yazacak bir şey bulamadığını söyler. Yani demek istediğim son kitabında bile Tanrı’yı bulmak için çabalar haldedir. Örgüt üyeleri, Şatov’un yakın zamanda kendilerini ihbar edeceğini düşünür. Daha doğrusu Pyotr Stepanoviç hücresini buna ikna eder. Aslında ihbar etme gibi bir durum yoktur. Örgüt üyelerinin (beşli hücrenin) birbirine ve dolayısıyla devrime sıkı sıkıya bağlanması için Şatov kurban seçilmiştir. Tüm üyelerin birlikte işlediği bir cinayet onları birbirine bağlayacaktır Pyotr Stepanoviç’e göre. Ama işler hiç de beklediği gibi bitmez. Şatov’u bir gece, başını taşla ezerek öldürüp nehre atarlar, sonrasında Verhovenski hariç beş suç ortağı, hepsi akıl sağlığını kaybeder. Sonrasında polise her şeyi anlatacaklardır, Verhovenski de cinayetin işlendiği gece gittiği Moskova’da tutuklanacaktır. Örgüt üyesi Şigalyov’un ise bir fikri vardır. Yaşamayı hak eden insanlar nüfusun 1/6 sıdır. Devrim yapıldıktan sonra 5/6 lık kısım derhal yok edilmelidir. İsteyen ne kadar düşünürse düşünsün insanlığın kurtuluşu için tek çare budur der. Aristokrat Stepan Trofomoviç ise başına gelen onca şeyden sonra şehir şehir gezerek İncil satmaya karar verir. Bu gençlerin devrim olarak adlandırdıkları şey Rusya’nın sonudur Dostoyevski’ye göre. Kurtuluş yıkımda değil yapımdadır. Tanrı’yı öldürmeye meraklı bu gençlere en iyi cevabı Şatov karakteri ile verir. Tanrı’ya inanıyor musun diye sorulur Şatov’a. “Ben Tanrı’ya değil Ortodoks Rusya’ya inanıyorum.” der. Tanrı kişisel bir meseledir, burda bahsedilen Rusya’nın ruhudur. Toplumsala çıkıldığında Hristiyan Tanrı’nın bir önemi kalmaz. Her halkın kendi Tanrı’sı vardır. Rusya’da Avrupa’dan çok farklı bir ruha sahip olan bir ülke olarak kendi Tanrı’sına sahiptir. Türkler olarak biz de Araplardan çok farklıyız. Bu yüzden de bizim ayrı bir Türk tanrısına ihtiyacımız vardır. Ruhu ayrı milletin tanrısı da ayrı olmalıdır. Sona gelirken söylemek istiyorum ki: Lizaveta Nikolayevna karakteri ve ondan bahsedilen onlarca sayfa çok gereksiz olmuş. Sonuçta Nikolay Vsevolodoviç’in bir anlık zevk uğruna harcadığı bir kız olarak bitiriyor ve yok yere ölüyor. Stavrogin’in topal karısı için de durum aynı, o da sayfalarca boş yere anlatılıp sonra bir yangında boş yere ölüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bunun gibi çok fazla boşa harcanmış sayfalarla dolu kitap. O sayfalar,başı çeken 4 karaktere ayrılsa eminim ki kitap Suç ve Ceza kadar ünlü bir kitap olacaktı. Mesela baktığımızda Budala romanı da böyle sonu bir şeye varmayan hikayelerle dolu ama burdan farklı olarak orda asıl konu bunu kaldırmaya müsait. Ecinniler’de ise bahsedilmesi gereken ve yine de başarıyla bahsedilmiş olan siyasi, felsefik, sosyolojik konular dolayısıyla, böyle sonu bir yere varmayan kurgulara yer yok bence. Ama yine de Orhan Pamuk gibi, benden de beş yıldız almayı başarıyor :)) Peki sonuçta Tanrı konusunda hangi karakter ve temsil ettiği düşünce kazandı? Nikolay Vsevolodoviç evinde kendini asarak intihar etti ve yenilmiş oldu. Krillov’un kendini feda edişi sonuçsuz kaldı; Şatov, Verhovenski’nin hain ve aptalca planları yüzünden boş yere öldü. Kendisi de bu yüzden Sibirya’yı boylamıştır muhtemelen. Dostoyevski acımadan çatır çatır öldürdü karakterlerini. Kazanan yoktu ama kazandırdıkları vardı. Albert Camus’un felsefinde Kirillov’un öncülüğü vardır, Nietzsche kendisinden epeyce etkilenerek Tanrı katillerinin en ünlüsü olmayı başarmıştır. Dostoyevski’nin neden Dostoyevski olduğunu en iyi şekilde anlayabileceğimiz kitaplardandır.
Ecinniler
8.8/10
· 3.101 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
30
104 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
kelimeler içinde ama asla gerçekler içinde değil
Nasıl ki ben bu incelemeyi Albert Camus’a borçluysam, o da bu eseri Dostoyevski’ye borçludur. Gerçi bu böyle olduğu gibi hiç alakasız şeyler de olabilir. Dostoyevski üzerine yazmak Camus için nasıl bir onursa Dostoyevski üzerine yazmış Camus üzerine yazmak da benim için bir onurdur. Şunu belirtmek isterim ki Yeraltından Notlar’ın yeraltından yazıldığını kabul edersek Düşüş’ün de yeraltından yazıldığına ikna olabiliriz. Bu yeraltı mevzusu üzerine biraz daha konuşmak gerekir. Kahramanımız Jean Baptiste Clamence, Parisli saygın bir avukat, adalet peşinde koşturan bir dava adamıdır. Özellikle muhtaç, düşmüş insanlara yardımını esirgemez, davalarına ücretsiz bakar, onların İsa’sı olur adeta. Yardımsever olduğu kadar alçakgönüllüdür (tam bir erdem abidesi olduğunu söylemeye gerek bile yok). Böyle bir yaşam kalbini doldurmaya yeter ve mutlu bir tatminkarlık içinde adeta ayaklarını yerden keser. Bu pembe dünyasını süsleyen en önemli kelime “özgürlüktür”. Kelime demekle yetiniyoruz çünkü özgürlük, tam olarak ne olduğunu bile kavrayamadığı parıltısından gözlerini kamaştıran yüce bir şeydir. Kahvaltısında ekmeğe onu sürer, tüm gün çiğner ve ferah bir nefes olarak dünyaya salar. Herkesin kulağına onu fısıldar. Hayatının uzun bir bölümünü böyle yanılgılarla geçirir ve bu yanılgı dolu hayatı müthiş bir unutma gücüne borçludur. Başta kararları olmak üzere her şeyi unutur.Çünkü aslında hiçbir şeyin önemi yoktur.Savaş, aşk, ihanet bunlara sadece kendisini zorladığı ve tehlikeye düşürdüğü zaman dikkat eder.Böylece günü gününe yaşamış olur. “Günü gününe kadınlar, günü gününe erdem- ya da erdemsizlik , günü gününe, köpekler gibi, ama her gün sağlamca yerinde duran”... Böylece yaşamda ilerler,kelimeler içinde ama asla gerçekler içinde değil. Tam okunmamış kitaplar, tam sevilmemiş dostlar, tam gezilmemiş kentler... Sıkıntıdan el kol hareketleri yapar, varlıklar biribirini izler, o ise, sadece unutur. Elbette bu yanılgıları daimi olmayacaktır. Sonra sonra gerçeklerle tanışmaya başlar. Hayatını adadığı kelimelerin ne anlama geldiğini bile bilmediğini fark eder. Peşinden koşturduğu özgürlüğün, bir demet çiçek gibi insanların kucağına bıraktığı adaletin asıl anlamlarını kavrar. Özgürlük, mahkemelerde kovaladığı şey değildir, kendisi başlı başına özgürlüktür. Bu özgürlüğe mahkumdur ama sonuçlarına da katlanmak zorundadır. “Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır. İşte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır.” Ayrıca kendinde erdem olarak adlandırdığı şeyler kibirinden ileri gelen maskelerdir. Eskiden bir yaşlıyı karşıdan karşıya geçirmek için fırsat kollarken, şimdi tekerlekli sandalyeye muhtaç insanların tekerlerini parçalamayı hayal eder. Ücretsiz bir şekilde davalarına baktığı yoksullara, sizi pis yoksullar diye bağırmak ister. Geçmişte yardımseverliği yüzünden insanlar ona minnettar olmuşlardır, ve böylece kendisini herkesten üstün görmüştür. O pembe hayatı da bunun sayesinde yaşamıştır. Böylece hayatın yükünü omuzlarına almış olur. Sonrası Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’na benzer şekilde ilerler. Yüzyıllardır ahlak olarak bildiğimiz şeylerin temeli kindir. Buna “Sineklerin Tanrısı sendromu” da denilebilir. İnsan alçaklığının farkına varınca eskisi kadar dertsiz tasasız yaşayamaz. Tanrılar, kutsal varlıklar, dinler hep dağların tepelerindedir. Kısacası yüce ve güzel olan şeylerin hep yükseklerde olduğunu söyleyebiliriz. Kahramanımızda önceler yüksektedir. Burdan insanları karıncalar gibi görür. Herkesin görebileceği ateşler yakar ve kendisine doğru yükselen sevgi dolu selamları alır. Bu durumda yanılgıların içindedir. Yeraltında ise insan daha karamsar olur, yazarın deyişine göre adeta küflenir. Artık karamsar ve şüphecidir. Düşüş işte bu tepelerden yeraltına inişin romanıdır. Camus’a göre çözüm varoluşun saçmalığını hedefleyen bireysel başkaldıradan kolektif bir bilincin üretilmesidir. Yani herkes Jean Baptiste’nin düşüşünü yaşamalıdır. Bu yolda faşizmden komünizme kadar hepsine karşı çıkılmalıdır. Camus bu noktada çağının düşünürlerinden ayrılır. Felsefi görüş ayrılıkları yüzünden zamanla dostlukları yıpranan Sartre ile artık iyice ayrı düşmüştür . İdama karşı çıkması da kendisi hakkında epey yazılıp çizilmesine sebep olur. Ama Nobel Ödülü’nü de idam üzerine yazdığı kitap sayesinde aldığı da söylentiler arkasındadır. Camus’u anlamak için felsefe konusunda biraz fikrinizin de olması gerekir. Romanlarını salt kurgu metin gibi okumak Dostoyevski’yi dizi izler gibi okumaya benzer. Ayrıca Camus’un en güzel kitabı sanılanın aksine, Yabancı değil, Sisifos Söyleni’dir. Ve bir tavsiye olarak bunların hepsini okumadan önce Sisifos Söyleni’ye bir bakmak gerekir.
Düşüş
8.1/10
· 10,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
45
360 syf.
·
8 günde
·
10/10 puan
20 yaşındayken kafayı çeker Kafka’yı anladığımı ileri sürerdim
Simgesel bir kitabı anlamaktan daha zor bir şey varsa o da Kafka tarafından yazılmış simgesel bir kitabı anlamaktır. Semboller her zaman yaratıcısını aşar ve bu kitapları onlarca kez okuyup her seferinde farklı yorumlar yaptırabilir. Şato’yu incelemeden önce yapılması gereken Dava’yı incelemektir. Kafka’nın, Dava’yı yazmadan Şato’yu yazamayacağı gibi, okur da Dava’yı anlamadan Şato’yu anlayamaz. Dava, uyumsuzu ortaya koyar. Joseph K. yargılanıyordu, neden olduğu bilinmez. Kendisini savunmak ister ama suçunun ne olduğundan haberi yoktur. Bu konuda çok düşünmez zaten. Nedensiz bir şekilde yargılanıyordur. Dava, bu uyumsuz sorununu ortaya çıkarır, Şato çözmeye çalışır. Kafka, Kieerkegardvari düşüncelere yakın dursa da, kitap çözüme kavuşamaz. Kadastrocu’nun Şato’yu arayışı hep başarısızlıkla sonuçlanır ve bu döngü sayfalarca devam eder. Şato, uyumsuzu anlamlandırıp Tanrı’yı mı temsil edecek ( Frieda karakteri bu yolu temsil eder)? Yoksa, uyumsuz temellenmeyip umutsuzluk sebebi olarak omuzlara yük mü binderecek ( bu da Barnabas ailesinin temsil ettiği yoldur)? Köye kadastrocu olarak atanan K. görevini öğrenmek için Şato’ya ulaşmak ister. Köye gelmesinin bir sebebi vardır görünürde, ama aslında bir yanlışlık sonucu atanması gerçekleşmiştir. Yani kadastroculuk gibi bir görevi de yoktur. Köye gelişi anlamsız hale gelmiştir (bizim dünyaya gelmemizin anlamsızlığı gibi). Ama K, görevini öğrenmede ısrar eder, sayfalar boyu Şato’ya ulaşmaya çalışır. Aslında Şato’nun varlığından da pek emin değil gibidir. Oraya telefon edince arkadan gelen anlamsız gürültüler, bazen köye inen Şato görevlileri ( ki onlar da hayal ürünü gibidir), oranın varlığı konusunda onu ikna eder. Aslında hepimiz Şato’yu ararız. Kolay bir iş değildir bu, hayat oyalanmalarla doludur. K.’nın oyalanmaları da Şato tarafından gönderilen yardımcılarıdır. Bu iki adam aynı birbirine benzemektedir, K. ikisine de aynı isimle seslenir, onları umursamamaya çalışır ama nereye gitse peşini bırakmaz yardımcıları. Bizim de böyle hayatın anlamını ararken peşimizden ayrılmayan oyalanmalarımız vardır. K. amacına ulaşmak için denemedik yol bırakmaz. Şato’nun ünlü memurlarından birinin metresi olan Frieda ile sevgili olur. Ama aşk yoktur ortada. K., Frieda’yı Şato’ya ulaşmak için bir yol olarak görür. Frieda, bu memura olan bağlılığıyla, bu memur için ahlaksızlık denecek şeyler de yapmıştır, Tanrı’ya giden yolda büyük bir umuttur K. için. Diğer taraftan Barnabas ailesi ile de ilişkisi vardır. Bu aile herkes tarafından yüz dönülmüş, perişan bir ailedir. Uyumsuzun altının bomboş bırakıldığı, umutsuzluk dolu çıkışı temsil ederler. K. zaten bu aileyi pek sevmez, Frieda’yı onlara yeğ tutar. Burdan da Kafka’nın Kieerkegardvari felsefesini çözümleyebiliriz. Diğer taraftan kitap bürokrasi hicvi olarak da yorumlanabilir. Türkçe baskılar sadece bu yönü üzerine tanıtmıştılar kitabı. Şato’yu sadece bu düzlemde ele almak, Kafka’nın zekasına haksızlıktır. Bu böyle olduğu gibi Dava’yı da yargı sistemimizin ne kadar işlevsiz, saçma olduğunun gözler önüne serildiği bir eser olarak yorumlamak hukuk sistemimizin saçmalığı kadar saçmadır. Semavi dinlere göre de dünyaya yargılanmak için gelmişizdir zaten. Asla anlamlandıramadığımız, beynimiz bu konulara gelince kafası karışır, bu dünyada yargılanmak ve ebedi hayatımızın bu anlamsız yargı sonucunda belli olması ne kadar saçmaysa , Joseph K.‘nın davası da o kadar saçmadır.Türkiye’de uzay olmadığı gibi, varlık felsefesi de yoktur zaten. Kitap hakkındaki yorumlar ya hukuk sistemini çok güzel hicvettiği ya da Kafka’nın kurgusal konuda ne kadar eksik olduğu yönünde. Çok sıkılanlar mı ararsın, 80 sayfadan sonrasını okumayı saçma bulanlar mı ararsın hepsi mevcuttur efendim. Hareketli kurgular arıyorsanız çok güzel polisiye romanlar olduğunu hatırlatmak isterim. Bu yapıtlara sadece, hukuk sistemi hicvi vb. gözüyle bakmak Kafka’yı anlamaktan çok uzaktır. Farklı bakış açıları her zaman yeni heyecanlar doğurur. Davanızı keşfedip şatonuzun peşine düşmeniz dileğiyle...
Şato
7.4/10
· 6,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
36