• “Öncelikle, Batı ile Şark arasındaki ilişkinin sadece aynı uzamdaki iki unsur arasındaki ayrıma dayalı bir ilişkiden ibaret olmadığını öne sürüyoruz. Şark daha ziyade ayrımdan önce gelene işaret eder. Diğer bir deyişle ayrım erkek ile kadın arasında değil, (cinsel) ayrım ile ayrımsızlık arasındadır. Dolayısıyla Şark'ın amblemi kadın değil hadımdır (a.g.y.; Trumpener 1987). Benzer biçimde despotizm yalnızca monarşi, tiranlık ve demokrasi gibi bir siyasi biçimden ziyade apolitik bir "biçimsizliktir"; zaten Şark da böyle bir”“biçimsizlikle tanımlanır (Grosrichard 1998; Boer 1996: 46). Toplumsal ile siyasi arasındaki ayrımın geçerli olmadığı bir uzamdır. Nitekim cinsiyet ve iktidar söylemleri iç içe geçmiş durumdadır:
    Şark simgesel düzene ait değildir; simgesel olanın öncesinde ya da ötesinde bir anlatıdır.”
    Bülent Diken
    Sayfa 86 - Metis yay (pdf)
  • Demokraside halkın hâkimiyeti fikri bir paroladır. Gerçekte hâkimiyet halkın bütünlüğünde değil, halk içinde türeme fırsatını bulan bir sürü kuvvet zümrelerinin elindedir. Demokrasi de monarşi gibi kuvvet rejimidir ; hak rejimi değildir. Ancak tek kuvvet yerine, çoğalan ve dağılan kuvvetlerin rejimidir. Halk, her taraftan kendini çeviren bu kuvvet gruplarının esiri olmaktadır. Sermaye esareti bunların en ezici olanıdır. Zamanımız demokrasilerinin hepsinin pençesinde bunaldığı esirlik, büyük sermayenin leş gibi varlığından gelen esirliktir. Bazen bir memlekette büyük sermayenin satın aldı gazeteler, sürekli telkin yolu ile halkın iradesini esir alıyorlar. Baskısı milyona yaklaşan ve masonluğun memlekette neșriyat merkezi olan gazete, köylüye kadar bütün halka kendi ruhuna yabancı zehirleri her gün sunabiliyor ; çünkü onun arkasında pek çok milyonlar vardır. Üniversite, kendini bir milletin başına gerçek belâ haline getirebilecek imtiyazları ve korkunç saltanatını yine zümre olarak sahip olduğu kuvvetle elde ediyor. Zümre menfaatlerı hep halk oyu adına direnmek suretiyle sağlanıyor. Gençlik bile yağmadan kendine pay ayırmak isterken halk adına ayaklanıyor. Bütün bu hallerde hakikat aranırsa ayaklar altında kalan umumî iradedir, halkın hürriyetidir. Demokrasilerin dayandığı hürriyet prensibi, böylelikle zümrelerin istibdadı içinde can çekişiyor.
  • İnceleme Değildir!!

    Eser Fransa’da edebiyat fakültelerinin programlarında yer almaktadır. Kanımca nedeni, kullanılan sade ve akıcı dili olduğunu söyleyebilirim.

    Kanunların Ruhu eseri: Biçimsellikle ortaya çıkmış gibi görünen ilkelerin, aslında milletlerin tarihi deneyimlerinden ortaya çıkarılmıştır.

    Birkaç bölümle aktaralım.

    KANUN
    Hukukun kanun biçiminde saptanan kısmını araştırmalarının başlangıç noktası yapması ve hukuk alanında en fazla beşeri tercih ve yazgılara bağlı sanılan "mevzu hukukun", yani kanunların, gerçekte doğal ve toplumsal koşulların neredeyse zorunlu bir sonucu olduğunu belirtmesi bakımından önemli gördüğümü belirtmeliyim.

    YÖNETİM (AMME)
    “Devlet halktan mucize beklememelidir. O, halkı kendisine uydurmak için yasalara boyun eğmeyi öğretecektir.”
    İnsanları, dolayısıyla toplumları pek çok şey yönetir: iklim din, kanunlar, hükümet ilkeleri, tarihten alınan dersler, ahlak, örf ve adetler. Bunların hepsi bir toplumun "Genel Ruhu" nu, yani milli karakter özelliklerini oluşturur. "Her millette bu sayılanlardan bir veya birkaçı kuvvetli olabilir, diğerleri ise daha zayıf kalabilir. Örneğin ilkel toplumlar üzerinde iklim tek başına hükmederken, Çinlileri örf-adet yönetir; Japonları kanunlar baskı altında tutar; Romanın özelliklerini belirleyen ise hükümet ilkeleri ile eski geleneklerdir." Kanun koyucu da içinde bulunduğu koşullara bağımlıdır. Toplumsal düzenin sağlanmasında hukukun dışında kalan türlü düzen tiplerinin varlığına da dikkati çekmektedir. İncelenen üç yönetim modeli vardır, bunlar: Monarşi, Despotik ve Cumhuriyetçi yönetimdir.

    “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur.”

    KUVVETLER AYRILIĞI
    Politik özgürlük, güçlerin ayrılığı ilkesini gerektirir. Buna göre yasama, yürütme ve yargı güçleri kesinlikle birbirlerinden ayrılmalıdır. Montesquieu monarşi yani, Lordlar ve Avam’dan oluşan, dengeli bir yönetim sistemi öngörülüyordu. İngiliz yargısı 18. Yüzyılda, Roma modeline belirgin bir örnektir. Roma ise “Cumhuriyet Roma’sı” anayasal model, konsüller, Senato ve halk tribünlerinden oluşmaktaydı. İngiliz modeli ve Roma modeli arasında benzerlikler olduğu aşikar.

    Eserde olgular tüme varım ile tümdengelim birbirlerini tamamlayacak biçimde kullanılmıştır. Keyifli okumalar.
  • Frenkler daha Doğu’ya geldikleri anda gerçek devletler kurmayı başarmışlardır. Kudüs’te, taht genelde sürtüşme olmaksızın intikal etmekteydi: bir krallık meclisi, kralın siyaseti üzerinde etkin bir denetim uyguluyordu ve ruhbanın iktidar oyunundaki rolü kabul edilmiş durumdaydı. Müslüman devletlerde ise buna benzer hiçbir şey yoktu. Her monarşi, hükümdarın ölümünde tehdid altında kalıyor, her taht intikali bir iç savaşı başlatıyordu.
  • Tiran, kendi koyduğu kurallara uymayan ve keyfi, kendi çıkarına uygun bir yönetim biçimi sergileyen kişi demektir. Aristotales'e göre yozlaşan monarşi tiranlığı ortaya çıkarır. Bir kişinin şiddet, güç ve kurnazlıkla kendi çıkarını sağlaması tiranlıktır.
  • Kocaman yalnızlığımızın kralıyız.. Ve bu yalnızlığın yönetim biçimi mutlak monarşi...
  • SAĞCI VE SOLCU TERIMLERI NERDEN GELIYOR ?

    Günümüzde “solcu” ve “sağcı,” belli siyasi görüşleri temsil eden sembolik birer etiket olarak kullanılmaktadır. Ülkemizde “solcu” denildiğinde sosyalist bakış açısına sahip kişiler, sağcı denildiğinde de muhafazakâr görüşlü kişiler kast edilmektedir. Sosyalist görüşlerin pek de temsil edilmediği Amerika’da ise sol kanat ile kast edilen liberal görüşlü demokratlardır. Bu karşıt anlamlı iki kavramın ortaya çıkmasına Fransız Devrimi sırasında siyasetçilerin oturma düzenleri neden olmuştur.

    Sağ sol ayrılığı, 1789 yazına, Fransız Ulusal Meclisi üyelerinin anayasa çalışmaları için bir araya gelmelerine kadar geri gider. Delegeler, Kral XVI. Louis’nin yetkilerinin belirlenmesi sırasında derin bir fikir ayrılığına düşerler. Tartışmalar hararetlendiğinde siyasetçilerin fikir ayrılıkları oturma düzenlerine de yansımıştır. Kraliyete karşı olan devrimciler başkanın solunda, muhafazakar, aristokrat ve monarşi destekçileri başkanın sağında oturmaktadır. Sağ kanattan bir baron, siyasi görüşünü açıklarken, “sağ” ve “sol” terimlerini kullanır.

    Gazeteler Fransız meclisindeki ilericilerden “sol kanat” ve muhafazakarlardan “sağ kanat” diye söz etmeye başlarlar, sözcüklerin kullanımı 1790’lara kadar devam eder. Ardından Napoleon Bonaparte döneminde birkaç yıl boyunca sağ sol terimleri kullanılmaz fakat Bourbon Restorasyonu ve anayasal monarşinin başlamasıyla, 1814 yılında muhafazakar ve liberal temsilciler yasama meclisinde bir kez daha eski pozisyonlarına uygun olarak konumlanırlar.

    19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, “sol” ve “sağ” terimleri, güncel Fransızca’ya yerleşmiştir. Siyasi partiler bile kendilerini “merkez sol,” “merkez sağ,” “aşırı sol” ve “aşırı sağ” olarak tanımlamaya başlamıştır.

    1800’lü yıllarda dünyanın diğer ülkelerinde de kullanılmaya başlanır ancak İngilizce konuşulan ülkelerde 20. yüzyıla kadar fazlaca yaygın bir kullanımı gözlenmemiştir.

    Sağ ve sol sözcüklerinin ülkemiz tarihinde de önemli bir yer vardır: 1965 genel seçimlerinin öncesinde, 29 Temmuz 1965’te CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, gazeteci Abdi İpekçi’ye verdiği röportajda, CHP’nin çizgisinin ‘ortanın solu’ olduğunu ilk kez dillendirmiştir. İnönü konu ile ilgili olarak; “CHP, bünyesi itibarıyla devletçi bir partidir ve bu sıfatla elbette ortanın solunda bir anlayıştadır.” demiştir.

    Terimler şimdi siyasi yelpazenin karşıt taraflarını tanımlamak için kullanılmaktadır ancak bunların kökenleri birçok yasama organının oturma düzenlemelerinde hala aynı şekilde kullanılmaktadır. Örneğin, ABD Kongresi’nde, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu geleneğe uygun olarak otururlar.

    Kaynaklar:
    History Stories
    Wikipedia, (Ortanın Solu)