• “Ius respicit aequitatem”

    (Hukuk adaleti hedef alır.)
  • “En kötü sulh, en iyi davalardan daha iyidir.”
  • Çünkü güvenliği ve adaleti sağlamak devletin aslî görevleri arasındadır; hatta en önemli görevidir.
  • Görülüyor ki, bugün insanlığın karşılaştığı felâket, herşeyden önce İnsanî bir felâkettir. İnsanlık, yok olmaya doğru giden bir canlı türüdür; bir değişim geçiriyor ve tıpkı koza içindeki bir kelebek gibi, kendi hünerinin ve emeğinin başarısından doğan bir tehlike içindedir.
    Ama, tarih boyunca, insanlığın çok kez kendi kurtuluşu amacına kurban edilmesi daha şaşırtıcı geliyor bize. Tarihî bir ters gidiş içinde, insanlığı tutsak eden zincirleri döven ve kurtuluş sözleriyle halkı tuzağa düşüren, nedense hep kurtuluş özlemleri olmuştur!
    Hem güçlü bir aşk, hem de kurtuluşa ve olgunluğa bir çağrı olan din, ilk ve duru kaynaklarından çıktıktan sonra, zamanla renk, tat, koku, kısaca nitelikleri bakımından değişikliklere uğramış ve akışını, şu tarihin tacını elinde tutan ve «sosyal dönem» de başı çeken aynı güçler kontrol altına almıştır.
    Örneğin Çin’e bakalım: Lao Tzu’nun ekolü başlangıçta, dürüst insanı zincire bağlayan, gerçekte İlk Fıtrat, yani Tao’yla uyuşum içinde olan ilk insan tabiatını kirleten ve saptıran zâlim bir medeniyet, parçalı bir düşünce ve sun’î bir hayata tutsaklıktan kurtuluşa çağıran davetiyelerden oluşuyordu. Lao Tzu’nun bu ekolü zamanla, sayısız tanrılara, insanlığı sömüren, zihnî güçlerini darmadağın eden ve sınırsız zillet ve korkulara mahkûm eden tanrılara tapınmaya dönüştü.
    Konfiçyüs, insanları bu hayalî güçlerin köleliğinden kurtarmak için bâtıl inanışlara karşı savaş açtı. Halkı, anlamsız fantezilerin, bitmez tükenmez kurbanlıkların, ahdlerin, yalvarışların ve kendi kendini küçültüşlerin kucağından çekip, tarihe, topluma, hayata ve akla yöneltti. Sosyal hayatın akıllıca düzenlenişinin temeli olarak «doğruluk, ahlâk» denilen ilkeyi yerleştirdi. Sonraki dönemlerde, bu temel ilke, her türlü sosyal değişimi öldüren saçma bir itaat prensibine bağlı değişmez gelenekler şeklini alacaktır. Halk, kutup buzullarının oluşturduğu kasketler içinde donmuş kalmış hayvanlara dönüştü; kımıldayamaz bir durumda ve tutucu bir muhafazakârlık içindeydi. Bir sosyologun belirttiği gibi, «Eğer, Çin toplum ve medeniyetinin yirmi beş yüzyıldır ne tümüyle yıkılıp gittiğini, ne de gelişip, belirli çıkışlar yaptığını göremiyorsak, bu, muhafazakâr ve gelenekçi Konfiçyüs zihniyetinin egemen oluşundandır!»
    Kendi içinde derin bir tanrı, tabiat ve insan birliği anlayışıyla, — dünyanın cesedine ruh şırınga eden ve insan ruhunun yücelmesi yolunda bir güç vazifesi gören bir anlayış — birlikte açık bir insan bilgisi taşıyan Hind dini, tanrıların anlar gibi insanların başına üşüştüğü ürkütücü bir bâtıl inançlar yığınına dönüştü. Bu tanrılar talihsiz kullannm son ekmek kırıntılarını da çalıyor ve ardından, kurtuluşa çağıranlarla, yüksek Doğu mistisizmini bâtıl inançlı ölü zâhitler ve resmî dinî kurumlann zavallı köleleri olmaya mahkûm ediyorlardı.
    Buda, Hinduları kurtarmak için geldi; onları yıldızdan tanrılara tapınma bağından kurtuluşa çağırdı. Fakat, izleyicileri öylesine Buda’ya tapıcılar hâline geldi ki, Farsça’da — ’Şirk’in en ağır şeklini ifade için kullanılan — ’butperest’ kelimesinde gördüğümüz, ’but’ kelimesi «Buda» dan gelir.
    Mesih — va’dedilen kurtarıcı — insanlığı maddecilik ve hahamca âyincilik bağlarından, dini ise, İsrailli ırkçılara ve tüccarlara hizmetçi olmaktan kurtarmak ve barışı, sevgiyi ve ruhun güvenliğini yerleştirmek için geldi. O böylece, ferisi ve hahamların bâtıl inanç büyüleri ve Roma emperyalizmi altında ezilen insanları hürriyetlerine kavuşturmak istiyordu. Fakat, emperyal düzeni sağlamlaştıran Roma kilisesinin yanısıra, Hristiyanlığm nasıl da Roma tahtına çıkıverdiğini; skolastisizmin Orta Çağ derebeyliğinin zihni temellerini nasıl attığını ve hür düşünceyi, insanın serbestçe gelişmesini ve hür bilimi nasıl öldürdüğünü hep birlikte gördük. «Barış dini»nin tarihte kendinden önce geçen kan akıtıcılardan nasıl daha serbest kan akıttığına, ve insanın (manevî ve ahlâkî yönden) tanrı’ya özenmesi gerekirken, tanrının nasıl da insan gibi oluverdiğine hep şâhit olduk.
    Son olarak, İslâm’a geliyoruz; tarihî dinlerin gelişmesinde son halka olan ve İslâm askerinin deyimiyle, «insanlığı yerin alçaklığından göklerin yüksekliğine» çağırmak için tevhid ve kurtuluş sancağıyla gelen Islâma. Fakat onun da Arap Hilâfeti altında nasıl şekil değiştirdiğini, vahşî sultanların eylemlerinin haklılığı için bir kaynak hâline geldiğini, ve zamanla nasıl da, hukuk, skolastik ilahiyat ve yanlış bir tasavvuf adı altında kuvvetli bir kültürel güç olduğunu, Selçuklularm ve Moğolların derebeylik yönetimlerine dinî bir ruh üflediğini ve müslüman halkı, başkaları tarafından önceden tesbit edilmiş kader zincirine nasıl bağladığını hepimiz biliyoruz. Kurtuluşa giden yol, artık daha fazla tevhid’den, ibâdetlerden ve bilgiden geçmiyordu. Bunlar yerine, kuşaktan kuşağa devrolan kör bir itaat geleneğinin, yalvarıp yakarışların, verilen sözlerin edilen yeminlerin ve rica niyazların; veya gerçekten, toplumdan ve hayattan yıldızların dünyasına kaçışm içinden uzanıp gidiyordu. Bu yol, insan tarihi, ilerlemesi ve bu dünyada insanın kurtuluşuyla ilgili olarak karamsarlık kokan ve bütün tabiî insan istek ve eğilimlerinin bastırıldığı bir yoldu.
  • “Aslında gereksiz ve çok kanunlar veya çok sık kanun değişiklikleri bir ülkedeki hukuk bilincinin zayıflığını gösterir.”
  • “Toplum ihtiyaçlarından tarihi ve sosyal gerçeklerden uzak düzenlemelerin hukuk sistemi olarak yerleşmesi kolay değildir.Ayrıca mükemmel düzenlemeler yapılsa dahi,ona uygun bir eğitim ve bilinç yoksa yine hukuk sistemi sağlıklı işlemeyecektir.”