Nikos Kazancakis

Nikos Kazancakis

Yazar
8.5/10
2.126 Kişi
·
6.074
Okunma
·
669
Beğeni
·
24557
Gösterim
Adı:
Nikos Kazancakis
Unvan:
Yunan Yazar, Şair, Siyasetçi ve Filozof
Doğum:
Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu, 18 Şubat 1883
Ölüm:
Freiburg, Almanya, 26 Ekim 1957
Nikos Kazancakis (Yunanca: Νίκος Καζαντζάκης) (d. 18 Şubat 1883, Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Ekim 1957, Freiburg, Almanya), Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof.

20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir. Fakat şu anki şöhretine, 1964 yılında gösterime girmiş olan Michael Cacoyannis'in yönetmiş olduğu Zorba the Greek adlı sinema filmiyle kavuşmuştur. Bu film, aynı ismi taşıyan kendi kitabından uyarlanmıştır.

Girit'te, ada hala Osmanlı yönetimindeyken, Kandiye ilinde dünyaya geldi. Bu tarihlerde, Girit adasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık kazanma amacıyla ayaklanmalar yaşanıyordu.

Kendisinin evvelki eğitim dönemi hakkında fazla bir bilgi olmamasına rağmen, 1902'de Atina Üniversitesi'nde hukuk okumaya başladığı bilinmektedir. Hukuk öğreniminden mezun olduktan sonra, 1907'de ise felsefe üstüne çalışmak için Paris'e gitti. Burada Henri Bergson'la çalışma imkânı buldu.

1911 yılında Galatea Alexiou ile evlendi. Balkan Savaşları patladıktan sonra ise orduya katıldı. Savaş bittikten sonra ülkesine geri döndü ve felsefe hakkındaki çalışmaları Yunancaya çevirme çalışmalarına başladı. 1914 yılında, sonraki 2 yıl boyunca beraberce Yunan Hristiyan kültürünün ortaya çıkıp geliştiği yerleri gezeceği Angelos Sikelianos ile tanıştı. Bu gezilerinde Sikelianos'un milliyetçiliğinden oldukça etkilenmiş olduğu belirtilmektedir.
1922'den ölümüne kadar birçok ülkeyi dolaşarak, gezi yazıları formatında eserler verdi. Gezdiği şehirler/ülkeler ve bu şehirler/ülkelerde bulunduğu tarihler şöyledir: Paris ve Berlin (1922 - 1924), İtalya ve Rusya (1925), İspanya (1932), ve sonrasında Kıbrıs Adası, Aegina ""(Egina)"", Mısır, Sina Dağı, Çekoslovakya, Nice, Çin ve Japonya. Ayrıca Fransa'nın Nice şehrinde bulunduğu vakitlerde, Antibes yakınlarında bir villa satın almıştır.

1926 yılında ilk eşinden boşandı ve 1945'te, vefatına kadar birlikte olacağı Eleni Samiou ile evlendi.

Berlin'de bulunduğu sıralarda, komünizm ile tanıştı ve sağlam bir Lenin hayranı oldu. Hiçbir zaman tamamıyla komunizme bağımlı bir yoldaş olmasa da, Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği vakitlerde, Sol Muhalefet yanlısı politikacı ve yazar olan Victor Serge'nin yanında kaldı. Sovyetler'de bulunduğu sıralarda, Josef Stalin'in önemli bir politik şahsiyet olarak yükselişine tanıklık etti ve Sovyet tipi komünizmden soğumaya başladı. Bundan sonra, öncesinde sahip olduğu ve milliyetçiliği ağır basan fikirleri değişmeye ve yerini daha evrensel ideolojilere bırakmaya başladı.

1945'te, Yunanistan'da komünist olmayan küçük bir sol partinin başkanı oldu ve Yunan hükümetinde bakan olarak görev aldı. 1 sene sonra ise bu görevinden istifa etti.

1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir.

1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı.
1957'nin sonlarına doğru, lösemi hastalığına yakalanmış olmasına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı. Dönüş yolunda ise iyice hastalanan Kazancakis, Almanya'nın Freiburg kentinde vefat etti. Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermediğinden, Kandiye'yi çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü.

Girit'te bulunan havaalanlarından birine ismi verilmiştir.
“Herkes kendi yolunu izler. İnsan bir ağaç gibidir. Neden kiraz vermiyor diye incir ağacını hiç azarladığın oldu mu?”
"Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türktür, bu Bulgardır, bu Yunanlıdır. Ben vatan için öyle şeyler yaptım ki patron tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim... Neden? Çünkü bunlar Bulgarmış, ya da bilmem neymiş... Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum, hay kahrolasıca herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır bu kötü adamdır. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk. Hepsi bir benim için. Şimdi iyi mi kötü mü yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça buna da bakmamaya başladım. Ulan ister iyi ister kötü olsun be. Hepsine acıyorum işte... Boşversem bile bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor,(...) o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek... Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be... Hepimiz kurtların yiyeceği etiz....
Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım sevdalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!
Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be... Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.
285 syf.
·Beğendi
"İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir"
Diyen Descartes'e ve Kazancakis'in ruhuyla oturup bir çay içmek isteyenlere selam olsun.

Bizler yıllar boyunca çok okuyan mı bilir çok gezen mi geyiğiyle oyalanırken, gerçek bilgeliği bulanların hayatı özümseyerek yaşayanlar olduğunu Kazancakis yıllar önce Zorba'nın ağzından haykırmış. İşte kitap bunun bir örneğini -hem de mükemmel bir örneğini- bizim önümüze çarşaf gibi seriyor. İçi boşaltılmış ve okuyanı kişisel olarak purifize etmeye çalışan kişisel gelişim kitaplarına inat, Aleksi Zorba bize gerçeğin en içinden kopmuş bir kişisel gelişim örneği sunuyor.
Ona göre kendimiz yarı şeytan olmadan şeytanın kendisinden kurtulamayız.

İnsan, doğası gereği günaha meyillidir. Tanrı (eğer zat-ı alisinin varlığı mümkün mertebesindeyse) bizi günah işlemeyen melekler misali yaratmamıştır ve görünen köyün kılavuz istememesi gibi bizden istediği de kafamızı kazıtıp keşiş olmamız yada cüppe giyip 40 lokmayla mağaraya kapanmamız değildir. Adem-Havva kıssasında bahsedildiği gibi günahı işlediysek pişman olmamızdır.
İnsanın başka bir niteliği ise doğayı zıtlıkların sentezinden doğan diyalektik anlayışla algılamasıdır. Bu yüzden kötülük olmadan iyiliği de göremeyiz. Şeytan olmadan içimizdeki iyiliği de bulamayız.

Kısaca özetlemek gerekirse kitap Kazancakis'in saf, aydınlanmaya açık yanını temsil eden yan karakterimiz ve Aleksi Zorba denen hayatı iliklerine kadar yaşamış ve özümsemiş, insanın bilgelik ve canavarlığını aynı hamurda yoğurmuş, bir o kadar da çılgın ana karakter üzerinden kurgusunu buluyor. Bazen birkaç kelimelik öyle vurucu bir cümle kuruyor ki durup varoluşsal sancıların felsefi düzlemden hayat düzlemine yansımasına şahit olup bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak istiyorsunuz. Ben bu vuruculuğu kaybettirmemek için bu alıntıları ne kadar dayanılmaz bulsam da diğer okurlara haksızlık olacağını düşündüğümden paylaşmadım.

Netice olarak batı komşumuzdan, baklavayı baklavaki yapıp kendine mâl etmek isteyen, rakıyı kazandan yeni çıkmış olarak içmeyi seven Yunanlıların bağrından kopup gelmiş bu dehayı okumamak, nitelikli okur açısından büyük bir kayıp olur diye düşünmekteyim. Umarım hayatı arayan, bilgelik sevgisi(felsefe) ile dolup taşan herkes, böyle bir dost ile karşılaşır ve de kişisel aydınlanmasına merdiven değil asansörle tırmanır.
İyi okumalar.
335 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
#spoiler ..
Çok güzel bir kitap okudum ..aslında çok güzel bir kitap okuduk. ..sevgili Sezen B. ile birlikte "çok güzel bir kitap " okuduk :) iyikide okuduk :) "güzel ' okuduk ")

Konuşan kitaplarım vardır benim .. bana beni anlatan ,bana hayatı anlatan , hatta bazı bazı ştttt sana söylüyorum bu satırı iyi anla diyen :).. Zorba hiç susmadı :) Ölene kadar susmadi ..çok meraklı .. çok saf,çok sade ,çok deli :) nasıl tanımlanır bilinmez bir adamdı Zorba :) yedi -içti bedenini besledi o enerji ile benim de ruhumu besledi (ruh için yemek içmek lazım der:) kendileri ....

Tanrıyla ,Şeytanla,kadınla ne aşkı ne kavgası bitmedi gitti ..öyle güzel sözler söyledi ki bir çoğu altı çizili bende kaldı :) ki kalsın :) zaman zaman geri dönüp bakmak için :) tekrar sorgulamak ,tekrar gülmek ,tekrar ağlamak için ...

Nikos Kazancakis yüz yıl önce "günaha son çağrı" ile zaten kütüphanemde yerini almıştı şimdi yanında "Zorba" da var :)

Mutlaka okuyun diyorum çünkü çok "insani " çok keyifli :)

"Ayrılıyoruz " diye mırıldandı ..sen nereye gideceksin patron ?
"Yabancı ülkelere gideceğim ,içimdeki keçi
daha çok kağıt yiyecek :) "
"Hala akıllanmadın mı patron ?"
"Akillandım Zorba :) sağ olasın ;ama bende senin yolundan gidiyorum :) bende senin kirazlarla yaptığını yapacağım :) o kadar çok kağıt yiyeceğim ki bulantı gelecek :) kusacak ve kurtulacagim. .

Vedalasirken sana bu kitap boyunca dinlediğim şarkılımı bırakıyorum :) benim topragimda buluşuruz :)

Bu şarkı sana :)
https://youtu.be/jDRLeFOZNoQ

"Iki keklik bir tepede ötüyor " da senden bana :)

Imza :) Kağıt Faresi :))
335 syf.
·8 günde·8/10
Nikos Kazancakis, okuduğum ilk Yunan yazar oldu ve bu buluşmadan gayet memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Kitabı okurken birçok yerde Türkiye ve Türklerle ile ilgili tespitlerin de yer aldığını görünce yazarın bizleri de gayet iyi tanıdığını fark ettim. Hatta her zaman Yunanlılar ile Türklerin birçok konuda benzer olduğunu düşünen biri olarak bu kitap düşüncelerimi destekler nitelikte bir kitap oldu. Yazarla ilgili vereceğim son bilgi de mezar taşında; "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm." yazması... Yazarın cesaretini takdir ettim doğrusu. Bu hassas konuyu ayrıntılı olarak deşmeden geçiyorum.

Zorba, yazarın en önemli eseri olarak kabul ediliyor. Diğer kitaplarını okumadım; ama bir gün vaktim kalırsa okumayı düşünebilirim.

Kitapta yazar önümüze birçok yan karakterin dışında iki ana karakter sunuyor. Yazarın vermek istediği mesajlar bu iki ana karakterin başından geçen olaylar kanalıyla okuyucuyla buluşuyor. Ana karakterlerimizden ilki, anlatıcı. İsmi yok. Olaylar onun gözünden anlatılıyor. Lakap olarak kendisine "kağıt faresi" diyebiliriz. Kağıt faresi ilk başta çok bir anlam ifade etmiyor tabii. Ben de ilk gördüğümde ne saçma bir kavram demiştim...

Yazarın "kağıt faresi" olarak nitelendirdiği ana karakter, içimizden birisi. Bu site içerisinde eminim birçok "kağıt faresi" vardır. Okuyan, sürekli okuyan, düşünmeden hareket etmeyen, teoride bildiği doğruları hayatında da uygulamaya çalışan, doğru olmaya çalışan ve kimseyi incitmeyen bir karakter. Dediğim gibi, içimizden biri. Açıkçası ben kendimi "kağıt faresi"ne son derece yakın buldum karakter olarak. Fakat tahmin edeceğiniz üzere asıl ana karakter, kitaba adını veren, Aleksi Zorba...

Aleksi Zorba ise, "kağıt faresi"nin aksine hareketli ve güçlü bir işçi motifinde. Canlı bir yüreğe sahip, hayatla iç içe, kadınları, dansı, müziği seven, hilesiz, yalansız, kocaman bir ruh. Toplumsal açıdan bakıldığında, rahatsız edici düşüncelere de sahip.

Mesela; "Eğer Cehennem varsa, ben Cehennem'e gideceğim; nedeni de bu olacak. Çaldığımdan, öldürdüğümden, zina yaptığımdan değil, hayır hayır! Bunlar hiçbir şey değil! Tanrı bunları bağışlar. Ama ben, o gece, bir kadın yatağında beklediği halde gitmediğim için Cehennem'e gideceğim." gibi cesur cümleleri var.

Yine benzer bir düşünceyi ifade eden, “Eğer bir kadın, yalnız yatıyorsa, bunun suçu bizde, bütün erkeklerdedir. Yarın, Tanrı'nın huzurunda hepimiz hesabını vereceğiz. Tanrı bütün günahları bağışlar, dedik ya süngeri var; ama onu bağışlamaz! Kadınla yatacak halde olup da, bunu yapmayan erkeğin vay haline patron!"

Bu cümlelerdeki ifadelerle ve Zorba'nın kadınlara bakış açısıyla, kitabın ve Aleksi Zorba'nın beni bir tık rahatsız ettiğini açık yüreklilikle söyleyebilirim. Birçok yerde dul kadınlar üzerinden sohbet dönüyor veya kadınları cinsel bir obje olarak sunuyor önümüze Aleksi Zorba. Tabi "kağıt faresi" olarak nitelendirilen diğer ana karakterimiz Zorba gibi düşünmüyor ve birçok yerde Zorba' ya karşı çıkıyor. Ben yine de bu konularda yazarlarımızın daha hassas davranması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bir kitabın ana karakteri, kitaba adını verecek olan Aleksi Zorba oluyorsa, Aleksi Zorba'nın düşüncelerini eleştirirken yazarı da eleştirebileceğimizi düşünüyorum. Mesela kitabın adı, Zorba değil de Kağıt Faresi olsaydı bu eleştiriyi yapmazdım...

Her şeye rağmen, kitabın içerisinde zaman zaman sesli gülmeme sebep olan diyaloglar ve bölümler de oldu. Zorba'nın "kağıt faresi"ne yazdığı bir mektuba "Sevgili patron, bay kapitalist!" diye hitap ettiği kısımda açıkçası sesli güldüm. Bunun dışında en başta da söylediğim gibi, Türk motiflerine de sıkça rastlanıyor. Aynı coğrafyada yaşadığımız için doğal olarak birçok benzerliklere rastlıyorsunuz kitabı okurken. En hoşuma giden kısımlardan biri de kitabın son kısımlarında şu dizelere yer verilmesiydi:

"İki keklik bir tepede ötüyor;
Ötme de keklik, benim derdim yetiyor,
Aman aman!" https://www.youtube.com/watch?v=q73rL-MQLXw
335 syf.
·28 günde·Beğendi·8/10
Kitabı evin balkonunda erkenci ağustos böceklerinin sesleri arasında bitirip öylece durdum. Sonra son satırları bir kez daha okudun. Sonra son paragrafı baştan okudum. Sonra sayfayı.. İşte Zorba’dan bunu duymalıydım dediğim cümleye geldim, Zorba’ya cümlenin doğruluğuna inanadığımı kanıtlamak için 3 kere ard arda okudum. Yetmedi benim kendi kurduğum cümleymiş gibi el yazımla, sayfanın sonundaki boş kısma yazdım. Unutmam da. Olur da bir gün Zorba’yı unutursam, onunla tanışmaktan nasıl memnun olduğumu unutursam diye yazdım “Zorba gibi adamlar yüz bin yıl yaşamalı” diye kendi el yazımla.

Zorba nedir ? Kimdir diyemiyorum. Ondan sadece insanmış gibi bahsetmek haksızlık olur diye düşünüyorum. Zorba bir duygu olsa “tutku” olurdu. Çünkü o turkulu bir aşık, tutkulu bir deli, tutkulu bir öğretmen, turkulu bir öğrenci, tutkulu bir müzisyen, tutkulu bir yalancı, türkülü bir madenci, yaşamaya tutkulu ölümsüz gibi yaşayan bir ölümlü.. Fazla uzatmayayım burayı siz anlayın ardını..

Zorba bir kelime olsa “ilk” olurdu sanırım. Hayatta gördüğü her güzelliği, hayatı yeni algılamaya başlamış bir çocuk gibi hayretle karşılayışı, her gördüğünü ilk kez görüyormuş gibi taze kalan heyecanı beni çok etkiledi. Hayran kaldım. Böyle taze ve basit sevinçler barındıran dostlar edinmeli insan. Kasvetli felaket tellalları değil :D

Zorba bir nesne olsa toprak bir kap olurdu. Ya da hazırlanıp toprağa gömülmeyi bekleyen bir tandır. Piştikçe pişiren bir tandır. Evet bu daha yakışır sanırım. Hem topraktan özü hiç bozulmamış, hem “olmuş” hem “yanmış” tasavvuf ehlinin değimiyle :)
Bir çoklarının kalın kalın kitaplar devirerek bulamayıp o kitapların altında kalarak iyice yitirdiklerini, o erkenci bir badem ağacının çiçeğinde görürdü, kayan bir yıldızda, yediği yemekte, yüzdüğü denizde.. Ama illa görürdü.

Bir içecek olsa şarap, bir renk olsa illa da kırmızı olurdu. Zorbayla bir tek kadınlar konusunda anlaşamadık. Bazen yaptığı kadın tanımlamaları beni çileden çıkardı. Ama sonunda yine gülümsedim bu tatlı kaçığa :D

Hayatı bu kadar doğal bir şekilde çözmüş olması insanı hem kıskandırıyor, hem de mutlu ediyor :) Düşünüyorum da Zorba’yı kaç insan kaldırabilir. Böyle imrenerek, beğenerek bahsettiğimiz Zorba bizim arkadaşımız olsa, kollarını çürütürdük dürtmekten. Neden mi ? Toplumsal kuralları ihlal ediyor diye. Böyleyiz işte. Ve o asla böyle olmaz. Hemen bizimle dostluğunu keser döner sırtını giderdi. Sırt demişken, savaş zamanlarını anlatırken sırtını açıp gösterdiğinde mertliğini kanıtlamak istercesine, içim sızladı. Zorba yiğit bir deli..

Hayatı eti, tırnağıyla, iz bıraka bıraka, ben burdayım diyerek yaşamayı başarmış cesur ve bence her ne olursa olsun adaletli samimi bir deli. Kağıt faresinden daha samimi bulduğum kesin. Samimiyetsiz korkak fare. Zorba kulağının neredeyse kopmasını umursamayıp, tanımadığı biri için kendini ortaya atarken sen ne yapıyordun ? Seninle ilgili ne söyleyebilirim ki ? Sen onca kitabı boşuna okudun. Allahtan hayatında Zorba’ya rastladın da biraz yaşadığını anladın. Yaşamı gördün biraz. Yaşamak nasıl olurmuş gördün.

Zorba’yı okurken bir yandan sürekli Tezer Özlü geçti aklımdan. O da toplumun dayattıklarının dışında bir kişilik taşıdığı için mi ? Acılı deliliği yüzünden mi bilmiyorum.. Ama sürekli hatırladım. Zorba’nın her ihlal ettiği toplumsal kuralda aklıma geldi. Doğrularımla yanlışlarımı birbirine karıştırdı. Kafamı karıştırdığı için Tezer Özlü’yü hatırladım belki de. Belki de özlediğim için artık. Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum Zorbayla tanışması şart insanın. Zorbayla tanışmalı, dost olmalı.

Bundan başka şarkı olmazdı tabi ki.. https://youtu.be/UhDgpXWkFHE
αντίο Zorba. για τώρα.
335 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Zorba kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/a3ctaLux8B4

Öncelikle söylemek istediğim, Can Yayınları okuma zevkini katlayan bir yayınevi. Çevirileri çok kaliteli ve noktalamalar dahil kitapta hiçbir imla hatası yok.

Zorba, aslında hepimizin içinde taşıdığı vicdanımız, nefsimiz, ruhumuz. Siz nasıl adlandırmak istiyorsanız Zorba da o. Her daim savaş içinde olduğumuz her şeye siz Zorba diyebilirsiniz. Bunu neden mi diyorum? Çünkü :
- Zorba, karakterden daha ihtiyar, daha deneyimli, daha korkusuz, daha özgür. Vicdanımızın bize hep öğretmeye çalıştığı, denemekten korkmamamızı söylediği gibi.
- Zorba, bizden daha çok konuşuyor. Vicdanımız da böyle. Düşüncelerini korkusuzca dile getiriyor. Zorba'yı bazen arkamızda bıraktığımızda pişmanlık duyuyoruz. Bazen onun gidişini özlüyoruz, bazen onu arıyoruz, bazen onla beraber eğlenip kendimizi fark etmek istiyoruz.
- Zorba, her olayı bir ilkmiş gibi yaşıyor. Aynı ruhumuzun bize öğretmeye çalıştığı o canlı kalma dürtüsü gibi. Taş yuvarlamak, birilerinin ölmesi, birilerinin doğması... Aslında olayların derinine inince bu olayların olabilmesi için bir ilklerin olması gerektiğini anlıyoruz.
- Zorba, geldiği zaman vicdanı sorgulamaya yönelten bir olgu halini alıyor. Burada yazar bunu daha çok tanrıtanımazlığa yormayı tercih etmiş fakat ben genel olarak kendini ve hayatını sorgulama olarak söylemeyi daha mantıklı buluyorum.
- Zorba, geçmişi ya da geleceği düşünmüyor, anı yaşıyor.
- Zorba, kendi kaderini belirlemek için hiçbir şeyi denemekten korkmuyor, hep savaşıyor.
- Zorba, kendi tanımak için herkesin kullanması gereken bir yol aslında. Bunu fark edip onunla beraber herhangi bir şey yapmak istediğimiz zaman hayatımız iyi ya da kötü herhangi bir şekilde değişiyor.

Ayrıca roman, Yunanistan ve Türkiye kokan bir roman. Ülkelerin coğrafi yakınlığından dolayı kültürel olarak çok şey paylaşılmış romanda da. Bazen Selanik kokuyor roman, bazen de Kayseri.

Sonuç olarak savaşta olduğumuz ruhumuz, nefsimiz, vicdanımız, zaman, yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, beynimiz, hayatımıza giren insanlar, siyasi görüşler, dini görüşler... Hepsi sizin birer Zorba'nız olabilir. Nasıl bir Zorba'ya sahip olmak isterseniz.
335 syf.
Nikos Kazancakis...Yunan Edebiyatı'nın usta yazarı,hukuk doktoru,siyasetçi...Nobel Ödülüne aday gösterilmiş,ama ödülü bir puan farkla Albert Camus' a kaptırmış olan medine fukarası...Albert Camus tabi ayıp olmasın diye o benden daha çok hak etti filan demiş ama bilemedim içinden ne geçirdi kimbilir :D Tabi şaka bir yana da Albert Camus'un böyle bir itirafta bulunmuş olması şaşırttı beni mazur görün.:))))

Yazarın okuduğum ilk kitabı.İkinci dünya savaşı sırasında yayımlanmış ve 1964 yılında fiime uyarlanmıştır.Film sayesinde Nikos bayağı üne kavuşmuştur.Filmine bakındım biraz, karakterler bire bir aynı fiziksel görünümlerinin yansıtılması bakımından başarılı umarım konuşmaların tahlili de başarılıdır.En kısa sürede filmini de izleyeceğim.
Kitabın önsözünde yazarın,''Eğer bugün dünyada bir ruh klavuzu,Hintlilerin dediği gibi bir ''Guru'',Aynaroz Papazlarının dediği gibi bir ''Yeronda'',seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba'yı seçerdim.'' demesi acaba Zorba gerçekten yaşadı mı diye düşünmeme sebep oldu.Üstelik yazarın biografisini okuduğum zaman mezar taşına ''Hiçbir şey beklemiyorum,hiçbir şeyden korkmuyorum,özgürüm sözlerinin yazılı olduğunu öğrenmiş bulununca roman karakteri ile ne kadar benziyor diye düşünmeden edemedim.
Nikos,varoluşçuluğu savunan, milliyetçiliğe karşı olan ve kendine belli bir vatana dahil etmeyen bir yazar.Romanı okurken Zorba karakterinin de böyle bir yapısının olduğunu anlamam çok sürmedi.Yazar ya bu karakter aracılığıyla kendi hayatından itiraflarda bulunuyor ya da gerçekten Aleksi Zorba diye biri yaşadı ve gariban yazarımızı Nietzsche'den daha çok etkiledi adeta yaşamın felsefesi haline getirdi.Nasıl bir insan bu Zorba Allah aşkına niye bu kadar etkilemiş bizim Niko'yu?

Bence Athena'nın ''kafama göre'' şarkısı tam Zorba'ya göre.Bir şarkı olsaydı eğer, o olurdu bence :)
-Zorba,okula gitmediği ve hayatı boyubca okuduğu tek kitap ''Denizci Simbat'' olmasına rağmen ihtiyar ve ilkel bir bilgedir.
-Zorba,çapkındır en değer verdiği şey,kadınlardır.Kadın onun için kutsal olmakla birlikte en çok ürktüğü ve ne zaman iltifat etse şeytan götürsün kadını diye sözü bitirdiği bir ögedir onun için.O,sevdiği her kadını ilk aşkıymış gibi sever.
-Zorba,özgürdür ve özgür olmak adına yapar her şeyi.
-Zorba,dinsizdir yer yer Tanrıya ironik atıflarda bulunur.
-Zorba merhametlidir,yardımsever ve cesurdur bir şeyden korkmaz sürekli olumlu düşünür.
-Zorba spontane yaşar ve daha önce ölümle çok kez burun buruna gelmiş olduğu için hayata sıkı sıkıya bağlıdır.
-Zorba,azimlidir,yaşlı olmasına karşın enerjik ve çalışkandır.

Zorba bir yaşam klavuzur sahiden de.Özgürlük,kadın,ölüm,din,Tanrı,müzik onunla farklı bir anlam kazanmıştır.Zorba,hayatın gerçek anlamının simgesidir.Zorba,hümanisttir,sır doludur,kendisidir.Kendisini kimseye anlatmak için uğraşmaz,kim ne der diye düşünmez,zincirini kırmıştır.Zorba hakikaten Zorba'dır yazarı bu kadar etkilemiş olmasına şaşmamak gerek.Beni sorarsanız eğer, ben de etkilendim.Zorba tek başına bir yaşam felsefesi... Sorunlara karşı dik durmayı ve hayatın gerçek anlamını anlamayı öğütler.
Bizim Nıkos'u fazla andım sözlerimi bitirirken Zorba'nın çok etkilendiğim bir sözüne yer vermek istiyorum:
''Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir,bilir misin?Yarım işler,yarım konuşmalar,yarım günahlar,yarım iyiliklerdir.Sonuna kadar git be insan !! Avare et ve korkma!!"
600 syf.
Üniversiteye ilk başladığım yıl bir arkadaşımın tavsiye etmesi üzerine okudum. Kitabın yazarı Kazancakis`in kiliseden afaroz edilmesine sebep olan kitabı. Çünkü Kazancakis bu kitabında hristiyanların iddia ettiği gibi tanrının oğlu olan İsa' yı değil insan olan İsa' yı anlatıyor. Tabi kendi kurgusuyla ki zaten sansasyonel olan tarafı bu. Kiliseden aforoz edilmesine sebep olan bu eser için, Kazancakis ölmeden önce "Bu kitabı yazmamın nedeni mücadele eden insana ulu bir örnek vermek isteyişimdir… Bu kitap mücadele eden herkesin itirafıdır. Yayınlamakla ödevimi yaptım: alabildiğine mücadele eden, hayatta çok acı çeken ve büyük ümitleri olan birinin ödevini" demiştir. Hristiyanların kabul ettiği dünyevi İsa hakkında sorgulayıcı bir eser...
335 syf.
Sevgi ve saygı duyduğum bir dostumdan pdf formatını edinip okuduğum Zorba’ yı, kitap kapağı tasarımsal, baskı vb gibi teknik yönleri şu anda beni fazlaca ilgilendirmiyor açıkçası, umurumda değil. Amma elbette ki Zorba’ yı anlatmadan da olmaz. Zira kitaptır O!

Zorba, Aleksi Zorba. Kendine bunak süsü yüklemiş, yılların yükü sırtında, aslında derin bir derya olan ve içinde bir çok duygu barındıran, bunları bastırmak için kendisiyle mücadele etmeye çalışan, tabiri caizse feleğin çemberinden atlamış, kaşarlanmış bir karakterdir O.

Kimi zaman, bastırmayı beceremediği -ki çoğu zaman- aslında isyanlarıyla, çelişkileriyle dolu bir psikolojik haykırışlar silsilesi içeriyor. İsyanları var; kendine, hayata, doğaya, kadere, dostlarına ya da dost yüzlü gördüklerine, bildiklerine, denizde ki balığa belki, inceden inceye. Bu isyanlarının sonucu değil midir ki parmağından olması hani, öyle olmasını gözünün karalığı sandığımız.

Tüm bunların yanı sıra, bir boş vermişlik, umursamazlık havası sezinlersiniz, her şeyi kolay çözebileceği hissini veren Zorba’ da. Aynı zamanda, içindeki yaşamış olduğu karmaşık duyguların, korkularının eseridir, kendini güçlü gösterme çabası, meydan okuyuşları.

Ama nerede, ne yapması gerektiğini de iyi bilir, zira feleğin çemberinden atlamışlığı boşa değildir. Hayat onu tecrübeler ile boğmuş, esir etmiştir kendine. Esaretten kurtulmak istemesi kendiyle kavgalarını doğurmuştur, yanardağ misali; ara ara lav püskürten üzerimize. Kavgaları vardır, isyanları gibi, tıpkı -aslında yere göğe sığdıramadığı- aşkı gibi, bir türlü ulaşamadığı kendinden bile sakladığı, dışa vuramadığı, belkide kaçışlarıdır.

Siyah üzüm salkımı ile bile kavgası boşa değildir, kırmaktan kaçınmanın eseridir başkalarına haykırışları. O’ na dır tüm bunlar. Kart tavuğun suyunun lezzetli olması, neyi açıklar dersiniz, kinini mi yoksa melankolisini mi? Hangisini? Belki de yüzleşemedikleri olabilir mi, ne dersiniz?

Yaralıdır Zorba aslında, yaralıdır. Hem de büyük, hem de derin, hem de içten içe ve kanayan ve acıyan. Santur ile dostluğu ve dertleşmesidir bir yandan, kendine dert ortağı yapması bundan olmalı, çoğumuzun bir şeyleri ya da birilerini dost edinip, dert ortağı yaptığımız gibi. Baksanıza, ona nasılda narin davranıyor, bir kadına davranışın hassasiyetini gizleyemiyor. Çünkü dostudur o. Çünkü sır vermez o, dili notalar olsa da, konuşturmamak kendi elindedir. Kanayan, acı veren ama bunu kendinden bile saklayan yarasının ilacıdır kendince.

Yaralıdır Zorba, bundandır ruh halinde ki karmaşası; isyanları, kavgaları, endişe ve korkuları. İncedir, narindir, kırılgandır özde. İçi ile dışı arasında ki bir çelişkidir mütemadiyen. Çok görmeyin bunu Zorba’ ya, her yaralının ete kemiğe bürünmüş bir özetidir bu. Yaralı ve derin bir deryadır Zorba. Yaralı ve derin bir derya.

Çok etkilendiğim, alıntılarda da paylaşılan bölüm,

"« Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı' yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.' »
348 syf.
·10/10
Okuduğum romanlarla hayatıma giren ve beni asla yanıltmayan sadık, güzel dostlarım vardır benim. Kimi yaşlı kimi genç, kimi maceraperest kimi ise durgun düşünceli. Her ihtiyaç duyduğumda şıp diye yanımda olan ve doyulmaz sohbetler yaptığımız, yalansız, olduğu gibi, içten ve olabildiğince samimi dostlar bunlar. Onlar beni dinlerken hiç yargılamaz ve akıl vermeye kalkmaz. Ben de onları gözlerimle sessizce dinlerim. Kimi kitap okuma der ya, aldırma, bildiğin dost sohbeti bizimkisi.

İnce Memed’le tanışalı handiyse 30 yıl oldu. O zamanlar bende köyünde yaşayan incecik bir çocuk olduğumdan kendime yakın bulmuş ve çok sevmiş olabilirim onu. Çok zaman geçtiyse de eskimedi dostluğumuz. Geçen yıllarla bereber kaybettim çocukluğumu ve gençliğimi, elimde kalansa Memed gibi hiç değişmeyen dostluklar ve dost sohbetleri oldu.

Hangi birini yazsak söylesek şimdi. Geçen “Martin Eden”le tanıştım, çok sevdik birbirimizi günlerce sohbet ettik. Ondan önce de orta çağlardan “Baudolino”yu tanıdım ki sorma çok ilginç birisi. Sen de tanımalısın!

Bu eşsiz dostlarımın arasına “Zorba” katıldı. Yok yok bu zorba güç kullanan zalim anlamında değil, yunanca ismiyle Aleksi Zorba. Altmış yaşlarında, hayat okulunda yetişmiş, yaşam dolu, umut dolu, hüzün dolu ve tepeden tırnağa sevgi dolu, dostluk dolu Zorba hoş geldi dost meclisine. Yeni dostumla çok benzeriz bir. Gördüğümüz her şeyi bir çocuk gibi inceler sindiririz. Her türlü kavramı sorgular, kendimizce felsefe yaparız ya çıkamayız bir türlü işlerin içinden. O zaman başlarız demlenmeye. Kafalar biraz bulutlanmaya başladığı zaman keyfi yerindeyse Zorba başlar santur çalmaya. Santur bir müzik aleti, çalmasını da bir Türk’ten öğrenmiş zamanında. Güzel çalar, güzel şarkı söyler Zorba. Bazen anlatacaklarını demeye dili yetmeyince kalkar oynar Zorba. Hareketleriyle, eğilik kalkmalarıyla, dönüp diz vurmalarıyla anlatır dilinin söyleyemediğini. Bazen de güzel bir zeybek çalar ben kalkarım oynamaya... İnsan dans ederek de konuşup anlaşabiliyormuş, hayret!

Sanırım benim Zorba’yla sohbetim hiç bitmeyecek. Tanrıyı, şeytanı, devletleri ve kadınları çok konuşup tartışacağız daha. Ve hiçbirini anlayamayacağız galiba. O zaman söz bitecek, dem başlayacak, dans edip anlaşacağız dostumla.. Geçen akşam dediki “ Patron bence tanrı yok, ama varsa hapı yuttuk galiba...”

Güzel dostlarla karşılaşmanız dileğiyle....

Yazarın biyografisi

Adı:
Nikos Kazancakis
Unvan:
Yunan Yazar, Şair, Siyasetçi ve Filozof
Doğum:
Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu, 18 Şubat 1883
Ölüm:
Freiburg, Almanya, 26 Ekim 1957
Nikos Kazancakis (Yunanca: Νίκος Καζαντζάκης) (d. 18 Şubat 1883, Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Ekim 1957, Freiburg, Almanya), Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof.

20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir. Fakat şu anki şöhretine, 1964 yılında gösterime girmiş olan Michael Cacoyannis'in yönetmiş olduğu Zorba the Greek adlı sinema filmiyle kavuşmuştur. Bu film, aynı ismi taşıyan kendi kitabından uyarlanmıştır.

Girit'te, ada hala Osmanlı yönetimindeyken, Kandiye ilinde dünyaya geldi. Bu tarihlerde, Girit adasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık kazanma amacıyla ayaklanmalar yaşanıyordu.

Kendisinin evvelki eğitim dönemi hakkında fazla bir bilgi olmamasına rağmen, 1902'de Atina Üniversitesi'nde hukuk okumaya başladığı bilinmektedir. Hukuk öğreniminden mezun olduktan sonra, 1907'de ise felsefe üstüne çalışmak için Paris'e gitti. Burada Henri Bergson'la çalışma imkânı buldu.

1911 yılında Galatea Alexiou ile evlendi. Balkan Savaşları patladıktan sonra ise orduya katıldı. Savaş bittikten sonra ülkesine geri döndü ve felsefe hakkındaki çalışmaları Yunancaya çevirme çalışmalarına başladı. 1914 yılında, sonraki 2 yıl boyunca beraberce Yunan Hristiyan kültürünün ortaya çıkıp geliştiği yerleri gezeceği Angelos Sikelianos ile tanıştı. Bu gezilerinde Sikelianos'un milliyetçiliğinden oldukça etkilenmiş olduğu belirtilmektedir.
1922'den ölümüne kadar birçok ülkeyi dolaşarak, gezi yazıları formatında eserler verdi. Gezdiği şehirler/ülkeler ve bu şehirler/ülkelerde bulunduğu tarihler şöyledir: Paris ve Berlin (1922 - 1924), İtalya ve Rusya (1925), İspanya (1932), ve sonrasında Kıbrıs Adası, Aegina ""(Egina)"", Mısır, Sina Dağı, Çekoslovakya, Nice, Çin ve Japonya. Ayrıca Fransa'nın Nice şehrinde bulunduğu vakitlerde, Antibes yakınlarında bir villa satın almıştır.

1926 yılında ilk eşinden boşandı ve 1945'te, vefatına kadar birlikte olacağı Eleni Samiou ile evlendi.

Berlin'de bulunduğu sıralarda, komünizm ile tanıştı ve sağlam bir Lenin hayranı oldu. Hiçbir zaman tamamıyla komunizme bağımlı bir yoldaş olmasa da, Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği vakitlerde, Sol Muhalefet yanlısı politikacı ve yazar olan Victor Serge'nin yanında kaldı. Sovyetler'de bulunduğu sıralarda, Josef Stalin'in önemli bir politik şahsiyet olarak yükselişine tanıklık etti ve Sovyet tipi komünizmden soğumaya başladı. Bundan sonra, öncesinde sahip olduğu ve milliyetçiliği ağır basan fikirleri değişmeye ve yerini daha evrensel ideolojilere bırakmaya başladı.

1945'te, Yunanistan'da komünist olmayan küçük bir sol partinin başkanı oldu ve Yunan hükümetinde bakan olarak görev aldı. 1 sene sonra ise bu görevinden istifa etti.

1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir.

1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı.
1957'nin sonlarına doğru, lösemi hastalığına yakalanmış olmasına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı. Dönüş yolunda ise iyice hastalanan Kazancakis, Almanya'nın Freiburg kentinde vefat etti. Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermediğinden, Kandiye'yi çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü.

Girit'te bulunan havaalanlarından birine ismi verilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 669 okur beğendi.
  • 6.074 okur okudu.
  • 400 okur okuyor.
  • 5.863 okur okuyacak.
  • 221 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları