Nikos Kazancakis

Nikos Kazancakis

8.5/10
537 Kişi
·
1.282
Okunma
·
215
Beğeni
·
12.457
Gösterim
Adı:
Nikos Kazancakis
Unvan:
Yunan Yazar, Şair, Siyasetçi ve Filozof
Doğum:
Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu, 18 Şubat 1883
Ölüm:
Freiburg, Almanya, 26 Ekim 1957
Nikos Kazancakis (Yunanca: Νίκος Καζαντζάκης) (d. 18 Şubat 1883, Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Ekim 1957, Freiburg, Almanya), Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof.

20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir. Fakat şu anki şöhretine, 1964 yılında gösterime girmiş olan Michael Cacoyannis'in yönetmiş olduğu Zorba the Greek adlı sinema filmiyle kavuşmuştur. Bu film, aynı ismi taşıyan kendi kitabından uyarlanmıştır.

Girit'te, ada hala Osmanlı yönetimindeyken, Kandiye ilinde dünyaya geldi. Bu tarihlerde, Girit adasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık kazanma amacıyla ayaklanmalar yaşanıyordu.

Kendisinin evvelki eğitim dönemi hakkında fazla bir bilgi olmamasına rağmen, 1902'de Atina Üniversitesi'nde hukuk okumaya başladığı bilinmektedir. Hukuk öğreniminden mezun olduktan sonra, 1907'de ise felsefe üstüne çalışmak için Paris'e gitti. Burada Henri Bergson'la çalışma imkânı buldu.

1911 yılında Galatea Alexiou ile evlendi. Balkan Savaşları patladıktan sonra ise orduya katıldı. Savaş bittikten sonra ülkesine geri döndü ve felsefe hakkındaki çalışmaları Yunancaya çevirme çalışmalarına başladı. 1914 yılında, sonraki 2 yıl boyunca beraberce Yunan Hristiyan kültürünün ortaya çıkıp geliştiği yerleri gezeceği Angelos Sikelianos ile tanıştı. Bu gezilerinde Sikelianos'un milliyetçiliğinden oldukça etkilenmiş olduğu belirtilmektedir.
1922'den ölümüne kadar birçok ülkeyi dolaşarak, gezi yazıları formatında eserler verdi. Gezdiği şehirler/ülkeler ve bu şehirler/ülkelerde bulunduğu tarihler şöyledir: Paris ve Berlin (1922 - 1924), İtalya ve Rusya (1925), İspanya (1932), ve sonrasında Kıbrıs Adası, Aegina ""(Egina)"", Mısır, Sina Dağı, Çekoslovakya, Nice, Çin ve Japonya. Ayrıca Fransa'nın Nice şehrinde bulunduğu vakitlerde, Antibes yakınlarında bir villa satın almıştır.

1926 yılında ilk eşinden boşandı ve 1945'te, vefatına kadar birlikte olacağı Eleni Samiou ile evlendi.

Berlin'de bulunduğu sıralarda, komünizm ile tanıştı ve sağlam bir Lenin hayranı oldu. Hiçbir zaman tamamıyla komunizme bağımlı bir yoldaş olmasa da, Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği vakitlerde, Sol Muhalefet yanlısı politikacı ve yazar olan Victor Serge'nin yanında kaldı. Sovyetler'de bulunduğu sıralarda, Josef Stalin'in önemli bir politik şahsiyet olarak yükselişine tanıklık etti ve Sovyet tipi komünizmden soğumaya başladı. Bundan sonra, öncesinde sahip olduğu ve milliyetçiliği ağır basan fikirleri değişmeye ve yerini daha evrensel ideolojilere bırakmaya başladı.

1945'te, Yunanistan'da komünist olmayan küçük bir sol partinin başkanı oldu ve Yunan hükümetinde bakan olarak görev aldı. 1 sene sonra ise bu görevinden istifa etti.

1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir.

1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı.
1957'nin sonlarına doğru, lösemi hastalığına yakalanmış olmasına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı. Dönüş yolunda ise iyice hastalanan Kazancakis, Almanya'nın Freiburg kentinde vefat etti. Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermediğinden, Kandiye'yi çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü.

Girit'te bulunan havaalanlarından birine ismi verilmiştir.
Bazen içimden, küçük bir ânı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir.
“Herkes kendi yolunu izler. İnsan bir ağaç gibidir. Neden kiraz vermiyor diye incir ağacını hiç azarladığın oldu mu?”
Özgür değilsin, senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden daha uzun, hepsi bu kadar.
"Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türktür, bu Bulgardır, bu Yunanlıdır. Ben vatan için öyle şeyler yaptım ki patron tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim... Neden? Çünkü bunlar Bulgarmış, ya da bilmem neymiş... Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum, hay kahrolasıca herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır bu kötü adamdır. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk. Hepsi bir benim için. Şimdi iyi mi kötü mü yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça buna da bakmamaya başladım. Ulan ister iyi ister kötü olsun be. Hepsine acıyorum işte... Boşversem bile bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor,(...) o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek... Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be... Hepimiz kurtların yiyeceği etiz....
Birbirinizi seviniz. Bu sözü, kuru bir ağaca söylesen çiçek açar; insana söylüyorsun, açmıyor.
Nikos Kazancakis
Sayfa 251 - Can Yayınları, Çeviri: Ahmet Angın
İnanacak mısın, bilmem patron. Kadın korkunç bir sırdır, hiçbir zaman da kapanmayan bir yarası vardır. Sen kulak asma, bütün yaralar kapanır ama o yara kapanmaz.
Nikos Kazancakis
Sayfa 66 - Can Yayınları
« Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; ‘Aleksi’ dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama. »
"İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir"
Diyen Descartes'e ve Kazancakis'in ruhuyla oturup bir çay içmek isteyenlere selam olsun.

Bizler yıllar boyunca çok okuyan mı bilir çok gezen mi geyiğiyle oyalanırken, gerçek bilgeliği bulanların hayatı özümseyerek yaşayanlar olduğunu Kazancakis yıllar önce Zorba'nın ağzından haykırmış. İşte kitap bunun bir örneğini -hem de mükemmel bir örneğini- bizim önümüze çarşaf gibi seriyor. İçi boşaltılmış ve okuyanı kişisel olarak purifize etmeye çalışan kişisel gelişim kitaplarına inat, Aleksi Zorba bize gerçeğin en içinden kopmuş bir kişisel gelişim örneği sunuyor.
Ona göre kendimiz yarı şeytan olmadan şeytanın kendisinden kurtulamayız.

İnsan, doğası gereği günaha meyillidir. Tanrı (eğer zat-ı alisinin varlığı mümkün mertebesindeyse) bizi günah işlemeyen melekler misali yaratmamıştır ve görünen köyün kılavuz istememesi gibi bizden istediği de kafamızı kazıtıp keşiş olmamız yada cüppe giyip 40 lokmayla mağaraya kapanmamız değildir. Adem-Havva kıssasında bahsedildiği gibi günahı işlediysek pişman olmamızdır.
İnsanın başka bir niteliği ise doğayı zıtlıkların sentezinden doğan diyalektik anlayışla algılamasıdır. Bu yüzden kötülük olmadan iyiliği de göremeyiz. Şeytan olmadan içimizdeki iyiliği de bulamayız.

Kısaca özetlemek gerekirse kitap Kazancakis'in saf, aydınlanmaya açık yanını temsil eden yan karakterimiz ve Aleksi Zorba denen hayatı iliklerine kadar yaşamış ve özümsemiş, insanın bilgelik ve canavarlığını aynı hamurda yoğurmuş, bir o kadar da çılgın ana karakter üzerinden kurgusunu buluyor. Bazen birkaç kelimelik öyle vurucu bir cümle kuruyor ki durup varoluşsal sancıların felsefi düzlemden hayat düzlemine yansımasına şahit olup bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak istiyorsunuz. Ben bu vuruculuğu kaybettirmemek için bu alıntıları ne kadar dayanılmaz bulsam da diğer okurlara haksızlık olacağını düşündüğümden paylaşmadım.

Netice olarak batı komşumuzdan, baklavayı baklavaki yapıp kendine mâl etmek isteyen, rakıyı kazandan yeni çıkmış olarak içmeyi seven Yunanlıların bağrından kopup gelmiş bu dehayı okumamak, nitelikli okur açısından büyük bir kayıp olur diye düşünmekteyim. Umarım hayatı arayan, bilgelik sevgisi(felsefe) ile dolup taşan herkes, böyle bir dost ile karşılaşır ve de kişisel aydınlanmasına merdiven değil asansörle tırmanır.
İyi okumalar.
Nikos Kazancakis, okuduğum ilk Yunan yazar oldu ve bu buluşmadan gayet memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Kitabı okurken birçok yerde Türkiye ve Türklerle ile ilgili tespitlerin de yer aldığını görünce yazarın bizleri de gayet iyi tanıdığını fark ettim. Hatta her zaman Yunanlılar ile Türklerin birçok konuda benzer olduğunu düşünen biri olarak bu kitap düşüncelerimi destekler nitelikte bir kitap oldu. Yazarla ilgili vereceğim son bilgi de mezar taşında; "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm." yazması... Yazarın cesaretini takdir ettim doğrusu. Bu hassas konuyu ayrıntılı olarak deşmeden geçiyorum.

Zorba, yazarın en önemli eseri olarak kabul ediliyor. Diğer kitaplarını okumadım; ama bir gün vaktim kalırsa okumayı düşünebilirim.

Kitapta yazar önümüze birçok yan karakterin dışında iki ana karakter sunuyor. Yazarın vermek istediği mesajlar bu iki ana karakterin başından geçen olaylar kanalıyla okuyucuyla buluşuyor. Ana karakterlerimizden ilki, anlatıcı. İsmi yok. Olaylar onun gözünden anlatılıyor. Lakap olarak kendisine "kağıt faresi" diyebiliriz. Kağıt faresi ilk başta çok bir anlam ifade etmiyor tabii. Ben de ilk gördüğümde ne saçma bir kavram demiştim...

Yazarın "kağıt faresi" olarak nitelendirdiği ana karakter, içimizden birisi. Bu site içerisinde eminim birçok "kağıt faresi" vardır. Okuyan, sürekli okuyan, düşünmeden hareket etmeyen, teoride bildiği doğruları hayatında da uygulamaya çalışan, doğru olmaya çalışan ve kimseyi incitmeyen bir karakter. Dediğim gibi, içimizden biri. Açıkçası ben kendimi "kağıt faresi"ne son derece yakın buldum karakter olarak. Fakat tahmin edeceğiniz üzere asıl ana karakter, kitaba adını veren, Aleksi Zorba...

Aleksi Zorba ise, "kağıt faresi"nin aksine hareketli ve güçlü bir işçi motifinde. Canlı bir yüreğe sahip, hayatla iç içe, kadınları, dansı, müziği seven, hilesiz, yalansız, kocaman bir ruh. Toplumsal açıdan bakıldığında, rahatsız edici düşüncelere de sahip.

Mesela; "Eğer Cehennem varsa, ben Cehennem'e gideceğim; nedeni de bu olacak. Çaldığımdan, öldürdüğümden, zina yaptığımdan değil, hayır hayır! Bunlar hiçbir şey değil! Tanrı bunları bağışlar. Ama ben, o gece, bir kadın yatağında beklediği halde gitmediğim için Cehennem'e gideceğim." gibi cesur cümleleri var.

Yine benzer bir düşünceyi ifade eden, “Eğer bir kadın, yalnız yatıyorsa, bunun suçu bizde, bütün erkeklerdedir. Yarın, Tanrı'nın huzurunda hepimiz hesabını vereceğiz. Tanrı bütün günahları bağışlar, dedik ya süngeri var; ama onu bağışlamaz! Kadınla yatacak halde olup da, bunu yapmayan erkeğin vay haline patron!"

Bu cümlelerdeki ifadelerle ve Zorba'nın kadınlara bakış açısıyla, kitabın ve Aleksi Zorba'nın beni bir tık rahatsız ettiğini açık yüreklilikle söyleyebilirim. Birçok yerde dul kadınlar üzerinden sohbet dönüyor veya kadınları cinsel bir obje olarak sunuyor önümüze Aleksi Zorba. Tabi "kağıt faresi" olarak nitelendirilen diğer ana karakterimiz Zorba gibi düşünmüyor ve birçok yerde Zorba' ya karşı çıkıyor. Ben yine de bu konularda yazarlarımızın daha hassas davranması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bir kitabın ana karakteri, kitaba adını verecek olan Aleksi Zorba oluyorsa, Aleksi Zorba'nın düşüncelerini eleştirirken yazarı da eleştirebileceğimizi düşünüyorum. Mesela kitabın adı, Zorba değil de Kağıt Faresi olsaydı bu eleştiriyi yapmazdım...

Her şeye rağmen, kitabın içerisinde zaman zaman sesli gülmeme sebep olan diyaloglar ve bölümler de oldu. Zorba'nın "kağıt faresi"ne yazdığı bir mektuba "Sevgili patron, bay kapitalist!" diye hitap ettiği kısımda açıkçası sesli güldüm. Bunun dışında en başta da söylediğim gibi, Türk motiflerine de sıkça rastlanıyor. Aynı coğrafyada yaşadığımız için doğal olarak birçok benzerliklere rastlıyorsunuz kitabı okurken. En hoşuma giden kısımlardan biri de kitabın son kısımlarında şu dizelere yer verilmesiydi:

"İki keklik bir tepede ötüyor;
Ötme de keklik, benim derdim yetiyor,
Aman aman!" https://www.youtube.com/watch?v=q73rL-MQLXw
Öncelikle söylemek istediğim, Can Yayınları okuma zevkini katlayan bir yayınevi. Çevirileri çok kaliteli ve noktalamalar dahil kitapta hiçbir imla hatası yok.

Zorba, aslında hepimizin içinde taşıdığı vicdanımız, nefsimiz, ruhumuz. Siz nasıl adlandırmak istiyorsanız Zorba da o. Her daim savaş içinde olduğumuz her şeye siz Zorba diyebilirsiniz. Bunu neden mi diyorum? Çünkü :
- Zorba, karakterden daha ihtiyar, daha deneyimli, daha korkusuz, daha özgür. Vicdanımızın bize hep öğretmeye çalıştığı, denemekten korkmamamızı söylediği gibi.
- Zorba, bizden daha çok konuşuyor. Vicdanımız da böyle. Düşüncelerini korkusuzca dile getiriyor. Zorba'yı bazen arkamızda bıraktığımızda pişmanlık duyuyoruz. Bazen onun gidişini özlüyoruz, bazen onu arıyoruz, bazen onla beraber eğlenip kendimizi fark etmek istiyoruz.
- Zorba, her olayı bir ilkmiş gibi yaşıyor. Aynı ruhumuzun bize öğretmeye çalıştığı o canlı kalma dürtüsü gibi. Taş yuvarlamak, birilerinin ölmesi, birilerinin doğması... Aslında olayların derinine inince bu olayların olabilmesi için bir ilklerin olması gerektiğini anlıyoruz.
- Zorba, geldiği zaman vicdanı sorgulamaya yönelten bir olgu halini alıyor. Burada yazar bunu daha çok tanrıtanımazlığa yormayı tercih etmiş fakat ben genel olarak kendini ve hayatını sorgulama olarak söylemeyi daha mantıklı buluyorum.
- Zorba, geçmişi ya da geleceği düşünmüyor, anı yaşıyor.
- Zorba, kendi kaderini belirlemek için hiçbir şeyi denemekten korkmuyor, hep savaşıyor.
- Zorba, kendi tanımak için herkesin kullanması gereken bir yol aslında. Bunu fark edip onunla beraber herhangi bir şey yapmak istediğimiz zaman hayatımız iyi ya da kötü herhangi bir şekilde değişiyor.

Ayrıca roman, Yunanistan ve Türkiye kokan bir roman. Ülkelerin coğrafi yakınlığından dolayı kültürel olarak çok şey paylaşılmış romanda da. Bazen Selanik kokuyor roman, bazen de Kayseri.

Sonuç olarak savaşta olduğumuz ruhumuz, nefsimiz, vicdanımız, zaman, yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, beynimiz, hayatımıza giren insanlar, siyasi görüşler, dini görüşler... Hepsi sizin birer Zorba'nız olabilir. Nasıl bir Zorba'ya sahip olmak isterseniz.
#spoiler ..
Çok güzel bir kitap okudum ..aslında çok güzel bir kitap okuduk. ..sevgili https://1000kitap.com/yasmin25 ile birlikte "çok güzel bir kitap " okuduk :) iyikide okuduk :) "güzel ' okuduk ")

Konuşan kitaplarım vardır benim .. bana beni anlatan ,bana hayatı anlatan , hatta bazı bazı ştttt sana söylüyorum bu satırı iyi anla diyen :).. Zorba hiç susmadı :) Ölene kadar susmadi ..çok meraklı .. çok saf,çok sade ,çok deli :) nasıl tanımlanır bilinmez bir adamdı Zorba :) yedi -içti bedenini besledi o enerji ile benim de ruhumu besledi (ruh için yemek içmek lazım der:) kendileri ....

Tanrıyla ,Şeytanla,kadınla ne aşkı ne kavgası bitmedi gitti ..öyle güzel sözler söyledi ki bir çoğu altı çizili bende kaldı :) ki kalsın :) zaman zaman geri dönüp bakmak için :) tekrar sorgulamak ,tekrar gülmek ,tekrar ağlamak için ...

Nikos Kazancakis yüz yıl önce "günaha son çağrı" ile zaten kütüphanemde yerini almıştı şimdi yanında "Zorba" da var :)

Mutlaka okuyun diyorum çünkü çok "insani " çok keyifli :)

"Ayrılıyoruz " diye mırıldandı ..sen nereye gideceksin patron ?
"Yabancı ülkelere gideceğim ,içimdeki keçi
daha çok kağıt yiyecek :) "
"Hala akıllanmadın mı patron ?"
"Akillandım Zorba :) sağ olasın ;ama bende senin yolundan gidiyorum :) bende senin kirazlarla yaptığını yapacağım :) o kadar çok kağıt yiyeceğim ki bulantı gelecek :) kusacak ve kurtulacagim. .

Vedalasirken sana bu kitap boyunca dinlediğim şarkılımı bırakıyorum :) benim topragimda buluşuruz :)

Bu şarkı sana :)
https://youtu.be/jDRLeFOZNoQ

"Iki keklik bir tepede ötüyor " da senden bana :)

Imza :) Kağıt Faresi :))
Nikos Kazancakis...Yunan Edebiyatı'nın usta yazarı,hukuk doktoru,siyasetçi...Nobel Ödülüne aday gösterilmiş,ama ödülü bir puan farkla Albert Camus' a kaptırmış olan medine fukarası...Albert Camus tabi ayıp olmasın diye o benden daha çok hak etti filan demiş ama bilemedim içinden ne geçirdi kimbilir :D Tabi şaka bir yana da Albert Camus'un böyle bir itirafta bulunmuş olması şaşırttı beni mazur görün.:))))
Utançla söyüyorum ama ben kitabı okumadan önce sanıyordum ki kitap adını Türkçe'de ''kaba,herzaman güç kullanan barbar'' anlamına gelen zorba kelimesinden alıyor.Meğerse kitabın baş karakteri ALEKSİ ZORBA'dan alıyormuş.Yunanca bir isimmiş:-/
Bu,yazarın okuduğum ilk kitabı.İkinci dünya savaşı sırasında yayımlanmış ve 1964 yılında fiime uyarlanmıştır.Film sayesinde Nikos bayağı üne kavuşmuştur.Filmine bakındım biraz, karakterler bire bir aynı fiziksel görünümlerinin yansıtılması bakımından başarılı umarım konuşmaların tahlili de başarılıdır.En kısa sürede filmini de izleyeceğim.
Kitabın önsözünde yazarın,''Eğer bugün dünyada bir ruh klavuzu,Hintlilerin dediği gibi bir ''Guru'',Aynaroz Papazlarının dediği gibi bir ''Yeronda'',seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba'yı seçerdim.'' demesi acaba Zorba gerçekten yaşadı mı diye düşünmeme sebep oldu.Üstelik yazarın biografisini okuduğum zaman mezar taşına ''Hiçbir şey beklemiyorum,hiçbir şeyden korkmuyorum,özgürüm sözlerinin yazılı olduğunu öğrenmiş bulununca roman karakteri ile ne kadar benziyor diye düşünmeden edemedim.
Nikos,varoluşçuluğu savunan, milliyetçiliğe karşı olan ve kendine belli bir vatana dahil etmeyen bir yazar.Romanı okurken Zorba karakterinin de böyle bir yapısının olduğunu anlamam çok sürmedi.Yazar ya bu karakter aracılığıyla kendi hayatından itiraflarda bulunuyor ya da gerçekten Aleksi Zorba diye biri yaşadı ve gariban yazarımızı Nietzsche'den daha çok etkiledi adeta yaşamın felsefesi haline getirdi.Nasıl bir insan bu Zorba Allah aşkına niye bu kadar etkilemiş bizim Niko'yu?

Bence Athena'nın ''kafama göre'' şarkısı tam Zorba'ya göre.Bir şarkı olsaydı eğer, o olurdu bence :)
-Zorba,okula gitmediği ve hayatı boyubca okuduğu tek kitap ''Denizci Simbat'' olmasına rağmen ihtiyar ve ilkel bir bilgedir.
-Zorba,çapkındır en değer verdiği şey,kadınlardır.Kadın onun için kutsal olmakla birlikte en çok ürktüğü ve ne zaman iltifat etse şeytan götürsün kadını diye sözü bitirdiği bir ögedir onun için.O,sevdiği her kadını ilk aşkıymış gibi sever.
-Zorba,özgürdür ve özgür olmak adına yapar her şeyi.
-Zorba,dinsizdir yer yer Tanrıya ironik atıflarda bulunur.
-Zorba merhametlidir,yardımsever ve cesurdur bir şeyden korkmaz sürekli olumlu düşünür.
-Zorba spontane yaşar ve daha önce ölümle çok kez burun buruna gelmiş olduğu için hayata sıkı sıkıya bağlıdır.
-Zorba,azimlidir,yaşlı olmasına karşın enerjik ve çalışkandır.

Zorba bir yaşam klavuzur sahiden de.Özgürlük,kadın,ölüm,din,Tanrı,müzik onunla farklı bir anlam kazanmıştır.Zorba,hayatın gerçek anlamının simgesidir.Zorba,hümanisttir,sır doludur,kendisidir.Kendisini kimseye anlatmak için uğraşmaz,kim ne der diye düşünmez,zincirini kırmıştır.Zorba hakikaten Zorba'dır yazarı bu kadar etkilemiş olmasına şaşmamak gerek.Beni sorarsanız eğer, ben de etkilendim.Zorba tek başına bir yaşam felsefesi... Sorunlara karşı dik durmayı ve hayatın gerçek anlamını anlamayı öğütler.
Bizim Nıkos'u fazla andım sözlerimi bitirirken Zorba'nın çok etkilendiğim bir sözüne yer vermek istiyorum:
''Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir,bilir misin?Yarım işler,yarım konuşmalar,yarım günahlar,yarım iyiliklerdir.Sonuna kadar git be insan !! Avare et ve korkma!!"
Nikos Kazancakis’ten okuduğum ilk kitap “Zorba”. Severek takip ettiğim, yorum ve incelemelerini değerli bulduğum bazı okurların da etkisiyle kitaba başladım ve bu yüzden bu süreci hızlandıran arkadaşlara teşekkür ederim.

#Zorba adlı romanın baş kişileri yazarın kendisi ve Aleksi Zorbadır ve kendisi (bana göre) adlı edebiyat dünyasının en muzur karakterlerinden biridir. Yazar kendisiyle bir iç hesaplaşma yaşarken tanışır Zorba ile. Okuyan ve yazan mutsuz bir zeka, An’ı yaşayan, raks ederek hayata meydan okuyan, santur çalarak neşesini bulan, tüm kadınlara sevdalı, çapkın Zorba’yla bir araya gelirse ne olur? Belki Buda’dan öğrenemediğini bu ihtiyar delikanlıdan öğrenir

#Girit’e linyit yatakları aramak için giden yazar ya da tam kapitalist olamamış patron ve Zorba’nın bu adada yaşadıkları yer yer hüzünlü yer yer mizahi bir dille anlatılmış. Okuru sıkmayan akıcı cümleler, beklemediğiniz bir anda güldüren Zorba anekdotları var. Zorba, artık bir yaşam rehberi olur yazar için. Zorunlulukların ya da kendimize taktığmız zincirlerden kopmuş, özgür kişidir Zorba. O yüzden severiz onu, belki de okurken ona öykünürüz biraz. Zorba gibi olmaktansa, an’ı yaşamayı cesaret etmektense bunu bize gösteren birileri olsun isteriz. Zorba bizim de kendimizle yüzleşmemizi sağlıyor. Ve kitap okuyan, acı çeken, dünya sorunlarını dert eden her mutsuz insan gibi yazarın kendisiyle aramızda bir bağ oluşuyor. Onun Zorba ile kurduğu dostluk da sanki bizim dostluğumuzmuş gibi mutlu oluyoruz.

#Onun Tanrı, vatan, savaş, insanlıkla olan hesaplaşmaları bize de yöneltilmiş sorular aslında. Ölümü yücelten dinler ve ideolojiler yerine; yaşamı yüceltir Zorba. Her gün güneşi, gökyüzünü, yıldızları, kelebekleri, kadınları ilk kez görüyormuş gibi şaşırır. İşte bu çocuksu hayret onu yine yeniden hayata bağlar. O bir vurdumduymaz değildir, o her şeyi duyumsayan ve acı çekendir. Buna karşı kendi geliştirmiş olduğu formülleri var sadece. Acaba hepimizin böyle bir formülü var mı?

#Dans etmeyi çok sevmeme rağmen uzun zamandır dans etmediğimi fark ettim ve Zorbayla birlikte başladım oynamaya…

#Hepinize keyifli okumalar dilerim. Bu arada santur sesinin ço güzel geldiği şu müziği sizlerle paylaşmak isterim Zorba’nın şerefine…

https://www.youtube.com/watch?v=aKJvbTEnp0I
Sevgi ve saygı duyduğum bir dostumdan pdf formatını edinip okuduğum Zorba’ yı, kitap kapağı tasarımsal, baskı vb gibi teknik yönleri şu anda beni fazlaca ilgilendirmiyor açıkçası, umurumda değil. Amma elbette ki Zorba’ yı anlatmadan da olmaz. Zira kitaptır O!

Zorba, Aleksi Zorba. Kendine bunak süsü yüklemiş, yılların yükü sırtında, aslında derin bir derya olan ve içinde bir çok duygu barındıran, bunları bastırmak için kendisiyle mücadele etmeye çalışan, tabiri caizse feleğin çemberinden atlamış, kaşarlanmış bir karakterdir O.

Kimi zaman, bastırmayı beceremediği -ki çoğu zaman- aslında isyanlarıyla, çelişkileriyle dolu bir psikolojik haykırışlar silsilesi içeriyor. İsyanları var; kendine, hayata, doğaya, kadere, dostlarına ya da dost yüzlü gördüklerine, bildiklerine, denizde ki balığa belki, inceden inceye. Bu isyanlarının sonucu değil midir ki parmağından olması hani, öyle olmasını gözünün karalığı sandığımız.

Tüm bunların yanı sıra, bir boş vermişlik, umursamazlık havası sezinlersiniz, her şeyi kolay çözebileceği hissini veren Zorba’ da. Aynı zamanda, içindeki yaşamış olduğu karmaşık duyguların, korkularının eseridir, kendini güçlü gösterme çabası, meydan okuyuşları.

Ama nerede, ne yapması gerektiğini de iyi bilir, zira feleğin çemberinden atlamışlığı boşa değildir. Hayat onu tecrübeler ile boğmuş, esir etmiştir kendine. Esaretten kurtulmak istemesi kendiyle kavgalarını doğurmuştur, yanardağ misali; ara ara lav püskürten üzerimize. Kavgaları vardır, isyanları gibi, tıpkı -aslında yere göğe sığdıramadığı- aşkı gibi, bir türlü ulaşamadığı kendinden bile sakladığı, dışa vuramadığı, belkide kaçışlarıdır.

Siyah üzüm salkımı ile bile kavgası boşa değildir, kırmaktan kaçınmanın eseridir başkalarına haykırışları. O’ na dır tüm bunlar. Kart tavuğun suyunun lezzetli olması, neyi açıklar dersiniz, kinini mi yoksa melankolisini mi? Hangisini? Belki de yüzleşemedikleri olabilir mi, ne dersiniz?

Yaralıdır Zorba aslında, yaralıdır. Hem de büyük, hem de derin, hem de içten içe ve kanayan ve acıyan. Santur ile dostluğu ve dertleşmesidir bir yandan, kendine dert ortağı yapması bundan olmalı, çoğumuzun bir şeyleri ya da birilerini dost edinip, dert ortağı yaptığımız gibi. Baksanıza, ona nasılda narin davranıyor, bir kadına davranışın hassasiyetini gizleyemiyor. Çünkü dostudur o. Çünkü sır vermez o, dili notalar olsa da, konuşturmamak kendi elindedir. Kanayan, acı veren ama bunu kendinden bile saklayan yarasının ilacıdır kendince.

Yaralıdır Zorba, bundandır ruh halinde ki karmaşası; isyanları, kavgaları, endişe ve korkuları. İncedir, narindir, kırılgandır özde. İçi ile dışı arasında ki bir çelişkidir mütemadiyen. Çok görmeyin bunu Zorba’ ya, her yaralının ete kemiğe bürünmüş bir özetidir bu. Yaralı ve derin bir deryadır Zorba. Yaralı ve derin bir derya.

Çok etkilendiğim, alıntılarda da paylaşılan bölüm,

"« Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı' yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.' »
Yine bir roman gelir ve seni öyle bir etkiler ki; kitaba nasıl bir yorum yapsam diye debelenir durursun Kemal. Nereden giriş yapsam bilemiyorum. Öncelikle size müzik ile incelemeyi okumanızı istiyorum. Naçizane bu link kitap hakkında size bilgi de verecek. https://www.youtube.com/watch?v=l3iXQhmG19g
Zorba’yı okuma nedenimden başlayayım. Benim kendime göre bir listem var ve bu listedeki en hit kitapları okuyarak devam ediyorum. İnternette bir çok listede görebilirsiniz Zorba’yı. Kazancakis ile tanışma fırsatını da elde ettik bu kitapla. Kitap son derece akıcı, sürükleyici ve sade. Yazarın dili çok iyi. Betimlemeler, duygu aktarımları her şey çok güzel.

Hayatını madencilik yaparak geçiren Patron’un bir anda Zorba ile tanışmasını anlatıyor. Bol bol okuyan, belli kuralları olan ve atılım yapmaktan, riskten korkan bir patron ile tamamen rahat, kuralsız, kafasına göre yaşayan, özgür bir 60 Yaşındaki Zorba ile karşılaşması sonucu ne mi oluyor ?

Kitapta aldığım notlara göre konulardan bahsedeceğim. Kısa kısa geçeceğim konu çok fazla çünkü.
- Çalışmanın öneminden bahsediyor bu roman.
- Yaşlılığı bir engel olarak görmüyor aksine rahat yaşayın diyor.
- Kadınlar narindir diyor onlara çok dikkat edin kırmayın diyor. Bunu derken aynı zamanda kadınlar şeytandır diyor ve sizi tezatlığa itiyor; DÜŞÜNDÜRÜYOR.
- Azim ne demektir öğretiyor. Sonuna kadar gidin yarım bırakmayın diyor.
- Hayattan keyif alın dünü, yarını düşünmeyin ; anı yaşayın diyor.
- Müziği sevin diyor.
- Irkçılık yapmayın; insanları iyi ve kötü olarak ayırt edin diyor.
- Din konusunda katı olmayın derken; yine dinde baskıcılığı gösteriyor ve tezatlıkla yine bir düşünme alıyor.
- Buda, keşişlik nedir ?
- Ayrımcılığa karşı duruyor.
- Hayatın anlamını iş( çalışmak) , kadın, şarap olarak tanımlıyor.
- Okumakla öğrenilmez; gez, toz ve dene ancak bu şekilde öğrenebilirsin diyor.
- Santur nedir ? Öğretiyor. :=)
- Yaşlılık bir engel değil, ruhun genç olmasına bakıyor bu işler diyor.
- Dostluğu ders niteliğinde veriyor.
- Özgür yaşamanın ip ucunu veriyor.
- Özgürüm ben diyenler bu kitabı alıp baş ucu yapabilir diyor.
- Beklentisi olmadığı için kafada ne dert var ne tasa diyor.
- Sana seni sorgulatıyor.
- …..
Daha bir çok şey yazabilirim arkadaşlar. Hayata bakış açınıza yön verecek türden bir eser. Karakteri kesinlikle çok farklı. Zaten boşuna en iyi listelere girmemiş bu kitap. Kendini kanıtlamış bir eser. Hayatı nasıl yaşamayı öğütlerle anlatan, edebi dilde sizi tatmin edecek bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Sürçü lisan ettiysem affedin.
Hatırlatmak için birkaç alıntı paylaşıyorum. Lütfen okuyunuz….

Dipnot: Yukarda linki dinlediyseniz çalan enstürman SANTUR...


Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunanlı'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim... Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış, ya da bilmem neymiş... Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum. Hay kahrolasıca pis herif, hay yokolası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim : Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum.
(Sayfa 257) “ AYRIMCILIK YAPMAYIN “

Bak sana bir söz söyleyeceğim; küçük olduğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum: Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, aklını başına topla Aleksi, hayır duam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!
(Sayfa 313) “ KALP KIRMAYIN “
Çok uzun zamandır kitaplar hakkında görüşlerimi paylaşmıyorum. Zorba için yorum yapmasam "Aleksi Zorba"ya haksızlık etmiş olacağımı düşünüyorum. Daha kitabın başlarında Zorba'nın bahsi geçildiginde zihnimi alıp vicdanımı uçsuz bucaksız bir yerde sorguya çekecek kitabı bulduğumu tahmin etmiştim.
Zorba, özgürlüğün timsali ve kocaman ruhu olan bir insanlık abidesi...
Irkçı düşüncelerin, bağnaz toplumların, dar görüşlülerin, vatan sevgisiyle gözü dönmüş vatanseverlerin yüzünü kızartacak nitelikte bir başyapıt.
EKSİK BİR ŞEYLER Mİ VAR HAYATIMIZDA?
Zorba, Nikos Kazancakis’in kendi hayatından da izler taşıyan en önemli romanlarından biri. Yazar, romanın başında çok sevdiği dostunun "Ne zamana kadar kağıt yiyip mürekkep yalayacaksın? Benimle birlikte gel..."(s.17) şeklindeki çağrısına uymamış ve geride kalmayı, bir başka deyişle okumayı, yazmayı, “kağıt faresi” olmayı seçmiştir. Yazarın kendisi de dostunun haklı olduğunun farkındadır ancak bu durumu düzeltmek için bir çaba da sarf etmez. Romana ismini de veren Zorba adlı kahraman ise kahramanımızın tesadüfen karşısına çıkan, okumayı değil yaşamayı seçmiş, özgür ruhlu, zengin tecrübeli bir adamdır. Romanda olaylar yazarın ağzından anlatılır. Yazar, çok sevdiği dostunu uğurladıktan sonra ondan geriye kalan boşluğu doldurmak için Girit’in Libya’ya bakan kıyısında bırakılmış bir maden ocağı kiralar asıl amacı maden ocağı işletmekten çok dostunun bıraktığı boşluğu dolduracak bir işle oyalanmaktır. Tam yola çıkacakken karşısına ihtiyar bir adam çıkar ve ondan iş ister. Yazar da onun en son bir maden ocağında çalıştığını öğrenince onu yanına alıp yola çıkar. Yazarımıza Girit’te kaldığı süre içerisinde yoldaş olacak ve yazarın kafasını kitaplardan kaldırıp biraz olsun hayata bakmasını sağlayacak, ona bambaşka bir bakış açısı kazandıracak bu kahramanın adı, Aleksi Zorba’dır. (Aleksi Zorba gerçekten yaşamış bir şahsiyettir ve asıl adı Yorgo'dur. (Blogumdaki yazımda fotoğrafı da var.) Romana da ismini veren Zorba “başka türlü bir adam”dır. Başka türlü diyorum zira Zorba yaptıklarıyla da yaşam tarzıyla da öyle herkesin kolay kolay hazmedebileceği, kabulleneceği, içine sinerek destek verebileceği bir kahraman değildir.
Romanda yazar ile Zorba’nın Girit’teki linyit ocağını işletirken yaşadıkları anlatılır. Girit’te Zorba’ya yoldaşlık yapan Madam’ı ve birkaç tali kahramanı saymazsak roman iki kahramanın bilgelik ve hayat dersi dolu diyalogları ile yazarın zaman zaman araya girerek yaptığı açıklamalardan oluşur. Ancak romanın kurgusu oldukça başarılıdır ve romanda çok az olay olmasına rağmen son derece akıcı bir dille kaleme alınmıştır.

Romanın ne anlattığına gelince; bir tarafta başını kitaplardan kaldırmamış, hakikati onların sıcak kucağında arayan bir adam ile hayatı bütünüyle yaşayarak öğrenmiş, bilge bir ihtiyarın hayat tecrübesinden damıttığı hakikatlerin karşılaşması yahut karşılaştırması diyebiliriz.
Yazar Zorba ile konuştukça onun hayata bağlılığını anı yaşama konusundaki başarısını gördükçe kendisini sorgular ve bunu şu cümlelerle itiraf eder:
"Hayatım boşuna geçmiş, diye düşünüyordum; elimde olsa da, bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duyumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdum. Koşmayı, güreşmeyi, yüzmeyi, biniciliği, kürek çekmeyi, otomobil sürmeyi, atıcılığı öğrenirdim. Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı." (s.96)
"Hiçbir şeye gereksinmem olmadığını sanırken, birdenbire her şeye gereksinmem olduğunu hissettim." (s.143)

Yazar, Zorba’nın haklı olduğunu bilmektedir ama artık çok geçtir ve bu saatten sonra bu yanlıştan dönmenin imkan ve ihtimali de yoktur:
"Zorba'nın haklı olduğunu biliyordum ama cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına aşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim." (s.126)
"Ama ben kaçmadım. Kaçmayı göze alamadım. Trene binmedim, içimdeki kutsal ve devce çağrıya kulak vermedim, korkusuzca bir akılsızlık yapmadım. Mantığın ölçülü, soğuk ve insanca sesine uydum. Kalemi aldım..." (s.13)

Yazara göre bu yaşanmamışlığı telafi etmenin tek yolu kaleme kağıda sarılmaktır. Bu kaçışı şu cümlelerle anlatır:
"Yazıyor, her cümlede hafifliyor, yürekleniyor, sözcüğün olağanüstü gücüyle kotülüğün geri çekildiğini, kovalanıp atıldığını hissediyordum."(s.138)
"Sanat, gerçekte, bir büyü oyunudur. İçimizde pusuya yatmış karanlık güçler oturmaktadır; öldürmek, yıkmak, öç almak, saldırmak için her zalimce davranışımızda, sanat tatlı flütüyle gelip bizi kurtarıyor." (s.162)

Romanda yazar ve Zorba arasında kitaplar, okumak ve okumanın pratik hayata katkıları konusunda epeyce diyalog geçer ama bence bunlardan en önemlisi aşağıdaki satırlardır:
"Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var. Neden ölüyoruz? (...)
-Bilmiyorum Zorba! (...)
-Öyleyse, nedir okuduğun o külüstür kağıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?
-Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba, dedim.
Zorba zıvanadan çıkmış halde, ayağını taşlara vurarak, 'üzüntünün içine tüküreyim!' dedi.” (s.302)

Zorba yazarın ifadesiyle “insanlığın temel problemlerine egemen olmuş büyük filozoflar gibidir, onları acil gereksinmeler gibi yaşar” onun hayata bakışı bir çocuğun bakışına çok benzer. Gördüğü her şey ona olağanüstü görünür ve her sabah gözlerini açıp ağaçları, denizi, taşları, kuşları görünce, ağzı bir karış açılır ve 'Nedir bu sır?'diye bağırır. Yazara göre Zorba’nın beyni okula gitmediği için bozulmamıştır. Çok şeyler yapıp çok şeyler görmüş ve çekmiş; açılmış, kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiştir. Oysa biz okumuşlar, havadaki sersem kuşlar gibiyiz."dir. (s.83) Yazar onun hayat karşısındaki pratikliğini şu cümlelerle ifade eder:
"Benim, sandalyeme çakılmış, yalnızlığımın içinde düğüm düğüm çözmeye savaştığım bütün sorunları, bu adam dağların arasında; temiz hava içinde, kılıcıyla çözmüştü."(s.258)
Zorba’nın kadınlara bakışı da enteresandır. Ona göre kadın bitmez bir hikayedir, zayıf, narin bir yaratıktır, ince camdan bir vazodur ve özel bir dikkat ister. Hatta Zorba kadınları öylesine başka türlü görür ki onların hiçbir baskıya zorlamaya gelemeyeceğini, bu sebeple kadınlara özel yasalar konulmasını(hatta konulmamasını:) teklif eder:
“Sen ne dersen de, kadın başka şeydir patron, insan değil, başka bir şey. Neden kızayım? Kadın anlaşılmaz bir şeydir ve gerek uygarlığın, gerekse dinin bütün yasaları yanılmaktadır kadın konusunda. Böyle davranıyorlar patron! Eğer yasa koymak benim elimden gelseydi, erkek için başka, kadın için başka yasa koyardım. Erkek için on, yüz, bin yasa; ne de olsa erkektir, kaldırır. Ama kadına hiç!”(s.111)

Yazar Zorba ile geçirdiği zamanlarda kendisini çok mutlu eder hisseder. Bu çocuk ruhlu ve saf yürekli adam ona çok iyi gelir. Bu durumu şu cümlelerle ifade eder: "Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız."(s.86)

Romana dair çok şey söylemek mümkün. Benim burada anlattıklarım romandan kendimce damıttığım özler sadece. Eminim Zorba’yı okuyan her okuyucu kendince çıkarımlar yapacak ve romanın hayatı sorgulatıcı atmosferi hepimizi bir tarafımızdan yakalayacak. Zorba; hayata, okumaya, yazmaya ve yaşamaya dair ezber bozan cümlelerle dolu bir roman ve bakalım roman size hangi soruları sorduracak. Ben okudum… Sahi, eksik bir şey mi var hayatımda?

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE EZGİNİN GÜNLÜĞÜ EŞLİĞİNDE OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...er-mi-var-hayatimda/

Yazarın biyografisi

Adı:
Nikos Kazancakis
Unvan:
Yunan Yazar, Şair, Siyasetçi ve Filozof
Doğum:
Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu, 18 Şubat 1883
Ölüm:
Freiburg, Almanya, 26 Ekim 1957
Nikos Kazancakis (Yunanca: Νίκος Καζαντζάκης) (d. 18 Şubat 1883, Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Ekim 1957, Freiburg, Almanya), Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof.

20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir. Fakat şu anki şöhretine, 1964 yılında gösterime girmiş olan Michael Cacoyannis'in yönetmiş olduğu Zorba the Greek adlı sinema filmiyle kavuşmuştur. Bu film, aynı ismi taşıyan kendi kitabından uyarlanmıştır.

Girit'te, ada hala Osmanlı yönetimindeyken, Kandiye ilinde dünyaya geldi. Bu tarihlerde, Girit adasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık kazanma amacıyla ayaklanmalar yaşanıyordu.

Kendisinin evvelki eğitim dönemi hakkında fazla bir bilgi olmamasına rağmen, 1902'de Atina Üniversitesi'nde hukuk okumaya başladığı bilinmektedir. Hukuk öğreniminden mezun olduktan sonra, 1907'de ise felsefe üstüne çalışmak için Paris'e gitti. Burada Henri Bergson'la çalışma imkânı buldu.

1911 yılında Galatea Alexiou ile evlendi. Balkan Savaşları patladıktan sonra ise orduya katıldı. Savaş bittikten sonra ülkesine geri döndü ve felsefe hakkındaki çalışmaları Yunancaya çevirme çalışmalarına başladı. 1914 yılında, sonraki 2 yıl boyunca beraberce Yunan Hristiyan kültürünün ortaya çıkıp geliştiği yerleri gezeceği Angelos Sikelianos ile tanıştı. Bu gezilerinde Sikelianos'un milliyetçiliğinden oldukça etkilenmiş olduğu belirtilmektedir.
1922'den ölümüne kadar birçok ülkeyi dolaşarak, gezi yazıları formatında eserler verdi. Gezdiği şehirler/ülkeler ve bu şehirler/ülkelerde bulunduğu tarihler şöyledir: Paris ve Berlin (1922 - 1924), İtalya ve Rusya (1925), İspanya (1932), ve sonrasında Kıbrıs Adası, Aegina ""(Egina)"", Mısır, Sina Dağı, Çekoslovakya, Nice, Çin ve Japonya. Ayrıca Fransa'nın Nice şehrinde bulunduğu vakitlerde, Antibes yakınlarında bir villa satın almıştır.

1926 yılında ilk eşinden boşandı ve 1945'te, vefatına kadar birlikte olacağı Eleni Samiou ile evlendi.

Berlin'de bulunduğu sıralarda, komünizm ile tanıştı ve sağlam bir Lenin hayranı oldu. Hiçbir zaman tamamıyla komunizme bağımlı bir yoldaş olmasa da, Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği vakitlerde, Sol Muhalefet yanlısı politikacı ve yazar olan Victor Serge'nin yanında kaldı. Sovyetler'de bulunduğu sıralarda, Josef Stalin'in önemli bir politik şahsiyet olarak yükselişine tanıklık etti ve Sovyet tipi komünizmden soğumaya başladı. Bundan sonra, öncesinde sahip olduğu ve milliyetçiliği ağır basan fikirleri değişmeye ve yerini daha evrensel ideolojilere bırakmaya başladı.

1945'te, Yunanistan'da komünist olmayan küçük bir sol partinin başkanı oldu ve Yunan hükümetinde bakan olarak görev aldı. 1 sene sonra ise bu görevinden istifa etti.

1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir.

1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı.
1957'nin sonlarına doğru, lösemi hastalığına yakalanmış olmasına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı. Dönüş yolunda ise iyice hastalanan Kazancakis, Almanya'nın Freiburg kentinde vefat etti. Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermediğinden, Kandiye'yi çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü.

Girit'te bulunan havaalanlarından birine ismi verilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 215 okur beğendi.
  • 1.282 okur okudu.
  • 80 okur okuyor.
  • 1.574 okur okuyacak.
  • 50 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları