Giriş Yap

Nikos Kazancakis

Yazar
8.2
4.595 Kişi
Unvan
Yunan Yazar, Şair, Siyasetçi ve Filozof
Doğum
Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu, 18 Şubat 1883
Ölüm
Freiburg, Almanya, 26 Ekim 1957
Yaşamı
Nikos Kazancakis (Yunanca: Νίκος Καζαντζάκης) (d. 18 Şubat 1883, Kandiye, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Ekim 1957, Freiburg, Almanya), Yunan yazar, şair, siyasetçi ve filozof. 20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir. Fakat şu anki şöhretine, 1964 yılında gösterime girmiş olan Michael Cacoyannis'in yönetmiş olduğu Zorba the Greek adlı sinema filmiyle kavuşmuştur. Bu film, aynı ismi taşıyan kendi kitabından uyarlanmıştır. Girit'te, ada hala Osmanlı yönetimindeyken, Kandiye ilinde dünyaya geldi. Bu tarihlerde, Girit adasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık kazanma amacıyla ayaklanmalar yaşanıyordu. Kendisinin evvelki eğitim dönemi hakkında fazla bir bilgi olmamasına rağmen, 1902'de Atina Üniversitesi'nde hukuk okumaya başladığı bilinmektedir. Hukuk öğreniminden mezun olduktan sonra, 1907'de ise felsefe üstüne çalışmak için Paris'e gitti. Burada Henri Bergson'la çalışma imkânı buldu. 1911 yılında Galatea Alexiou ile evlendi. Balkan Savaşları patladıktan sonra ise orduya katıldı. Savaş bittikten sonra ülkesine geri döndü ve felsefe hakkındaki çalışmaları Yunancaya çevirme çalışmalarına başladı. 1914 yılında, sonraki 2 yıl boyunca beraberce Yunan Hristiyan kültürünün ortaya çıkıp geliştiği yerleri gezeceği Angelos Sikelianos ile tanıştı. Bu gezilerinde Sikelianos'un milliyetçiliğinden oldukça etkilenmiş olduğu belirtilmektedir. 1922'den ölümüne kadar birçok ülkeyi dolaşarak, gezi yazıları formatında eserler verdi. Gezdiği şehirler/ülkeler ve bu şehirler/ülkelerde bulunduğu tarihler şöyledir: Paris ve Berlin (1922 - 1924), İtalya ve Rusya (1925), İspanya (1932), ve sonrasında Kıbrıs Adası, Aegina ""(Egina)"", Mısır, Sina Dağı, Çekoslovakya, Nice, Çin ve Japonya. Ayrıca Fransa'nın Nice şehrinde bulunduğu vakitlerde, Antibes yakınlarında bir villa satın almıştır. 1926 yılında ilk eşinden boşandı ve 1945'te, vefatına kadar birlikte olacağı Eleni Samiou ile evlendi. Berlin'de bulunduğu sıralarda, komünizm ile tanıştı ve sağlam bir Lenin hayranı oldu. Hiçbir zaman tamamıyla komunizme bağımlı bir yoldaş olmasa da, Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği vakitlerde, Sol Muhalefet yanlısı politikacı ve yazar olan Victor Serge'nin yanında kaldı. Sovyetler'de bulunduğu sıralarda, Josef Stalin'in önemli bir politik şahsiyet olarak yükselişine tanıklık etti ve Sovyet tipi komünizmden soğumaya başladı. Bundan sonra, öncesinde sahip olduğu ve milliyetçiliği ağır basan fikirleri değişmeye ve yerini daha evrensel ideolojilere bırakmaya başladı. 1945'te, Yunanistan'da komünist olmayan küçük bir sol partinin başkanı oldu ve Yunan hükümetinde bakan olarak görev aldı. 1 sene sonra ise bu görevinden istifa etti. 1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazancakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir. 1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı. 1957'nin sonlarına doğru, lösemi hastalığına yakalanmış olmasına rağmen Çin ve Japonya'ya son bir gezi turuna çıktı. Dönüş yolunda ise iyice hastalanan Kazancakis, Almanya'nın Freiburg kentinde vefat etti. Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermediğinden, Kandiye'yi çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Girit'te bulunan havaalanlarından birine ismi verilmiştir.

İncelemeler

Tümünü Gör
348 syf.
Zorba Olmak
Ah Zorba ah! Senin gibi yaşayabilseydik keşke. Kendimizi bırakabilseydik hayatın kollarına. Her şeyle bir olabilseydik. Kimseye göre yaşamadan özgür olabilseydik. Çocuk ruhumuzu ya hepten ya da parça parça kaybetmeseydik de hem kendimizin hem hayatın ruhunu okuyabilseydik... Yine de geç değil, çünkü, neyse ki içimizde her zaman filizlenen bir yaşam var... Ona tutunmalı, o filize bakmalı, sulamalı, toprağını havalandırmalıyız. Anlatıcının adı yok kitapta. Ona "Patron" diyorlar. Kendisi bir kitap kurdu. Bu yüzden de Zorba ile bambaşka dünyalarda yaşıyorlar. Kitapta bu iki dünyanın kesişmesini ve ortaya çıkan şahane hikayeyi okuyoruz. Bu iki ayrı alem olan iki adamın dostluklarına hayran kaldım. Zorba bize bir yaşam dersi veriyor. Hayatı o kağıtların arasında bulamazsınız yaşayın!... diyor. Haksız da sayılmaz. Kendini hiçbir şeye teslim etmiyor Zorba, tek derdi yaşamak, ama gerçekten yaşamak, kanıyla, canıyla, ruhuyla, bedeniyle, tüm benliğiyle... Kitap okuma amacımı sorguladım okurken. Her ne kadar amacımı faydalı bir şey yaptığımı düşünerek, bu minvalde düşüncelerle, rasyonalize etsem de bütüncül bir ruh yakalayamadım gerçekten de. Zaman zaman okumaktan soğuduğum oldu ilk kez. Ama yine de devam edeceğim tabii ki... Kitabın böyle bir etkisi var. Sonuçta Zorba ile tanışmama da kitap vesile oldu diyerek kendimi avutuyor ve okumaya devam ediyorum. Okumanızı da tabii ki tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
348 syf.
·
13 günde
·
10/10 puan
"Hayat kısa. Kuşlar uçuyor, Zorba yaşıyor.."
Çok sevdiğim, okurluğuna güvendiğim, kısmen milliyetçi bir kişiliğe sahip bir öğretmenimin "Müslümanım, Türkçü'yüm lakin kendimi bir Yunan'ın satırlarında buldum." dediği Nikos Kazancakis ile 21 yaşımda tanışmış olmam, kendime yaptığım birçok kötülükten belki de en önde olanıdır. Şu ana kadar neden Kazancakis'i okumadım bilmiyorum lakin belki 21 yaşıma varamadan ölebilirdim, o zaman hiç okumamış olurdum diyerek kendimi avuttum, avutuyorum, avutacağım. Kazancakis demişken, Kazancakis 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü 1 oyla Albert Camus'a kaybetmiş, Albert Camus ise Kazancakis'i kastederek "Nobel benden çok onun hakkıydı." diyerek Kazancakis'in ne denli büyük bir kalem olduğunu biz okurlara işaret etmiştir. Zorba aslında bir isim, öncelikle benim gibi önceden bir lakap zannedenlere belirtmek isterim. Zorba yani Aleksi Zorba, Kazancakis'in hayatında çok önemli bir yere sahip olan bir işçidir. Hatta öyle ki Kazancakis'in mezar taşında yazan cümle, Aleksi Zorba'nın ağzından çıkmış bir cümle gibidir: "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm." Aleksi Zorba; tabiri caizse ki bence caiz hayatla olan maçında Fatih Terim'in fark attığı maçtaki rahatlığıyla oynattığı futbol gibi oynayan; bundan mütevellit ne de olsa artık kaybedeceğim bir şey yok düşüncesiyle hayatı gelişigüzel yaşayan, çok farklı düşünen, çok farklı yaşayan, çapkın, bi o kadar da keyfine düşkün, iç sesini daima dinleyen, düşüncelerini çekinmeden ifade eden bir ruh kılavuzudur. Zorba aslında çoğu insanın olmak istediği ama bir türlü olamadığı bir kişiliktir. Geçmişe takılmayan, geleceği umursamayan birisidir. Yaşamla ilgili çok özgün tespitleriyle biz okurların ağzını okurken defalarca 30 saniye açık bıraktırmıştır. Özellikle de kadınlar konusunda... Burda biraz haksızlık etmiş olabilir, ilerde ona da değineceğim. Aleksi Zorba, romanın başkahramanı olmanın dışında, Kazancakis'in hayranlık duyduğu birisidir. Kitabın önsözünde Kazancakis kendisini etkileyen tarihin önemli isimlerini sıralar, bu isimler arasında Homeros, Nietzsche gibi isimlerin dışında Zorba da bulunmaktadır. Bu sayede Zorba karakterinin kendisi için taşıdığı önemi biz okuyucuların gözüne sokmuştur. Arkadaşlar bu arada öyle bi gazla başladım ki kitap hakkında bilgi vermeden direkt kahramanı anlatmaya başladım, af buyurun. Öyle birisiydi işte Aleksi Zorba... 1930'larda geçen roman, adı kitapta hiç belirtilmeyen bir kişinin ağzından anlatılır. Hayattan pek bi beklentisi olmayan bir entelektüel, bir süreliğine kendisini dinlemek ve yaşantısına düzen vermek üzere kitaplarını bir kenara koyarak Yunanistan'ın Girit adasına gelir. Burda pek kibar olmayan ama çok sıradışı bir kişiliğe sahip olan Aleksi Zorba ile tanışır. Aradan sürede bu sıradışı Zorba, entelektüelimizi de derinden etkiler. Zorba kendi ilginç hayat felsefesini kabul ettirdikçe yazarın hayata bakış açısı da yavaş yavaş değişime uğramıştır. Roman 1964'te Yunan yönetmen Mihalis Kakoyannis tarafından Alexis Zorbas adıyla sinemaya aktarılmıştır. Bir ABD - İngiltere - Yunanistan ortak yapımı film birçok ödül kazanmıştır. Bence mutlaka izlenmesi gereken filmler arasındadır. Kitabın üslubuna gelecek olursak, Kazancakis'in üslubunu çok beğendim. Bazı noktalarda kitabı ben okumadım, kitap kendini okuttu. Beni yoran tek şey Zorba'nın tespitleriydi. Ki bu sadece beni değil yazarı da bayağı yordu.. Cümlelerin bütünlüğü ve devrik cümlelerin az olması da dikkatimi çekti. Kitabın çevirisini de bu açıdan çok beğendim. Şimdi gelelim incelemeyi asıl yazma nedenime, Zorba'nın felsefesine... Zorba'ya göre yenilgiler hayatın önemli bir parçasıdır ve bu yenilgilerin sürekliliği mutlak zaferi getirir. Gerçekten de böyle midir? Kadınlara karşı zaafı ve keskin düşüncelerinin sebebi onlara gerçekten acıması mıdır? Asıl özgürlük hiçbir şey ummamak mıdır? Öyle tartışılacak, üzerinde durulacak cümlelere sahip bir kitap ki, bu özelliği ile kitap, sadece bir romandan ibaret olmadığını ispatlıyor bize. Bu konu üzerinde tartışmak isteyen olursa seve seve tartışırım. Ben genel itibariyle Zorba'nın felsefesine katılırım. Çünkü ona göre her şey basittir. En büyük gaye kendisine inanmasıdır. Özgürlükten asla taviz verilmemeli, çünkü özgürlük, o ânı yaşatmaktır. Gözler yaşlı şekilde geçmişi anmak, gözleri korku dolu geleceği beklemek değildir özgürlük. Çünkü yaşadığı anın önemini bilen insan, bu hayatı nasıl yaşayacağını anlamış insandır. Kadınlar konusuna değineceğimi söylemiştim. Çünkü bu konu üzerinde hep muhalif olunan düşüncelere sahibim. Evet, kitapta geçtiği gibi bence de kadın başka bir şeydir, insan değil, başka bir şey...Kadın anlaşılmaz bir şeydir ve gerek uygarlığın, gerekse dinin bütün yasaları yanılmaktadır kadın konusunda. Kesinlikle kadının konuşanından değil, susanından korkmalıyız. Susan kadın artık tanımadığın bir kadındır. Kadın, zayıf, narin yaratıktır, sana kaç kere söyleyeceğim? İnce camdan bir vazodur kadın. Büyük dikkat ister. Kitapta bunun gibi ifadelerin geçmesi beni daha da yakınlaştırdı Zorba'ya. Çünkü kadınlar, her ne olursa olsun üzerinde durulması ve farklı yorumlanması gereken varlıklardır erkeklere göre. Biz erkekler bu konuda çok geri kafalı, umursamaz tipleriz. Erkeklerin daha çok umursadıkları o ince nokta Zorba'nın da dediği gibi onlarla yatma konusudur. Kadınlar sevince anne gibi oluyor. Karşıdan da böyle bir durum bekliyor. Karşı da elbette böyle olmuyor ve tabiri caizse acınası duruma düşüyor. Lakin asıl acınması gereken karşı taraf ama gelgelelim çoğu şey gibi bu durumu da farklı yorumluyor insanlar. Kadın ve erkek gerek toplumdaki konumu gerekse toplumdaki durumu bakımından farklı yorumlanmalı ve bir tutulmamalıdır. Yazmak istediğim başka şeyler de vardı sanki lakin şu an aklıma gelenler bunlar. Geçmişte, eskide yaptığım bir hata ve o hatayı hiç umursamayacak konuma kadar düşmem, inceleme yazma konusunda birtakım yaralar bıraksa da, hayat devam ediyor, her ne kadar etmesini istemesek de. Herkese keyifli okumalar dilerim. Esen kalın..
3 yorumun tümünü gör
348 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
"İnsan canavardır!" Canavar olan insanın, yaptığı canavarlıkları ve nasıl yaptığını anlamak için güzel bir eser. Kitapta Zorba ve adını bilmediğimiz Patron karakteri var. Patron birinci şahıs anlatıcı. Zorba ile yaşadıklarını, konuştuklarını, gördüklerini anlatıyor. Kitabın en genel özeti bu olur herhalde. Zorba yaşlı ama öyle normal yaşlılardan değil. Hayatını dibine kadar yaşamış hatta dibine ekmek banmış biri. Ekmeği bitmiş dibini yalamış. Dili yanmış parmağıyla sıyırmış. Öyle dibine kadar yaşamış adam. Zorba hiçbir şeyden korkmayan, hiçbir şeyi sevmeyen, umursamayan enteresan bir karakter. Adam her seferinde yaptığı kötülüklerden dem vururken aklım hala yapamadıklarımda diyor. Hayatı her anıyla yaşama taraftarı. Misal Zorba bir köyde köylüden kaçarken bir eve sığınıyor. Evin hanımı onu konuk ediyor hatta onu baya seviyor. Bir daha gel diyor. Zorba tamam diyor. Ertesi gün gidiyor köye. Sonra köyü yakıyor. Herhalde kadında yangında yanmıştır diyor. Böyle bir karakter işte Zorba. Patron ise tam bir kitap aşığı. Yazarda. Tam bizim kafada anlayacağınız. Zorba ise kitaplara laf atıyor. Ki bu baya düşünceye iter bizi. Sorduğu sorularla bu kitap aşığı abimizi bile çelişkiye düşürüyor. Bu yüzden çok yoğun bir kitap okuma alışkanlığınız yoksa bu kitabı sakın okumayın yoksa hayatınızın geri kalanında okuyamazsınız. Kitap sıkıcı. Açık net yani. Güzel kitaplar hep sıkıcı oluyor niyeyse. Yani sıkıcıyı neye göre diyorsun derseniz kitabın sürükleyiciliği ve merak unsuru derim. Ya ben okurken çok az heyecanlandım. Bir sonunda bir ortasında bir de 250. Sayfanın civarlarında. Onun dışında hiç ne olacak diye merak etmedim. Ama normal. Hayatta sıkıcıdır zaten. Her gün aynı. Gereksiz. Bitmiyor namussuz, Zorba'nın tabiriyle. Bu yüzden sıkıcı kitaplarda en iyileri oluyor. Hayatı anlatıyorlar çünkü. Hayat heyecanlı değilki onu anlatan kitaplar heyecanlı olsun. Alayı sıkıcı. Biz de sıkıcıyız. Kitapta beğenmediğim bir yer oldu. Kadınları anlatış şekli. Yani detaya girmeyeceğim ama ne kadar kötü şey varsa kadına yüklenmiş. Kadını değersiz gösteren çok kitap okudum bu da onlardan birisi oldu ama bu kitaplarda anlatılan kadın unsuruna ben inanmıyorum. Ben size kadının ne olduğunu söyleyeyim: "Ayağının altında cennet olan tek varlık" Ben başka bir varlığa bu kadar kıymetli bir şey verildiğini görmedim. Belki bu anlatımı ben yanlış anlamışımdır ama ben okuduğumdan yola çıkarak yorum yapıyorum. Genel olarak derin ve sıkıcı bir kitap. Çelik gibi sinirleri olan okurlara tavsiye edilir. Keyifli okumalar...
·
5 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42