Philip Roth

Philip Roth

Yazar
7.8/10
97 Kişi
·
192
Okunma
·
15
Beğeni
·
2.299
Gösterim
Adı:
Philip Roth
Tam adı:
Philip Milton Roth
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Newark, New Jersey, ABD, 19 Mart 1933
19 Mart 1933'te New Jersey'in Newark kentinde doğdu. Bucknell Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Chicago Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrenimi gördü. Ardından Chicago'da İngiliz edebiyatı, Iowa ve Princeton üniversitelerinde yaratıcı yazarlık dersleri verdi. 1959'da, altı öyküsünü bir araya getirdiği ilk kitabı Goodbye Columbus yayımlandı (Kucak Dolusu, Çev.: Ülkü Tamer, Sander Yayınları, 1971). ABD'li Yahudilerin yaşamını son derece kişisel, keskin ve ironik bir dille tasvir ettiği bu kitapla Roth, 1960'ta Ulusal Kitap Ödülü'nü aldı. Ardından iki roman yazdı: 1962 tarihli Letting Go (Libby, Çev.: Seçkin Selvi, Sander Yayınları, 1973) ve 1967'de yayıımlanan When She Was Good. Şöhret ise 1969'da, ABD'nin nezih edebiyat çevrelerini karıştıran Portnoy's Complaint (Portnoy'un Feryadı, Çev.: Özden Arıkan, Ayrıntı Yayınları, 1999) ile geldi. Bilinç akışı tekniğinde eşsiz bir monolog olarak nitelenen bu eser, çağdaş, Amerikan edebiyatının en komik, en unutulmaz karakterlerinden birini yaratıyordu. 1972'de Ernest Lehman tarafından aynı adla sinemaya uyarlayan Portnoy'dan sonraki kitaplarında Roth, hep değişik anlatım teknikleri denedi, her seferinde değişik konulara el attı, ama ana temalarından ya da "takıntıları"ndan hiç uzaklaşmadı: Yahudi olmak, erkek olmak, bir ananın oğlu olmak, aydın olmak; ve bütün bunlardan doğan her türlü marazilikle uğraşmaya devam etti.
"Dünyayı zekâyla fethedin, der Russell, dünya üzerinde yaşamanın bir sonucu olan korkulara köle olarak değil."
Philip Roth
Sayfa 69 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
"Duyguları bir insanın yaşamının en büyük sorunu olabilir. Duyguların seni kandırabilir."
Philip Roth
Sayfa 108 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
"...kimseyi ve hiçbir şeyi anlamıyordum."
Philip Roth
Sayfa 53 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
Düş kur gün bittiğinde,
Gerçekleşebilirler, düşler,
Hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir asla,
Düş kur bu yüzden, düş kur düş kur.

Johnny Mercer,
1940'ların popüler şarkısı "Dream"den
Içinde bulunduğum sınıf için fazla eğitimli biriyim ve ait olmam gereken sınıf içinse yeterli param yok. Yanlış yerdeyim. Tamamen.
"İnsan olmanın nesi yanlış!" "Her şeyi," diye yanıtladı Flusser sırıtarak. "İnsanoğlu kokuşmuş." "Sensin kokuşmuş!" diye bağırdım.
Philip Roth
Sayfa 25 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
"İnsana yapılmış büyük biyolojik şaka, karşısındaki kişi hakkında hiçbir şey bilmeden ondan hoşlanıyor olması."
Philip Roth
Sayfa 18 - Monokl Yayınları
"Bana nasıl davranmam gerektiğini öğretecek profesyonel ahlakçıların vaazlarına ihtiyacım yok. Bunu bana dikte edecek bir tanrıya da kesinlikle ihtiyacım yok."
Philip Roth
Sayfa 68 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
peter pan ve gölgesi
Her gün birkaç sayfasını yaşadığım eserlerden biri. Üzerine düşündüğümde yanlış tarafta durduğumuz fark ettim. Öfke, dur duraksız bir öfkeyi ele alan bir hikaye değil. Yeryüzünün bütün hikayelerine tanık olan zamanın binde birlik hissesine denk gelinen an. Kurgu baskıcı bir babanın hışmından başka bir şehre taşınan genç bir öğrenci üzerinden ilerler. İlk sayfalarda gencin çoktan ölmüş olduğunu hikayenin onun gözleri önünden geçen yaşam şeridinden bir kesit olduğunu öğreniyoruz. Tatlı bir anı olarak, annem de ben uyuduktan sonra okumuş ve belleğime ölümsüz bir şekilde kazınan jest ve mimikleriyle kısa bir değerlendirme sundu bana. :) yukarıda bahsettiğim gibi gencin buhran krizlerini değil de toplumun öfke kıskacının boyutlarını, bu yenilmez araçla ne işler başardığını anlatır. Her şey Marcus'un şapele gitmeyi reddetmesiyle başlar ve seçimlerinin diğerlerini aşan bir çizgide olmasıyla. Kız arkadaşının psikolojik sorunlarından tutun da sürekli oda değiştirmesi, kendi topluluğundan olmayan insanlarla arkadaşlık kurmak istememesi. Size hikayeyi tamamiyle anlatacak değilim üstelik benim anlattıklarıma bakıp "arkadaş bunların hiçbiri yok kitapta sen nerden uydurdun?" diyebilirsiniz. Okulda hikaye inceleme dersi sonrası arkasından 'hocanın aklından gecen yazarın aklına bile gelmemiştir eminim" dediğimiz çok olurdu :) demek istediğim benimki izlenim sadece. Berger'in şu söylemiyle bir nebze açıklık getirebilirim belki: "Bir resmi kendisi kılan, nesneleri nasıl bir arada tuttuğu , ya da tutamadığıdır. Okullar bunun "kompozisyon" dedikleri şeyle ilgili olduğunu söylerler.
Onların verdiği akademik anlamda, kompozisyon ölüm katılığından başka bir şey değildir! Hayır, her şeyi bir arada tutan boşluktur - her farklı örnekte kendine özgü bir tarzda." Ben de kendi boşluğumu işe koşarak bu incelemeyi yazmaya cesaret ediyorum. Konuya dönecek olursak eserin isminin babanın öfkesinden geldiğini düşünenler olmuş. Bu fikir çekici gelmedi. İddia ettigim gibi muhafazakar çıglıgın celallenişinin sır verir gibi kulağınıza fısıldanmasi. Seni gidi toplum duşmani anlat bakalim dediğinizi duyar gibiyim:) Kiracı filmindeki karakteri anımsatıyor Marcus ve dolayısıyla Peter Pan. Her gece masallar ülkesine kaçan bu biçare pek eğlenceli bir hayat sahibi gibi görünse de sabunla yapiştirdigi gölgesi ve lütufkar perilerin tozları olmasa bir hiçtir. İste o zorla tutturulan gölgeler yani sosyal rollerimiz olmasa bizde un ufak edilmiş olmaz miyiz? Gölgemiz bir yasam sunar belki ama ayni zamanda da binlercesini çalar. Gölgeyle mutluyuz distopyalara meydan okuruz ancak sadece karanlıkta. Biri ışıkları açinca yalanlarla dımdızlak kalmayacak miyiz sanki? çok şükür ki körluğümuze kör olduğumuzdan kimsenin aklına gelmez bu, çok şukur. İste golgesine tutunamayan bir Marcus ve onu boynuzlarina takip ilerleyen kızgın bogalar. Masalların tekrar ettiği epik soylem. Basit bir ögrenci isyanı (ilerleyen sayfalarda daha devasa boyutlarda bir gösteri mevcuttur) bu kadar abartılmali mi derseniz evet sabun köpuklerinden kafanız kaldırıp da bir bakın. Doğru yolda ilerleyenler (!), yanlış yolda hayatini mahvedenler, tercihte bulunmayanlar ve su an koltukta homurdanarak bu dandik yaziyiıokuyan herkesi ilgilendiriyor bu. Kirmizi baslikli kizi kim kurtaracak? Hic evinden cikmasa daha mutlu olmaz miydi? Yabancilarla konusmus ustelik. Avcilar dedikodusunu yapmaya baslamisti nicedir. Ne diyosun sen degisik karsi cikalim da dislanalim mi diyorsunuz degil mi? Evet belki dislanmis olacaksiniz superman kostumunuzu kaldirip atacaksiniz ama insanin kendini dışlaması daha rezilce değil mi? İntihardır bu. Cinayete kurban gitmeyi tercih edip kendimizi sayısız kez kurşunladiginiz hayatlarımızda göze alabileceğimiz ne var ki bu kadar değerli olan? İrade yalnızca. Özgürlük falan filan diye atilmayacagim hiç. Bu yanılgıya kapılırsanız Peter' in sevimli arkadaşı Wendy'e dönüşmüş bulacaksınız kendinizi. Sadece boyun damarlarında çın çın öten öfkeyi fark edin yeter. Yeterince şanslıysanız bir gün sıra size gelir. Öfkeyi ödünç almanız gerekebilir. Marcus'un bir de sevmediği bir arkadaşı vardı ne diyordu tıslayarak "hepinizden intikamımı alacağım... hepinizden!" :)
“Kül edin kalbimi, istekleriyle hasta/ ölen bir hayvanın gövdesinde/ ne olduğunu bilmeyen.”

William Butler Yeats’in bu dizelerini, kitabın iflah olmaz bir cinsellik düşkünü olan ana karakteri David kendisi için söylüyor. O kim mi? Bir akademisyen, bir ünlü, eğitim uzmanı. David Kepesh, 62 yaşında evliliğini ve oğlunu hayatının çok gerisinde bırakmış, her çekim duyduğu kadını avlamakta hiçbir sorunu olmayan bir haz çılgını.
Şunu söylemekte yarar görüyorum. Kitaba maskülen bir gözle bakabiliriz. Cinsellik anlatımı, tabirler, bazı detaylar kabaca açık seçik anlatılmış. Bir erkek anlatımıyla bazı yerler rahatsız bile edebilir! Ayrıca başka bir okur arkadaşın dediği gibi, kitabı okumak rahatsız ederse filmini izleyebilirsiniz. Elegy olarak beyazperdeye aktarılmıştı. https://www.imdb.com/title/tt0974554/ Ben önce filmi izleyip, sonra okuyan oldum. Filmi kitabın yanında daha hafif kalıyor.

Phillip Roth ilk kez okuyorum. David karakteri evliliği tiksindirici buluyor, poligam ilişkilerin adamı ve öğrencileriyle birlikte olmaktan en ufak bir çekincesi yok. Günün birinde öğrencilerinden birine aşık oluyor. Küba’lı Consuela ile başlayan ilişkisi zaman ilerledikçe David’i farklılaştırmaya başlıyor. İşte o andan itibaren, özgür cinsellik saplantılı adam buna engel olmaya çalışıyor. Consuela 24 yaşında, herkes tarafından ilgi gören, fiziksel, ruhsal cazibesi son noktada çok güzel bir kadın. Sıradan ama tahmin edilemez.

David diğer kadınlarla yaşadığı ilişkilerden ayrı, Consuela’yı önemsemeye başlıyor. Ve önemsemenin getirdiği kıskançlıklar, yaş sorunu, etrafın ona ne gözle bakacakları gibi daha önce hiç aklına getirmediği sıkıntılarla boğuşuyor. Bu arada oğlu ile yıllardır sorunlu bir baba-oğul ilişkisi var. Oğlunun da evlilik dışı ilişkisini biliyor. İkili arasındaki iletişim hep pürüzlü.

Bana göre yazar kitapta geleneksel değerleri yerden yere vurup, insanın istediği gibi yaşamasına vurgu yaparken asıl konu olan cinselliği ön planda tutuyor. Her şey onun etrafında dönüyor. Cinsellik olmasa erkekler kadınları niye çekici bulsun? Tanışma ve aşamalarını anlatırken bile sonuç belli diyor sadece bu süreci uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. David, Consuela’yı etkilemeye çalışırken ona Kafka’nın el yazmalarını, diğer sanatsal çalışmaları gösteriyor. Bunlar esnasında sizce umurumda mı bunlar, benim ilgilendiğim gömleğinin içindekiler! Diyerek bir nevi erkek zihniyetinin aslında yalınlığını anlatıyor ki, genelleme olmasa bile doğru olduğunu biliyoruz.

Son olarak, kitap yazım dili akıcı, kesinlikle tıkanma yok. Dediğim gibi cinselliğin kaba tabirleri biraz rahatsız edebilir. David’in sorgulamaları, iç monologları akılda kalıcı. Bu tarz bir kitap okumak isterseniz, tavsiye edebilirim.
"Peki onların yaşamlarında yanlış olan nedir?" ve "Dünyada Levov'ların yaşamı kadar kusurlu olmayan ne var ki?" bu iki soruyla biten bir kitap... Pastoral Amerika'da yazar ilk sorunun cevabını bulmaya veya buldurmaya çalışmış. Bunu irdelerken de seçtiği aile (sarıkafa ana karakteri ağırlıklı) o kadar detaylandırılmış ki acaba bu kadar girintili çıkıntılı olması mı çarpıcı bir eser ortaya çıkmasını sağlamış veya paralel olarak kitabın sıkıcılığı, yoğunluğu buradan mı geliyor? Hayalet Yazar kitabını gayet başarılı bulduğum, pulitzer ödüllü bu eserinden de oldukça (!) etkilenmeme rağmen genel olarak zor bir eserdi. Yazarın bir kitapta toplumsal düzeni, kargaşayı, aile yaşamını incelediği ve bir de çok başarılı, hayran olunası bir baş kahramanla taçlandırması tüm bunları harmanlayarak ortaya bir ürün çıkarma çabasıyla yazmış olması okuru yoran en büyük etken bence. Bu zenginliği nasıl sağladığını görmek adına okumayı düşünenlere tavsiyemdir. İyi okumalar.
spoiler olablilir...
öyle tesadüfen açıp, eşimin sınavdan çıkmasını beklerken bitirdiğim bir kitap oldu.
belli bir yere kadar günlük okurmuş gibi okudum hatta. 1951 yılında bir üniversitede dekan öğrenciyi yanına çağırıp hayırdır bir derdin mi var, yurt odanı değiştirmişsin, kim üzdü seni falan diyor. üstelik bana "efendim" deme "dekan" de diyerek. enteresan ilgi alaka. ben şu halimde dekanın yanına kendi isteğimle gitmeyi düşünsem ooo, kaldı ki o beni fark edip de derdimi soracak..
neyse kısacık kitap, akıcı da, ergenlikten çıkmaya çalışan bir öğrencinin hayatının sarpa sarmasını anlatıyor, tavsiye olunur.
Yazarın, okuduğum ikinci kitabı. Yine farklı bir düşünce modeli ile eleştiriler buldum kitapta. Bir adam düşünün ki aklı fikri cinsel ilişki de olan. Ama her önüne gelene değil, kendi kriterleri ve seçtiği köken bakımına göre seçimini yapıyor. Iş hayatında gayet başarılı kariyer sahibi bir adam. Yahudiliğin nasıl bir şey olduğunu, nasıl bir aile yapısı olduğunu, çocuklarını nasıl yetiştirdiklerini ve Portnoy'un bu durum karşısında nasıl ters orantı ile geliştiğini anlıyoruz. Hitler'in yahudilere yaptıklarına değinmeden etmiyor yazar. Değinmek derken, direk olan Hitler'in yahudilere yaptıklarına değil de, kırımdan sonra yahudilerin kimliklerinin nasıl yeniden şekillendiğine değiniyor. Yahudi denilince Hitler olmazsa olmaz çünkü. Her ne kadar farklı bir kitap olsa. Okuma zevki ayrı bir kitap. Aykırı edebiyat sevenler mutlaka okumalı. Ben okurken çok eğlendim. Olmadık yerlerde bir cümle kahkahalar ile gulmeme sebep oldu.
Amerikan edebiyatının yaşayan en büyük ustası Philip Roth’tan yaşlılık, hastalık ve insanın ölüm karşısındaki çaresizliği üzerine son derece içten, yoğun ve büyüleyici bir kitap. “Sokaktaki Adam”, bir hesaplaşma romanı. Hayatla, kahramanımızın kendi kişiliğiyle, bu kişiliği üreten içinde yaşadığı toplumla ve hatta bedeniyle bir hesaplaşma. Bir ressam olabilecekken, reklamcılığı, sanat yönetmenliğini seçip, orta sınıf bir aile kurmuş sokaktaki adam, emekli olup lüks bir emekliler sitesinde yalnız kaldığında ise ömrü boyu özlemle beklediği o resimle dolu hayatın anlamsızlığını hissediyor. Çünkü emeklilik yalan, ne kadar harika, sanat eseri sayılabilecek resimler yaparsa yapsın, artık rüyasının anlamı boşalmış, kısacası fena halde geç kalmış. Paranın ve erkekliğin gücünün durmaksızın pompalandığı, bütün bunlara adeta tapılan bir toplum içinde, erkekliğini yaşla birlikte yitiren, parasının da bir öneminin kalmadığı noktaya gelen beyaz adam, ne yapsın? Spor yapmayı hiç bırakmamış, sağlıklı beslenen, içki, sigara içmeyen örnek beyaz adam belki de genlerinden gelen hastalıklarla nasıl boğuşsun? O hiç gelmeyecek gibi görünen uzak gelecek, bir gün ansızın geldiğinde, neyin önlemini alsın; hastanelerde, ilaçlarla, ameliyatlarla sona yaklaşan bir tekne kazıntısıyla baş başa kaldığında? “Yaşlılık bir savaştır” diyor sokaktaki adam, sonrasında ise fikrini değiştiriyor: Yaşlılık bir katliamdır!
Bir internet sitesinden deneme olarak yaptığım alışverişte öylesine sepete eklediğim kitap. Yazar ve kitap hakkında hiçbir bilgim yoktu.

Kahramanımız Marcus ailelerin ideal olarak nitelendirdiği bir çocuk. Derslerinde başarılı, çalışkan. Babasının kasap dükkanında ona yardım ediyor. Gelgelelim babasının paranoyaları onu çileden çıkarıyor. Babası başka haylaz (babasına göre) çocuklarla kıyaslayıp oğlunun da bu tarz davranışlar içinde olduğuna emin olup onu çevresinden ve özellikle kendisinden korumayı fena halde takıntı haline getirmiştir. Fakat buradaki sorun Marcus'un öyle bir çocuk olmaması. Yaşıtları gibi bir ergenlik yaşamıyor, istediklerini biliyor ve ona göre adımlar atıyor. Marcus çözümü ailesinin yanından taşınıp başka bir okula transferini istemekte buluyor.

Dikkatimi çeken şey bir yerden sonra babanın kaygıları Marcus'un da kaygılarının olması. "Korku acaba bulaşıcı bir şey mi?" diye sordurdu bana. Marcus artık bütün hareketlerini ve adımlarını tedirginlikle atıyor çünkü okuldan atılırsa Kore savaşına gidecek ve savaşta ölecek. Kitabı okurken histerik, sinir krizleri eşliğinde öfkeler beklerken, rutine bindirilmiş ve sıkışmış/sıkıştırılmış öfke görmek hoşuma gitti. Kitabın güzel işlendiğini düşünüyorum. Dönemin siyasi ortamının karakterler üzerinde nasıl izler bıraktığını görüyoruz.
Philip RothPortnoy’un Feryadı

Philip Roth, 1960'ta Ulusal Kitap Ödülü'nü, 1987 ve 1991'de Ulusal Kitap Eleştirmenleri Çevresi Ödülü'nü, 1998'de de Pulitzer Ödülü'nü kazanmış.Aslında bol nişan ve ödül sahibi bir yazar.


Alexander Portnoy,otuzlu yaşlarında,meslek sahibi başarılı bir avukat sosyal sorumluluk projeleriyle meşgul rüştünü ispatlamış,Amerika’da yaşayan bir Yahudidir.Kitap boyunca Portnoy’un psikanalistine anlattığı,çocukluk,ergenlik zamanında yaşadığı travmaları anlatması.Amerikada bir Yahudi olmak yani öteki olmak ve çocukluğundan itibaren ebeveyn baskısı altında olmak.Ailesinin özellikle annesinin tüm Zihnini kuşatması,benliğine hükmetmesini anlatıyor feryadı figan.Philip Roth yüzü açılmamış toplum tarafından tabu haline gelmiş,cinsellik ve din konusunu tüm çıplaklığıyla çokta cesur bir şekilde anlatmış.Türkiyede yasaklanmış değindiği bu konulardan dolayı.Yazarın dili çok eğlenceli mizah yönü çok kuvvetli ama bir taraftan kahkahalar atıp gülerken,bir taraftandan düşündürüyor ve sorgulatıyor.İnsanın en önemli evresi çocukluğunda yaşadığı travmaların şimdiki hayatında ki etkilerini gözler önüne sermiş yazar.Bir nevi bireyin annesi tarafından zihnine hükmetmesinin,gelişkin çağında insanın üstüne adeta bir kara bulut gibi nasıl çöktüğünü,silinmez ve derin yaralar bıraktığını anlatmış.

Eş zamanlı okuduğum iki kitabın ortak konusunun ergenlik dönemine değinmesi denk düştü.Bir anne olarak bu kitap beni epey düşündürdü ellerimi oğlumun yakasından biraz olsun geri çekmem gerektiğine kara verdim.Ebeveyn olmanın ölçülü ve kararında müdahalelerin bir insanın hayatını nasıl etkilediğini bu kitapla birlikte çok daha farkına vardım.

Oysa onun teklif ettiklerini ben istemiyordum benim istediklerimi de o teklif etmiyordu. Yine de bu kadar görülmemiş bir şey mi bu? Bu kadar acı vermeye devam etmesi şart mı? Hem de bu yaşta hala?… Doktor benim kendimi kurtarmam gereken şey hangisi, söyler misiniz;nefret mi... yoksa sevgi mi?
Doktor Spielvogel, Bu benim hayatım, benim tek hayatınm ve bu hayatı bir Yahudi fıkrasının göbeğinde yaşıyorum!Yahudi fıkrası nda ki oğlanım ben, yalnız bu fıkra değil!Allah aşkına söyleyin kim sakatladı bizi böyle? Kim bu kadar marazi ve histerik ve zayıf yaptı bizi? Niye,niye hala “Dikkat et yapma Alex;hayır!” diye haykırıp duruyorlar?Doktor bu bendeki hastalığın adı nedir?Yahudilerin çektiği acıları anlatıp duruyorlar hani,o,bu mu yoksa?
Okulda başarılı, ailesiyle ve çevresiyle ilişkileri iyi, aklı başında bir genç olan Marcus'un hayatı babasının aşırı endişeleri sebebiyle hiç anlamadığı bir şekilde değişir. İyi, başarılı ve saygılı bir genç olduğunu düşünen Marcus karşılaştığı tavırları bir türlü anlayamaz. Üniversitede ve evinde yaşadığı bazı olayları ve bu olaylar karşısında ki duygularını dinliyoruz Marcus'tan. Oldukça güzel anlatılmış bu duygulara ortak oluyorsunuz kitap boyunca.Genç bir insanın savaşa, babasının endişelerine, tek isteğinin okumak olduğunu bir türlü anlatamadığı çevresindeki insanların baskılarına karşı ayakta kalma mücadelesini okuyun.

Yazarın biyografisi

Adı:
Philip Roth
Tam adı:
Philip Milton Roth
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Newark, New Jersey, ABD, 19 Mart 1933
19 Mart 1933'te New Jersey'in Newark kentinde doğdu. Bucknell Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Chicago Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrenimi gördü. Ardından Chicago'da İngiliz edebiyatı, Iowa ve Princeton üniversitelerinde yaratıcı yazarlık dersleri verdi. 1959'da, altı öyküsünü bir araya getirdiği ilk kitabı Goodbye Columbus yayımlandı (Kucak Dolusu, Çev.: Ülkü Tamer, Sander Yayınları, 1971). ABD'li Yahudilerin yaşamını son derece kişisel, keskin ve ironik bir dille tasvir ettiği bu kitapla Roth, 1960'ta Ulusal Kitap Ödülü'nü aldı. Ardından iki roman yazdı: 1962 tarihli Letting Go (Libby, Çev.: Seçkin Selvi, Sander Yayınları, 1973) ve 1967'de yayıımlanan When She Was Good. Şöhret ise 1969'da, ABD'nin nezih edebiyat çevrelerini karıştıran Portnoy's Complaint (Portnoy'un Feryadı, Çev.: Özden Arıkan, Ayrıntı Yayınları, 1999) ile geldi. Bilinç akışı tekniğinde eşsiz bir monolog olarak nitelenen bu eser, çağdaş, Amerikan edebiyatının en komik, en unutulmaz karakterlerinden birini yaratıyordu. 1972'de Ernest Lehman tarafından aynı adla sinemaya uyarlayan Portnoy'dan sonraki kitaplarında Roth, hep değişik anlatım teknikleri denedi, her seferinde değişik konulara el attı, ama ana temalarından ya da "takıntıları"ndan hiç uzaklaşmadı: Yahudi olmak, erkek olmak, bir ananın oğlu olmak, aydın olmak; ve bütün bunlardan doğan her türlü marazilikle uğraşmaya devam etti.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 192 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 223 okur okuyacak.