1990'lara kadar kentli ve Batıcı özellikleri dikkati çeken TÜSİAD ve TOBB'un yerleşik kadroları, iş dünyasının neredeyse rakipsiz seçkinleriydiler. Özal'ın önayak olduğu dışa açık ihracat seferberliği, Anadolu kökenli küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) ciddi sıçramalar yapmasına vesile oldu. Öyle ki, Doğu Bloku'nun çökmesiyle Türkiye bir anda kuzey, batı, doğu ve kısmen de güneyinde büyük pazarlarla karşı karşıya geldi. Bu büyük boşluk, TÜSİAD üyeleri gibi iç pazara yönelik tekelci ayrıcalıklarla zenginleşme olanağı bulamayan KOBİ'lerin üretim kapasiteleri ve güçlerini zorlayarak, dış pazarlara yönelmeleri ve buralarda ciddi başarılar elde etmelerine yol açtı. Dolayısıyla bu süreç iş dünyasının geleneksel seçkinlerinin kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden oldu. Yine, ANAP ve ardından RP'li yönetimlerin özellikle belediyeler üzerinden kendi zenginlerini yaratmaları da, muhafazakâr sermaye grupları için ciddi büyüme avantajları demekti. "Anadolu Kaplanları", "Yeşil Sermaye" gibi ifadelerin 1990'larla beraber gündelik dolaşıma girmesi de bununla ilişkilidir. Yine bu dönemde Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) artan görünürlüğü de "Yeşil Sermaye"nin yükselişinin açık bir göstergesi olarak yorumlanmıştır.
Dolayısıyla, TÜSİAD ve TOBB gibi örgütlenmelerin yerleşik seçkinlerinin bu yükseliş karşısında tedirgin oldukları ve 28 Şubat'la beraber "Yeşil Sermaye"nin tasfiye edilmesi hamlelerine destek verdikleri açıktır. Fakat TÜSİAD'ın önde gelen ailelerinin, bu tür yöntemlerle kalıcı başarı sağlanamayacağı, Türkiye'nin artık AB kılavuzluğunda kurallı, hukukla güvencelenmiş kapitalizme geçmesinin gerektiğine ikna olmaları, zamanla 28 Şubat benzeri oluşumları tasarlayanlar için kötü haber olsa gerektir. TÜSİAD'ın AB Projesi ekseninde AKP ile