Batının dili algı odaklıdır. İslam ise yaşam odaklıdır.
Batı dilinde birlik, mecburiyet olarak kurgulanır. İslam Dini perspektifinde ise birlik gereklilik olarak ortaya çıkar. Batının dilindeki mecburiyet çoğu zaman zorunlu kabule dayanır ve bu zorlanmış zemin inançsızlık sonucunu doğurur. Müslüman'ın birlik anlayışı ise ihtiyaçtan doğar ve sarsılmaz yapının temelini oluşturur. Tüm bunları farklı bir dil kurmak için ifade etmiyoruz. Farklı bir inançla yaşadığımız için tanımlarımız da farklılaşmakta. Yaşadıklarımız aynı olmadığı sürece kavramlarımızın aynı şeye karşılık gelmesi de mümkün değildir. Biz her şeyimizle farklıyız.
Aslında milenyum kavramını bu denli kıymetli yapan Papa'nın açıklamaları değildi, ancak Hristiyan Dünya Batı'nın gelişim sürecinde yeniden yakalanmış evrenin stabilizasyonundan memnun görünüyordu. Papa II. John Paul, 2002 yılını "Büyük Jübile" olarak ilan etti. Vatikan'da Kutsal Kapı'nın açılması, Hristiyan dünyası için ruhsal yenilenme çağrısıydı. Papa, ikinci bin yılı geçmiş hatalarla yüzleşme ve insanlık için yeni başlangıç olarak tanımladı. Özellikle kilisenin tarihsel hataları konusunda özür dilemesi sembolik kırılmaydı. Milenyum, onun söyleminde yalnızca takvimsel değil ahlaki arınma momentiydi.
Yirminci yüzyıl boyunca Batı'da sosyal bilimler, felsefe ve teknoloji literatürü küresel referans hâline geldi. Nesil değişiminin ivmesini arttıran ilk virüs buydu; referans temelli bilimsel yaklaşım. Bundan böyle herkes yeni bir şey söylemek istediğinde, Batı'nın ortaya koyduğu tezlerle ilişki kurmak zorunda kalacaktı. Evrim teorisini kabul etmemiş biyoloğun mikrobiyoloji alanında yazacağı her makale, uluslararası dünyada baştan reddedilecekti. Bilim dünyasının gelişime verdiği katkı, bu andan itibaren önce ideolojiye, sonra dine dönüşebilecekti.
Batı dünyasının 1800'lü yılların başına doğru yakaladığı imkân, Osmanlı yönetiminde bir soruyu ortaya çıkardı: Süreç içerisinde Osmanlı'nın ivmesini düşüren din olabilir miydi?
Bu soru hakikatin kendisinden değil, dönemin zihinsel dağılmasından doğmuştu. Tarih boyunca, dünyanın tamamına ahlakı, iyiliği ve iyi yaşamayı öğreten Osmanlı Devleti, bu öğretinin temelindeki İslam Dini'nin nitelikli yaşam biçimini kaybetmeye başlamıştı. İslam'ın getirdiği nitelikler, Batı'nın hızlıca yükselmesi sonucundan hareketle hafife alınmaya başlandı.
Süreç ilmiyeyi etkilemişti. Usul, medreseden başlayarak bozuldu. Osmanlı ulema sınıfında, medrese usulünde yaşanan bozulmanın etkisiyle sorun ile sonuç yer değiştirdi. Batının yükselişini önemli bir sorun olarak görmeyen zihinler, geri kalışı yalnızca sonuç olarak değerlendirdi ve o sonucun arkasındaki asıl sebepleri aramak yerine görünürdeki farklara yöneldi. Sorunlarla sonuçlar arasındaki ilişki doğru kurulamayınca mecra kaybı yaşandı.
Osmanlı'nın geri kalışı neticeydi. Neticenin kaynağı fıkrî cephede ve inanç dünyasında yaşanan zayıflamaydı. Bu gerçek sorun yerine Batı'nın yükselişi merkeze alındı. Batı'nın yükselişini dinin ötelenmesine bağlamak, sorunu içeride aramak yerine dışarıda aramak mahiyetindeki tespit hatasıydı.
Din, ivmeyi düşüren unsur değildi. İvme kaybı, dinin hayatla kurduğu bağın zayıflamasından ve ilmin üretim kudretinin azalmasından doğmuştu. Sorun, dinin temsil ve tatbik biçimindeki zayıflamaydı.
Çanakkale ve Sakarya zaferleri, yalnız Türkiye ve Yakın Doğu tarihinde değil, dünya tarihinde derin yankıları olan büyük olaylardır. Bu zaferlerin kahraman siması Mustafa Kemal Atatürk'tür. 1881'de Selânik'te dünyaya gelen Makedonyalı çocuğun, kısa hayatında bir büyük askerî deha, emperyalist dünyaya meydan okuyan milliyetçi bir lider, altı yüz yıllık bir saltanatı tarihe gömen bir ihtilâlci ve yeni bir devletin kurucusu olacağını o zaman kimse kestiremezdi. Sakarya ve Lozan, Asya'da Batı emperyalizmine karşı uyanış ve mücadelenin hareket noktasıdır.