Sigara bir uyuşturucu bağımlılığı, bir hastalık ve Batı toplumunda bir numaralı ölüm nedenidir.
Kibrin Yaşam Sınavı
Yaşamın mucizeye ihtiyacı yoktur. Varlık bilincinin ve birliğinin farkına varan, ölümlü bir canlı olduğunu bilmek bir mucizedir. Kin ve hırsı adına nefsi niyetine kibrine yenilerek bir imtihana madde güç doyumsuzluğu içinde tamah belası içine düşenlere bunu anlatmak neredeyse olanaksızdır. Her kibir kulesi kendi diktiği kulesini yıkana kadar kötülük üretmekten vazgeçmez. Dibi görünce ne oldu bize diyemeyecek kadar yaşam düşünme hak tanımayabilir. Rengini genel yarar adına saklamayan ahlakı sevin. Ölünce her kötülük en küçük bir ayrıntısına kadar ortaya çıkacak. Hiçbir madde güç hiçbir art niyetli kötülüğü sonsuza kadar saklamaya yetmez. İmtihan yaşam sınavı demektir. Anlayacakları dilden olsun diye özellikle seçiyorum bu kelimeleri. Dantel oyası işler gibi uyarıları söze işliyorum. Küçük bir yararı olur, geri adım attırır, daha fazla zararı büyütmez diyedir çabam. Kaybettim olgunluğunu gösterirler belki sürekli kazanacağım hırsına yenilmiş olanlar. Yeryüzünde en büyük toplumsal hastalık nedir diye bir sorunun yanıtı şudur; ✓ Toplumu temsile seçilmiş veya seçildiğini düşünen bir insanın yaşanan sorunun kendisinden kaynaklandığını kabul etmek yerine, sürekli kutuplaştırma siyaseti ile bir düşman üreterek kendi ürettiği sorunu başkalarının üzerine temsil ettiği gücü verenlerin aleyhine kullanmış olmasının ve ilkesiz hoyratlığın karşılıklı tüm taraflarca anlaşılmamış veya anlamamak tutumu genel yararı yok sayan çıkarcı işlerine gelmiyor olmasıdır. Tüm yetkiyi kendisinde toplayıp sonuçlar olumsuz olunca veya içinden çıkılmaz hale gelince suçu ötekilerin üzerine yıkmak nasıl bir ahlaktır? Bu son soru felç eder insanı! Tüm taraflar bu suçun ortağı ise o çöküşü anlatmaya söz bile yetmez.. Yıkıcı değil, yapıcı olmak kalıcıdır.. Kılavuzu haçlı batı olan her kibrin sonu ayrı bir
Hayata Dair
Reklam
HİKEMİYÂT: BATI TEFEKKÜRÜNÜ HESABA ÇEKMEK...
(...) Sokrat’ın idâmının eski Yunan dünyasında iki büyük sonucu olduğu söylenebilir: Birincisi, onun fikirlerinin yol açtığı bir gelişme olarak, fikrin aksiyona dökülmesi ve Büyük İskender hamlesi… İkincisi ise, onu idâm eden eski Yunan medeniyetinin, bu haksızlığın tarihin vicdanında meydana getirdiği bir depremle, birkaç batın sonra bütünüyle ortadan kalkması… Felsefe, bu safhadan itibaren, efsanelerin tahakkümünden neredeyse bütünüyle kurtulur; bunun yanında tabiatın müşahedesini de terk eder. Daha ziyâde insan ruhuna, insan ruhunun olgunluklarına, mantığın yanında özellikle “ahlâk” denilen şeye eğilmeye başlar. Ahlâk nedir? Epikür’e soracak olursak, “saadet”ten ibarettir ahlâk. Revakîler (Stoa’cılar) mektebine soracak olursak, ahlâk, ıztırab çekmektir. Kelbîlere (Kinik’ler) göre, dünyada hiçbir şeyi umursamamaya, medeniyet denen şeye inanmamaya ahlâk denir. Reybîlere (Skeptik’ler) göre ise, felsefenin kendisinden başlayarak, her şeyden şübhe etmek, ahlâktır. Bu dönemde, sadece ahlâk değil, yeni bir şeriat (hukuk) özlemi duymaya da başlar felsefe. Topluma açıktan kafa tutmaya başlar, devlet düzenini tanımamaya, onu değiştirme kavgasına tutuşmaya başlar. Filozoflardan bazılarının “kurtarıcı” bilinip baş tacı edildiği, bazılarının kovalanıp, yakalanıp, diri diri ateşe atıldığı, felsefe bakımından ne kadar mahcûb olsa da, filozoflar bakımından büyük bir şaşaanın hüküm süreceği bir çığır açılır. Tarihte bu çığırın açıldığı devirler, tarihin en sıkıntılı devirleri olmuştur. Tarihin kabuk değiştirdiği devirler… Büyük sıkıntılarla büyük felâketler yarış eder o zaman. İnsanlık inim inim inlemeye başlar. Hattâ bu inlemeler hayvanlardan, ağaçlardan, otlardan, taşlardan ve denizlerden bile duyulur. Herkes, bilerek veya bilmeyerek “Büyük Kurtarıcı”yı
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998 Feyyaz Aksakal imzasıyla), ESKİ YUNANDA FELSEFE -II-.
Akademya Yazıları
ZENOFANES: BİR PUTKIRAN ve GERÇEK BİR SAVAŞÇI...
(...) Müslümanların “Elyâviye”, Batılılarınsa “Elea” dedikleri felsefe mektebinin kurucusu Zenofanes ise, belki arkasında Pisagor kadar renkli bir hayat hikâyesi bırakmamakla birlikte, ondan daha dikkate değer bir kişiliktir. Parmenides’in hocasıdır Zenofanes… Yâni, getirdiği “vahdaniyet benzeri” düşünceyle Atina’ya sirayet eden ve Sokrat, Eflatun, Aristo gibi fikir devlerine tesir eden ana cereyanın mihrâk noktası… Ondan günümüze kalan “Tabiat ve Hicivler” isimli eserde, Zenofanes’in ateşle, suyla, havayla uğraşmadığını, doğrudan doğruya işi kökünden ele almaya davrandığını ve bir felsefe kurmaktan ziyade, bizzat felsefeye yol açan putperestliğe savaş açtığını görürüz: Hepsini tanrılara yüklediler Homeros ve Hesiodos Ne kadar ayıb ve kusur varsa insan nezdinde Çalma, zinâ etme ve birbirini aldatma. Şimdi faniler "doğduğunu" sanıyor tanrıların Ve kendileri gibi kıyafetleri, sesleri, şekilleri olduğunu Elleri olsaydı öküzlerin, atların ve arslanların Yahut insan gibi iş ve resim yapabilselerdi Atlar atlara, öküzler öküzlere, arslanlar arslanlara benzer Tanrılar tasvir ederler ve vücudlar çizerlerdi Her biri kendi şekline göre. Nasıl ki Habeşler kendi tanrılarını basık burunlu ve kara Trakyalılar gök gözlü ve kızıl saçlı sanmakta... Tek bir Tanrı vardır, bütün tanrılar ve insanlardan yüce Ne şeklen insanlara benzer, ne de fikren Mutlak fikir, mutlak görme, mutlak işitmedir O. Bu kadar berrak bir hakikat idrâkı, felsefenin harcı değildir, felsefî kargaşanın en koyu deminde felsefe (akıl) yoluyla elde edilemez; olsa olsa İlahî bir mevhibe, Rabbanî bir bağış olabilir… Dindar olmakla, Allah idrakına sahib olmak aynı şeyler değildir. Eski Mısırlılar da dindardı, Hindûlar dâ dindardır, Pisagor da öyle…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998 Feyyaz Aksakal imzasıyla), ESKİ YUNANDA FELSEFE -II-.
Akademya Yazıları
Özünde Marmara yöreleri ile Trakya bölgesi insanları, daha eski dönemlerde de karşılıklı birbirlerinin topraklarına göç etmişlerdir. Nitekim güneydoğu Avrupa’nın bronz çağı keramik kuzey batı Anadolu kökenli olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte güneydoğu Avrupa kavimleri ‘ nin Marmara’nın güney yöresi olan Göçler Troya Savaşları ndan yani Troya 7A kentinin yıkılmasından sonra yolunu kazanmıştır. Çünkü ilion kenti M. Ö. 3000-1200 tarihleri arasında geçilmez bir kaleydi. Bu dönemdeki güçler ancak sızma yolu ya da ticaret ilişkisi ile olagelmiştir. Çünkü kale 1200 sıralarında düşünce, yukarıda söylediğimiz gibi yüzyıllardan beri kuzey batı Anadolu’ya göz dikmiş bulunan güneydoğu Avrupa kavimleri, bu arada Muşkiler, brigler yani Frigler Mysi ve mygdon gibi kavimler büyük dalgalar halinde Anadolu’ya yakın etmeye başlamışlardır.
Sayfa 192·Kitabı okuyor
1918 Ekim'inde vurulup öldü. Vurulduğu gün bütün cephe sessiz sakindi gayet; öyle ki, resmi tebliğler , batı cephesinde kayda değer yeni bir gelişme oldmadığı cümlesiyle yetindiler.
Sayfa 223·Kitabı okudu
Reklam
Reklam