(...) Sokrat’ın idâmının eski Yunan dünyasında iki büyük sonucu olduğu söylenebilir: Birincisi, onun fikirlerinin yol açtığı bir gelişme olarak, fikrin aksiyona dökülmesi ve Büyük İskender hamlesi… İkincisi ise, onu idâm eden eski Yunan medeniyetinin, bu haksızlığın tarihin vicdanında meydana getirdiği bir depremle, birkaç batın sonra bütünüyle ortadan kalkması…
Felsefe, bu safhadan itibaren, efsanelerin tahakkümünden neredeyse bütünüyle kurtulur; bunun yanında tabiatın müşahedesini de terk eder. Daha ziyâde insan ruhuna, insan ruhunun olgunluklarına, mantığın yanında özellikle “ahlâk” denilen şeye eğilmeye başlar. Ahlâk nedir?
Epikür’e soracak olursak, “saadet”ten ibarettir ahlâk. Revakîler (Stoa’cılar) mektebine soracak olursak, ahlâk, ıztırab çekmektir. Kelbîlere (Kinik’ler) göre, dünyada hiçbir şeyi umursamamaya, medeniyet denen şeye inanmamaya ahlâk denir. Reybîlere (Skeptik’ler) göre ise, felsefenin kendisinden başlayarak, her şeyden şübhe etmek, ahlâktır.
Bu dönemde, sadece ahlâk değil, yeni bir şeriat (hukuk) özlemi duymaya da başlar felsefe. Topluma açıktan kafa tutmaya başlar, devlet düzenini tanımamaya, onu değiştirme kavgasına tutuşmaya başlar. Filozoflardan bazılarının “kurtarıcı” bilinip baş tacı edildiği, bazılarının kovalanıp, yakalanıp, diri diri ateşe atıldığı, felsefe bakımından ne kadar mahcûb olsa da, filozoflar bakımından büyük bir şaşaanın hüküm süreceği bir çığır açılır.
Tarihte bu çığırın açıldığı devirler, tarihin en sıkıntılı devirleri olmuştur. Tarihin kabuk değiştirdiği devirler… Büyük sıkıntılarla büyük felâketler yarış eder o zaman. İnsanlık inim inim inlemeye başlar. Hattâ bu inlemeler hayvanlardan, ağaçlardan, otlardan, taşlardan ve denizlerden bile duyulur. Herkes, bilerek veya bilmeyerek “Büyük Kurtarıcı”yı