• “Yapmış olduğum bu inceleme de spoiler vardır. Okumadan önce lütfen bunu göz önünde bulundurunuz.”

    Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 19.yy Rus edebiyatının öncülüğünü yapan isimdir.
    Şair kısa yaşamının ardında müthiş eserler bırakmıştır..
    Bir roman değil, şiir-roman yazıyorum; cehennemi bir fark aralarında!” diyerek yazmaya başladığı “Yevgeni Onegin” işte onlardan biridir..

    Puşkin, 1823’de Sürgün hayatında yazmaya başladığı bu eserini 1830’da tamamladı.
    Sekiz bölümlü şiir-roman 366 kıta ve yaklaşık 5200 dize’den meydana geliyor..Kıtaların her biri, şairin bu romanda yaratmış olduğu ve edebiyat dünyasında ilk kez rastlanan bir kafiye düzeniyle yazılmış.Bazı Edebiyat tarihçileri tarafından bu “Onegın Kıtası” olarak adlandırılıyor..

    Yalın bir Rusça ile yazılan eseri başka bir dile çevirmek neredeyse imkânsız.Bu düşünceye Rus asıllı yazar Vladimir Nabokov da kısmen katılmaktadır. Nabokov’un çeviri-şiir konusunda özet olarak söylediği şudur:

    “Yevgeniy Onegin romanında mevcut olan uyaklı şiir, gerçekten de bu uyaklar korunarak çevrilebilir mi? Sorunun cevabı, tabii ki hayır’dır. Kafiyeyi yeniden üretmek ve aynı zamanda tüm şiiri kelimesi kelimesine çevirmek matematiksel olarak mümkün değildir.”

    Kendisi bu eserin İngilizce’ye çevirisinin altından ancak 15 yıllık bir çalışma ve 1100 sayfalık bir yorumla ancak düzyazıya dönüştürerek başa çıkabilmiş..

    Şairin biyografisine baktığınız zaman hayatının da en az yazdığı şiir-roman kadar trajik olduğunu görüyorsunuz.
    Yasakçı zihniyete karşı koymaya çalışması ,(Tanıdık geliyor değil mi?)Düşüncelerinden dolayı sürgün edilmesi, sürekli polis baskınlarına maruz kalarak, yazdıklarına sansür uygulanması inanılır gibi değil..Hele ki Şiir’den anlamayan sığ bir kadına aşık olması ve bu kadın uğruna komplo olduğu düşünülen bir düello da hayatını kaybetmesi trajedi değil de, nedir?

    Eserin konusuna gelecek olursam, genel hatlarıyla bir aşk hikayesini konu alsada Puşkin, o dönemin Rusya’sına kent ve taşra insanına da ışık tutuyor.Olaylar 4 ana karakter olan Yevgeni Onegin, Tatyana, Vladimir Lenski ve Olga çevresinde gelişir ve geçer..

    Yapıta adını da veren baş kişilerden Yevgeni Onegin gelmiş geçmiş dünya yapıtları, kahramanlarının en çetrefil, en karmaşık, en çelişkili olanlarından biridir.Küstah ve sevimsiz biridir Onegin, romantik okurlara hitap etmez, edemez..
    Puşkin’in bu iflah olmaz, küstah karakteri aynı zamanda iç özgürlüğünü kaybetmiş acınası biridir de..
    Bunu şu şekilde açıklaya’yım; Bir sürgündür Onegin.Önce kendi benliğinden sürgün olur, sonra ana yurdundan sürgün edilir..
    Yaban çevrelerde bir yabancı olarak özgürlük arayışı içinde gezinip durur..Peki arayıp durduğu bu iç özgürlük tam olarak neydi?
    Bunun tanımı ise en iyi şu şekilde yapılabilir;

    “İç özgürlük, tutsak edilmiş olmaktan ve kuşatıcı sahip olmaktan kurtulmak yani hoşumuza gitmeyen her şeyle iç çatışmaya giren ve göz diktiği her şeyi umutsuzca sahiplenmeye girişen ben’den kurtulmaktır. Öz olanı yakalamayı bilmek ve ayrıntıyla artık ilgilenmemek insanın derin bir hoşnutluk duygusuna erişmesini sağlar ve ben’in fantazileri! o duyguyu hiçbir şekilde etkileyemez. Dolayısıyla “özgür olmak” zihne egemen olan ve onu karanlıkta bırakan çatışmaların baskısından kurtulmaktır. Yaşamı, alışkanlıkların ve zihin karışıklığının zorladığı eğilimlere teslim etmek yerine kendi eline / kontrolüne almaktır. Dümeni elden bırakmamak, yelkenlerin rüzgarda çırpınmasına izin vermemek, teknenin akıntıya kapıntısını engellemek, teknenin burnunu belirlediğimiz rotada tutmaktır.”

    İşte Onegin karakterinin eksikliğini hissettiği şey tam olarak buydu.Ama karakter evrensel acıyla o kadar meşguldü ki, gerçeğin tam olarak farkına varamıyordu..
    Karakterimiz yükse k toplumun gösterişine ve sahteliğinede her fırsatta isyan eder..Yazar zaten onegin’in bu duruma olan isyanını çeşitli betimler ile dile getirir.Ancak gel gör ki;Bu duruma isyan eden çelişkili karakterimiz o toplumun bir parçası olduğunu da kabullenmekten geri durmaz.Bu düşünceyi şu alıntı ile destekleyeyim;

    “Terketti benim Yevgeni’m.
    Fırtınalı zevklerden artık vazgeçip,
    Onegin evine kapandı,
    Esneyerek kaleme sarıldı,
    Yazmak istiyordu- ama sabırlı çalışma
    Tiksindirici geldi ona;hiçbir şey
    Çıkmadı kendisinin kaleminden,
    Ve giremedi ateşse loncasına,
    Haklarında bir yargıda bulunamayacağım,
    Zira içlerinden biri olduğum insanların.”s.51

    Romanın seyri Onegin’in amcasının hayatını kaybetmesi ve kalan mirasa sahip çıkması için köyde’ki yurtluğa yerleşmesiyle yavaş yavaş değişmeye başlar.
    Zaten Onegin, şair ruhlu genç lenski ile burada tanışır ve arkadaş olur.Bir birinin tam zıttı olan bu iki dostun arasında ki farkı Puşkin, şu sözler ile açıklar: “Dalga ve Kaya, şiir ve düzyazı, buz ve yalaz .”

    Romantik ve Tutku dolu olan genç Lenski aynı köyde yaşadığı Olga ile gözlerini kör eden bir aşka yelken açar.Onun için coşkulu aşk şiirleri yazar.Ona olan sevgisini her fırsatta dile getirmekten ve bunu dışa yansıtmaktan da geri durmaz...
    Onun bu halini büyük bir kayıtsızlıkla izler Onegin..”Mutlu mutlu bir atım.“diye ortalarda gezinen Lenski’nin bu durumunu okumak benim de zaman zaman göz devirmeme neden olmadı değil.Puşkin onu günün birinde bindiği o mutluluk atından yere çok sert düşürecekti haberi yok:)

    Olga her ne kadar duru bir güzelliğe sahip olsa da, Onegin onu çok sığ ve sıradan bulur.
    Onun asıl dikkatini çeken Olga’nın ablası Tatyana’dır...
    Ahh Tatyana...Nasıl, dikkatini çekmesindi ki?O yabanıl güzelliğine tezat gözlerinde ki melankolik ifade insanı serseme çeviriyordu.Kökleri sağlam, güçlü bir kişiliğin izleri üzerine takındığı sükûttan bile belli oluyordu...
    Bu noktada şüpheye düşmeden net bir ifade ile şiirin gerçek Kahraman’ın Tatyana olduğunu söyleyebiliriz.
    Ne istediğini bilen, akıllı ve olumlu bir tiptir Tatyana..Daha önce hiç bir Rus kadın karakterini bu kadar güçlü ve gözü pek okumamıştım..
    Onegin karakterine kendinden izler katan Puşkin belki de bu karakter ile kendi ideal kadın tipini yazmıştır.Kim bilir...

    Aşk Onegin’in çok uzağın da Tatyananınsa çok yakınındadır..Onegin’e karşılıksız bir aşk’la bağlanan Tatyana yüreğinde ızdırabın dik âlâsını yaşar.En sonunda duygularını samimi ve içten bir mektupla dile getirmeye karar verir.Samimiyet ve içtenliğin izlerini taşıyan o mektup ise şu şekildedir;

    “Deneyimsiz bir ruhun aldanışı bunlar!
    Ve bütünüyle başka türlü verilmiştir hüküm...
    Varsın öyle olsun!Ben yazgımı
    Bundan böyle sana teslim ediyorum.
    Önünde senin döküyorum gözyaşlarımı,
    Senin koruyuculuğunu yalvarıyorum...
    Bir düşün...yalnız başımayım ben burada,
    Hiç kimse tarafından muradım anlaşılmıyor,
    Usum benim azar azar güçten kesiliyor
    Ve yokolma durumundayım ben susarak.
    Bekliyorum seni; tek bir bakışınla
    Umutlarını yüreğimin canlandır
    Ya da ağır düşümü benim yarıda durdur,
    Umarsız, hakettiğim bir azarlamayla!
    Bitiriyorum! Okumak yazdıklarımı ürkütücü...
    Utançtan ve korkudan donuyorum...
    Fakat güvencem benim sizin onurunuz,
    Ve kendimi cesaretle ona teslim ediyorum... “s.142 s.143

    Aslında Onegin karakterini sevip sevmediğim konusunda bu noktaya kadar net bir cevabım yoktu.Ama Tatyana’nın karşısına geçerek dürüst bir şekilde mektubuna cevaben söyledikleri bende ki her şeyi netleştirdi.
    Realist bir yaklaşımla kendi ruhunda ki kusurların farkında olması ve bunu apaçak ifade etmesi bu Puşkin karekterini daha iyi anlamama ve sevmeme olanak sağladı...Onegin’in dilinden dökülünler ise şu şekilde;

    “....Ama ben mutluluk için yaratılmadım;
    Mutluluğa yabancı ruhum benim;
    Karşılıksız sizin yetkin artanlarınız:
    Ben artamlarınıza sizin değimli değilim.
    Bilin ki (buluncum buna bir inancadır),
    Evlilik bizim için ızdırap olacaktır.
    Ben, sizi ne kadar seversem seveyim,
    Alışırım ve o anda sevmekten vazgeçerim;
    Ağlamaya başlarsınız:gözyaşlarınız dökülen
    İşlemez benim yüreğime kadar,
    Tersine, daha kudurtur onu ancak.” S.162

    Şiir de yanlış anlaşılmalara sebep olan bir sahneye de kısaca değinmek istiyorum...
    Genç Lenski bir davet verir ve Onegin bu davetin küçük ve gösterişsiz bir şey olacağını zannederken birden kendini eski anılarında olduğu gibi şaşaalı ve sahte kahkahaların olduğu bir yerde bulur.Bu durum onu çıldırtır ve Lenski’ye karşı saf bir öfke duyar.Bu öfke onda intikam alma isteği doğurur..Lenski’nin zayıf noktasının Olga olduğunun bilincin de olan kurnaz karakterimiz Olgayı dansa kaldırır ve Lenski’nin gözü önünde kıza kur yapar.Olga ise bunu memnuniyetle karşılar.
    Bazı incelemelere baktığım zaman bu sahneden kaynaklı olduğunu düşünüyorum Onegin’in Olgaya aşık olduğu yönünde yorumlar yapılmış bu yanlış bir düşüncedir.Eserde öyle bir durum söz konusu değildir.Bunu şu alıntı da daha iyi anlayacaksınız;

    “....Öfkelenmişti artık.Ancak süzgün kızın
    Farkederek çok şiddetli heyecanını ,
    İncinmekten indirip aşağıya bakışlarını,
    Çehresini astı ve hiddet duyarak,
    Kendine söz verdi Lenski’yi çıldırtmak için.
    Ve bunun öcünü çıkarmak için.”s.228

    Bir zaman sonra kırların Tatyanası Evlenerek Moskova’nın en gözde asilzadeleri arasında yerini alır.Yazgı Onegin ile Tatyana’yı bir davette tekrar karşılaştırır.Eski halinden oldukça farklı görünen bu kadını tanımakta güçlük çeken Onegin ona orada derin bir aşk ile bağlanır..
    Peki değişen neydi?Yıllar evvel reddettiği kızla, şimdiki kız arasında ne değişmişti?Bu sorunun en iyi yanıtını yine Puşkin şu dizelerde veriyor:

    ”....Ah insanlar!sizler benziyorsunuz hepiniz
    Sizler kök anneniz olan Havva’ya:
    Size verilmiş olan, sizi çekmiyor,
    Sizi durup dinlemeden bir yılan çağırıyor
    Kendisine doğru, bir gizemli ağaca;
    Ki yasaklanmış meyveyi size versin:
    Onsuz sizin için cennet cennet değil.”s.361

    Zaten bana kalırsa Onegin, Tatyana’yı değil onun eriştiği konumu ve ulaşılmazlığını arzuluyordu..Bu durumun bilincinde olan Tatyana evlenmiş olmasa bile Onegin ile olmazdı olamazdı..Hikayenin trajik yanı da burada zaten..Zira Tatyana’nın söylediklerine bir bakınız:

    “Siz beni beğenmemiştiniz… NedenŞimdi koşuyorsunuz peki ardımda?Neden ben sizin gözünüzün erimindeyim?Yüksek toplumun seçkin yerindeyim,Orada görünmek zorundayım diye mi,Kocam savaşta malul düştüğünden mi,Bu yüzden bizi sevmekte olduğundan mı saray?Şimdi benim herhangi bir yüz karamHemen herkesçe fark edilecek olduğundan mıVe getirebilecek olduğundan mı sizeGönül çekici bir onursal düzey?”s.381
    Puşkin yapıtta vermek istediği fikri Tatyana’nın ağzından romanın en çok sevdiğim sahnesin de dile getirir:

    “Oysa mutluluk ne kadar olası,
    Ne kadar yakındaydı!Fakat yazgım benim
    Artık olmuştur belli.Sakınmasız,
    Belki de ben hareket ettim;
    Benim için büyülü sözlerle dökerek gözyaşlarını
    Yakarıyordu annem;umarsız Tanya’nın
    Oysa tüm kısmetleri arasında fark yoktu...
    İşte evlendim ben.Şimdi işte diliyorum,
    Siz beni bırakmak zorundasınız;
    Biliyorum:yüreğinizde sizin vardır
    Hem gurur, hem katıksız bir onur
    Ben sizi seviyorum (niye olayım içtenliksiz?)
    Fakat ben teslim oldum başkasına;
    Ömrüm boyunca bağlı kalacağım ona.”s.384

    Altını çizmek istiyorum Tatyana “Seviyordum” değil “Seviyorum” ifadesini kullanıyor.Ama buna rağmen eşine olan bağlılığından da vazgeçmeyeceğini kesin bir dille belirtiyor.
    Burada bir teslimiyet, yazgıyı kabullenme kendisine verilene razı olma, sadakatin Aşktan daha üstün olduğunu vurgulama var..Yılışık sahiplenme yok, geçmişte takılı kalmak yok. Yaşanılan kedere, yüksek farkındalık ve bilinç düzeyinin sayesinde yenilmemek var.. Eh ne diyeyim en doğru olanı yaptı:)

    Çok uzun oldu farkındayım bu yüzden zahmet edip okuyan herkese sonsuz teşekkürler.
    İç’imizin özgür olduğu, o özgürlüğün bütün’ün hayrına olduğu an’lar diliyorum hepinize..
  • Rusya Moskova, 1917 yılının başları. Tıp Fakültesinden yeni mezun genç bir stajyer: Doktor Bomgard. Henüz 24 yaşında. Jülyen takvimine göre 25 Ekim 1917, Miladi takvime göreyse 7 Kasım 1917 tarihindeki Rus iç savaşı, bir diğer deyişle Bolşevik İhtilali henüz gerçekleşmemiş. Her doktor adayı gibi o da şark hizmeti için Çarlık Rusya’sının ücra bir yerine gönderilir. Moskova’dan 1.500 verst (bir Rus uzunluk ölçü birimi: 1,0668 km.) uzaklıkta, en yakın tren istasyonuna 40 verst mesafede olan, tarımla ve keten yetiştirmekle uğraşan köylülerin yaşadığı bir bölgeye, Gorelovo denen bir kasabaya gönderilir.

    Dr. Bomgard, fakülteden dereceyle mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktor adayıdır. Bilgileri neredeyse tamamen teoriktir. Ne savaş görmüş ne de bir hastanede pratik yapmıştır. Aklında binlerce soru, şüphe, endişe ve korkuyla, yağan kardan ve tipiden burnunuzun ucunu bile göremediğiniz bir kış günü, görev alacağı hastaneye varır. Bir sağlık memuru, iki ebe, bekçi ve aşçı karısı; otuz yataklı hastanenin tüm kadrosu işte bu kişilerden ibarettir. Hastanenin küçüklüğüne aldanmayın, günde en az yüz –hatta bazen yüz elli- hastayı ayakta muayene eden, toy ama çalışkan ve sebatkâr doktorumuz, o genç yaşına ve tüm tecrübesizliğine rağmen gözünü budaktan esirgemez. Fıtıksa fıtık, ampütasyonsa ampütasyon, ters doğumsa ters doğum, önüne hangi hasta gelirse gelsin yiğitçe girişir ameliyatlarına. Hatta bazen sabahın sekizinden, akşamın dokuzuna kadar durmaksızın çalışır. Her meslekte çalışılarak uzman olunur mottosunu edinerek, o da peyderpey pişer, tecrübe edinir. Ekibi de onu her daim destekler ve ellerinden gelen tüm yardımı ondan esirgemezler. Bir elinde okul kitapları, diğerinde bisturi birçok ameliyat yapar. Boş zamanlarında yapmayı en çok sevdiği şeyler: Tonlarca kitap okurken sigara ve semaverinden sıcak çay içmektir. Okuya okuya, insanları kese kese, etrafındakileri dinleye dinleye daha iyi öğrenir.

    Rusya’nın acımasız karında, buzunda, soğuğunda, fırtınasında, yağmurunda, her ne yapıyorsa hastaları için yapan doktorumuzun, tamamen bir adanmışlık öyküsü var karşımızda. Yazarımız Bulgakov, aynen kendi babası gibi bir doktordu. Tıp Fakültesi’nden dereceyle mezun olup, Ukrayna-Kırım-Moskova vb. yerleri dolaşarak, belli bir süre doktorluk yapmış gençliğinde. Ama yazma işi daha ağır basınca o da doktorluğu bir kenara bırakıp sadece diğerine dikkat kesilmiş. Şimdi aklıma Fransız büyük nihilist yazar Louis Ferdinand Céline geliyor, o da bir tıp doktoruydu. Ama Bulgakov’dan farkı, o hem yazıp hem hasta muayene ediyordu. Beyin anevrizmasından öldüğü 67 yaşına dek de hastalarıyla meşgul oldu Céline. Ancak Bulgakov, zağar, pek uzun bir ömür yaşayamadı. 1891 doğumlu olan Bulgakov, 1940 yılında sadece 49 yaşındayken vefat etti. Doktor babası böbrek üstü bezleri yetmezliğinden ölmüştü. Bulgakov, yirmili yaşlarındayken bir kehanette bulunup kendisinin de aynı nedenle bir gün erkenden öleceği iddiasında bulunmuştu. Çok haklıymış…

    Öncelikle çevirmen meslektaşım Tuğba Bolat Hanımefendiyi tebrik ederim. Nefis bir Türkçesi ve akıcı bir dili var. Orijinal Rusça metne bakmasam da bence dilimize harika bir aktarım yapmış, kutlarım. Unutmadan, İş Bankası Kültür Yayınları’na da ayrı bir tebrik, uzun zamandır hiçbir dizgi hatası, dil bilgisi yanlışları, yazım hataları ya da anlatım bozukluğu olmayan bir kitap okumamıştım. 168 sayfada tek bir kusur yok –bulamadım-, tüm ekibi kutlarım. Bir Bulgakov hayranı olarak, ayrıca “Köpek Kalbi” adlı eserini Tefrika Yayınları için çevirmiş ve bastırtmış biri olarak şunu söylemeliyim; okurken ağlamaktan sayfaları göremeyeceğiniz anlar olacak, o kadar güçlü bir dili var ki Bulgakov’un. Bir tıp doktorunun kitabını okumak muhteşem bir duygu inanın. Ailesi tümden tıpçı olan Gustave Flaubert bir, Céline iki ve Bulgakov üç. Eşsiz eserler yazmış üçü de. Yerleri uçmağ olsun.

    Kalbinizden huzur, elinizden kitap eksik olmasın.

    Süha Demirel, 21 Mart 2016.

    Kitabın Künyesi:

    Genç Bir Doktorun Anıları
    Mihail Afanesyeviç Bulgakov
    TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
    Çevirmen Tuğba Bolat
    Yayın Tarihi 2016-01-06
    Orjinal Adı Zapiski Yunogo Vracha
    ISBN 6053323112
    3.Baskı
    Dil Türkçe
    Orijinal Dil Rusça
    Sayfa Sayısı 168
    Kitap, Edebiyat, Hikâye (çeviri)
  • Sessiz ol bir tanem, ağlama,
    Bir ninni söyleyeceğim sana.
    Her ne kadar görünsem de çok uzaklarda,
    Birlikte olacağız hep rüyalarında.

    Sessiz ol bir tanem, hadi daluykuya,
    Koruyacak melekler seni daima.
    Gece gündüz bekleyecekler başında,
    Tutacaklar korktuğun şeyleri uzakta.

    Sessiz ol bir tanem, ağlama,
    Bir ninni söyleyeceğim şimdi sana.
    (Sf. 318)

    Yanlış hatırlamıyorsam Wool Serisi’nin ilk kitabı olan Silo’yu 22 Mart 2014 günü okumuştum. Motosikletimle kaza yapıp köprücük kemiğimi kırdığım günden üç gün sonrasıydı. Kırılan kemiğim ve ezilen ciğerlerim yüzünden, acılar içinde evdeki odamda tek başımaydım. Sağ olsun kız kardeşimden rica etmiştim bu kitabı satın almasını. 520 sayfa bir kitaptır Silo. İnanın o 22 Mart günü, o tuğlayı tek bir günde soluksuz okumuştum. Aslında kitabı okumamıştım, adeta yiyip bitirmiştim onu. Tanrım, nasıl bir kurgudur o! Okuduğunuz sayfadayken bile, ilerlerde, sonraki sayfalarda neler oluyor diye içinizi yiyip bitirdiğiniz türde bir romandır Silo. Wool Serisi bir distopya üçlemesi. İlk iki kitap malumunuz üzere şu an piyasada. Üçlemenin sonuncusu Toz ise halen çeviri sürecinde, yakında zatı alilerine kavuşacağız diye umuyorum. Shift yani Vardiya’yı ise; 17-21 Şubat 2016 tarihleri arasında dört günde okudum. O da yine 508 sayfalık bir tuğladır. Beni, serinin ilk kitabı kadar yoğun bir şekilde sarmasa da, Vardiya’yı da çok beğenerek okudum. Serinin çevirmenlerinden biri olan, Monokl Yayınları çevirmeni ve editörü Rasim Emirosmanoğlu, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde benden birkaç dönem önce mezun olmuş lisanslı bir çevirmen meslektaşımdır. Genç yaşına rağmen gelecek vadeden bir çevirmen kendisi. Kaynak dilleri geçtim (Fransızca ve İngilizce), hedef dil olan Türkçeye de oldukça hâkim bir edebiyat neferi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca diğer çevirmenler Gökhan Sarı ve İhsan Tatari’yi de tebrik ederim. Ellerine sağlık üçünün de. Silo’yu pek hatırlamıyorum ama Vardiya’da sadece iki tane dizgi hatası yakaladım. Nefis bir ekip çalışması olmuş. Tüm Monokl çalışanlarının ve özellikle de üstat Hugh Howey’in elleri dert görmesin diyorum.

    Yerin dibinde, bir çukurun içinde, tek bir silodan ibaret bir dünyaya göz açtığınızı, orada doğup büyüdüğünüzü, benzer dünya sorumluluklarınızı –eğitim, meslek, çalışma, yeme-içme, evlenme vb.- yerine getirdiğiniz ve nihayetinde de bir gün ecel geldiğinde cesedinizin bitkilere gübre olduğu distopik bir dünyada olduğunuzu hayal edin.

    İlk kitap Silo’da sadece Silo-18’den bahsediliyordu. Ancak orada yaşayanlar ona sadece Silo diyorlardı. Kitap ilerledikçe öğreniyordunuz ki aslında bir de Silo-17 varmış. İlk hikâyenin kahramanlarından benim en çok sevdiklerim Lukas Kyle ve elbette dünyalar güzeli, güzel olduğu da kadar da akıllı, pratik ve cengâver mekanikçi Juliette var. Unutmadan, Solo’yu da atlamamak lazım. Kendine münhasır deli dolu bir karakterdir o da. Silindir şeklindeki, toprağın yüzlerce metre derinliğine inen, gökdelen gibi, yüzden fazla katı olan bir dünyada, siloda yaşıyorsunuz. Dışarıda neler olup bittiğini ise; kafeteryada kurulu olan dev ekranlardan izleyebiliyorsunuz. Suç işleyenler veya kurada çıkanlar, yılda sadece bir defa, dışarıya kameraları temizlemeye çıkıyorlar. Ama bir daha asla geri dönemiyorlar siloya. Bir gün bu rutine birileri dur diyor ve işte o an büyük isyan patlak veriyor. Ayaklanma sonucu, bu dikey lahitlerden aslında tam 50 tane olduğu anlaşılıyor.

    Yazar Hugh Howey çok disiplinli bir adam. O kadar fazla karakteri, inanılmaz bir sinir sistemi ile birbirine öylesine güzel bağlamış ki, metin su gibi akıyor ve zihninizde adeta şekilsiz bir mermer yontula yontula harika bir heykele dönüşüyor. Howey büyük bir mimar, bir edebiyat duvarcısı o.

    Vardiya’ya gelince. İlk kitap Silo’nun öncesinde neler yaşandığını anlatıyor bizlere. Üç zırdelinin, adları Victor-Erskine-Thurman olan, biri eski asker ve şimdilerde nüfuslu bir Senatör ile iki bilim insanının, dünyanın çivisini nasıl çıkardıklarını ibretle okuyoruz kitapta. Tam 500 yıl sürecek Vardiya’da esas oğlanın adı ise Donald, yakınları Donny de diyorlar ona. Aslında mimarlık eğitimi almış olmasına rağmen çiçeği burnunda bir siyasetçi. Helen adında bir kadınla evli. Çocukları yok ancak sevimli bir köpekleri var. Donald, Amerikan Temsilciler Meclisi’ne yeni seçilmiş bir üyeyken ve iki yıllık görev süresinin henüz başlamışken, Senatör Thurman’dan önemli bir görev alır. Üniversite eğitimi mimarlık üzerine olduğundan, nükleer bir sızıntı durumunda sığınak olarak kullanılacaklarına inandıkları siloların tasarımcısı olarak çalışmaya başlar. Kolejden eski kız arkadaşı ve de Senatörün kızı olan, bilişim uzmanı güzel Anna ile Donald’ın yakın arkadaşı Temsilci Mick de bu operasyona katılır. Üçü de birbirlerinin yaptıklarından bihaber, 50 silonun inşaatında görev alırlar. Ancak zırdeli Thurman ve kendisi gibi paranoyak iki bilim insanı, hem kendi ülkelerini hem de tüm dünya vatandaşlarını, hiçbir kimsenin aklına dahi gelmeyecek bir sona, yeni bir başlangıca doğru sürüklerler. O büyük gün geldiğinde, Silo-1, tüm siloların merkez komutası durumunda olacaktır ve diğer silolar –sadece bir iki üst düzey yönetici hariç- birbirlerinden bihaber yeni yaşantılarına uyanacaklardır.

    Çok fazla spoiler vermek istemiyorum. Vardiya’da insanın zihnini karıştıracak çok fazla şey var. İlkine göre kurgu çok daha karmaşık. İlkinde konu Silo-18 ve Silo-17’de geçiyordu. Ancak bu yeni kitapta üç farklı siloda (1-17-18) yaşananlar anlatılıyor ve hikâye ilk kitap Silo’ya çok incelikli bir biçimde bağlanıyor. Bu arada Solo’nun esasında kim olduğunu bu yeni kitapta öğreniyoruz. Unutmadan, kitapta Thurman’dan bahsedildikçe aklıma hep Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkan adayı Donald Trump geldi, ilginç…

    Temiz çeviri, temiz dizgi; harika bir hikâye; müthiş bir kurgu. Howey, içinizde atlarını koşturmak istiyor, ürkek davranmayın, öne doğru bir adım atın ve bu iki kitabı bir an önce edinin. Ve derhal peş peşe okuyun onları. Daha sonra da izlenimlerinizi dostlarınızla paylaşın. Silo ve Vardiya, tapılası distopik iki kitap. Üçüncüsü Toz‘u (Dust) bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 28 Şubat 2016.



    Çeviri ve dizgide zihnime takılanlar:

    Sayfa 261 – …kablosuz katsıklıklar… (Bu bir bilişim terimi, orijinali “odd harmonic”, Türkçe karşılığı ise (ODTÜ Bilişim Sözlüğü); “tek katsıklık” veya “harmonik”. (çevirmenlerin sözcük tercihi)
    Sayfa 265 – …yanaklarında çıkan aftları diliyle yokladı… tdk.org.tr Aft: Ağız ve dudak mukozasında görülen küçük, içi grimsi sıvıyla dolu ağrılı yara veya şişlik. (çevirmenlerin sözcük tercihi)
    Sayfa 407 – Bunu unutmaya meyyaldi… tdk.org.tr Meyyal: Çok istekli, düşkün; eğilen, meyleden. (çevirmenlerin sözcük tercihi)
    Sayfa 441 – …her türlü mücazatı dikte eden… tdk.org.tr Mücazat: İşlenen bir suçtan ötürü ceza verme. (çevirmenlerin sözcük tercihi)
    Rasim’le, zihnime takılan bir sözcük hakkında konuştuk. Vardiya’da çok gözüme batmıştı bu sözcük, değişik şekillerde de yazılmış: “Mndliyle, mndlini, mendli, mndle, mendlle, vb.” Tamam, bu sözcüğün bir tür mendil olduğu anlaşılıyor, ancak Rasim’e kaynak sözcük nedir diye sorduğumda orijinalinin “chief” sözcüğü olduğunu söyledi. “Handkerchief” in kısaltılmışı. Aslında “kerchief” diye de bir sözcük var ve anlamı “atkı, fular, vb.” Peki, bu mendil ne işe yarıyor derseniz; siloda bir tür kast yapısı var ve insanlar bunları ait oldukları gruba göre farklı renklerde takıyorlar. Kanımca “fular” çok daha güzel otururdu çeviri metnine. Neticede çevirmen tercihi diyeceğim ancak çok göze batıyor, insanda dizgi hatası izlenimi uyandırıyor. Ben olsam ikinci baskıda tamamını değiştirirdim. Bir listesini vermek gerekirse: Sayfa 172-176-177-187-224-230-249(3)-250(4)-257-258-279-280(2)-281(2)-282-308.
    Dizgi hatası (sayfa 269): …diğerlerinden hiçbir farkı olamayan bir kapının… (olmayan)
    Dizgi hatası (sayfa 350): …o kıyafetlerden biriyle hareket etmeninin zorluğunu… (etmenin)



    Kitapların Künyeleri:

    Silo / Wool Serisi 1. Kitap
    Hugh Howey
    MONOKL YAYINLARI
    Çevirmen: Mehmet Rasim Emirosmanoğlu
    Çevirmen: Gökhan Sarı
    Yayın Tarihi 2014-03-10
    Orjinal Adı Wool / Silo
    ISBN 6055159115
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Sayfa Sayısı 520
    Kitap » Edebiyat » Bilimkurgu-Fantazya
    Kitap » Orijinal Dil » İngilizce

    Vardiya / Wool Serisi 2. Kitap
    Hugh Howey
    MONOKL YAYINLARI
    Çevirmen: Mehmet Rasim Emirosmanoğlu
    Çevirmen: M. İhsan Tatari
    Yayın Tarihi 2015-11-19
    Orjinal Adı Wool / Shift
    ISBN 6055159320
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Sayfa Sayısı 508
    Kitap » Edebiyat » Bilimkurgu-Fantazya
    Kitap » Orijinal Dil » İngilizce
  • Bu kitap, 19.yüzyıl ile 20.yüzyılın başlarında Orta Asyalı (Afgan, Özbek, Hint ile o bölgede yaşayan diğer Müslüman haklar)
    hacıların, kutsal topraklara ziyaretleri; ziyaret güzergahları ve tekke kültürüne bakış açılarını inceleniyor.
    Hacıların Orta Asya ve Hint yarımadasından çeşitli yollarla Kudüs, Mekke, Medine'ye ulaşmaları; yol boyunca yaşadıkları ve hacıların barınma ve iaşe ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan Afgan, Özbek, Hint tekkelerin yapısı ve işleyişi anlatılıyor.

    'Yılda sadece bir kez düzenlenen kitlesel hareket' o zamandan bu zamana kadar artarak devam ediyor. O zaman
    diliminde insanların ne gibi zor şartlar altında hac ziyareti yapmalarıyla bugünkü koşullar arasındaki farkı düşünmekte fayda var.

    Maddi anlamda bir şey beklemeden sadece dini maneviyatla yoğrulmuş bazı kişiler de diğer hacılara yardımcı olmak anlamında hac yolu üzerinde çeşitli tekkeler kurmuşlar. Yardımlaşma, dayanışma halinde olan insanlar birlikte zikir ayinleri düzenliyor; Çağatay Türkçesi, Farsça, Arapça, Hintçe gibi kendi dillerinde mistik ritueller yapıp hemşehrileriyle sohbet imkanı sahip oluyorlardı.

    Bu tekkelerde hac yolculuğunda esas amaç Mekke ve Medine'ye ulaşmak olsa da kutsal görülen Kudüs'e de mutlaka uğranılırdı.

    İstanbul, Şam, Mekke arasında yayılmış bulunan Özbek, Afgan ve Hint sufi tekkelerin Orta Asya, Hint, Osmanlı İmparatorluğu arasında Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinsel, siyasi alışverişte oynadıkları rolü de ele almakta. Özellikle Özbek, Afgan ve Hint tekkeleri işleniyor.

    Ayrıca sufi şeyhlerin niçin hacca giderken kutsal şehirlerde konaklayan hacılarla ilgilendiler; tekkeleri niçin ruhani merkez yanında han haline getirdikleri kitabın sayfaları arasında okuyucuyu bekliyor.

    Hem İstanbul hem de hac güzergahında neden Hintli tekkelerin çok olduğu; İstanbul'da Hintli cemaatin olmamasına rağmen Hint tekkelerin yer alması ilginç bir durum oluşturuyor.

    Fakir ve zengin Hintli hacıların durumu da çeşitli kaynaklardan toplanan bilgiler ve Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden de açıklanıyor.

    Kalenderiye mensupları ise diğer bazı cemaatler tarafından muhalif hatta din dışı görülmelerine rağmen nevi şahsına münhasir eylemleriyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca İstanbul'da rastlanan dervişlerin büyük çoğunluğunun Osmanlı tebası olmaması ve çoğunun Hindistan ve civar yerlerden gelmeleri de bir başka ilginç durumu oluşturur.

    Kitabın 'sonuç (s.150)' kısmında '1924'ten sonra başa geçen Vehhabi devletiyle birlikte; sufi tekkelerin ve türbe ziyaretlerin yasaklandığı, şeyhlerin kaçmak zorunda kaldıkları ve çok sayıda türbenin yıkıldığı bilgisi veriliyor. Daha sonra 'Kemalist' hükümetin tüm tekke ve türbeleri yasaklaması ard arda geliyor.


    Kitabın 2002 yılında Hayfa Üniversitesi'nde sunulan tebliğin geliştirilmiş hali olması, sanki biraz daha genişletilmeyi de
    gerektiriyor gibi düşündürüyor insanı. Kitabın giriş kısmında tekke nedir? ne değildir? islam'da yeri varsa önemi gibi bilgiler eklenebilirdi.

    Aynı şekilde şeyh, mürit, tarikat vb çeşitli kavramlarda açıklanabilirdi. Kitabın dili sade. Ayrıca araştırma yapacaklara geniş 'kaynakça' sunuyor.

    Kitabın üniversitede bir anma töreninde yapılan konuşmanın biraz genişletilmiş hali olması bazı kavramların ya da yargıların
    tam olarak açıklanmamasını doğuruyor. Örneğin, Vehhabi ve Kemalist yönetimlerin aynı siyasi, dini düşünceye sahip olmamakla birlikte ortak nokta 'tekkelerin kapatılması' bu iki rejimin ortak değil sadece benzer kararlar alması olarak düşünülebilir. Ama yazar bu kısmı kısa geçtiğinden yani sebep-sonuç ilişkisi kurmadığından (kitabın kapsamı büyüyecek) ben sadece 'benzer' karar olarak görebilirim. Ayrıca 'vehhabi', 'kemalist' gibi kavramlar da açıklanabilseydi sadece Türk okuyucu için değil başka dillerde okuyan kişiler içinde faydalı olabilirdi.

    1925 yılında Türkiye'de tekke ve zaviyelerin kapatılmasındaki amaç, halkın bilgisiz, iyiniyet ya da cahilliğinden istifade edip bundan çıkar sağlayacakların önüne geçmek. Bırakın 1925'i günümüzde bile hala buralardan medet uman kişiler yok mu? Tekkelerin kapatılması bir zaruret doğuruyordu. Atatürk'ün
    30 Ağustos 1925 tarihli Kastamonu söyleminde belirttiği gibi: "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru hakiki tarikat medeniyet tarikatı" sözüyle yeni rejimin
    yolunu kalın çizgilerle çizmiştir. Ama daha sonra kanunda yapılan bazı değişikliklerle bazı türbelerin açılmasına olanak sağlanmıştır.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Bu kitabı 3-5 Mayıs 2012 tarihinde notlar alarak okudum. 1 Kasım 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim. Elimin altında bulunuyordu, herkes faydalansın diye arşivimden çıkarıp yazıya döküp ekledim. https://resmim.net/f/2Ldt7I.jpg

    + Birinci Basım Nisan 2012

    + Ayrıca Thierry Zarcone'nin yazdığı İslamda Sır ve Gizli Cemiyetler kitabı da okunabilecek en iyi 'sır, gizem, mistik, gizli cemiyet, masonluk' gibi çok sayıda bilgiyi ve belki de ilk defa duyacağız bilgilerle harmanlayan ve kullandığı kaynaklar bakımından da oldukça iyi bir kitaptır. Onu da o tarihte alıp okudum ama onda bir ama var. Bilgi, içerik yönünden olmasa bile mizanpaj olarak ve ayrıca resim/yazı kullanımı, bazı kavramların çeviri olarak tam olmaması yüzünden
    okunurken sıkıntı yaşatabilir. Bu kitabı keşke başka bir yayınevi (ama bu mizanpajı örnek almadan sıfırdan yapacak) bassa da onu da okusak.
    O kitabın notları da var onu da bir ara siteye yüklerim diyerek kendime ait notları bitiriyorum. Şu an da piyasa da bulacağız çoğu 'mistik, gizli cemiyet, masonik' temalı kitapların çoğu kopyala yapıştır mantığıyla ve kaynaksız olarak verilirken, bu kitap kaynağın kaynağına inerek kavramları konuyla harmanlayıp bizlere sunuyor.
  • Henüz yarıda olmama rağmen çeviri beni çok rahatsız etmeye ve bırakmaya itiyor kitabı. Çevirmenin kitaba duygu katmasınin yanlış olduğunu düşünüyorum ama çeviri bir kitapta Allah'a ısmarladık, Allah'a emanet, evetledi gibi cümleler gormek komik ve yersiz kaçmış. Kitaba gelince de kendi içinde acıları olan, çevreye sürekli emirler veren, hergün başka kadınla iken bir anda aşık olup kediye dönüşen, kaba ve düşüncesiz erkek modelleri hem itici hem de artık çok sıradan olmaya başladı. Üstelik buna karşılık kadının sakar, güçsüz ve fakır oluşu, adam tarafından ezilişi fazla cinsiyetçi bir yaklaşım olmuş. Kitap orta dereceli bir aşk romanı ve Türk dizilerinden hiç bir farkı yok. Grinin elli tonu ile kıyaslanması da çok yanlış. Erkek ve kadın tiplemeleri her ne kadar benzese de konu alakasız duruyor.
  • Öncelikle, Levent Cinemre ağabeyimin ellerinden öperim. Böyle güzel bir çeviri olamaz yahu. Kitabın konusuna ve işlediği olaylara bakarsak, başlarda yazarın kurduğu sürükleyici şeyler var. Ardından gelen olaylar ise neredeyse Jack LONDON'ın hayatını anlatır nitelikte. Müthiş bir kitap, insanı neden yaşıyorum ki diye sorgulatıyor. Farklı yerlerde farklı olaylar nüksetti bunu yazarımızın ruh hâline bağlıyorum. Mazbut bir aşk öyküsünü, sadece Hindistan'da olduğuna inandırılmak zorunda kaldığımız "sınıflar arası farkı"ı konu alan sonunda, sizin nutkunuzu uçuklatacak kadar farklı bir şekilde biten bir değerli romandır. Romanı bitirdikten sonra toplumun ne kadar pis, ne kadar iğrenç olduğunu düşünerek geçirmiştim birkaç hafta.
  • Asıl isminin birebir çevirisi “Zavallı, Yoksul İnsanlar” olan kitabı yirmi üç yaşında yazmış olması hayret vericidir benim için. Son dönemlerde her ne kadar genç yaşında yazarlarımızın ortaya çıkmış olsa da yazdıkları şeylerin edebi yönü veya verdikleri mesaj ortada. Oysa Dostoyevski’nin bu yaşında böyle bir eser çıkarmış olması farkı ortaya koymaktadır. Zaten onun ilk kitabı İnsancıklar’ı okuyan yayımcı Nekrasov’un okur okumaz kapısına dayanıp “Yeni Gogol doğdu” demesi etkilendiğinin açık bir göstergesi olmuştur. Dostoyevski geçimini çeviri ile sağlıyor dolayısıyla yoksulluk içinde yaşıyor olması bir yaşlı gibi düşündürmüştür onu.
    Kitabın içeriğine gelirsek yoksul bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplar üzerinden insanların zavallı halleri anlatılmaktadır. Devushkin iyi kalpli, yalnız ve yaşlı bir adamdır. Kitap boyunca yoksulluk içinde yaşamasına rağmen sevdiği insan için elinden geleni yapar,arada hediyeler alır. Hatta çoğu zaman insanların önünde küçük duruma düşer.
    Varvara’nın da durumu farklı değildir .Özellikle trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile yaşadığı duygular, bulunduğu durumu anlamak için yeterlidir.Genç yaşında babasını, Pekrovski’yi ve annesini kaybetmiştir.
    Devushkin’nin Varvaraya yazarken, ziyaretine giderken veya zevkleri için para harcarken diğer insanların gözünde küçük düşmesini önemsemesi başkası ne der kaygımızın yeni olmadığını ve hala devam ettiğinin göstergesidir.
    Kitabın sade,akıcı ve anlaşılır dili sayesinde anlatılan yoksulluğu birebir yaşıyorsunuz. Karakterlerin maddi nedenlerden dolayı yaşadıkları zavallı durumları okudukça halimize şükredip onlara hepimiz acıdık. Aynı durumların modern halini yaşadığımız halde neden acıdık peki? Yoksa öyle olmadığımızı mı düşünüyoruz?