• 90'lı yıllar. Ortaokula gidiyorum o dönem, sanırım şimdi 7. Sınıf diyorlar. Neyse efendim, bulunduğum ilin merkez kütüphanesine üyeyim, kart gibi bişey çıkarttırmıştım, onunla ödünç kitap alıyorum okuyorum. Bir gün eve taahhütlü falan bir posta geldi benim adıma. Zarftan çıkan belgeye göre: Aylar öncesinden okuyup iade ettiğim İnce Memed isimli eseri iade etmediğim, hakkımda yasal işlem yapılacağı ve belli bir miktar ceza ödemem gerektiği yazıyor. Tabi şaşırıyorum, canım da sıkılıyor bu duruma. Öbür gün otobüse atlayıp soluğu kütüphanenin idaresinde alıyorum. Göbekli ve mütemadiyyen çay höpürdeten adam -sanırım memur diyorlar kendisine- kitabı iade ettiğim konusunda şüphe ediyor. Ne yapmak lazım diyorum, kitabın kütüphane no'sunu bir kağıda yazıyor, bir de teslim defteri gibi bir şey çıkarıyor; kitabı külliye gibi kütüphanede bulmam gerektiğini buyuruyor!

    Tabi o zaman çocuğum, bir şey diyemiyorum. Çayını höpürdeten adamın değme keyfini de kaçırmamak adına kütüphanede kitabı arıyorum. Bulamıyorum. Sonra teslim defterlerine bakmaya başlıyorum. Bu arada çay höpürteden adam da benimle ilgilenmiyor, habire çaylıyorlar arkadaşı, ben de onun işini yapıyorum... Neyse efendim, teslim defterlerinde kitabı iade ettiğim ve imza attığım kısmı şak diye buluyorum. İade ettiğim tarihin akabinde de kitabı başka bir kurban, pardon okur! almış görünüyor. Seviniyorum tabi. Kitabı iade ettiğimi, hırsız olmadığımı ispatlamış bulunuyorum. Defteri çay höpürdeten varlığa gösteriyorum. Hööö diyor :) Yanlışlık olmuşmuş. Neyse bu, yazı yazıyor falan. Tamam git! Diyor.
    Ben ise bir işimin daha olduğunu söylüyorum. Bir de kütüphane kartımı iptal ettireceğim! Ona da tamam diyor. Bir kaç işlem, sonra eve doğru yol alıyorum.

    Yaklaşık bir yıl kitap bulmakta zorluk yaşıyorum. Şimdiki gibi kitaplara ulaşım kolay değil. Kitapçı az, kitap daha da az. Malesef fiyatlar da el yakıyor, param zaten yok. Mecburen o dönem ailemden ve çevremdenden üniversite de sözel bölüm okuyanların, -o yaşıma göre ağır kaçan- kitaplarını alıp okuyorum. Freud falan, Arkeoloji, paleontropoloji bilmem ne :)

    Sonra güzel şeyler oluyor. Komşumuz olan bir hanımefendi, oğlunu yanına, bizim apartmana getirtiyor. Oğlu da üniversite de kütüphane müdürü :) Bak sen.

    Binaya taşınır taşınmaz, hemen Müdür Beyle dialoğa giriyorum. Her fırsatta gülümsemeler, afacanlıklar...
    Sonuç olarak; bize misafir oldukları bir gün, Müdürden ansızın gelen kitap okuyor musun sorusuna destan gibi cevap vermemin katkısı, şiddetli yalakalıklarım ve adamın da iyi birisi olması neticesinde; beklenen ve özlenen soru geliyor:
    "Bizim kütüphaneyi kullanmak ister misin?"
    Nikah masasında yeni evlenen çılgın damadın heyecanıyla: Evett! Demiyorum tabi.
    "Hı hı olur, iyi olur" diyoruz çocuk mahçupluğuyla. Zaten üniversitenin havuzunu da kullanıyodum, o da ayrı bir hikaye konusudur :)

    Neyse efendim, kütüphaneyi kullanmaya başlıyorum... Üniversite otobüsleriyle gidip geliyorum her gün. O zamanlar Tıp Fakültesine ait koca bir kat vardı -şimdi tüm kütüphane Tıp Bölümüne ait sanırım- oraya bile çıkıyorum. Uzun bir süre kütüphaneden ödünç kitap alamadım. Bu hak üniversite öğrencilerine hastı. Olsundu, kitaplarla haşır neşir olmak, kütüphane içerisinde de olsa okumak güzeldi. Her gün sabah evden çıkar, çocuk halimle akşam geç saatlerde eve dönerdim. O zamanlar sokaklar çocuklar için tehlikeli değildi. İnsanlar birbirlerine güvenirdi...

    Bu kütüphane maceram da ben üniversite kazanana kadar devam etmiştir. Bugün artık her türlü kaynak internet sayesinde elimizin altında olsa da, eskisi gibi kitap bulmak zor olmasa da, o tozlu rafların arasında, kağıt kokusu içinde yaşadığım çocukluk günlerim, bugünkünden çok daha güzel gelir...

    Bu da böyle bir anımdır :)
    Zahmet edip okuyan herkese teşekkür ederim.
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • ÜzmüşLer çocuğu, diğer çocukar. Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun demişLer. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Sonuçta hepsi çocuk işte. Kırmışlar yavrucağın kalbini. Çocukların güzel yanıdır gönülleri, kırılsa da çok, hemen toparlanmaya meyillidir. Yetişkinlere benzemez, kin gütmezler.

    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dâhil olur musun Kabul etti seve seve.

    Pis ülke oyunu oynattım çocukara bir gün. Türetilmiş uydurma bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada kötü koku spreyi sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.

    Pür dikkat kapıya bakıyor hepsi. Yepyeni sıfır çöpçü kıyafetleri, süpürgesi ve faraşı ile giriyor kahramanımız. ÇocukLar büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorLar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.

    Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereLeri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. ÇocukLarın gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. Çöpçüyüm ben diyor. Siz sabaharı uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. OnLar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir

    Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam

    Nasıl dinliyorlar anlatamam. GözLerini hiç ayırmadan. HeLe oğLu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul.Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.

    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocukLara Allah aşkına
    Gülümseyerek cevap veriyorum. İnsan olmayı öğretiyoruz..

    Naim Ünver
  • Sevin bir birinizi!

    Bugün bayağı savaş verdik, ne dersiniz ?

    Düşünüyorum da ;

    - Oyuna gelsek - hani Mesela diyorum, Biri ben "adam gibi adam'ım" dese.. diğeri, Asıl "adam" benim dese...

    Biri dese ki ben bu ülkeyi iyi yönetirim.. diğeri dese ki ben Şafii, diğeri ben Hanefi, bir diğeri dese ki...
    Dese ki'ler bitmez !

    " Peygamber Efendimiz'in Hayat'ı " kocaman bir örnek'ti insan olabilmek için, ve de yaşayabilmek.. az yanımızda Mevlana. Vardı kendini sevdiren.. ve de bir "mesnevisi'nden" yola çıkarak dünya'ya 80 milyondan fazla "Simyacı'yı" satan...

    Hanginiz Lazllığınizdan, Kürtlüğünüzden, Türklüğünüzden, Cerkezlik.. vs. Ne kadar eminsiniz..?

    Hani Hz.Adem ile Hz.Havva.. ? Hani sizin bir ırk'ınız vardı? Noldu?

    Size ahirette Hanife'yi ya da Türk'müydün? -diye sual mi edecekler...

    Bugün yine savaşı kaybettiniz! Bende kaybettim :) sizde Kaybettiniz :)

    Bizler burada bile çatışırken, orada oyun çeviren'ler ellerini sürmeden yine bir gün daha başarılı oldular 😊

    Garip değil mi?

    Çanakkale,
    Malazgirt,
    Bolu,
    Antep,
    Adıyaman,
    Izmir,
    Iğdır,
    Edirne...

    1895 - 1906 . Kaç bin insan katledildi biliyormusunuz ?

    Birbirinizi dökmeyin, incitmeyin, kırmayın..

    Bakın; Peygamber Efendimizden yine bir hayat ve yaşam örneği. "Guvenilerek Peygamber'e emanet birakanlar, bir gece Peygamber Efendimize pusu attılar. Lakin Peygamber Efendimizin dostları, oradan uzaklaştırdılar ve Hz. Ali'yi bıraktılar. (Emanet edip güvenecek kadar boyun eğen insanlar, onu öldürmeye kalktılar, yine de Peygamber Efendimiz Allah kulu'dur diyerek susmuştur, incitmemiş, kırmamıştırda)

    Herkes bir görev üstlenir bu dünya da..
    Bende melek, Peygamber değilim haliyle... sizde değilsiniz, haliyle.

    Sokağın başında var örneklerimiz.. aile içinde, televizyonlarda, burada da vs.

    Bu ülkede ve de diger dünya ülkelerinde de bu böyledir. Birilerinin ismi kullanılarak, islerini hallettirirler 😊

    En basit örnek; Biri fatura yatırmak için siradayken önüne geçerseniz, veyahutta birisi sabah poğaça, simitnalirken, önüne geçerseniz (kul hakkına girersiniz) iki dakika içinde dünya koşuşturması içinde bir ömür yanmaya değer mi?

    - "Şurada şu yazıyı üşenmeden okuyan sen " diyorum çok seviliyorsunuz... nasıl ki samimiyetinde bu yazıyı okuyorsaniz, bende tüm samimiyetimle ve de sevgimi katarak yazıyorum. - - -


    Ne Peygamber'e gönül verenler ne Atatürk'e gönül verenler ne Recep Tayyip Erdoğan'a gönül verenler, ne insanlığa gönül verenler, ne de Vatan'a gönül veren bizler; hiç birbirimize suç atmadan susalım bence...
    Neden diyeceksiniz?
    Beceremiyoruz!

    Bakıniz Dünya nüfusunda ki Hristiyan Yahudi ve de Müslüman nufusa.. Müsmüman eğer görevini yapabilseydi hakkı ile, 1.5 milyar mı olurdu Müslüman Nufusa ! Neden Hırıstiyan'lar 4.5 milyar.. ?

    Peki ya Atatürkçüler , neden sevdiremediniz Ata'mızı ?

    Demek ki ne imiş,
    Beceremiyoruz...

    (Ben Müslümanım demek, herkesi Müslüman edebilmek değil, birine kelime-i şehadet getirmeli ki, laf ettiğin dil hakkını alabilsin.)

    Ama olacak. Herkes bir birini mutlak bir gün bulacak; önce oturup dinliyecek konuşanı sonra konuşma zamanı geldi mi konuşacak. İlle de saygı!

    "Kimse hiç bir zaman kafaya silah dayayarak istediğini alamaz!"

    "Kaleminizi iyi kullanın, başında her zaman sevgi olmalı ve de sonunda.. dilde telafuz sevgili olmalı..."

    "Laf atan dil'ine hakkını vermelisin!"

    Ben buraya gelene kadar (1000kitap) gercekten çok cahilce davrandım, belki yaşadım ya da yanlış gördüm; hayatı, insanları, doğayı, hayvanları. Şimdi daha farkli bakıyorum; içten, sıcak, samimi...
    Yazı paylaşan butün arkadaşlara teşekkür ederim, bakmayı, görmeyi okumayı, sevmeyi; çarparak yaşamaya basladım...

    Birbirinizi çok sevin olur mu?
    Düşünceleriyle, onları anlamaya çalışın, dilleri ile, gönül verdikleri ile...
    Gidecek başka bir ülkeniz yok! Tabii varsa bilemem...

    Sevgi ve saygılarıma hoş kalın. Güzel insanlar...
  • Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas… Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyükannesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksı
    Cahit Sıtkı, büyükannesinden dinlediği ve etkilendiği bu masalı hiç unutmamıştır. Olayın devamını gazetedeki yazısında şöyle anlatır şairimiz: “Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğlu Abbas ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: “Acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.”Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert, yiğit biri selam çakıp, “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der. Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçer:
    -Nerelisin?
    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
    -Sen benim emir erim olur musun?
    -Sen bilir komutan!
    Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şairimiz, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfeder. Akşamları rakı sofrasını kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas komutanına. Aralarındaki duygu bağları iyice güçlenir. Yıldızlı bir yaz gecesinin bir keyif sofrasında, çakır keyif Cahit Sıtkı’nın aklına önce İstanbul, sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer.
    -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?
    -Bilir komutan.
    -Orada bir Beşiktaş var bilir misin?
    -Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
    -Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
    -Elbet komutan!
    Bu arada şairin “Bu meltemli geceler/Su sesi, ay ışığı/Uzayan türküleri/Cırcır böceklerinin,
    Bu cümbüş, bu muhabbet/Bu tatlı uykusuzluk/Hep senin şerefine/Esmer güzeli yârim…” dediği
    Beşiktaşlı sevgiliden de bahsedelim: Cahit Sıtkı’nın “Beşiktaşlı sevgili” dediği, şiirindeki sevgilinin de yazdığı aşk mektupları gibi hayali olduğu söylenir. Ancak Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra ‘Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır. 2004 yılında 93 yaşında hayata gözlerini yuman, anne tarafından şairin akrabası olan Vedat Günyol’un anlattığına göreyse Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgili meğerse kendisinin kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş… Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş. Biz tekrar Cahit Sıtkı ile Abbas’a dönelim, o keyif akşamının ertesi güne… Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar:
    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
    -Ben İstanbul’a gidecek komutan!
    -Ne yapacaksın sen İstanbul’da?
    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek! Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı. Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır. Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur yine ve Abbas’ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker!
    Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana.

    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…
  • Tıpkı Romanlardaki gibi İşçiler ekmeklerini biraz daha büyütebilmek için sendikalaşıyor ve "klasik " şerefsiz patron " tavrı işten atılıyor ama işçiler yılmıyor pes etmiyor tıpkı okudugumuz romanlardaki gibi yazı-röportaj biraz uzun ama ...


    Röportaj | TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri Direnişlerini sürdürüyor
    in Featured, GÜNCEL / on 7 Eylül 2018 at 11:28 /


    Muğla, Marmaris, Fethiye, Bodrum, Milas ve mobil istasyonlarında çalışan işçiler çalışma koşulları kötülüğü ve ekonomik sıkıntılarının bir türlü çözümlenmemesi sonucu Nakliyat-İş Sendikası’na üye olur. Sendikanın üye yaptığının ve çoğunluğu sağladığını öğrenen sendika düşmanı işveren, önce işçileri tehdit ve rüşvet ile istifaya zorlar. İşçiler geri adım atmayınca çoğunluğu Muğla İstasyonu’ndan olmak üzere içlerinde çalışma süreleri bir ay ile on yılı bulan on sekiz işçiyi çıkarır.

    İşçiler sendikanın öncülüğünde istasyon önünde direnişe başlarlar. Halkın Kurtuluşu Yolu Gazetesi olarak TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri ve Nakliyat-İş Eskişehir-Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik ile görüştük.

    Anıl Yetimoğlu: Ben yirmi sekiz yaşındayım. On yıldır araç muayene istasyonunda çalışıyorum. TÜVTÜRK isim hakkını satarak bu işi taşerona havale etmiştir.

    Bu bölgede önceleri Mehmet Ağar’ın şirketi vardı. Sonra onlar gitti, başka işverenler geldi, gitti. Biz hep çalıştık. Bu şirket Muğla bölgesi dışında Kırıkkale, Maraş, Urfa bölgelerinin de araç muayene işini almış durumda. Muğla merkez, Marmaris, Fethiye, Milas ve mobil olmak üzere beş şubeyiz.

    İş her zaman yoğun olmakla beraber personel sayımız hep yetersizdir. Günde on, on iki saat çalışmak durumundayız. Fazla mesai ücretini hiç görmedim. Benim 45 günlük senelik iznim duruyor. Kullanamadım. Burası Muğla’ya 10 kilometrelik yol. Yol paramız yok. Yemek çıkmıyor. Sodexo şirketinin kartını veriyorlar. Burası şehir dışı yiyecek, kullanacak yer yok. Mecbur bakkala markete zararına kırdırıyoruz. Sıkıntılarımızı dile getirdiğimizde; idare edin, zor durumdayız, gibi sözler duyarken, ısrarlarımız artınca; dışarısı işsiz dolu, isteyen çalışır, gibi cevaplarla karşılaşır olduk.

    Bunun böyle gitmeyeceğini gören bazı arkadaşlar işi bırakıp gitti. Bizler bu sıkıntıları ancak sendikalı olursak çözebileceğimizi aramızda zaten konuşuyorduk. Sonunda medyadan, diğer şubelerden soruşturarak Nakliyat-İş Sendikası’nda örgütlenmeye karar verdik.

    Üyelik safhasında patronun kulağına gidiyor. Birkaç kere bizimle toplantı yaptı. Sendikaya karşı olduğunu, sendikaya üye olanı atacağını açıkça ifade etti. Şimdi sendika bizim anayasal hakkımız. Böyle konuşamaması dahi gerekiyor. Biz sendikayla irtibatlı olarak üyelik işlemlerimizi tamamladık. Bakanlıktan yazı geliyor. Sendika yetkiyi almış. Patron önce biz üç arkadaşı çağırdı. Sendikalı olup olmadığımızı sordu. Biz de; bu yasal hakkımız. Olup olmadığımızı sorma hakkınız yok, deyince e-devlet şifrelerimizi istedi, oradan üye olup olmadığımızı görmek istedi. İstifa etmemizi istedi. Vaatlerde bulundu. Artık biz sendikalı olmuşuz, tabiî reddettik. Çıkışımızı yaptılar. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da çıkışları yapıldı. Hatta üç arkadaşımızın çıkışı bayram öncesine denk geliyor. Bu kadar insafsızlar.

    Ali Rıza Başkan, Ali Başkan geldiler. Avukatlar geldiler. Karar verdik Direnişe başladık. On beş gün önce burada bir basın açıklaması yaptık. Siyasi partilere gittik, diğer sendikalara gittik. Muğla vekillerimiz ilgi gösterdiler. Tabiî hiç ilgilenmeyenler de var. İşçi, emekçi dostu olan herkesin, her kurumun desteğini bekliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi 3 Eylül günü de Muğla’da bir basın açıklaması yapacağız.

    Burcu Karaova: 28 yaşında, üç çocuk annesiyim. Buranın on yıllık çalışanıyım. Arkadaşım sorunların büyük kısmını anlattı. Ben bir anne olarak mesela iş yoğunluğundan doğum iznine vaktinde çıkamadım. Kullanamadığım dört yıllık yani 70 günlük senelik iznim var (15-15-20-20). Örneğin yemeğe oturuyoruz. Yarısında kalkıyorsunuz veya on-on beş dakikada yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani iş çok para az…

    Sendikalı olduk. Patron öğrenince burası hep yetkililerle doldu. Avukatı, muhasebecisi bir sürü insan. Odaya çağırdılar. Baktım masanın üstünde bir tabanca, bana sendikalı olup olmadığımı soruyorlar. Benden e-devletimi açmamı istediler. Sendikadan istifa etmem istendi. Tehdit edildim. Açmayınca şifremi bu sefer çıkışımı verdiler. Hakkımı kimseye yedirmem. Direnişe başladık. Kazanana kadar buradayız.

    Sultan Türk: Ben 43 yaşındayım. On yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hizmetli olarak buradayım. Benden iş isteniyor, iyi güzel de iş aletle olur. Malzeme yok. Personelle araç sahipleri aynı lavaboları kullanıyorlar. Malzeme olmayınca hijyen de olmuyor. Af edersiniz tuvalet kâğıdı yok. Patron yaprak kullansınlar bile dedi. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Sendikalı oldum çünkü artık bizim de sözümüz dinlensin istiyorum. İnsanca yaşamak, bunun için de uygun ücreti almak istiyorum. Sendika gelince patron benden de e-devlet şifremi istedi. Vermedim. İşten çıkardı. Hakkımızı almak için direnişe başladık. Kazanana kadar da buradayım.

    Yalçın Acar: Ben 38 yaşındayım. On yıllık çalışanım. Bu iş için evimi taşıdım. Başlangıçta şartlar daha iyiydi. Şirket değişince şartlar kötüleşti. Kullanılan ekipmandan iş kıyafetlerine kadar bozulma içinde. Kışın ortasında kış kıyafetleri, yazın ortasında yazlıklar geliyor. O vakte kadar kâh donuyoruz, kâh yanıyoruz. İş için ayakkabıyı kaç kere kendi cebimden aldım.

    Arkadaşlarımın da belirttiği gibi şartlarımızı düzeltmek için anayasal hakkımızı kullandık. Patron yasa tanımıyor. Sendika için bakanlık yazısı gelince rüşvet teklifi yaptı. Para teklif etti. Kimlerin sendikalı olduklarını sordu. İstediği cevabı alamayınca işten çıkardı. Şu anda eksik elemanla çalışıyorlar. Hatta il dışındaki istasyonlardan takviye getirdiler. Yine yetemiyorlar. Hatta işten çıkardıktan sonra iki gün yine çalışmaya devam ettim. İşten çıkarılmışım, çalışıyorum. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Çalışma şartlarından, sorunlardan bunalmıştık. Şimdi biz rahatız. Artık onlar düşünecek. Yanımızda sendikamız var, avukatlarımız var. Adaletsizlik bitecek. Sendikamızla beraber işimize geri döneceğiz. Haklıyız, kazanacağımıza inancım tam. Biz buradayız, tehditler bize sökmez.

    Zeki Çerçi: Ben de buranın on yıllık çalışanıyım. Buraya öyle sokaktan adam toplayıp çalıştıramazsınız. Ben yüksek okul mezunuyum. Teknikerlerin en az meslek lisesi çıkışlı olması gerekiyor. Ayrıca bir de sınav var. İstanbul yapıyor sınavı, geçerseniz kursa görüp başlıyorsunuz.

    Şimdi nitelikli işçiye, bir de on yıllık kıdemi varsa verdiğiniz 1800 lira para. Ayıptır.

    Bazı arkadaşlar mobil istasyonda çalışıyoruz. Sabah sekizde çalışma bölgesinde olmanız lazım. Sabah dört-beş gibi yola çıktığımız oluyor. Geri dönüşü de var. Çalıştığımız yer yazın yanıyor, kışın yağmur çamur. Verdikleri fazladan otuz lira bunun yarısı yemek parası. Gecenin bir vakti eve dönüyorsun. Yorgunluk, açlık bir yandan…

    Sendikalı olduk, işten çıkardılar. Biz de işe iade davamızı açtık. Patron bu yükün altına giremez. İşimize döneceğiz. Sendikamız yanımızda. Eşimiz dostumuz hep bizi destekliyor. Muğlalı hemşerilerimiz de olaydan haberdar. Duymayanlara da duyuracağız. Görüyorsunuz kuyruğu. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Dışarıdan getirme adamlarla bu iş ona göre olur. Biz burada her gün en az yüz elli araç muayene ediyorduk. Biz direneceğiz ve kazanacağız.

    Nakliyat-İş Eskişehir Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik: DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası olarak, en başından beri İşçi Sınıfı mücadelesini gerçekten hakkıyla veriyoruz. DİSK’in adını, tarihini, mücadele geleneğini yaşatıyoruz. İşkolu ayrımı olmadan, üyelik ayrımı yapmadan, nerede haklı bir sınıf mücadelesi varsa orada varız. Sendikalaşmanın gerilediği, işçi haklarının törpülendiği bu dönemde başta Parababaları olmak üzere sarı sendikacılığa karşı da devrimci sınıf sendikacılığının bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.

    TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu 15 numaralı taşımacılık işkolunda. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Muğla Taşıt Muayene İstasyonunda da örgütlenme çalışması başlattık. Yaptıkları iş bakımından can ve yol güvenliğini sağlayan teknik personeller bu kadar önemli bir iş yaptıkları halde, bunun karşılığını sosyal ve ekonomik anlamda alamamaktaydılar. İnsanca çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücrete sahip olabilmek için bu örgütlenmeye karar verdiler. İşçi arkadaşların bu kararı almasında sendikamızın ülke çapındaki TÜVTÜRK örgütlenmeleri, mücadeleleri, toplusözleşmelerle birlikte şu an yürütülmekte olan Real Market/Uyum Market/Migros Direnişleri de etkili oldu. Nakliyat-İş Sendikası’nın sarı sendikacılığa karşı verdiği mücadele de önemli etkenlerden biridir.

    Çok kısa sürede gerekli yasal çoğunluk sağlanarak bakanlık tespitini aldık. Bunun karşısında işveren silah tehdidi ve baskı ile üyeleri sendikadan istifaya zorladı. Buna karşı direnerek istifa etmeyen on sekiz üyemizi işten atarak sendikadan kurtulabileceğini düşünen işveren bir kez daha yanıldığını gördü.

    Sendika olarak işçilerle beraber gerekli kanuni işlemlerin yanı sıra işyeri önünde Direniş başlattık. Direnişin on beşinci günündeyiz. İşveren bir-iki günlük süreyle Kırıkkale, Maraş ve Urfa’dan adam taşıyarak kamu hizmeti vermeye çalışmaktadır. Halkımızın bununla ilgili güzel bir sözü vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez”. Şu an kamu hizmeti yarım yamalak ve sağlıksız olarak verilmektedir. Haklı olduğumuz davadan kazanıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

    İşçiyiz Haklıyız, Kazanacağız!