• 424 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İngizlicenin hayatımızda bu kadar fazla yer almasindan midir bilmiyorum kitabin adını başta nasil okuyacagimi bilemedim.Pia Meydir, Pia Meytir, Pia Mater..yazildigi gibi okunuyormus.

    Kitap dan diye başlıyor.Hani o bize ogretilen giris gelisme sonuc gibi degil de direkt gelisme kismindan giris yapılmış.Sayfayi fazla cevirdim herhalde diye bir kac kere kontrol ettim.Kontrol etme sebeplerimden biri de sayfalarda paragraf girintilerinin olmamasi.Zamanla alistim ama ilk etapta biraz yadirgadim.

    Kitabin dili inanilmaz akıcı.Doktorlarin yazdığı yazi pek okunmaz ama bu okunuyor, hem de oyle bir okunuyor ki kendini durduramıyor insan.Bazi yerde zorunlu molalar vermek zorunda kaliniyor.Serkan Bey kendine yazar demiyor ama kalemi bu kadar ustaca yonlendirebilmek her baba yigidin harci da değil.

    Nöro roman deyince, oyle antin kuntin bir sürü kelime vardir bi sey anlamam diye düşünebilir insan ama tibbi terimler insani yormadan, strese sokmadan ustaca yedirilmis kitapta.Hatta bazen boyle anlattilar da biz mi anlamadik diyesi gelebiliyor insanin İbrahim Tatlises e selam ederek :) Hani dergilerin sonunda bunları biliyor musunuz diye kısımlar olur bi kac cumlelik, hergun onumuzdeki bir canliyla, mesela karincayla ilgili bir bilgidir ve vay bee deriz ya, bazen hikaye icinden boyle siyrilabiliyor insan.Olayin tibbi kismini düşünüp vay bee deyip bi dusunuyorsun ve yaninda yorende o an kim varsa öğrendiğini hemen paylasma ihtiyacı hissediyorsun.

    Karakterlerin isimlerinin ozel bir anlami var midir bilmiyorum ama klasik isimler degil.Tesla, Galen, Vera, Meryam..bu tip isimleri neden secti açıkçası merak ettim.Akilda kalıcılığı artırmak icin mi siradanliktan uzaklasmak icin mi? Ben olumlu buldum sebep her neyse.Karakterleri kafamda ozellestirdi bu durum.

    Karakterlerin hemen hepsi, garibim Meryam disindakiler, ki o da cok guzel, her konuda aşırı bilgili ve zeki.Yani haddinden fazla zeki ve araştırmacı.Tesla, bas kahramanimiz tip fakultesini yarim birakiyor.Ama sonra ne isle mesgul olduğu hakkinda bir fikrimiz yok.Tesla nin biraz deli dolu bir ablasi var, Meryam.Olaylar Meryam in kocasina ufak bir gözdağı verme fikriyle başlıyor.Kokulara aşırı hassas ve kokularin renklerini görebilen Alef bir köşede hikayeye girmek icin firsat kolluyor.Sagolsun Meryam bir pas veriyor ve Alef sahaya bir çıkıyor ki indirebilene aşkolsun.Bi yerlerde ask oluyor ama o koku Alef ten gelmiyor.Hikaye Meryam i bulmaya calismakla geciyor.

    Bölüm sonlarinda surekli okuyucuya şunu yapsaydı olmayacakti, bunu soyleseydi olaylar farkli gelisecekti tarzinda yönlendirmeler var.Kitap bittikten sonra bazi yerleri dusundum.Olaylar nasıl farkli olabilirdi diye, beni cok etkilemedi o kisimlar.

    Aslinda kitabin her seyinden bahsedilir de en cok konusmak istediğim herhalde finali oldu.Hani çikolata yersin yersin de tam sonu gelir ve en tatli kismidir ya, tam o anda karsi koyamayacagin biri onu ister ve icin burula burula verirsin , işte öyle hissettim.Tam doyamadim gibi, doydum ama tatmin olmadim gibi.Bunu devamı gelecek diye yaptiysa da okuyucu sonunda daha cok sey bilmek istiyor.Cok fazla soru isareti bıraktı.Ejderha Dövmeli Kız serisini bayila bayila okudum.3 kitap da birbiriyle baglantili gibi ama hepsinde de bir final var.O hissi yaşamak mutlu ediyor okuyucuyu.Mevzu hikayenin iyi ya da kötü bitmesi degil, bir tatminsizlik hissi ile kapanmasi.

    Genele baktigimda başarılı buldum kitabı.İnsani fazla zorlamayan, her yerde cikarip okuyabileceginiz ve kitap okumaktan bazen uzaklaştığınızda kondüsyon yapabileceginiz bir kitap.
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • 124 syf.
    ·1 günde
    "Bizim için çok geç. Biz kendimize istediğimiz gibi bir hayat kuramadık. Hayatımızda ne varsa hepsi de sahte, hepsi de yalan. Hiçbiri de bizimle uyuşmuyor"

    Güner Sümer Bozuk Düzen oyununun kapak sayfasına bu satırları yazıyor.. Az okunan, az bilinen bir yazar olduğu için biyografisinden bir bölüm ile başlamak istiyorum. Umarım onu biraz daha okur ve anarız çok fazla olmasına gerek de yok onun da samimiyetsiz kalabalığı pek seveceğini düşünmüyorum..

    "Öykü ve oyun yazarı (Ankara, 1939 – Ankara, 1977). Romancı Adalet Ağaoğlu ablası, oyuncu Sinan Sümer oğludur. Daha lisedeyken Demir Özlü, Ahmet Oktay, Orhan Duru, Demirtaş Ceyhun, Attila İlhan gibi şair ve yazarlarla Mavi dergisi kadrosunda yer aldı. Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini yarım bırakıp Paris’e gitti (1960), orada tiyatro öğrenimi gördü, oyuncu ve yönetmen oldu. 1962’de Arena Tiyatrosu’nda oyunculuğuna başladı. 1964’te Paris’te tanıştığı yazar Tezer Özlü’yle evlendi, Ankara’ya yerleşti. Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda, AST’ta oyuncu ve yönetmen olarak çalıştı. Özlü’den 1967’de ayrıldı. İstanbul Sanat Tiyatrosu’nu kurdu, sinema filmlerinde rol aldı. Gizli Ordu, Mezarsız Ölüler, Yosma, Ayak Bacak Fabrikası, Bozuk Düzen, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Küçük Burjuvalar, Durand Bulvarı, Victor ya da Çocukların İktidarı, Eskici Dükkânı, Sınırdaki Ev adlı oyunları yönetti. 38 yaşında yaşamını yitirdi. Eserlerini Adalet Ağaoğlu toplayarak yeniden yayımladı."

    Bozuk Düzen oyununu 11 Eylül 1961 - 18 Eylül 1962 tarihleri arasında Paris'te kaleme almıştır.

    Oyunumuz iki bölümden oluşuyor ve 12 kişilik bir kadro ile oynanıyor.

    3 Erkek 1 Kız toplamda 4 kardeşin ekseninde dönen oyun depremden sonra evleri yıkılan ve kasabalarını terk edip İstanbul'a göç eden bir ailenin kendi aralarındaki ve ilişki kurdukları insanlar arasında yaşanan hoşnutsuzluk, mutsuzluk ve hayata karşı umutsuzluğun dramından oluşuyor.


    Güner Sümer oyun için şöyle bir açıklama yapar;

    "Biz, düzeni bozuk bir dünyanın, geri kalmış bir toplumunda yaşayan orta sınıf insanları, gözlerimizi umutsuz bir çağa açmıştık, umutsuz bir çağda yaşamımızı sürdürüyoruz. Tek gücümüz belki de bu UMUTSUZLUĞUMUZ. Tek umudumuz kendimizi böylesine içtenlikle kavrayabilmenin verdiği bir direnç. Bu umutsuzluk bizim için yeni bir hümanizma biçimidir. Yeni bir dünyanın yeni insanlar için kurulmasına inandığımız gün savaşımız amansız olur. Bu savaşta iyi bir gelecek söz konusu olursa sadece bizi bu umutsuzluğa düşürenleri yok etmek değil, kendimizi de yok etmenin gerektiği bilincindeyiz. Çünkü bu sevisiz, bu duygusuz, bu yorgun dünyada bizim yitirecek hiçbir şeyimiz kalmadı."


    Bu satırları 58 yıl önce yazmıştı Güner Sümer. Şimdi değişen bir şey var mı? Hala umutsuz bir çağda değil miyiz? Şanslı bir doğum belgesine sahip bireyler dışında kalan herkes bu bozuk düzende kendinden başka yitirecek bir şeyi olmadığının farkında değil mi?


    Oyunun öne çıkan karakterleri üzerinden biraz daha ayrıntılı bakarsak:

    HAKKI en büyük kardeş evin yükü üzerinde iki kardeşi okuyor ailesi için kendini feda etmiş aile reisi konumunda lakin iç dünyasında mutsuzluğunun farkında ve bunu dile getirmekten de çekinmez kız kardeşine söylediği bu cümlelerden bunu daha iyi görebiliriz;

    "Allah kahretsin! Tavşan, biliyorsun ben hayattan tad almayan, her şeyi kendine dert edinen boktan herifin biriyim. Ama kötü bir insan değilim.."

    Hakkı ailesini kontrol altında tutmaya çalıştıkça bir küçük erkek kardeşi Turgut gençliğinin verdiği enerji ile buna karşı duracak ailedeki aykırı kişilik sahibi olduğunu yansıtacak bize, kızlarla dolaşan, bardan bara, maçtan maça koşan fakülteyi boşlayan Turgut içinde bulundukları maddi duruma da sürekli isyan eden kolay yoldan para kazanma peşinde olan ve bunun için illegal işleri bile göze alacak kadar isyankar bir tiptir. Abisi Hakkı'nın yıllardır yerinde saymasını dürüstlüğüne bağlayacak ve bu namussuz çağda kazanabilmek kokuşmuş, bozuk düzene katılmak gerektiğini abisine karşı söylediği şu sözlerle aktaracak bizlere;

    TURGUT: "Söylüyorum işte. Herkes para kazanmanın yolunu biliyor. Bizimse namusumuzdan başka övünecek bir yanımız yok. Aman ne seref. Karaborsa yapmıyorsun, diye karpuz kabuğundan bir madalya taksalardı barî yakana. Sen insanları tanımıyorsun. Mezar taşına; burada karaborsa yapmadığı için açlıktan geberen namuslu budalanın biri yatıyor, diye yazarlar."

    Kız kardeşleri Guzin'e gelirsek. Standart bir ev kızı tipi çizilmiştir lakin ailesine olan uzaklığı onu ketum biri yapmış evlenme yaşı gelip evlendiği vakit eşine karşı hiçbir açılım gösteremeyen en uzak olduğu ama en yakın olmak istediği kardeşlerinin yanında kalmak isteyen ev kızı. Güner Sümer bize Güzin ile Anadolu kızlarına dayatılan basit yazgıyı çok iyi ifade ediyor Güzin eşi ile olan sıkıntısını abisine ifade ederken bize şöyle aktaracak bu basit yazgısını:

    GÜZİN: "Bu iş başından bozuktu zaten ağabey, biliyorsun. Onunla birbirimizi tanıyor muyduk? Hayır. Neden evlendik? Bilmiyorum. Sadece o hâli vakti yerinde biri, ben de evlenme çağı gelmiş, yemek, ütü yapmasını bilen bir kızdım. Hepsi bu. Geldiler istediler Olur mu? Dendi. Olur. Sonra haydi bakalım..."

    Bu kadar basit işte, yaşadığınız çevrede de aynı yazgıya kurban giden kadınları gördüğünüz vakitlerde, kadının neden eğitim konusunda daha fazla desteklemiş olması gereken cins olduğunu anlayabiliriz...


    Son karakterimiz Ömer; en küçük kardeş lakabı "Profesör" dış dünyaya kapılarını kapatmış sürekli kitap okuyan ve sürekli plaklardan müzik dinleyen, hassas bir ruh; deprem zamanında enkaz altında kalmış birkaç hafta tedavi olmuş bazı yanlarını depremle yıkılan kasabasında bırakan narin ruhlu Ömer, İç dünyasını şöyle ifade ediyor bize:

    "Benim yerim burası. Karanlıkta rahatım. Yanımda kimseler yokken. Akşam olunca mağarama çekiliyorum. Kimseler yok orada. Hiç kimse. Her taraf sessiz. Çevrem karanlıklar içinde. Seviyorum bu karanlığı. Kimsenin bir ışık yakmasını istemiyorum. Ne de kimsenin içeri girmesini. Orada tek başımayım. Yapayalnız. Gözlerimi yumup karanlığın içinde uzanıyorum. Çıt çıkmıyor etrafta . İşte benim gerçek mutluluğum o zaman başlıyor..."

    Evde sürekli yalnız kalan Ömer ışıklar kapalı, fonda müzik çalarken gökyüzünü seyre dalan bir kişilik maddi dünyayla hiçbir bağı olmayan iç huzurunu kopan fırtınalarında arayan ama bulamayacağını da daima bilse de kendini müziğe ve edebiyata teslim eder..

    Bu tiyatro metni karamsar bir ruh haliniz ve kopuk bir aile bağınız varsa sizi daha çok etkileyecektir. Zira bu çağda Güner Sümer'e katılmamak elden gelir mi bilemiyorum ya da her şeye rağmen polyannacılığı oynayacaksak hiçbir yaşanmışlık ve hiçbir acıdan da kendimize hiçbir şey katamıyorsak yaşamımızı bir sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum..
  • 159 syf.
    ·24 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İranlı bir yazar ,İlk bakışta manipüle edilmiş ,Ön yargı ile sabitlenmiş olan İslam anlayışına muhalif gibi gözüksede Tamamen kur'an üzerinden gerçeklerle ve İnanan dediğimiz toplumla Ayetlerin Gerçeğini anlatıyor .(Nereden biliyorum ,yaşadığım Din cahili toplumdan ve sahte dayatılan Din zorlamalarından ) HZ Muhammedin HZ Ali'nin İnsanlara anlatmak istedikleri ALLAH inancını Diğer dinlerle ve batılı doğulu güneyli kuzeyli flozof ve yazarla Bir İnancı Yani İslam inancını Bütün gerçekliğiyle ortaya koymuştur.Özellikle Dünyaya insan olarak gelmiş İslam toplumunun Ahiret'e doğru yol aldığı gerçeğiyle Tek dünya (Ahiret) ya meyletmiş olmalarına kızmakta .Neden ?
    Okumanın Gerek ve zorunluğunu İlim ,bilim ve araştırmacı olmayı EMREDEN ALLAH'ın emirlerini hiçe sayıp boş teneke gibi boş sesler çıkarıp İSLAM AŞKINI öğrenemeden Ahiret arzusuyla Kendini insanlardan ve Dünyanın Güzelliklerinden soyutlamanın Bir Din anlayışı olmadığını delillerle Beyan ediyor.İsteyen kabul eder isteyen etmez .Kitab üzerinde kalemle önemli yet çizemezsiniz ,çizmeye kalkarsanız her cümleyi işaretlemeniz gerekir .Okuyup halen Aklınız da Bir yerlerde hareket olmuyorsa Sizde Mutlak doğrultu da bir sorun var .İslam dünyasının inanç uğruna dengeyi kuramadığı Dünyada Bilimin tekniğin ve Makineleşmenin Batı toplumunda yada Diğer inançlar toplumunda hızla gelişip ,İslam toplumu hızla geçmesi de yaşanan gerçekler arasında .
    Sorgulamayan müslüman dünyasının Ahiret peşinde koşarken mana ve Anlamına eremediği gerçeği her satırda vurgulanıyor.Zengin olmanın söz sahibi olmanın dünyaya meyletmenin kötü bir durum olmadığı daha çok İnançların kuvvetlendiğini Üstüne basa basa anlatılıyor.Günceldir fakirliğe şükrettiren Hocaların bu kitaptan ve islam anlayışından bir haber olduğunu yada bilinçli öyle davrandıklarını söyleyebiliriz.KUR'ANı şerif İşte siz okusanızda anlamanız zor olur mantığının tamamen islam düşmanlarının bir eseri olduğunu da söyleyebiliriz.Bize kur'anın nasıl incelenmesi gerektiğini de bir bir anlatıyor.Çok uzattım faydalanın bu kitaptan .Bitti.
  • 252 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    "Sırça Fanus da nedir? " kitapla ilgili ilk merak ettiğim soru kitabın orijinal ismiydi, "The Bell Jar". "The Bell Jar " kendisi izole edilmiş, kaçışı olmayan duvarla örülü bir nesneyi temsil ediyor. Hapse bile girmesine gerek yok beyninin içinde kendi hapishanesini yaratmış. Yazar peki neden "A Bell Jar" değil de "The Bell Jar" kullanmış? Belli, apaçık bir Sırça Fanus'tan bahsetmiş, herkesin bildiği ve içinde olduğu, ya da belkide ve kendisini bildi bileli olduğu o sırça fanustan bahsetmiş. Ama benim sırça fanusum da dememiş... Yani herkesin bildiği, güzel-çirkin, uzun-kısa herkesin, sırça fanustan ve herkesin anlamasalar da bu sırça fanusun içinde olduğu gerçeği...

    Eğitim hayatında oldukça başarılı olan Esther'ın, adeta kendi dilinden anlattığı bu kitap, bir insanın iç dünyasına dair bir roman. "Ben" dilinden hiç kopmuyor, bazen o olur ya, beynimizden milyonlarca düşünce geçer ardı ardına durmaksızın. Heh işte bu kitapta da Esther'ın kafasından geçen her bir düşünceyi okuyoruz, olumlu, olumsuz, bazen gülünç bazen utanç verici her şeyi.

    Esther, Psikolog Aaron T. Beck'in araştırmasında not ettiği üzere iki yaygın ve ayırt edici nedenlerden dolayı depresyona girmişti. İlki gelişme düzeyindeki bir insanın yaşadığı hayatsal durumlar mesela aile üyelerinin kayıpları/ölümleri. Kitapta Esther'ın mezarlığı ziyaret etmesinde gözlemlediğimiz üzere babasının ölümü onun bu durumunu, yani ilerde gerçekleşecek bir kayıpta/başarısızlık durumunda ani, beklenmedik ve aşırı bir tepki göstermek, açıklayacak vaziyette. Ama sadece aile üyelerinin bir kaybı değil, ek olarak Harvard'dan aldığı ret de onun bu psikolojik çöküşünü etkilemişti.
    İkincisi, bu tip karakterlerin mükemmeliyetçi özelliği, böylelikle herhangi bir başarısızlık durumunda hayatları başlarına yıkılabilir. Esther'in çok başarılı, sürekli yüksek not peşinde olmasını da bu durumla açıklayabiliriz. Hatta belki küçüklükten beri hoşlandığı çocuk Buddy'nin kendisine bakire olmadığını söylediğinde, onun da artık ideal bir erkek olduğunu düşünmesini bırakması gibi.

    Esther'ın eleştirel yapısı sadece başkalarına karşı değil, başkalarından çok kendisiyleydi de. Babası kadar dil bilmemesi, ilişkiler hakkında pek fazla bilgi olmaması... Bunlardan sadece iki tanesiydi kendisi hakkındaki düşüncelerinden. O mükemmel kafasındaki plana uymaya çalışıyordu bir şekilde.

    Harvard'dan aldıığı yazma kursundaki retten sonra bir zamanlar kendisine akademik anlamda güvenen o insan kaybolup adeta kendine hakaretler savurmaya başlamıştı. Bu değişim, hayatındaki karşısına çıkan durumları olduğundan daha fazla dramatikleştirmesinin sonucuydu. Depresyonun ve kendisini öldürmeye çalışmasının da nedenlerinden biriydi belki de.

    Asla evlenmeyeceğini söylediğinde Buddy'e bundan emindi. Erkeklerin egemenliği altında yaşamaya niyeti yoktu. Neden bir kadının bebek gibi sürekli düşünmek zorunda olduğu bir durum vardı da erkeklerin yoktu?
  • 157 syf.
    ·3 günde
    Boşa harcanan zaman ve duymazdan gelinen vicdan, intikamını alıyor. En hafif bedel huzursuzluk ve stres. Mukaddime bölümünde ifade edildiği gibi, "yaşam anlmasız belki ama 'hayat' manasız değildir." Eğitim siteminin on yıllardır yaraladığı nesillere bir umut göstermek amacıyla bu kitabın yazıldığını ifade ediyor yazar.
    "Birisi Veysel Karani'ye gelip nasihat ister. "Kalbim karardı, gaflete düştüm, bir nasihat lütfeder misiniz?" der. "Baban sağ mı?" denilir. Sizlere ömür. Deden? Sizlere ömür. Hazret-i Adem'den bugüne gelene kadar bütün ecdadın ölmüş. Sıra sana gelmiş. Bu sana nasihat olarak yetmiyorsa ben ne diyeyim.
    Ölümü hatırlamak en güzel bir ilaçtır. İnsanın boynunu büker, insanı daha bir insanlaştırır... Kitabımızın adı gibi: Geldik Gidiyoruz. Öleceğini hatırlayan kişi, hiç değilse bazı kötülüklerden el çeker..."(92.syf) denilerek aslında her şey anlatılmıştır...
    Kitapta tasavvufun asıl amacı şöyle açıklanmıştır:
    "Tasavvufu şöyle tarif etmişler. Demiri hamur, hamuru demir yapar. Çok sert mizaçlı olan birini yumuşatır ya da yumuşak tabiatlı bir kişiyi ise çelik gibi yapar. Onu dayanıklı hâle getirir." (142.syf)

    Ateş Gibi:
    Bu bölümde çeşitli beyitler örnek verilerek insanın "aşk" üzerine kurulu tabiatı açıklanmaya çalışılmıştır.

    Gül âteş, gülbün âteş, gülşen âteş, cûybâr âteş
    Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş
    Gğl ateş, gğlfidanı ateş, akarsu ateş. Semender tabiatlı doğalı aşıklara ateşten bir lale bahçesi yeterlidir. Semender, ateşte yanmayan bir hayvandır. Ateşte yanmaması yönüyle aşıklarla benzerlikleri vardır. Aşk da yakıcı bir ateş olmasına rağman, aşıklar tereddüy etmeksizin kendilerini o aşk ateşinin içine atarlar.

    Mayın tarlasına düşmüş bir deliyim, hudutta;
    Gözüm, sekizinci renk ve dördüncü boyutta....N. Fazıl
    Edebiyat ve sanat neden var? Üç boyut bize yetmiyor da ondan. Yedi renkli bşr alem bize yetmiyor da ondan var. Sonsuza kucak açmış bir tabiatınız var. Sonsuzu özleyen bir yapıya sahibiz.

    Dünya Dediğin: Bu bölümde dünya konulu beyitler örnek verilerek bir nevi dünya turu yapılmıştır.

    Ne canlardan geri kalmış misafirhanedir dünya
    Harab ender harab olmuş yatur viranedir dünya
    Şair burada dünyayı bir otele benzetmiş. Gelir yatar gidersin. Sonra başkaları gelir gider. Sahiplenip de boşu boşuna gönlünü bağlama der. İnsan ayrılacağı yere aşık olur mu hiç?

    Tehi- mağzan-ı dehri mahrem-i esrar eder dünya
    Fena bezminde danayı hakir ü har eder dünya (Hersekli Arif Hikmet)
    Boş kafalı olanlara yüksek makamlar verir bu dünya. İrfan sahibi olanları da bu fani alemde ezer, ayak altında bırakır... Eğer rızık akla göre verilseydi hayvanlar aç kalırdı. Rızık akla göre verilmiyor. Hatta durum çoğu kere tersine olur.

    Yakar ehl-i dilin şem'-i şeb-ara- veş ciger-gahın
    Çerağ-ı bezm-i na-dana yanar pervanedir dünya
    Dünya, gönül ehli olanların ciğerini yakar acımazsızca. Ahmaklar meclisine gelince de onlara yaltaklanır. Böyle na-merttir bu dünya, diyor şair.

    Beni En Çok Etkileyen Bölüm
    Olmayacak Şey:
    Adam küçücük kuşu etini pilav üstü yapmak üzere harekete geçtiğinde kuş ona der ki: Sen ne küçükbaş, bğyğkbaş hayvanlar yedin doymadın da benşm şu kadarcık etimle mi doyacaksın? Beni serbest bırak da sana üç nasihat edeyim...Olur, dedi adam...
    Kuşun bazı şartları vardı. Birinci nasihatimi elindeyken, ikincisini pencereye konunca, üçüncüsünü de karşı dala konunca söylerim, der. Olur, dedi adam. Kuş adamın elindeyken ilk nasihatini söyler:
    "Olmayacak şeyi kim söylerse söylesin inanma."
    Adam anladım der ve sonra kuşu pencereye bırakır. Kuş pencerenin eşiğinde ikinci nasihati söyler:
    "Elden çıkan için gam çekme."
    Adam, bunu da anladım der. Kuş daha sonra dala konar...

    "Kaybettin ey akılsız kişi, on dirhem ağırlığında mücevher vardı karnımda. Büyük bir serveti kaçırdın."
    Adam üzülmeye başlar. Kuş bunun üzerine der ki:
    "Olmayacak şeye inanma demiltim, demek ki anlamadın. Elden çıkana üzülme demiştim, demek ki onu da anlamadın. Üç dirhem ağırlığında bir kuşum ben. On dçrhemlik mücevher karnıma nasıl sığsın. Sende akıl yok mu be adam?"

    Adam üçüncü nasihati bari söyle der...
    Kuş üçüncü nasihati de söyler:
    "Bu iki nasihati anlamyan kişiden kafi miktarda akıl yoktur. Üçüncü nasihat boşa gider."
    Ve böylece çevremizde gördüğümüz nice insanı özetlemiş olduk...

    Bana Lazım Değil:
    Nan-ı huşk ile kana'at gibi bir ni'met mi var
    Künc-i istiğna gibi bir guşe-i rahat mı var
    Dünyada kuru ekmekle yetinmek gibi bir nimet görmedim. İstiğna köşesi kadar da rahat bir yer görmedim. Yani aza kanaat ettiğin vakit, senden zengin kimse yoktur. İnsanoğlu yeri gelince "bana lazım değil" diyebilmelidir. Dünya nimetlerine kanmamalıdır.

    Aşk-ı Hakiki:
    Gül ile bülbül aralarındaki hikaye binlerce yıl geçse de bitmez. Çünkü aşkın hikayesi bitmez. Aşığın sözü de derdi de bitmez.
    Bir gülün bin harı bir yarin nice ağyarı var
    Alem-i lahuta baksın özge seyran isteyen
    Bu dünyada bir gül vardır. Bülbül gülün peşindedir. Bin diken var etrafında yani muhalifler var, ağyarı var. Başka bir seyir yapmak isteyen, hakiki, mutlak güzellik görmek isteyen kutsi aleme baksın. Madde aleminin dışına çıksın. İlahi aşkı tatsın. Ağyarı olmayan Allah' tır. Hakiki aşkı ancak Allah'ta bulabilirsin. Diğer aşklar, o aşka ulaşmak için bir basamaktır.
    Gül ve bülbül üzerinden daima aşk anlatılmaz, hikmet de anlatılır. Aşk anlatılırken gül sevgiliyi, bülbül aşığı temsil eder. Ama hikmet anlatılırken gül nimeti, diken de külfeti ifade eder... Gül ve bülbül üzerinden şairler hem aklımızı hem de gönlümüzü beslemişlerdir.

    Ne denli zahm-dar-ı har ise gül bu bağ-ı alemde
    Yine manend-i dağ-ı sine handan gösterir kendin (Nabi)

    Sabırla Koruk Helva Olurmuş:
    Sabrın sonu selâmet,
    Sabır hayra alâmet.
    Belâ sana kahretsin;
    Sen belâya selâm et!
    Belaya selam etme durumu var burada. Çünkü belayı veren Allah'tır. O bize ilaçtır. Belalar bize Allah tarafından gönderilen ilaçlardır... "Sabırla, koruk helva olur." Biz bu sözü oek anlamayız. Koruk çok ekşidir, üzümün ham halidir. O kadar ekşidir ki limona rahmet okutur... Sabırla, koruk helva olur. Eğer beklerseniz o çok ekşi koruk, üzüm olur. Biraz daha bekler ve gereğinini yaparsanız da pekmez olur. Pekmezle ne yaparsınız helva. Yeter ki süreçlere tahammül edilebilsin.

    İçerdeki Düşman: Nefis
    Bu kısımda nefisten söz edilmektedir.
    Bana hiç nefs-i emmarem gibi su-i karin olmaz
    Bu düzd-i haneginin kimse şerrinden emin olmaz (Hami)
    Bana nefs-i emmarem gibi kötü arkadaş yok. En kötüsü o.

    Allah'a aşık olan bir ruh ve ona düşman olan nefis bir araya geliyor ve insan ortaya çıkıyor. Bu çetin harp ölene kadar devam eder. Ölmek de iki türlüdür. Biri herkesin bildiği gibi yatarsın, vefat edersin. Diğeri de ölmeden önce ölmektir. Bu çok zor ve manalıdır bunu yapana da "evliya" deniliyor zaten.

    Nefistir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
    Ne işin var kimesne ile nefsine kakı boş yürü (Yunus Emre)
    Yunus Emre diyor ki düşman olarak nefsin sana yeter. Sana nefsini söyledim, bütün savaşını git onunla yap... Başkası ile uğraşma. Ömrünü boşa harcama çünkü ömrün kazası yoktur.

    Murada Ermek Nasıl Bir Şey:
    Bu bölümde aşkın tamamen karşılıksız, beklenti olmaksızın yaşanılan bir hal olduğu anlatılıyor. Aşığın beklediği tek şey vardır. O da maşupu tarafından aşkının bilinmesi...Aşık daha fazla beklemez. Yani bülbül gülee aşık diye gülün de bülbüle aşık olması gerekmez. Gülün bülbüle cefalar etmesi lazım olan şeydir zaten.

    Ayna:
    Bir adamı ayna imal ederken gmrseniz haline acır ve şaşırırsınız. Tertemiz camı çamura buladı, camı mahvetti sanırsınız. Halbuki o bir aşamadır. O sayede sıradan bir cam ayna olacaktır. İşte dünyadaki kederler, tozlar ruha bir nevi bu özelliği vermek için, evliya olmak için vardır.

    Yar kendin görmeye ayine icad eylemiş
    Sureti icad-ı alemden bu manadır garaz(Hüseyin Fahreddin Dede)
    Yaratıcı Allah kendi camalini, güzelliğini seyretmek için dinya adında bir ayna yaratmıştır. Bu dünyanın yaratılma sebebi budur. Seyreden de odur, seyredilen de o. Kainat arada bir aynadır sadece.

    Kitap, Hayati İnanç'ın çoğunluğu Divan Edebiyatından beyitleri sohbet etme üslübuyla açıklamaya ve haklarında bilgi vermeye çalıştığı bir kitap. Şiirler Türkçe'den Türkçe'ye anlatılırken zaman zaman şiir doğrudan, bazen bir başka şiirle açıklanmış, bazen de hatıralarla. Hayati İnanç, Divan Edebiyatının inceliklerini, sohbet ediyor gibi anlatıyor.

    Divan Edebiyatını içselleştirerek hayatının parçası yapma yolunda ilerlemiş bir gönül yolcusu Hayati İnanç. Kitaptaki beytler harika. Kitaptaki düşündüren beyitler insanı kendi dünyasını sorgulamasına vesile olmaktadır.