• -Kazara... ölecek olsanız ömrümce yasınızı tutarım ; bir daha yüzüm gülmez. Başka bir kadını sevecek olsanız size darılmam, beddua etmem; içimden yine mutlu olmanızı isterim. Aşk benim için... Hayat; hayatsa..
    -Hayat nedir sizce?
    -Hayat bir ödev, büyük bir odevdir. Aşk da öyle. Tanrı yaşamamı ve sevmemi istediği için yaşıyor ve seviyorum.
    Oblomov yüksek sesle :
    -Cordelia konuşuyor! dedi. Daha da yirmi bir yaşında, aşk sizin için bu demek?
    -Evet, ömrüm oldukça da kendimde yaşamak ve sevmek gücünü bulacağım...
  • gözleri aşkın ve ayrılığın anayurduydu. buğusunu güzel sözlerin emdiği uzun bir günbatımıydı ağzı. bu yüzden bir sızıydı herkesin içinde. başını kaldıran da eğen de aynı umutsuz uzaklıkla dururdu. gülüşü, dağılmış orduları önce toparlar, sonra yeni bir yenilgiye sürerdi. ben, kalbim ağzıma kadar büyümüş, köküne su yürüyen ağaç yaprakları gibi kıpırdar, gülümserdim. kocaman bir kentte inceliği soluyan biricik kırmızıydı. ekinlerin arasında bir yaz serinliği gibi geçerdi, kalabalığın yaprak döken yalnızlığından. herkesin canından çekilen bir iz bırakırdı ardında. dünyanın bütün göçmen kuşları çatıma konardı konuşunca. sesi dört mevsimden yapılmış bir enginlikti, insanı bir ufuktan ötekine taşıyan. içindeki kötülüğü susturmadan kimse bakamazdı yüzüne. yürümezdi de dünyanın bütün çiçekleri yollara dökülürdü. yaşlıların, yanlışların ve yalnızların çocukluğuna, unutulmuş iyiliğine açılan çiy damlasından bir pencereydi. kimse, yaşamak adına bir ayrıcalık edinmeden gelemezdi önüne. kendini bilen herkes için yalnızlık, arkasını dönünce başlardı. kahküllerinin gölgesi düşünce inerdi dünyamıza akşam. o yorulunca gelirdi uykunun vakti; o uyanınca başlardı dünya talaşı.

    geceyi bölük bölük eden adamların ıssızlığa yaslanıp bir hırsla beklediği mucizeydi. hastalar başlarını onun yüzünden bir yastığa koyarak iyilik bulurlardı. bir hercai ıslıktı gençlerin dilinde; sık sık kesilen. çarpıp çıkılan kapıların ardında kalan, önünde umulandı. yollar onunla uzar, onunla kısalırdı. askerlerin gece nöbetlerinde çıkarıp çıkarıp baktığı resmiydi ayrılığın. yaşlı kadınların kendilerini sevdiği mağrur ve uzak bir aynaydı. bütün sarhoşlar bütün içkileri onun kirpiklerinden içerdi. yağmuru sevdiren, rüzgarı güzelleştiren, bulutlara rengini veren biricik olanaktı. yoksulluk bile acısını onunla unuturdu. ipe gden adamların ölümden önceki son soluğuydu. o olmasaydı kimse daha iyi yaşamak için ömrünü ortaya koymazdı. cellatlar iyi olma şansını onunla bulabilirlerdi. bütün hapislerin zulasındaki tek özgürlüktü. memurlar ancak onunla duyardı yaşama sevincini. insanın gerçeğini değiştirebilen, durduğu yerde uçurum uçurum gezdiren tek baş dönmesiydi.

    hiçbir sesin hiçbir yüze derinlik katmadığı; çarşıların sünger gibi insanların ömrünü emdiği; yüksek sesle konuşmanın haklı ve önemli olmaya yettiği; “taşların bağlanıp köpeklerin serbest bırakıldığı”; yalanın iplerinin çözüldüğü; insanların, eşiklerine dayanan yıkımdan kapılarını örterek kurtulduğu; mevsimlerin bile devlet zoruyla düzene sokulduğu; annelerin çocuk yerine suç doğurduğu; yatakların mezara, evlerin hapishaneye döndüğü; herkesin gücünü, incittiği insan sayısından aldığı; gülünç olmamak için insanların sevgisini gövdesine gömdüğü, aşağılık bir kuşatma altında, bir halk kahramanı, bir uzak masal kahramanı gibi onurlu, mağrur, bilge ve güzeldi. bizim kusurumuzu, hasretlerimizi, iyiliğimizi ve kötülüğümüzü göstermek için dünyanın başımızın üstünde tuttuğu bir hayal ülkeydi, bayrağı gökkuşağı olan.

    herkesin alışverişle yatıştığı yerde sesiyle ayaklanırdım. caddeler dolusu yoksulluk içinde payıma düşen hazineydi. bildiğim bütün güzel sözleri ona söyleyerek onarırdım yalnızlığımı. suyum akmayı öğrenmişti. insanların mutsuzluğu üzerine düşünmeye başlamıştım. en büyük aptallıkları bile gülerek karşılıyordum. duyguyla tenin birbirinde nasıl eridiğini yaşayarak görmüştüm. hiçbir yere sığmıyordum artık. herkesin imrendiği ayrıcalığımdı benim. durup dururken genişliyordu göğsüm. yüzümdeki nilüferdi.

    tuttum adını aşk koydum bu aykırı dünyada
  • Bana sorarsanız eğer, bu hayata ne yapmaya geldin diye,size şunu söyleyeceğim:
    Ben bu hayata, sonuna kadar yüksek sesle yaşamak için geldim.

    Emile Zola
  • 688 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alıntısı:

    "Bir dört yol ağzına git, sonra dört bir yana eğilip tüm evreni selamla, toprağı öp, çünkü sen ona karşı da günah işledin. Ve tüm dünyaya yüksek sesle: 'Ben öldürdüm!' de."

    Kitabın yorumu ve biraz da ipucuları:

    Borçlarını ödeyemeyen Raskolnikov alacaklısı olan tefeci kadını ve onunla birlikte Lizavetayı öldürmesiyle başlıyor hikâye. İşlediği suçun etkisini üzerinden atamayan Raskolnikov'a 'geçici delilik', 'anlık kendini kaybetme' tehşisi konuyor. Onun hakkında hastalık anında veya öncesinde delirmiş olması hakkında konuşuyorlar. Bu hastalık etkisini üzerinden atamayan Raskolnikov sadece ve sadece eyleme geçirdiği olayla ilgili sohbetlere katılıyor. Canından çok sevdiği kız kardeşi ve annesinin kendisi yüzünden perişan olduklarını düşünüyor Onları kötülüklerden uzak tutmaya çalışıyor. Annesi oğlundan, Raskolnikov'dan çekiniyor. Onu uzun süreden beri görmedi zira. Ama analık iç güdüsüyle bir şeylerin ters gittiğini anlıyor sonunda. Ona kendisini açmasını, her şeyi anlatmasını söylüyor. Raskolnikov onlara hiçbir şey belli etmek istemiyor ama, içinden 'anladılar mı acaba' diye geçirmeden edemiyor. Tüm hikâye boyunca böyle kuruntulu haller yaşıyor içersinde. 'Anlayan var mı?'

    En sonunda açıklıyor kendine yakın hissettiği birine ve sonrasında da karakol amirine... Ve hapse atlıyor, sürgüne yollanıyor Raskolnikov. Her şeyden, yaşama ümidinden umudunu kesiyor. 'Bu mâhkumlar nasıl hür bir yaşamı umut edebiliyorlar? Üstelik 7 yıl sonrası için...' diye düşünüyor. Fakat kendisi de sevgi denilen duygunun içine düştüğünden dolayı yeni bir başlangıcın, yeni bir hayatın, yaşamanın hür bir şekilde hayalini kuruyor.
    Yaşadığı tüm kuruntuları unutup sevginin tesiriyle kendini yaşama bağlamaya çalışıyor.

    İşlediğimiz küçük bir suç bile kendimizi sorguya çekmek ve hayatımız boyunca kurunutulu hallerle yaşamak zorunda bırakıyor..
  • PART 1



    Önce ben çağırıldığıma göre ben konuşacağım.

    Selamun Aleyküm.

    TİYO Yayınları’ndan yayınlanan son kitap: “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” olması hasebiyle İstiklâl Marşı Derneği’nin varlık sebebiyle doğrudan alakalı bir meseleyi bir iletişim konusu yapmayı düşündüm. İstiklâl Marşı “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diyor. Bu konuda çok laf üretilemedi. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor ve “Garbın afakı” dediğimiz şey de kendini netleştirebilmiş değil. Bir kere bu garp meselesini anlamamız lazım.



    Dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmış mıdır? “Evet” diyenler bu ayrımın asıl coğrafi alanını İran olarak görürler. İran’ın doğusu “doğu”, batısı “batı”dır. Felsefi yaklaşımı öne çıkarmak isteyenler Doğu-Batı ayrımını, doğuda Hint ve Çin’in kaldığı, geri kalan kısmın batı olduğunu savunurlar. Hangisi olursa olsun batı medeniyeti dediğimiz şey bu adlandırma sebebiyle sahteliğini itiraf etmiş olur. Çünkü medeniyet vasfına sahip bütün kültürler kendi varlık alanlarını esas sayarlar. Mesela, “Çin Medeniyeti” dememiz doğrudur. Çünkü onlar Çin demezler. Yani, Çince bir şey söylerler “Çin” demek için. Bunun anlamı da “Orta Ülke”dir. Yani, dünyanın ortasında Çin vardır; öbürleri kenar ülkelerdir. Ve bunu ispat eden de dünya kadar harita vardır. Çinliler sadece barut keşfetmekle kalmadılar, kâğıt keşfetmekle kalmadılar dünya kültürü içinde birçok ilk onlara mahsustur.

    Şimdi batı medeniyeti adını batı medeniyeti kabul etmekle beraber kendini dünyanın bir yerine kıstırmış sayılır. Çünkü merkezde değildir; batıdadır. Yani bunu batı medeniyeti kendisi söylüyor. “Ben batı medeniyetiyim.” dediği zaman kendi ayrılmışlığını kendi kopmuşluğunu itiraf etmiş oluyor. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar denildiğinde burada dikkatimizi çeken kelime “çelik” oluyor. Çünkü modernlik sanayileşmeyle birleştiği zaman ete kemiğe bürünmüş oluyor. Ve dünya, işte, bazılarının Türkçe söylüyormuş gibi yapmak suretiyle küreselleşme dediği, Avrupalıların, Amerikalıların globalleşme dediği olayı yaşarken bu da yerinden edilmiş oldu. Yani, dünya artık zenginler yoksullar olarak bölünmez bir hale döndü ve bunun dikkati çeker tarafını da Çin temsil eder oldu. Çünkü ‘geleceğin gücü’ olarak anılmaya başlandı Çin. Yani, bir zamanlar soğuk savaş sebebiyle, “Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri diğer tarafta Sovyetler Birliği var.” deniliyordu. Doğu-Batı deyince bunlar anlaşılıyordu. Ama Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir pazarlama gücü gösterdi.

    İşin aslının ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Anlayıp anlamayacağımızı bilmem. Ama eğer biz Müslümansak, bunu kendimiz açısından ciddiye alıyorsak, Türklerin kendilerine bir yurt ve vatan edinmesi bahsinde bunun değişik, orijinal ve bütün dünya tarihini birinci dereceden ilgilendiren bir hadise olduğunu anlarız. Çünkü tarih atlaslarını açıp baktığımızda “İslam’ın Yayılışı” başlığı taşıyan sayfada bugün yaşadığımız ülke Bizans’tır. Yani Türkler bugün yaşadığımız alanı, -bunun içine İstanbul da dahil garip bir şekilde, “garip bir şekilde”- Hristiyan toprağı olarak bilirlerdi. Onun dışında da zaten Hristiyanlık, incili açıp bakın, bugün yaşadığımız yerlerin anılmasıyla doludur; İncil kısmı. Hristiyanlar kutsal kitaplarını ikiye ayırmışlardır. Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid. Ahd-i Atik dediğimiz şey ki Yahudilerin bizzat kullandıkları Tevrat’la Hıristiyanların kabul ettiği Tevrat tıpatıp birbirinin aynı değildir. Her ne hal olursa olsun Tevrat manasına gelir Ahd-i Atik, Atik. Ahd-i Cedid İznik konsülü tarafından dört kitap olarak kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlığın çok su götürür bir şey olduğunu ispat eden şeylerin başında da Ahd-i Cedid’in dört keyfi seçme konusu olmasıdır. Yani Yuhanna, Markos, Luka, Matta. O sırada bunları kabul edelim demişler ki gene birazcık meseleye ilgi duyanlar bilirler dört kitap birbirine uymaz, birbirini desteklemez, başka tezler barındırırlar. Birbirlerinden farklı tezler barındırırlar. İşte bu işler olduktan sonra -biz İsa Aleyhisselamı İslam peygamberi biliriz. O kadar biliriz ki Hadis-i Şerif “Benden sonra İsa gelir” der. Yani o kadar yakınız birbirimize.- Kur’an-ı Kerim’in ortaya çıkmasından önce bu savrukluğa bir çare bulmak üzere “En iyisi biz şu dört kitabı esas sayalım da bu konuda millet fazla gürültü yapmasın” dediler ve dedikleri gibi de oldu. Yani insanlar bu işi çok benimsediler. İncil’i eline almış biraz karıştırmış olanlar bilirler İncil’de bu dört kitap kadar yer tutacak başka metinler vardır. Yani sadece bu dört kitap değildir İncil. Yuhanna’nın Markos’un mektupları vardır bol bol. Her ne hal ise. Asıl mesele yaşadığımız toprakların Hıristiyanlar için mukaddes topraklar olmasıdır. İsa Aleyhisselam göğe ağdıktan elli sene sonra, Hatay’da ilk defa kendilerine “Katolik” dediler. Yüz sene sonra “Hıristiyan” demeye başladılar. Önce Katoliktiler. Katolik demek “Yahudiler kendi milletlerine mahsus bir dine sahiptirler bizim vazettiğimiz din ise bütün insanlara açıktır. O yüzden Katolik, yani “âlemşümulüz biz” dediler ve daha sonra da -ki başında yoktu hiçbir zaman- o teslis dediğimiz şey ortaya çıktı. “Trinité” Fransızcası, o yoktu. Sonra onu Yunan kültürü allem etti kallem etti en kuvvetli Hıristiyan tez haline getirdi. Kutsal aile. Her neyse buradan yeni bir din türettiler. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı zaman Mekke’de hem Hıristiyanlar hem Yahudiler etkindiler. Onların etkinliği tabi ki herkesi etkiliyordu. Onların etkinliği herkesi etkiliyordu çünkü iyice işlenmiş kendilerine göre fazlası alınmış bir kültüre sahiptiler. 1071 tarihini mekteplerden ve medyadan biliyorsunuz, Bizans ordusu Türklerin önünde yenildiği zaman Türklerin bu topraklara yerleşmesine mani olacak bir maddi güç ortadan kalktı. Dolayısıyla 1071’den sonra yaşadığımız toprakların İslamlaşması söz konusu oldu. 1071 yani 11. asrın son çeyreği. 11. asrın son çeyreği. Osmanlı İmparatorluğu ise bazı tarihlere göre 1299, yani miladi rakam bu, bazı tarihlere göre 1300 bu iki tarihten birinde Osmanlı İmparatorluğu temellerini attı diyelim. Kuruldu demek çok zor çünkü daha birkaç beylik bir aradaydı, bu yüzden bir devletten söz ediliyordu. Ama öncesinde Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları bütün bunlar vardı. Osmanlı devletinin kurulması döneminde gaza beylikleri dediğimiz kuruluşlar, örgütler söz konusuydu. Dolayısıyla bu toprakların İslamlaşması doğrudan doğruya gaza beyliklerinin eseridir, hüneridir. Yani Büyük Selçuklular bu topraklara hâkim oldular, Anadolu Selçuklular hâkim oldular ama ne zaman ki Gazâ Beylikleri kuruldu; ki bunların ne kadarının aslının Rum, aslının Ermeni belki de Yahudi olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bazı tarihçiler, bazı rakamlar bazı olaylar zikrediyorlar ama mesela Danişmendoğulları’ nın aslının Ermeni olduğunu yazan kitaplar var. Yani yaşadığımız toprakların kültürel bakımından bir dönüşüme uğraması artık binlerce yıllık geçmişi terk edip yeni bir hâdiseye rapt olmaları, Türkler’in, bu yaşadıkları yerlere kendi memleketleri demeleridir. Daha sonra Osmanlı padişahları kendi elleri altında tuttukları yerleri önemsetmek için yaşadığımız topraklar hakkında bir şeyler söylediler. Ve ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânıyla beraber 600 yıllık geçmiş geride bırakıldı ve yeni bir devletin işleyişi dikkate sunuldu. Ama bu sanıldığı gibi yeni bir devlet değildi. Tam tersine en eski devletti. Yani Yahudiler gibi dinleriyle milliyetlerini birleştiren bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum yalnız bir pazarlık sonucu ortaya çıkmıştı. Yani kendiliğinden olan şeyler canlanıp duruma hâkim olmadılar. Tarihin derinliklerinden gelen bir millî varlık hareket gösterdi. Fakat bu millî varlık İslâmî bir refleksi dile getirmiyordu. Bir millet olarak Türkler, kendilerine mahsus topraklarda müstakil ve etkin olmalıydılar. Ama hepsi bu değil tabii. Yani şimdi uzunca zamandır kitapçılarda bulunan Lozan Zafer Mi Hezimet Mi? kitabını hatırlayanlar vardır. Yani İstiklâl Harbini vermiş bir millet kendi millî gücünü göstermek için Lozan Anlaşmasına boyun eğmeli miydi? Şimdi bizim harita olarak kullandığımız Türkiye bu (Misâk-ı Millî haritasını göstererek). Biz Türkiye sözüne de itiraz ediyoruz. Ne kadar yüksek sesle söyleyebildiğimiz şüphe götürür. “Türkeli” demeyi teklif ediyoruz bu topraklara. Bu Misâk-ı Millî sınırları, yani 1918’ den sonra Türk Ordusu’ nun hâkim olduğu, sadece Türk Ordusu’nun dediğinin gerçekleştiği topraklar Misâk-ı Millî. Yani Misâk-ı Millî demek millî anlaşma, millî sözleşme demek. Yani insanlar genellikle Misâk-ı Millî deyince bu haritanın kendisini sanıyorlar; hayır. Yani millî varlığın hem ilân edilmesi hem de kabulü için her şeyin göze alındığının bildirilmesidir. Onun için de Anıtkabir’de bir Misâk-ı Millî Kulesi var, mecburen. Yani onlar da inkâr edemiyorlar. Halbuki I. Dünya Savaşı’nın sonunda Misâk-ı Millî’den en çok tâviz verebilecek kadroya ülkenin idaresi teslim edildi. Yani normal olarak: “Türkiye burası değildir. Türkiye Batum, Selanik, Halep, Musul; buraların dâhil olduğu yerdir” diye bir tezi savunan siyasî bir kadro çıkmadı ortaya. Bu tabii hepimizi şaşırtıyor. Yani niye bunu yapmadılar diye. Yapmadılar, yapamadılar. Yapmalarına imkân yoktu. Çünkü 1571’de donanmamız yakıldıktan sonra Avrupalılar “bu devleti haritadan silmek için yapacağımız şey yöneticilerinin güvenini sarsmaktır” ilkesini benimsediler ve “bütün devletler yükseldi battı, siz de yükseldiniz batacaksınız” görüşünü aşıladılar yöneticilere. Ve yöneticiler: “Demek ki öyle olacakmış” tezine boyun eğdiler. Yani 1571’den sonra Sokullu’nun “Siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz, biz sizin kolunuz kestik” lafına uygun bir tavır gösterilemedi. Ama en önemlisi bu toprakların kendi topraklarımız olarak tanınmasının gölgesinde, onun yedeğinde, onun dayatması altında bir vatan sahibi olabiliriz. Yani insanlar Misâk-ı Millî’yi gözardı edip Türk toprağı hakkında konuşamazlar. Konuştukları takdirde Misâk-ı Millî’nin belki yüzde birine râzı olacaklar demektir. Çünkü bunun hazırlıkları da bugün yapılıyor. Yani aklınız almaz. Ben de özel bir araştırma yapmıyorum ama medyadan bir şeyler öğreniyoruz. Mesela “su maymunu” adı bir şey, bir hayvan -şu boyda- Meriç nehrinde kol geziyor. Kediler gibi miyavlayarak yaşıyorlar. “Önce korktuk” diyor köylünün birisi, “bu gecenin bu saatinde miyavlama nedir” diye. “Sonra gördük, ondan sonra umursamadık” diyor. Buna benzer çok şeyler var, üstelik bugünlere ait değil. Yani 1571’den sonra adım adım yapabildiklerini yaptılar. Cumhuriyetten sonra iki kez at katliamına uğradık millet olarak. Şimdi Büyükada’da ki birkaç atın ruam hastalığına yakalanması sebebi ile adadan atları kaldırıyorlar. Yani o kadarı bile birilerini korkutuyor. Yani Büyükada’da ki atların varlığı bile birilerinin yüreğini hoplatıyor. Çok uzattım biliyorum aslında söyleyeceklerime giremedim. Anlatmak istediğim şey: Kafanızda Mîsâk-ı Milli sınırları olmadan vatanperver olamazsınız. Yani vatanımız bu topraklar değilse hiçbir yer değildir. Çünkü biz yemin ettik millet olarak: Mîsâk-ı millî, milli yemin. Yemin ettik biz bu toprakların altında, bu topraklara ulaşmayan bir vatana vatanımız demeyeceğiz diye yemin ettik. O yemini duymamış dünya kadar insan vardır. Onlardan birisi de benim. 1944 doğumluyum ve bu meseleleri aslından öğreninceye kadar böyle bir şeyin canlılığından haberim yoktu. Şimdi biraz arkadaşları konuşturayım ben çünkü bu bahis çok önemli, onun için buraya çıktım. Yani yarım yamalak bir Türk milleti olmayacak, Türk milleti ya olacak veya olmayacak. Avrupa’da beş milyonun üzerinde Türk var, Türkse! Değilse bilmiyorum yani. Bunlardan bir tanesi de benim gelinim mesela. Bunlar Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Çünkü Türkiye onlara Avrupa’da sağlanan imkânları vermiyor. İmkân dedikleri şeyin ne olduğuna kendileri de vakıf değil. İmkân olarak işte acı çekmeden yaşamak gibi bir şey biliyorlar. Yani biz Müslüman olduğumuz halde hadis-i şerifin “Dünya kâfirlerin cenneti, mü’minlerin zındanıdır” sözünü önümüze almıyoruz. Yani böyle şeyler olsun istemiyoruz. Yani biz zından-mından istemiyoruz. Biz “burası da bizim cennetimiz olsun” diyoruz yani. Hâlbuki biz hayatımızı -eğer Müslümansak- vereceğimiz hesaba göre ayarlamamız lazım. Yani cebimizde bulunan şeylerin ne kadarı helal? Yaşadığımız hayatın ne kadarı meşru? Bunları hiç hesaba katmadan “kâfirde olsak nasıl olsa eğer öbür dünyada bir hesap günü varsa o hesap günü ayarlarız” diye düşünüyorlar. Çünkü burada ayarlıyorlar. Ve istediklerini de elde ediyorlar. Hele bu arkadaşlar biraz konuşsun oradan asıl söyleyeceklerim çıkar. Sözü genel başkanımıza bırakıyorum, Durmuş Küçükşakalak.

    İsmet Özel
  • 496 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Dünün Dünyası”, Stefan Zweig’in doğumundan 1940 yılına kadar olan dönemde hayatını anlattığı otobiyografisi. Zweig bu biyografisini tamamlamasından kısa süre sonra karısı ile birlikte aşırı dozda uyku ilacı içip yaşamına son verir.

    Avrupa’nın yeni bir savaşa girmesi, bu savaşın gerek kişisel olarak kendisini, gerekse savunduğu tüm idealleri boşa çıkarması; başka bir deyişle yenilmesi Zweig için büyük bir depresyonun sebebi olur. Bu mesajı kitabının sonundaki şu cümlelerinde de bulmak mümkün :

    “Bu insanlar bizlerin katılmadığı, ayrıntılarını öğrenemediğimiz, ancak benim ve Avrupa’da yaşayan her insanın hayatını ilgilendiren kararlar alıyordu. Kaderim benim değil, onların elindeydi. İsterlerse biz güçsüzleri yıkıyor, isterlerse koruyorlardı, isterlerse özgür bırakıyor, isterlerse tutsak ediyorlardı, milyonlarca insan adına savaşa ya da barışa karar veriyorlardı. Ölmesine ya da yaşamasına, en özeline ve geleceğine, beyninde oluşmuş düşüncelerine ve hiç oluşmamış planlarına, uyanık kalmasına ya da uykusuna, arzularına, sahip olduklarına ve tüm varlığına karar verilen tüm diğer insanlar gibi ben de, bir sinek gibi savunmasız, bir salyangoz gibi güçsüz bir şekilde odamda oturuyordum.”

    Ticaret ile uğraşan zengin bir Yahudi ailenin iki oğlundan biri Zweig. Habsburg Hanedanı zamanı, diğer tüm üst tabaka gibi son derece rahat şartlarda yaşamış, güzel okullara gitmiş, çok sayıda yabancı dil (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Latince) öğrenmiş, sanat çevrelerine daha ilk gençlik yıllarından itibaren girmiş ve çok seyahat etmiş biri. Felsefe öğrenimini takiben önce şiir denemeleri yapmış, yabancı şairlerden Almanca’ya çeviriler yapmış, sonra daha çok roman ve biyografiler ile kariyerinde ilerlemiş, altın çağını 1920-1930larda yaşamış, çağdaşı birçok sanat ve bilim insanı ile sıklıkla görüşmüş, Strauss’un operalarına metin yazmış, Freud ile yakın dostluk kurmuş ve onun psikanalize getirdiği devrimci yaklaşımdan biyografilerinde çok yararlanmış bir sanat adamı.

    Karşı çıktığı 1. Dünya Savaşı’nı uzaktan, İsviçre’den izliyor; ancak savaş sonrasında ülkesi Avusturya’ya dönüyor. Bu anlamsız savaştan Avrupa’nın çok şey öğreneceğine, özellikle dibe vurmuş Avusturya ve Almanya’nın barışa daha sıkı sarılacağına inanıyor; ancak düzene alışkın Alman halkının bu büyük yıkım ve izleyen dönemlerde diğer Avrupa milletlerinin anlayışsız tutumlarının da etkisi ile nasyonal sosyalistlerin etki alanına girmesini de üzüntüyle, ama anlayışla karşılıyor. Hitler’in Yahudi düşmanı politikaları ile 1934’te ülkesi Avusturya’yı terk ediyor ve İngiltere’ye sığınıyor. 1940’da ise 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle İngiltere de bir “düşman” oluyor ve çareyi Amerika kıtasına göçmekte buluyor. Yoğun umutsuzluğu ve içine girdiği depresyon sonucu savaşın sonucunu beklemeden intiharı seçiyor.

    “Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler, yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu.”

    Zweig kendi ve ailesinin yahudiliğini “My mother and father were Jewish only through accident of birth - annem ile babam sadece doğum kazası nedeniyle Yahudiydiler” diye tanımlamış biri. Bir dönem en yakın dostlarından biri ve yayıncısı siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmasına rağmen, Herzl’in milliyetçiliğine katılmayan, hatta onun yazılarını “kalın kafalı ve yavan” bulduğunu açıkça yazan biri.

    Zweig her yönüyle tüm hayatı boyunca hümanizmi, ulusların kardeşliğini ve büyük Avrupa Birliği’ni savunuyor; ancak içinde bulunduğu çağda “taraf” olanların sesi daha çok çıktığından ve kendisi risk almayı sevmeyen bir tabiata sahip olduğundan olsa gerek, bunu yüksek sesle dile getirmiyor; başka bir deyişle hiçbir zaman aktif bir eylemci olmuyor. Görüşlerini yazmayı, ama olaylar karşısında pasif kalmayı ve ön plana çıkmamayı seçiyor. Hatta zorluk dönemlerinde kabuğuna çekiliyor; 1. Dünya Savaşı Salzburg’da, ya da Hitler sonrası İngiltere’de Bath’de yaşadığı dönemler buna bir örnek sayılabilir.

    “Dünün Dünyası” tüm bu dönem yaşadıklarını anlattığı otobiyografisi. Bu otobiyografide bile Zweig’in politikadan çok sanata değer verdiğini, acıklı yaşam hikayesinde siyasetten çok sanatsal gelişiminden ve sanat çevrelerindeki dostlarından bahsetmeyi seçtiğini, sonuna kadar umut beslediğini hissetmek mümkün.

    Kimsenin böyle korku, telaş ve çaresizlik içinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaması dileğiyle...
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!