1000Kitap Logosu

Kesik başlı mezunlar

Akın Yılmaz
bir alıntı ekledi.
II. BÖLÜM
"İngiliz ekonomist Paul Ekins'in yazdığı gibi, artan sayıda ve çeşitte mal ve hizmete sahip olup, bunları kullanmanın temel kültürel amaç ve kişisel mutluluğa, toplumsal statüye ve ulusal başarıya giden bilinen en kesin yol olduğunu kabul eden bir kültürel uyum olan tüketiciliğin yayılması, tüketici sınıfının kendi büyümesini çok geride bırakmaktadır. Örneğin, 1953'ten bu yana İstatistiki Matematik Enstitüsü araştırmalarında yer alan sorularla, Japon vatandaşlarından kendi felsefelerine en yakın olan felsefeyi seçmelerini istemiştir. Seçenekler arasından "kendi zevkine uyan bir yaşam sürmek" yolunda karar verenlerin oranı % 21'den % 38'e yükselirken, ilk araştırmada % 29 olan "temiz ve adil bir yaşam sürmek" seçeneğini seçenlerin oranı seksenlerin ortasında % 9'a düşmüştür. Hızla artan tüketicilik, ABD'de yapılan kamuoyu araştırmalarında daha çarpıcı şekilde gözler önüne serilmektedir. 1967-1990 yılları arasında üniversiteye, eğitimin "mali açıdan çok iyi durumda olmak" için gerekli olduğuna inanarak girenlerin payı % 44'ten % 74'e yükselmiş, "anlamlı bir yaşam felsefesi geliştirmek" için gerekli olduğuna inananların payı ise % 83'ten % 43'e düşmüştür. New York eyaletine bağlı Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nden bir öğrenci American Demographics dergisine, "Benim ebeveynlerim yaşam tarzlarından memnunlar. Bu benim için yeterli." derken, yaşıtlarının gayelerini özetlemiştir. Aynı şekilde, 1976-1990 yılları arasında kendileriyle anket yapılan lise son sınıf öğrencilerinde "yaşamda bir amaç ve anlam bulma"ya karşı azalan bir istek ve tüketim toplumunun eserlerine karşı artan bir iştah görülmüştür. "Çok paraya sahip olma"nın "çok önemli" olduğunu belirtenlerin oranı 1977'de yarıdan azken, 1986'da neredeyse üçte ikiye yükselerek, bunu yaşamdaki amaçlar listesinin ilk sırasına yerleştirmiştir. Daha ayrıntılı anket soruları da tüketiciliğin hakimiyetini onaylamıştır. İkinci arabalara, eğlence araçlarına, tatil evlerine, çeşitli ev aletlerine, günün modasına ve son model otomobillere duyulan arzular çarpıcı şekilde artmıştır."
Alan Durning
Sayfa 14 - Tema Vakfı Yayınları
2
doğala özdeş
Yürüyen Duvar'ı inceledi.
200 syf.
·
1 günde
·
8/10 puan
Balkanlar'da bir Postmodern !
Balkan – Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarından olan İlhami Emin’in bu eseri, editörün önsözü, yazarın sonsözü ile birlikte toplam 199 sayfadan oluşmaktadır. Eser kendi içerisinde 11 bölüm bulundurmaktadır. Bu bölümleri, 1. Kendini arayan Yörük Osman 2. Usturumcalı Gül Baba 3. İsviçre Pasaportu 4. Kışta Bülbül 5. Hanımeli 6. Türbedarın Cevabı 7. Hz. Yusuf’un 3 Gömleği 8. Derviş Mümin’in Mezarı 9. Şehzade Musa Okçabol’da Ağladı 10. Manastır’da Değirmen Tekke 11. Yörük Osman’ın Samsun Rüyası şeklinde sıralamak mümkündür. Önce Makedonca yazan İlhami Emin edebiyata şiirle girdi. İlk şiir kitapları Makedonca yayımlandı. Edebiyatın diğer türlerinde de eser verdi. Bunlar arasında tiyatro oyunlarıyla başarı sağladı. Başarılı bir film eleştirmeni de olan İlhami Emin’in Türkçe’ den Makedonca ’ya yaptığı birçok çevirisi de vardır. En önemli şiir kitapları Taş Ötesi, Gül kılıç, Yörükçe, Güldeste’dir. Ahmet Yesevi, Mevlâna ve Yunus Emre’nin eserlerini Makedon diline çevirdi. Yabancılar ve Nasrettin oyunlarını yazdı. İncelememize konu olan ve kendi coğrafyasında ilk kez Melamilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Alevilik ve Yörüklük konularını harmanlayarak yazdığı gerek dini gerek tarihi ve sosyal olayları ele alıp yorumladığı ‘’ Yürüyen Duvar ‘’ adlı eseri de çağdaş Makedonya Kosova romanları arasında önemli bir konuma sahiptir. İncelememize geçmeden önce Makedonya ve Kosova Edebiyatının genel durumunu ve dönemin durumunu kısaca belirtmek faydalı olacaktır. Balkanlar’daki Türk hakimiyeti (1354-1912) ve ardından gelen uzun barış döneminden sonra gelişen savaş dolu yıllar, bu savaşların sonucunda gerçekleşen Türk göçleri, Çağdaş Makedonya ve Türk Edebiyatının gecikmesinin en önemli sebeplerinin başında gelmektedir. Zaman seyri içinde gerçekleşen Viyana Kuşatması, Karlofça Antlaşması, Osmanlı Rus Savaşı Berlin Antlaşması, Balkan Savaşları, 1. Ve 2. Dünya Savaşları sonrasında imzalanan antlaşmalar, şartlar ve sosyal durum bu bölgedeki Türk varlığını derinden etkilemiştir. Bu olayların en büyük sorunu da şüphesiz göçtür Türkler bulundukları bölgelerden kimi zaman sistematik kimi zaman da zoraki olacak şekilde vatanlarından kopartılmışlardır bunların arasında elbette ki eli kalem tutan neslin varlığı da azımsanmayacak derecededir. Bahsi geçen bu olumsuz gelişmeler şüphesiz ki Makedonya ve Kosova’da yüzlerce yıllık köklü edebiyat geleneği referansına dayanan çağdaş edebiyatın gelişmesine fırsat vermemiştir. 1918 ‘de kurulan Sırp -Hırvat- Sloven Krallığı döneminde Türkler’in durumundaki belirsizlikler, yine bu dönemde Türklere uygulanan baskılar da bu bölgedeki çağdaş Türk edebiyatının gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle 1939 senesinde başlayan Tanzimat Dönemi gelişmeleriyle yoğunluk kazanan Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki çağdaş edebiyatın oluşumuna yönelik faaliyetler şüphesiz ki Balkanlar’ı da etkilemişti. Genç Kalemler ’in Selanik’te çıktığı düşünülürse Balkanlar’da çağdaş edebiyatın oluşum sürecinin çok daha eski zamanlara dayandığını söylemek mümkündür. Gerek yaşanan savaşların ardından ana vatan Türkiye ile bağların kopması, gerekse krallık dönemindeki baskılar bu bölgedeki Türkler’in çağdaş bir edebiyat oluşturmasını engellemişlerdir. ‘’ İki dünya savaşı sırasında ana ülkeden ayrılmış ve kendi kaderine terkedilmiş Balkanlar’da Türk Halkı Edebiyatı, Anadolu’da Mustafa Kemal ideolojisinin geliştirilip yaygınlaştırıldığı yazından ayrı olarak sürdürür gelişmesini. Ancak Türkler’ in yaşadığı yörelerde kurulan yeni krallık rejiminin toplumcu sanata karşı olması diğer halklar gibi Türkleri de etkilemiş bu bakımdan Türk Edebiyatı’nın gelişmesine olanak tanımadığı gibi eski türün, yani Tekke ve Divan tarzının pek sönük bir biçimde devamını sağlamıştır. ‘’ Balkanlar’daki özellikle son 150 yıllık çalkantılı dönem burada sayıları azalan Türk toplumunun büyük gayretlerle oluşturacakları çağdaş Türk Edebiyatı’nda bu birikiminden yararlanmalarını büyük ölçüde sıkıntıya düşürmüştür. Şüphesiz ki burada yaşayan Türk toplumunun çağdaş edebiyatın oluşması arifesinde Türkiye edebi eserlerinde tamamen mahrum olduğunu söyleyemeyiz. Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Ömer Seyfeddin, Reşat Nuri, Halide Edip ve Yakup Kadri’nin de okunduğu görülmektedir. Hatta Yücel Teşkilatı etrafında birleşen gençler tarafından Atatürk’ün ‘’ Nutuk ‘’ adlı eseri olmak üzere Mehmet Akif’in ‘’ Safahat’’ ının yanı sıra Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal ve Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerinin de sıkça okunduğu bilinmektedir. Çağdaş Makedonya ve Kosova Türk Edebiyatı’nın oluşum ve gelişim sürecinde yoğun olarak etkilendiği en büyük şair Nazım Hikmet’tir. 1940 ‘lara doğru Alman Nazizmine yönelik olarak gelen tepkiler Yugoslavya’da mevcut olan diğer halklar gibi Türkleri de etkilemiştir. Bu da Nazım Hikmet’in şiirlerinin Türkler arasında yoğun olarak okunmasına neden olmuştur diyebiliriz. Osmanlı kültür coğrafyasına bakıldığında edebiyat tarihine katkıda bulunan şairlerin büyük bir bölümünün Balkanlar’da şehirlerde doğduğu görülecektir. Bir başka ifade ile Osmanlı Devleti’nin şair kadrosunun önemli bir bölümünü Rumeli yetiştiriyordu dense, mübalağa edilmiş olmaz. Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız Çağdaş Makedonya ve Kosova Türk Edebiyatı’nın durumu ve tarihi seyir hem dönemin geneli hakkında bir fikir sahibi olmamız için faydalı olacak hem de İlhami Emin’in üzerine inceleme yapmaya çalışacağımız ‘’ Yürüyen Duvar ‘’ adlı kitabında da sıkça vücut bulup eserde kendisini gösterecektir demek yanlış olmayacaktır. İç Değerlendirme 11 bölümden başlayan roman esas kahraman olan Yörük Osman ‘a dedesi Sufi Mehmet Ağa’nın bazı dini tasavvufi sözleri söylemesi ile başlar. ‘’ günahlarını yalnız Yaradan affeder affederse senden ne kuşlar kaçar ne hayvanlar aksine sen farkına varmadan onlar rüyalarına bile dalarlar ‘’ Daha sonra dede ile torunu arasında diyaloglarla ilerleyen eserde Osman yaşadığı köyden Hasan ile kavga eder ve evine ağlayarak döner. Kahramanın ninesi onunla ilgilenip temizlerken dedesi ile dini ve tasavvufi diyalogları devam etmektedir. Bir süre sonra kahraman evde uykuya dalar ve rüya görür tam o sırada babasının tokatı ile uyanır ve ailesinin diğer fertleri ile konuşur ve günlük rutin olaylar gerçekleşir. Kahraman köyden ayrılarak Üsküp’e okumaya ve asıl macerasının başlayacağı mekâna doğru yola koyulur yolda giderken gaipten sesler ve hissiyatlar ile yoldaki köpeklerle baykuşlarla konuşur onları anlar ve çeşitli manalar çıkarır kahramanın yolculuğu artık başlamıştır. Gerek dedesinin söylediği sözlerin manasını aramak gerekse bu yolculukta öğrendiği şeyleri araştırmak için uzun bir yolculuğa çıkar çıktığı yolculuk hem gerçek hem de adeta iç sesinin yollarında gezdiği manevi bir yolculuktur. Çeşitli yerlere gider orada gerek Müslüman gerek gayrimüslim kişilerle tanışır yolculuğunun önemli bir kısmında Beyaz Yakalı adı verilen bir gayrimüslim kadın kahramana eşlik eder ve daha sonra ayrılırlar. Yörük kültüründe ve özellikle Balkan coğrafyasında önemli bir konumda olan tekke ve dergahların pirleri ile iletişime geçer bazı kişiler ve evliyalar ile bunun gerçek bir iletişim mi yoksa içsel bir iletişim mi olduğunu saptamak bir hayli zorlaşır. Yolculuğu esnasında Pir Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Atatürk, Tito gibi bahsini ettiğimiz kişilerle konuşur bunların içinde Kaygusuz Abdal üzerinde biraz daha fazla durmaktadır. Romanda kahraman bir Melami şeyhinin torunudur sonunda ise olgunluk dönemine erişecektir. Eserde Melamilik, Bektaşilik, Alevilik, Osmanlı Devleti, Atatürk ve Dönemi, Tito ve Yörüklük kavramları gerek düş gerek gerçeklik ile harmanlanarak bir duvar metaforu ile anlatılmaktadır. Folklorik Unsurlar Roman bir köyde başlayıp yine orada son bulduğundan dolayı folklorik unsurların bulunması kaçınılmazdır. Bu unsuları tüm bölümleri kapsayacak şekilde değerlendirmeye çalışacağız. ‘’ samanlığa gir bak orada saklanmış olmasın ‘’ Daha önce de belirttiğimiz gibi eser bir köyde geçmektedir köyün iktisadi ve ekonomik geçim kaynağı hayvancılık ve tarım olduğundan saman önemli bir yer tutmaktadır ayrıca yine mimari bir özellik olarak ele alacak olursak samanlık şehir değil köy hayatına ve mimarisine ait bir olgudur. ‘’ eski pehlivan mustafa küçük yörük osmanı iyice hırpaladı ‘’ Pehlivan sözcüğü güreş sporuna ait bir terimdir güreş, Türk dünyasında Ata sporu olarak da adlandırılan milli ve folklorik bir unsurdur özellikle gerek hüner göstermek gerek geleneği devam ettirmek gerek ise devlet büyüklerine saygı ve bağlılığı göstermesi bakımından icra edilmiş ve hala bu oyun devam etmektedir. Özellikle günümüzde Balkan coğrafyasında etkileri çok canlıdır. İlhami Emin dışında bazı Makedonya Kosova Türk Edebiyatı yazarları hikayelerinde de güreşe milli olması açısından yer vermişlerdir. ‘’ dere boyu salkım söğüt ağaçları sulara kadar eğiliverdi ‘’ Anadolu’da söğütle ilgili pek çok yer adı bulunmakta olup Osmanlı beyliğinin kurulduğu yerin adı da Söğüt’tür. Söğüt’e adını veren de şüphesiz ki kutlu bir ağaçtır. Kültürümüzde önemli bir yeri olan söğüt, yiğitlerin gölgesinde oturdukları, çadır diktikleri kutlu ağaçlardandır (Söğüt gölgesi, yiğit gölgesi). Söğüt, evin, obanın, çadırın önündeki yerli ağaçtır ve daima evin önünde bulunur. Mersin yöresinde söğüt ağacı suyun müjdecisi olduğundan ötürü kutsal sayılır. ‘’akrabalarını ziyareti sırasında arabayı koştum taşlıktan türküsünü yavaşça söylemeye başladı’’ Türküler, Türk edebiyatının sözlü döneminden itibaren süregelen bir yapıya sahip olması dolayısıyla yüzyılların birikimini kuşaktan kuşağa aktaran çok önemli araçlardır. Türküler işledikleri konular itibariyle de toplumun duygu ve düşünce hazinesidir. Toplum yaşamının her anından bireysel konulara kadar her şeyi barındırırlar. Türkülerde kimi zaman bir annenin feryadı kim zaman bir aşığın hüznü ya da sevinci kimi zaman da bir bülbülün ötüşü kimi zaman da sosyal ve siyasi olgular yer alır bu özellikleri sebebiyle milli ve folklorik ögelerin başında gelmektedir. ‘’ yörük osmanın anası cevriye hanım yüklükten çıkardığı battaniyeyi mangal kenarındaki şiltede birbirine sarılmış yatan osman ile pamuğun üzerine attı ‘’ yüklük , battaniye, mangal , şilte gibi unsurlar günlük yaşamda Türk kültüründe kullanılan gerek motif ve deseni gerek ismi ile farklılaşan unsurlardandır. ’ nevruzdan nevruza görüyorum ‘’ Nevruz, Türk dünyasında, ortak kültürel değer olması yönüyle önemli bir yere sahip olup Türklük dünyasında ve Anadolu’da ortak inanmalarla, ortak heyecanlarla yüzyıllardır Türk kültürüne özgü özelliklerle kutlanılmaktadır. Tarihin ilk topluluklarından beri ay, mevsim yıl vb. değişiklikler törenlerle kutlanmaktadır. Avcı kültüründen tarım kültürüne geçildiğinde tarımda bolluk, bereket için çeşitli törenler yapılmaya başlanmıştır. Çeşitli kültürlerde mevsim değişiklikleri törenlerle kutlanır. İslamiyet öncesi Türk kültüründe bahar bayramı yapılarak kıştan sonra canlanan doğanın sevinçle karşılandığını ve şenlikler düzenlendiğini biliyoruz. Hala günümüzde eskisi kadar olmasa da bu bayram kutlanmaktadır. ‘’ ağlayarak yanına yanaştı ve mezar taşına sarıldı. ‘’ Mezarlık ve mezar taşları bir toplumun en önemli kültürel ögelerinden biridir. Toplumun kültüründen izler taşır manevi ve inanç boyutunun dışında mezarlık ve mezar taşı işçiliği de bu bağlamda ele alınmalıdır. Bir coğrafyada bulunan bir topluma ait mezarlıklar orada topluluğun bir yaşam sürdüğüne ve miras bıraktığına işaret eder. Bunu ‘’ mezarlıklar, medeniyetin sessiz bekçileridir. ‘’ sözü ile daha da pekiştirmemiz mümkündür. ‘’ liliyenin belgratta açılan harabati baba tekkesi fotoğraf sergisi şerefine içelim ‘’ Kadeh kaldırmak şerefine içki içmek önemli bir olaydan sonra Türk kültüründe özellikle İslamiyet etkisi ile olarak pek yer almasa da Batı toplumlarında bu gelenek yaygın bir folklor unsurudur ayrıca İslamiyet öncesi Türk destanlarında bazı kahramanların yine önemli bir olaydan sonra içki içtiklerine rastlanır hatta İslamiyet’i ilk kabul dönemi diye adlandıracağımız dönemde destan kahramanı içki içer et yer ve sonra namazını kılar. ‘’ bu neyler bu tanburlar bu kudumlar çalmaya başlayınca sanki gözlerimin üzerinden bir perde kalkar’’ Bahsini ettiğimiz çalgılar gerek günlük yaşamda gerekse tekke ve dergahlarda dini ritüellerde kullanılması sebebiyle folklorik unsur ögelerini oluşturular. ‘’ tıpkı yörükler gibi genç yaşta pehlivanlığa merak salmış bu sırada at üzerinde silahşörlükte ok atmada kılıç sallamakta da gürz kullanmakta da eşi yokmuş ‘’ Eskiden beri göçebe ve savaşçı ruha sahip toplum olarak bilinen Türkler için yukarıda bahsi geçen silahlar olmazsa olmazdır. Türklerin atı evcilleştirdiği ve üzerinde çeşitli maharetleri gösterdiği topluluk olduğunu unutmamak gerekir ayrıca ok da Türkler için bir silahtan öte ekstra anlam ifade etmektedir yazı sisteminde bir harfin ok ile ilişkisi vardır ve yine Türkler hükümdarın ya da beyin okunu atıp düştüğü yerde çadırlarını kurup konaklamışlardır. Günlük Yaşam Unsurları ‘’kamber ağa acaba neden türkiyeden göndermiş olduğu mektupları hep nuri ismiyle imzalıyor’’ Günlük yaşam unsurları ve pratiklerine ilk sayfalardan itibaren rastlanmaya başlanır. Ana vatan Türkiye ile mektuplaşma ve iki ülke ile bağları koparmama haber alma söz konusudur. ‘’ lyubinko mahallede türk çocukları ile büyüdü türkçesi diğer çocuklardan farksızdı oğlu aleksandar ile yörük osman çok iyi arkadaştı’’ Türk topluluklarının gelmeye başladığı ilk andan itibaren Balkan topraklarında sadece Türkler değil çok çeşitli ırk ve milletten insanlar yaşam sürmüştür cümleden de anlaşılacağı üzere günlük yaşamda Müslüman ve Müslüman olmayan insanlar bir arada ve mutlu şekilde yaşamaktadır. ablası osmanı çingene düğünlerinden uzaklaştırıyordu ‘’ Balkan coğrafyasında yaşayan azınlık nüfustan birisini de çingeneler oluşturur sosyal yaşamda gerek cümlelerde gerek olayların işleyişinde çingenelerden bahsedilmektedir. Dini Unsurlar Eser temel muhtevası olması sebebiyle içerisinde Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik kavramlarını bulundurduğundan dolayı dini unsurlara sıkça rastlanmaktadır. Buradan hareketle ilerleyecek olursak roman kahramanının dedesi olan Sufi Mehmet Ağa’nın isminin bilinçli bir şekilde koyulduğunu söylemek yanlış olmaz. Sufi kelimesinin manasına bakacak olursak içi ilahi aşk dışı da güzel ahlakla süslenmiş kişi manasına gelmektedir bu vasıflar İslam kültüründe yer alan Mehmet Ağa gibi kişilerin en temel özelliklerinden ve dinin gereklerindendir. Kelimenin anlamından hareketle devamla sufilik kavramının diğer anlamının da gel,gir,gör,tat ve anla şeklinde olduğunu bilmekteyiz yukarıda bahsini ettiğimiz ‘’kendinde ara ‘’ cümlesi buna işaret etmektedir bu cümleyi yine İslamiyet ve kültürün yayılmasında önemli vazifeler üstlenmiş Hünkar Hacı Bektaşi Veli ‘nin : ‘’Keramet baştadır taçta değildir. Hararet nardadır sacda değildir. Her ne arar isen kendinde ara Kudüs’te Mekke’de hacda değildir.’’ dizelerinde görmek mümkündür. Eserde geçen Yaradan, Allah, günah, sufi gibi sözcükler İslami literatüre ait unsurlar olduklarından dolayı dini unsurlar arasında yer almaktadırlar. ‘’mustafa büyük kuyruklu şeytan çıkarır merak etme gidelim sufi dedeni bekletmeyelim ‘’ İslami literatürde bulunan her türlü günah, şer, yasak ve musibetlerin kaynağı görülen şeytana yer verilmiştir. ‘’melami oğlu hiçbir şeyden korkmaz ‘’ İslamiyete bağlı tarikatlardan olan Melamilik Balkan coğrafyasında önemli bir yere sahip olmuştur. Tarihsel süreçte değerlendirdiğimizde, Melamiliğin başlangıcını araştırırken Hz. Peygambere kadar götürüldüğünü görmekteyiz. Ancak Melamilik asıl gelişmesini 9. yüzyıldan itibaren Horasan ve çevresinde yapmıştır. Tasavvufun insan ruhuna huzur ve dinginlik vermesi, Melamiliğin taraftar bularak gelişmesine katkı sağlamıştır. Melâmî temsilcilerinin büyük çoğunluğu Kabil, Herat, Horasan ve Nişabur’ludur. Bu yıllarda Melamiliğin Türkmenler arasında da yayıldığını kaynaklardan görebilmekteyiz ‘’lise için başka mekân bulamadınız mı bre kâfirler ‘’ kâfir sözcüğü inançsız halk ağzında da Hristiyanlar için kullanılan bir sıfat olduğundan dini bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘’dedesi sufi mehmet ağadan hacı bektaş velinin duvarı dahi nasıl yürütebileceğini düşündü’’ Hacı Bektaş Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Balkan coğrayfasında önemli etkileri olan ve kabul gören Bektaşilik tarikatının kurucusu sayılır. Bektaşîlik Anadolu sınırları içinde kalmamış; Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Mısır, Arnavutluk ve Macaristan'a kadar yayılmıştır. Ayrıca Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşunda Hacı Bektaş Velî dua etmiş, bu nedenle Yeniçeriler onu pir olarak tanımışlardır. Yeniçeri Ocağı'na "Hacı Bektaş Ocağı" denmesi bundan dolayıdır. Bu tarikatın Türkler arasında tutunmasının, yaygınlık kazanmasının sebeplerinden birisi Yeniçerilerle ilgisinin bulunmasıdır. Çeşitli grupları ve cereyanları bünyesinde barındırması, toleransı, tarikat mensuplarının halkla içli dışlı olması; özellikle Bektaşî edebiyatını oluşturan eserlerin Türkçe ile ve halkın rahatlıkla anlayacağı bir üslupla yazılması, Bektaşîliğin yaygınlık kazanmasını sağlayan başlıca hususlardır. Hazreti Muhammed (SAV), Hazreti Ali (RA), Hz. Hüseyin, Şeyh Bedri Veli, Şeyh Hasan ül Kuveyşni , peygamber ve sallahü aleyhi ve sellem kişi söz ve kavramları direkt olarak İslamiyet ile alakalı dini unsurlardır. ‘’ gönlü onu mekkeye çekti müritleri müritleri haberdar edildi ve dört yüz yetmiş kişi birlikte hac yoluna koyuldu bin sekizyüz kırk üç yılı haccından medine mısır yolu üzerindeki dönüş sırasında seyyid nur hazretlerine manen… ‘’ Mekke, Hz. Muhammed’in doğup büyüdüğü yerdir ve Hz.Peygamber’e ilk vahiy burada indirilmiştir bu bakımdan İslamiyet için oldukça önem teşkil eder. Medine, Hz. Muhammed ve İslamiyet’i kabul edenlerin göçtüğü ikinci mekandır. İlk İslam devletinin burada kurulması açısından önemlidir. Balkanların fütuhatını sadece kılıç ve pazı kuvvetine dayandırarak izah etmek mümkün değildir. Fethin gerçekleşmesinde ve oradaki Osmanlı idaresinin uzun süre devam etmiş olmasının arkasında tasavvuf erbabının oynamış olduğu rol göz ardı etmek tarihi gerçeklere aykırıdır. İlk devirlerden itibaren İslam'ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu, düşünce ve davranışlarını tam olarak Allah ve Resulü'nün iradesine tabi kılmayı gaye edinen tasavvuf ve tarikat mensupları, İslam dinini gayri Müslim toplumlara tebliğ edip, yaymayı en önemli vazifelerinden biri olarak kabul etmişlerdir. Bunun içindir ki, kendilerinin hak yolunda seferber eden ve her türlü fedakârlığı göze alan sufi dervişler, pek çok bölgelerde yoğun bir tebliğ faaliyeti sürdürerek, oradaki insanlara İslam'ı tanıtıp sevdirmişler ve Müslüman olmalarına vesile olmuşlardır. Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan bir tarikat olan Bektaşiliğin merkezi Sulucakahöyük olup oradan Anadolu’nun birçok yerine yayılmış, ardından da Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiştir. Mevlâna Celâleddin Rumi’nin ölümünden sonra şekillenmeye başlamış ve Konya merkez olmak üzere Anadolu’da, Balkanlarda ve Ortadoğu coğrafyasında yayılma alanı bulmuştur. Böylelikle Mevlevilik Orta çağ Anadolu’sunda büyük halk kitleleri arasında kabul görmekle birlikte beylikler ve Osmanlılar dönemlerinde siyasi otoriteye etki edebilen bir kurum haline gelmiştir. Bu kurumsallaşmanın sonunda barış zamanlarında Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecinde halk üzerinde etkili olan Mevlevilik Birinci D“nya Savaşı’nda kurulan Mevlevi Alayları ile askeri alanda da faaliyet göstermiştir. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin düşüncelerini esas alan, tarikat prensiplerinin öğretildiği bir kurum olup değişik yapılardan oluşmaktadır. Mevlevî tekkeleri tarikat öğretiminin yanında hat, tezhip, musiki gibi güzel sanatlarla ilgili, yolcuların barınması, fakirlerin doyurulması ve benzeri sosyal amaçlı çalışmalar da yapmışlardır. Osmanlı Devleti döneminde İslami bir tarikat olarak kabul edilmeyen Melamilik hurafeci bir inanca karşı olan ve her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimsemiş inanç olarak karşımıza çıkar. ‘’Alevilik, Kur’an’dan sonra Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’in içtihatlarına öncelik veren, bütün insanlığı kucaklayan ve insanlar arasında ırk, renk, soy-sop ayrımı gözetmeyen bir İslami yorumdur. Alevilik, İslam dininin bozulmamış şekli olup aynı zamanda Nazenin tarikatı, Muhammed Ali yolu ve erkânıdır. ‘’ • Allah’a kul, Hz. Muhammed Mustafa’ya ümmet, İmam Ali’ye talip olan, Ehl-i Beyt’i seven ve İmam Hüseyin’in yolundan giden topluluğun kabul edip benimsediği inanç biçimidir demek mümkündür. Eserde geçen bazı sureler de dini unsurları da teşkil etmektedir. Siyasi ve Sosyal Unsurlar Eserde bulunan siyasi ve sosyal durumları tam manasıyla idrak edebilmek ve bir bütünlük oluşturabilmemiz açısından bu coğrafyadaki siyasi ve sosyal durum hakkında bazı bilgileri hatırlamakta fayda vardır. Anadolu ve Balkanlar bin yıla yakın bir dönemini Türklerin vesile olduğu yoğun bir küştür etkileşimi ile geçirmiştir. Osmanlı Devleti döneminde yoğunlaşan bu etkileşim yüzyıllar boyunca Anadolu ve Balkanlar’daki toplulukların bir arada yaşamasına imkan vermiştir. Osmanlı Devleti’nin duraksama ve yıkılması ile eski etkisini büyük oranda yitirmiştir. Balkan toprakları arasında kısmen de Anadolu toprakları yönündeki ilk göç ve acılar 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) ile başlamış daha sonra Balkan Savaşları ve Dünya Savaşları olarak devam etmiştir. Savaşlarla, güven ve huzuru ortadan kaldıran terör ortamıyla ve başta Türkler olmak üzere kendilerini Müslüman ve /veya Osmanlı olarak nitelendiren sivil nüfusa karşı yürütülen katliam, yağma, tecavüz, baskı, ayrım, sürgün ve zorla asimilasyon çabaları ciddi sıkıntılar ve hareketli göç dalgalarıyla çalkalanmıştır. Bununla birlikte Balkan coğrafyasında önemli roller üstlenmiş ve uzun bir zaman diliminde orada yaşayan incelemesini yapmaya çalıştığımız eserin de temel direklerinden birisi olan Yörüklük kavramından da bahsetmek faydalı olacaktır. ‘’ Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya yönelik ilk adımlarını takip eden nüfus kitleleri arasında yörüklerin önemli bir yer tuttuğu bilinen ve sıkça ifade edilen bir gerçektir. Erken dönem kroniklerine referansla, ilk kaydını tuz yasağını delen Saruhan bölgesi yörüklerinin sürülmesiyle gördüğümüz Rumeli’ye yörük göçü, özellikle Edirne’nin alınması sonrasında tekrar üç kol istikametinde ilerleyen Osmanlı fetih sürecinin, bölgeye yerleşme noktasında tamamlayıcı unsurlarının en önemli ayaklarından birini oluşturmuştur.’’• Yörük kelimesi Türkçe -yörü eyleminden türemiştir. Türk’ün devinimini, mevsimlere göre yaşama biçimini gösterir. Yörük sözünü, Anadolu’da yerli halklar Oğuzlar için kullanmıştır. Kavram olarak Türk tarihinin başlangıcından beri var olan Türk’ün yörük yaşama biçimi kelime olarak yazılı kaynaklara XV. yüzyılda geçmiştir. Yörük, “yörüyen Oğuz/Türk” demektir. Balkanlar’a geçişle birlikte bölgenin Türkleştirilme İslamlaştırılma sürecinde, gönüllü ya da gönülsüz oynadıkları rolün payı büyük olsa gerektir. ‘’balkan savaşlarından sonra yelova köyüne yerleşen yegâne Karadağlı lyubinkonun babasıydı birkaç ay bütün gecelerini pencerede tüfekle nöbet tutmada geçirdi ‘’ Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Balkan coğrafyasındaki çözülme, savaş, baskı ve ulusal devlet kurma fikrindeki topluluklar Türk ve Müslümanlar yoğun baskılar uygulamışlar ve her fırsatta işkenceler edip öldürüp göçe zorlamışlardır. İkinci dünya savaşına kadar fazlasıyla yıpranmış olan Türkler o zaman da Almanya’nın desteği ile etkilerini daha şiddetli şekilde gösteren Bulgarlar ile mücadele etmiştir. Onların kanlı eylemlerine karşı Partizan adı verilen topluluğu destekleyip birlikte savaşıp hatta dağlara dahi çıkmışlardır. Bir kısmı da hayatını kaybetmiş ya da göç etmek zorunda kalmıştır. Bulgarlar ile alakalı başka bir duruma da şu örnekte rastlanmıştır: ‘’yörük osman ellerinde kırbaçları iki bulgar polisi ile karşı karşıya geldi simeonun babası çar borisin fotoğraftaki bakımlı bıyıkları yanında iki polisin bıyıkları yörük osmanın gözlerinde büyüdü de büyüdü uzandı iki kırbacın birbiriyle vuruş yarışmasından yörük osmanın irileşen gözleri önünde hasırlar üzerine uzanmış yatan yörükler bele kadar çıplaktı kırbaçların inip kalkan uzanışları arasından yörük osmanın gözleri yatanların kollarına dikiliverdi ‘’ ‘’fırsattan yararlanan bulgar çar polisleri daha varlıklı türklerin evini basarak kışta bülbül öttüren çingene kemancı vanoyu arama bahanesiye sandıklarda altın bulmayı amaçlıyorlardı‘’ ‘’ mustafa kemal Atatürk’ün anası zübeyde hanımın da Sarıgöl yörük aşiretinden olduğunu öğrenince daha da böbürlenmeye başladı ‘’ Kendisini büyük bir komutan ve lider ile aynı topluluk içinde ve medeniyette hisseden kahraman gururlanıp bundan güç alıp dışarı vurmaktadır. Aynı durum eserin sonlarına doğru Fatih Sultan Mehmet örneğinde de göze çarpmaktadır. ‘’ istanbulun fatihi de yörük ya ‘’ Atatürk ile alakalı fikirlerini eserin ilerleyen kısımlarında da görmekteyiz ‘’Atatürkün şeyh köle ve benzer ünvanları yasaklaması tekkeleri ortadan kaldırma girişimleri göz önünde tutulursa bunu en çok bir melaminin veya bu düşünceyi benimsemiş olan birinin yapacağı anlaşılır’’ ‘’nurül arabiye zamanla gül baba demeye başlarlar ‘’ 1531 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın daveti üzerine Budin'e gönderilerek burada bir tekke kuran Gülbaba, Bektaşi hoşgörüsü ile kısa zamanda Buda halkının sevgisini kazandı. 1541 yılının 1 Eylül'ünde Budin savaşında şehit düşen Gülbaba'nın, Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin kıldırdığı ve 200 bin kişinin katıldığı rivayet edilen cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katıldı. Gülbaba'nın gömüldüğü tepeye de "Gültepe" adı verildi. Türbesinin yanına yaptırılan Gülbaba Bektaşi Tekkesi, 1686 yılında yıkıldı. Dil ve Üslup Yürüyen Duvar romanı İlhami Emin’in ilk romanıdır, romanda üslup ses biçem gibi özellikler bakımından ciddi bir problem göze çarpmamaktadır bu durumda şüphesiz Emin’in romandan önce hayatında şiir, tiyatro, dergicilik ve sinema faaliyetlerinde bulunmasının büyük önemi vardır ve bu unsurlar dile hakimiyeti gerektirir. Kendisi ile yapılan röportajda Emin, romanı için post modernist bir roman olduğunu söylemiştir. Romanda 11 adet bölüm yer almaktadır. Yazar eserine büyük harf ile başlamaz ve bununla birlikte noktalama işaretleri kullanmamıştır. Bu noktalama işaretleri kullanmamasının getirdiği yanlış anlaşılmalar sözün etkili kullanımı farklı manalar gibi durumları da romanında koyu metin puntoları ya da eğik yazı karakteri seçerek gidermeye çalışmıştır. Türkiye Türkçesi ve İstanbul ağzı esaslı hareket edecek olursak bu durumlar birer dil kusuru sayılmaktadır. Yazar Yaradan ve Atatürk dışında hiçbir şahıs ve mekân ismi olan özel adları da büyük harfler ile yazmamıştır. Zaman ve mekânın işlevselliği açısından zayıf kalan yazar, yazarlık kuvvetini tasvirlerde ve ikili konuşmalarda göstermektedir. Üçüncü tekil şahısla yazılan eserin dikkat çeken diğer bir özelliği otobiyografik birçalışma olmasıdır. Yazar yer yer kendisini Yörük Osman karakterine bürünerek göstermiş ve yazarın kendisinin çevirmenlik yaptığı Tito’ya Sanki Yörük Osman çevirmenlik yapmış gibi anlatılmıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz noktalama ve vurgu özelliklerinden hareketle tonlama vurgu okuyucuya bırakılmış okuyucu bir nevi metne adeta dahil olmuştur. Ayrıca anlattığı konular gereği yazar metafizik ögelere sıkça başvurmuştur bu durum kendisinin de bahsettiği üzere post modernist tarzla bir uygunluk sağlamıştır diyebiliriz. Romanda kahraman sık sık ideolojik olarak kendisine zıt fikirde olan kişilerle karşı karşıya gelmiştir. Postmodernist ögelere değinecek olursak da, Üstkurmaca bağlamında: İlhami Emin, her şeyin bir oyun olduğunu romanın kahramanı Yörük Osman üzerinden gösterir. Sufi Mehmet Ağa’nın yol göstermesiyle günahlarını aramaya çıkan Yörük Osman’ın yolu çoban köpekleri tarafından kesilir. Çoban köpekleri yoldan geçmek için izni olup olmadığını sorarlar. Köşeye sıkışan Yörük Osman’ın yardımına ise ansızın yağmaya başlayan kar koşar. Fantastik unsurlar, köpeklerin Yörük Osman’ın önünü kesmesiyle esere girmiştir. Fakat bunlar metnin kendi gerçekliğini oluşturmaktadır. Bu gerçekliğin aslında bir kurmaca olduğunu ise Yörük Osman’ın köpeklerden kurtulmasını sağlayan aniden bastıran kar yağışında görmekteyiz. Yörük Osman karla birlikte kendisinin bir “oyun” içinde olduğunu fark etmektedir. Yörük Osman’ın bazen yazarın kendisinin gittiği mekânlara gittiğini ve t anıştığı insanlarla tanıştığını sezdirmektedir. Yörük Osman’ın yaptığı bir gezide tanıştığı gerçek bir kişi olan folklorcu Musa Seyirci’yle ilgili anlatısı kurmaca ile gerçekliğin iç içe geçtiğini göstermektedir. Bunun yanında XX. Yüzyılın en önemli siyasi liderlerinden olan Atatürk ve Tito’nun ve Mevleviliğin son halka şeyhlerinden olan Muhammed Nur’ulArabi’nin figürleştirilmesiyle gerçek olanla gerçek olmayan eserde birleştirilmiştir. Metinlerarasılık bağlamında: Osman’ın köylü olması, halk hikâyeleri ve efsanelerle beslenen bir çevrede bulunması nedeniyle sözlü edebiyat türlerinden oldukça yararlanmıştır. Eserde, Yörük Osman, Makedonya Türklerinin söylediği “sarı yılan”türküsünün hikâyesini anlatmıştır. Yörük Osman’ın ayrıca Kaygusuz Abdal’ın Budalanâme adlı eserinden alıntıladığı bir kısım da metinde yer almaktadır. Eski Anadolu Türkçesinin belli başlı formel özellikleri eserin diline yansımıştır. Eski Anadolu Türkçesinin tercih edilmesi ise Balkanlara Müslümanlığı yaymaya gelen şeyh ve dervişlerin o yıllarda bu tarihi şive ile konuşmalarından kaynaklanmaktadır. ‘’ burada ne arıyorsunuz diye nur yörüğün birine sordu biz yörüğüz bilmeziz aradığımızı diye cevap aldı bilmeziz” Eserde lakaplara da yer verilmiştir. ‘’ ne o cüceye mi yenildin ayıp bin kere ayıp ‘’ Romanda birçok yerde teşhis sanatına da başvurulmuştur bunda kahramanın düş ve gerçek alem arasında yaptığı yolculuğun sebep olduğu sonucuna varabiliriz. ‘’sarı öküz osman dostluk böyle mi olur niye beni şu zalim anan deden ile seydi alinin ellerinden kurtarmadın ‘’ ‘’ yolun iki tarafında bulunan ağaçlar evler bulutlar sustu ‘’ Yazarın eseri kahraman düş, kurgu, gerçeklik harmanında farklı coğrafyalarda cevabını aradığı gerçekleri bulmaya yolundaki serüveni ve romanın başladığı köyüne tekrar dönmesi şeklinde son bulmaktadır. Zaman Eser gerçek, rüya ve kurmaca ile iç içe bir halde olduğundan kesin bir zamandan bahsetmek mümkün değildir. İlk zaman olgusu kahramanın zihninde ve düşlerinde başlar dedesine sorduğu ‘’ herkesin dallardaki yapraklar kadar sayısız günahı vardır ‘’ sorusu ve babasının nasıl Melami dervişi olduğunu merak eden kahraman araştırmaya başlar burada zihinsel bir zaman söz konusudur rüyasında geçmiş zaman diyebileceğimiz Mevlana Hazretleri ile konuşur , gerçek zaman kavramına ise köyünden başlayıp yolda çeşitli insanlarla karşılaştığı yer yer yanına arkadaşlarını aldığı Ağlardağ’dan başlayıp Toroslar’a kadar uzanan ziyaret ve yolculuğu ile ilişkilendirebiliriz. Bahsini ettiğimiz iki zaman aralığında değişmeler sıkça olmaktadır gerçek zaman diye adlandırdığımız yolculuk ve ziyaretlerde kahraman düş dünyasına dalıp konakladığı yerlerde geçmiş bir zamana yolculuk eder yolculuğunu Samsun’da bitiren kahraman Tito ile konuşmasında gelecek zamana dair ipuçları vermektedir. Mekân Yelova Köyü , Oravitsa Mezarlığı , Üsküp , Radoviş , Kıloğuzlu Köyü , Sarıgöl yörük köyü , Karakeçili yörük aşireti , Ustrumca , Otina Nehri , Koçana , Prizren , Kadı Dere Tekkesi , Hacı Salih Efendi Türbesi , İsviçre , Hacı Bektaş Tekkesi , Bağdat , Kahire , İstanbul , Selanik, Doyran , Köprülü , İştip , Tikveş , Manastır , Mısır , Gelibolu , Serez , Makedonya , Radoviş Buçim köyü , Mekke , Medine , İşkodra , Süveyş Kanalı , Kırıkkale , Çankaya , Kırçova , Kalkandelen , Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi , Mevlana Celaleddin Rumi Konya Tekkesi , Kalkandelen Bektaşi Tekkesi , Konya Başak Oteli , Vardar , Agarta , Kapadokya , Nevşehir , Topkapı Müzesi , Konyalı Restoranı , Eski Topkapı Otogarı , Antalya , Valandova , Valandova Dedeli köyü , Macaristan , Elmalı , Burdur , Gölhisar , Söbüce Yaylası, Nevşehir Şems Oteli , Manastır , Pirlepe , Şar Sokak , Bayrampaşa , Alikoç, Kocaali , Kıloğuzlu , Büyükçekmece , Bulgaristan, Deliorman , Yanbol Kasabası , Zağra , Okçabol , Tokat Kalesi , Petse , Petse Kanatlar köyü , Hamidiye Sokak , Londra , Samsun. Yukarıda kahramanın yolculuğa başlayıp bitirdiği ana kadar olan gerçek mekanlar eserin zamansal ve ilerleyiş süresinin tam olarak yansıtılıp bütünlüğün sağlanabilmesi amacıyla eserde yer alan bölümlerde geçen sırayla ele alınmıştır. Bahsettiğimiz mekanların kahraman bazılarında gerçekten bulunmuş (Yelova Köyü, Makedonya, İstanbul, Konya, Nevşehir, Samsun) bazılarında da daha önce bahsettiğimiz üzere zihinsel yolculuğu esnasında karşımıza çıkmıştır. Romanda bulunan mekanlar tarihi gerçeklikler ve hala var olmasıyla da örtüşmektedir. Şahıs ve diğer değinmediğimiz unsurlar yazımızın kısa tutulması sebebiyle detaylıca verilmemiş olup Yörük Osman ve etrafında şekillenmiştir demek mümkündür.
Yürüyen Duvar
8.0/10
· 6 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
15
CEP TELEFONU Eski cemaatlerde aynı yerde yaşayan insanlar arasındaki iletişim yüz yüze ilişkiler temelinde gerçekleşirdi. Sabit telefonun icadı –sözlü iletişim açısından– insanların birbirine yakın yerde bulunmasını bir zorunluluk olmaktan çıkararak birbirlerinden uzakta bulunan insanlar arasındaki iletişimi mümkün kıldı. Modern kapitalizm sözün, haberin, bilginin, paranın, insanların, metaların yerler arasındaki transferini hızlandırmıştı. Ulaşımın ve iletişimin hızlandığı bu süreç insanların gündelik hayatlarıyla iç içe geçmiş köy meydanı benzeri yerlerin gerilemesini, kentlerdeki bulvarlar, tren garları, büyük mağazalar, büyük meydanlar, fabrikalar gibi –yerin sıcaklığından kopmuş, “soğuk ve soyut”– mekânların hızla gelişmesini beraberinde getirdi. Modern toplumun sabit telefonundan –özellikle işyeri telefonundan– duyulan ses yüz yüze ilişkideki ses kadar sahici değildi! İşin evden (yerden) kopup fabrikaya (mekâna) transferiyle birlikte mekânın resmiyeti sesin doğallığını, içtenliğini kaybetmesini beraberinde getirmişti. Tüm bunlara karşın –postmodern toplumdaki cep telefonuyla kıyaslandığında– modernliğin sabit telefonundaki ses –sınırlı da olsa– hâlâ bir hakikat payına sahipti; çünkü sabit telefon vasıtasıyla gerçekleşen iletişim sabit yerlere/mekânlara bağımlı olan, insanların ev ya da iş yeri gibi sabit yerlerde/mekânlarda bulunmasını zorunlu kılan bir iletişimdi. Sabit telefondaki konuşma sırasında kişilerin o an içlerinde bulundukları yerle/mekânla “özdeşleşmiş” olan kişilikleri onları birbirlerinin nezdinde daha “sahici kılıyordu”. Yerler/mekânlar arasındaki mesafenin duyumsanışı da sahicilik payının oluşmasına katkıda bulunmaktaydı; modern toplumda birçok kişi –teknik olarak gerek olmadığı halde– telefonda bağırarak konuşurdu. Modernliğin yüz yüze ilişkilere darbe indiren sabit telefonu hâlâ toprağa, kabloya bağlıydı. Modernlik hâlâ kendini yere bağımlılıktan kurtaramamış, kendine kablosuz, soyut bir uzam kuramamıştı! Sabit telefonda aramalar doğrudan kişiden kişiye değil, yerden yere yapılırdı. İşyerine yapılan aramalarda, aranan kişiye çoğu zaman sekreter ya da santral kanalıyla ulaşılır, eğer aranan kişi orada yoksa not bırakılırdı. Okul, hastane, hapishane, kışla, fabrika, ıslah evi vb mekânlardaki kişilere yapılan aramalar kurum yöneticilerinin denetiminden geçerdi. Hans Geser “Towards a Sociological Theory of the Mobile Phone” adlı yazısında (2004) sabit telefonların hem bürokratik organizasyonlarda hem de yatakhaneler gibi daha az resmi mekânlarda ya da geleneksel aile yapılarının sürdüğü evlerde varolan kişiselleşmemiş, kolektif iletişim yapılarını desteklediğini söyleyecekti. Sabit telefonlar esas olarak sabit yerlere dayalı sistemler bazında yapılanmış bir topluma denk düşmekteydi. Öte yandan modern toplumda kişinin sabit telefonda konuşurken sergilediği az sayıdaki rol, içinde bulunulan yerin/mekânın yapısı tarafından belirlenmekteydi. İşte yönetici kimliğiyle telefonda konuşan erkek akşam evindeki telefonundan baba kimliğiyle konuşmaktaydı. Anna Truch ve Michael Hulme’ın “Exploring the Implications for Social Identity of the New Sociology of the Mobile Phone” adlı yazılarında (2004) belirttikleri gibi birey, bir sonraki rol devralınana kadar tek bir rolle özdeşleşmek eğilimi göstermekteydi. Kamusal mekânlarda genellikle tek bir kimlik açığa vurulurdu. Sergilenen roller ve iletişim tarzı bireyin fiziksel mekân içindeki konumu tarafından belirlenirdi. Postmodern toplumda sadece ulaşımın, taşımanın değil iletişimin de hızı arttı. Havaalanları, oteller, alışveriş merkezleri, ATM’ler, otobanlar, eğlence merkezleri vb transit mekânların, “yer olmayanların” alanı yerlerin aleyhine güçlendi. ABD’de İlk mobil telefonlar araç telefonları biçiminde 1946’da ortaya çıktı. 1976’da ABD’de mobil telefona sahip kişi sayısı kırk dört bindi. 1983’te –günümüzde de kullanılmakta olan– baz istasyonlarına dayalı hücresel sistemin kurulmasından sonra hücresel telefon kullananların sayısı hızla artarak 1990’da beş milyona ulaştı. Başlarda mobil telefon orta ve üst sınıflardan gelen bir erkek elitin profesyonel amaçlarla kullandığı bir cihazdı. Cep telefonu kullanımı 1990’lı yıllarda toplumun birçok kesiminde yaygınlaştı. Ancak cep telefonlarının farklı fiyatlarla satılan farklı modellerinin farklı sınıflara hitap etmesinin yanı sıra bu telefonların tasarımı toplumsal olarak cinsiyetlendirilmişti; erkekleri hedefleyen reklamlar “sert tarz” kullanımı, gücü ve erkekliği öne çıkarmakta, kadınları hedefleyen reklamlar ise “yumuşak tarz” kullanıma, estetiğe, aileyle olan ilişkilere vurgu yapmaktaydı. 1990’lar toplumsal-iletişimsel-finansal yaşamın hareketliliğinin çok hızlı arttığı yıllardı. Anthony M. Townsend’in “Mobile Communications in the 21st Century” adlı yazısında (Wireless World’un içinde) dikkat çektiği gibi cep telefonunu onu destekleyen altyapıyla (baz istasyonları sistemiyle) ilişkisine gönderme yaparak tanımlayan hücresel (cellular) sözcüğü 1990’lı yıllarda yerini telefon cihazının taşınabilirliğini öne çıkaran mobil sözcüğüne bıraktı. Öte yandan 1990’lı yılların ortalarından itibaren yaygınlaşan ve sanal uzamı gerçek yerlerin aleyhine güçlendiren internete gösterilen ilgi cep telefonunu bir ölçüde gölgede bıraktı. 2000’li yıllardan önceki akademik çalışmalarda cep telefonuna ayrılan yer internete ayrılan yere oranla çok azdı. Manuel Castells 1996’da yayımlanan The Rise of the Network Society adlı kitabında cep telefonu üzerinde durmayacaktı. John Urry 2000’de yayımlanan Sociology Beyond Societies adlı kitabında sosyolojinin mobiliteyi, özellikle insanların mobilitesini ihmal ettiğini söyleyecekti. Fikirlerin, görüntülerin, paranın çeşitli mekânlar arasındaki akışı önemliydi. Sosyoloji küresel akışları incelemeliydi. Ancak Urry kitabında mobil telefona sadece birkaç cümlenin içinde değinecekti. 2000’li yıllarda dünyadaki cep telefonların sayısı televizyonların, bilgisayarların ve sabit telefonlarının sayısını geçecekti. Bazı ülkelerde cep telefonlarının sayısı o ülkelerin nüfuslarından daha fazlaydı. 2000’li yıllarda, renk, tasarım, melodi vb özellikler itibarıyla kişiselleştirilmeye açık olan cep telefonları dünyadaki en popüler mobil iletişim aracı haline gelecek, yüz milyonlarca genç her gün birbirlerine kısa mesaj gönderecek, çok sayıda kişi sabit telefonlarını iptal ettirecekti. Sabit telefonlardan farklı olarak cep telefonlarının en önemli özelliklerinden biri kişiyi yere/mekâna bağımlı olmaktan kurtarmasıydı. Öte yandan internet erişimli cep telefonlarıyla kişi hareket halindeyken küresel iletişim ağına bağlanabiliyordu. Cep telefonu kullanan birey artık kendini bir yere ait değil kendi iletişimsel ağına ait hissediyordu. Cep telefonuyla gerçekleşen etkileşim bir yerde değil uzamda, iletişimsel bir uzamda gerçekleşmekteydi. Cep telefonuyla konuşan kişinin davranışları onun varlığının fiziksel bir yer hissi olmadan tezahür edebildiğini akla getirmekteydi. Kişinin içinde bulunduğu yerle ilişkisini koparan cep telefonu farklı yerleri düzlüyor, onları soyut bir iletişimsel uzam içinde eritiyordu. İletişim adeta bedensizleşmiş bir sosyallik temelinde gerçekleşmekteydi. Manuel Castells, Mireia Fernández-Ardèvol, Jack Linchuan Qiu ve Araba Sey kablosuz iletişimin uzamı homojenleştirdiğini söyleyeceklerdi. Mobil iletişim sistemi –çeşitli zaman/uzam bağlamları içinde– farklı toplumsal pratiklerin birbirine karışmasını, yeniden şekillenmesini, bulanıklaşmasını mümkün kılmaktaydı. Uzamsal ve zamansal çerçeveler eski kesinliklerini yitirmekteydi. Öte yandan mobil kablosuz iletişimin hızla gelişmesi nedeniyle insanların kent içindeki fiziksel varlıkları, hacimleri daha uçucu bir niteliğe bürünmekte, bireyler iletişim kurulan noktalara dönüşmeye başlamaktaydı. İletişimin hızı ve hareketi kendi başına bir varlık kazanmış ve bu durum kentin “insansızlaşmasını” beraberinde getirmişti. Townsend “Life in the Real Time City: Mobile Telephones and Urban Metabolism” adlı yazısında[11] mobil telefonun, ille de fiziksel anlamda değil fakat hareketlilik ve verimlilik bağlamında kentin hacminde çarpıcı bir büyümeye yol açabileceğini söyleyecekti. Ortaya çıkabilecek olan şey yeni, muazzam bir fiziksel altyapı değil, daha ziyade kentsel faaliyetin yoğunlaşması, kentsel metabolizmanın hızlanmasıydı. Manuel Castells “Space of Flows, Space of Places: Materials for a Theory of Urbanism in the Information Age” adlı yazısında (Cybercities Reader’ın içinde) günümüzde elektronik olarak ayrı yerleri interaktif bir ağ içinde birbirine bağlayan akışlar uzamının yerlerin uzamı üzerinde egemenlik kurduğunu belirtecekti. Kent artık sadece fiziksel bir mekân değildi; teknoloji kenti işlevsel bir zorunluluk olmaktan çıkarmaktaydı. Kent artık akışlar uzamının egemen olduğu bir enformasyonel uzam haline gelmekteydi. Geç postmodern toplumda hızla gelişen mobil iletişim araçları, cep telefonu, modern toplumun yere bağlı olarak şekillenmiş kimliklerini sarstı. Modernlikte sabit telefonda konuşan kişinin kimliği o sırada içinde bulunduğu evle ya da işle özdeşleşmişti. Geç postmodern toplumda esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla birlikte ev ile iş arasındaki, çalışma zamanı ile serbest zamanlar arasındaki kesin sınırlar aşınmaya başladı. Kuruma (iş, aile) ait olan sabit telefondan değil kişiselleştirilmiş cep telefonundan konuşan kişinin içinde bulunduğu yerle ilişkisi zayıfladı, birey kendisini yersiz, kablosuz bir iletişimsel ağın bir parçası olarak hisseder oldu. Cep telefonunun sanal uzamı, içinde konuşma yapılan gerçek yerden daha önemli hale geldi. İçinde bulunulan yerin gerçekliğiyle, bağlamıyla uyuşmayabilen her an gelebilen aramalar yerin sınırlarını ihlâl etmeye başladı. Aranan kişi fiziksel olarak, içinde bulunduğu yerde olmasına karşın zihinsel ve kişiliksel olarak telefonun uzamına aitti. Truch ve Hulme’a göre kişi bir yerde bir rolü ifa ederken başka birinden başka bir bağlamdan gelen bir cep araması sonucu başka bir rol oynamak zorunda kalabiliyordu. Roller arasındaki sınırlar çok daha akışkan hale gelmişti. İnsanlar herkesin önünde cep telefonuyla konuşurken sahte yüzler takınmak durumunda kalıyordu ve bu durum bireyleri bölünmez bir bütün olarak gören ve onların kalıcı, tutarlı bir kimliğe sahip olması gerektiğini varsayan genel kanıyı hiçe saydığı için rahatsızlık verici olabiliyordu. Öte yandan geç postmodern toplumun esnek bireyi roller, kimlikler arasındaki geçişlerde, rol çatışmalarını yönetmekte ustalaşmaya başlamıştı. Mekânları birbirinden ayıran sınırların bulanıklaşması da kimlikleri sabitlikten kurtaran etkenlerden biriydi. Hulme ve Truch “The Role of Interspace in Sustaining Identity” adlı yazılarında (Thumb Culture’ın içinde) ev, iş ve sosyal yaşam alanları arasında yeni geçiş mekânlarının oluştuğunu öne süreceklerdi. Bu ara mekânlar daha formel, yerleşmiş alanların örtüşmesinden oluşmaktaydı ve birey bu ara mekânlarda, cep telefonu vasıtasıyla, çeşitli sosyal alanlara ait rollerden birini alıp diğerini bırakıyor, çok sayıda sosyal kimliği idare ediyordu. Modern toplumda hareket halinde olan kişiye erişilemezdi. Bireyin sabit telefonunun başında olmadığı, başkalarıyla iletişim halinde olmadığı süreler onun kendi yaşamı hakkında düşünmesi, kendini değerlendirmesi, dış dünyayla arasına gözlemsel bir mesafe koyması açısından bir vesile olabiliyordu. Bu iletişimsel boşluklar aynı zamanda bireyin kendisine ilişkin olarak bütünlüklü, tutarlı bir anlatı oluşturmasına imkân vermekteydi. Geç postmodern toplumda ise cep telefonuyla gerçekleşen sürekli iletişim bazı durumlarda zaman öldürmenin bir aracı haline gelmekteydi. Ama aynı zamanda insanlar hareket halindeyken, beklerken, arabada, trende, caddelerde, havaalanlarında sürekli cep telefonuyla konuşuyorlar, boş zamanlarını verimli bir şekilde kullanmak istiyorlardı. Michiel de Lange “Playful Identities and the Mobile Phone” adlı yazısında (2007) insanların vasıta ya da başka bir şeyi beklerken cep telefonuyla konuşarak zamanlarını optimum bir şekilde kullanmaya yöneldiklerini söyleyecekti. Boşta kalan anlar yekpare bir anlatı oluşturan olayların ve eylemlerin ara parçası değildi artık. Bundan böyle birey kendisi hakkında tek bir büyük anlatı oluşturup hayatını buna göre yaşamıyor, bir bütüne gevşek bir şekilde bağlı bir mikro anlatılar demetinin yazarlarından biri olarak beliriyor, çok sayıdaki farklı öyküye katkıda bulunuyordu. Kimlikler oyun grupları arasında dağılmıştı. Cep telefonu kullanıcıları verdikleri sözleri tekrar tekrar düzeltiyorlar, yeni ayarlamalar yapıyorlardı. Böylece sabit ve güvenilir bir karakter yapısı güç kaybediyor, muteber olma ve tutarlılık yerlerini esnekliğe ve adapte olabilirliğe bırakıyordu. Özerk, yekpare kişilik yerini sadece süregiden iletişimsel etkileşim içinde varolan mobil, bölüştürülmüş özneye bırakıyordu. Cep telefonuyla aramak ya da aranmak çoğu kez içinde bulunduğumuz fiziksel yer ve zamandan kasti bir kaçışın, o anki konumumuzu göreli hale getirmenin bir yolu olarak belirmekteydi. Modernliğin zamanı lineer bir zamandı. Gelecekteki randevuların, toplantıların tarihi ve saati çok önceden kesin bir biçimde belirlenir ve kolay kolay değişmezdi. Eskiden modernliğin kentlerini yöneten “saat dakikliği” postmodern toplumda yerini önemli ölçüde daha akışkan ve esnek olan network zamanına bıraktı. Doğrusallığın yerini eşzamanlılık aldı. İnsanlar cep telefonu sayesinde bulundukları yer neresi olursa olsun sürekli iletişim içinde olabildiklerinden katı bir ön koordinasyona olan ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalktı. Akışkan ve anlık bir buluşma- toplanma kültürü yaygınlaşmaya başladı. Bedenin bir uzantısına, vazgeçilmez bir parçasına dönüşen mobil telefon daha hareketli, daha spontane yaşam tarzlarını mümkün kıldı. Bireyler nereye giderlerse gitsinler bağlantılar ağını da yanlarında taşıyorlardı. Cep telefonu her an mümkün olduğunca çok opsiyonu açık tutmak isteyen postmodern bireyin vazgeçilmez aracıydı. Cep telefonu sayesinde iletişim ağına kesintisiz bir şekilde bağlı birey, kişisel ilişkilerini anlık olarak düzenleyebiliyor, sürekli olarak güncellenen haberleşmelere bağlı olarak çok sayıda mekâna takılabiliyordu. Devamlı bir hazır oluş hali içinde bulunan bireyler, sürekli hareket halinde, “her dem tedavülde olan” bir yaşam tarzını sürdürmekteydi. Cep telefonunu savunanlar bu cihazın “full time yakınlığa”, ilişkilerde canlılığa yol açtığını öne sürüyorlardı. Oysa cep telefonu makine sisteminin mantığını yansıtmaktaydı ve bu sistem bireyleri hızlandırılmış bir dilin çerçevesi içinde birbirlerine kısa mesajlar gönderen ve yüzeysel replikleri tekrarlayıp duran iletişimsel robotlara dönüştürmek istemekteydi. Egemen söylem tarafından fetişleştirilen cep telefonu bedenin ayrılmaz bir parçası haline getirilmiş bir tür protezdi ve birey adeta ten ve metalin birleştiği bir tür siborga dönüşmüştü. Cep telefonu bedeni iletişimsel bir makine sistemine bağlayarak onu sömürgeleştirmeye yönelmekteydi. James E. Katz ve Mark Aakhus kişisel iletişim teknolojilerinin makine ruhuyla (apparatgeist) bağlantılı olduğunu, teknolojinin farklı ulusal ve kültürel bağlamların varlığına rağmen bunlardan bağımsız, evrensel, standart özellikleri üstlendiğini söyleyeceklerdi. Sürekli temasın mantığı katışıksız iletişim arzusu tarafından beslenmekteydi. Egemen söylem cep telefonlarının bireyin özgürlüğünü, bağımsızlığını artırdığını öne sürmekteydi. Ancak cep telefonu, kullanıcısını tüketim ve kontrol kültürünün içine yerleştirmekteydi. Cep telefonu kullanıcısının gerçekleştirdiği işlemlere ait bilgiler şirketler tarafından ele geçirilip tüketici davranışlarını öngörmek ve değiştirmek için kullanılmaktaydı. Robert Luke “The Phoneur: Mobile Commerce and the Digital Pedagogies of the Wireless Web” adlı yazısında (Communities of Difference’ın içinde) postmodern aylak (flaneur) olan mobil telefon kullanıcısının şirket avcıları tarafından izlendiğini, bu avcıların onun tüketim alışkanlıklarına ait verileri ele geçirip onun sosyal ilişkilerini arzu ve meta akışları içine yerleştirdiklerini söyleyecekti. GPS donanımlı cep telefonları kullanıcısının hareketleri enformasyonel kent vasıtasıyla takip edilmekte, böylece rızaya dayalı panoptik bir gözetim sistemi oluşmaktaydı. Cep telefonuna sahip kişi kendisine istediği mal ve hizmetleri sağlayacak mobil bir alışveriş merkezini de yanında taşımaktaydı. Cep telefonu kanalıyla ele geçirilen kişisel bilgiler network sermayesinin giderek daha çok ticarileşen ve kurumsallaşan uzamında satılmaktaydı. Cep telefonu kullanıcısının kimliği mobil sermaye hareketlerinin bir parçası olarak kurulmaktaydı. Bazen cep telefonu kullanıcılarından en çok sevdikleri film vb hakkında SMS vasıtasıyla oy vermeleri isteniyor ve bunun sosyal hayata demokratik bir katılımı temsil ettiği iddia ediliyordu. Oysa bu tür oylamalar tüketimin gelişmesine hizmet etmekteydi. Cep telefonları insanların kısa bir süre içinde örgütlenip bir araya gelmesine imkân sağlıyordu. Küreselleşme karşıtı gösterilerde, devlet başkanlarına karşı örgütlenen muhalif gösterilerde cep telefonlarının önemli bir rolü vardı. Ancak son tahlilde cep telefonu ağı polisin denetimi altındaydı ve batıda antiterör yasalarıyla yetkileri artırılan polis çok sayıda muhalifi cep telefonlarından izliyor, operasyonlar düzenliyordu. Öte yandan görünüşte cep telefonları profesyonel-kurumsal haberciliği-gazeteciliği zayıflatarak sıradan yurttaşların oluşturduğu bir medyaya olanak sağlamaktaydı. Kameralı ve internet erişimli cep telefonları kullanıcıları şahit oldukları, yaşadıkları olayları görüntülü olarak kaydediyor ve isterlerse bunları anında internette, you tube’da yayınlatıyordu. Ancak yayınlanmak istenen görüntülerin kurumların denetiminden geçmesi bir yana ses-metin-görüntü-haber-itiraf patlaması postmodern kapitalizmin karakteristiklerinden biriydi. Cep telefonlarına ilişkin diğer bir iddia bunların toplumdaki bireyler arasında tam, mükemmel bir iletişimi mümkün kılmasıydı. Bu görüşün sığ bir piyasa yaklaşımını temsil ettiğini söyleyen Myerson, Heidegger’in ve Habermas’ın düşüncesinde iletişimsel bir ütopyanın izlerini arayacaktı. Myerson’a göre mobil telefon ağında her biri kendi amacı peşinde koşan milyonlarca atomize birey network’ün gücü vasıtasıyla birbirleriyle yüzeysel bağlantılar kuruyorlardı. Oysa asıl önemli olan şey tarafların birbirleriyle derin bir ilişki kurmak için çaba gösterdiği aceleye getirilmemiş, açık bir muhabbetti. Mobil telefonun işleyişi anlamın yerine mesajı, vukufun yerine enformasyonu geçirerek yaşanan dünyayı sistematikleştiriyordu. Cep telefonu bağımsız, farklı bireylerin yönetme gücünü öne çıkarıyor görünmesine karşın tek başlarına isteklerinin peşinde koşan sayısız –ancak sayılı– kişi farkında olmadan devasa bir sistemin içinde kapana kısılıyordu.
mefkûd
Kadın Psikolojisi'yi inceledi.
350 syf.
Kitabın adı, her ne kadar yalnızca kadını ele alıyormuş izlenimi verse de yazar, erkeğin de özelliklerini karşılaştırmalı olarak vererek "kadın ve erkeğin birbirini tamamladığı" fikrine uygun şekilde bir eser ortaya koyuyor. Kitap boyunca da bu fikri dile getiriyor. Farklılığın olumsuzluk değil, zenginlik olduğu inancıyla bu iki cinsin nasıl birbirini daha iyi anlayacağı, sağlıklı bir yuva kuracağı üzerinde bilhassa duruyor. Her iki cinsin de olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koyarak kişinin kendi zaaflarını keşfetmesini ve o zaaflarla nasıl mücadele edeceğini bilmesini sağlıyor. Modernizmin ve "feminizm"in getirdiği yıkıcı etkileri her fırsatta tahlil etmeye çalışan Tarhan, kadına ve AİLEYE yapılan en büyük zulmün bu ayakla yürütüldüğünü tüm gerçekliğiyle ifade ediyor... Yazarın bu konudaki; "Modernizm, kadını özgürleştirmeyi, onun annelik bağını zayıflatarak gerçekleştirmiştir." (s. 320) sözüyle, zulmün nasıl gerçekleştirildiğini az çok anlayabiliyoruz. Buna örnek olarak ABD ve Batı toplumundaki yaşayışa sıkça değiniyor. Git gide Batılılaşmaya nihayetinde Küreselleşmeye sürüklenen toplumumuz da elbet bu Batı menşeili yaşamın emarelerini, sorunlarını, yıkımlarını taşıyor... Bu da kitabı dikkate değer kılıyor. Feminizmin evliliği, bir savaş alanı hâline dönüştürdüğüne dikkat çeken Tarhan, feminizmin kadınların bedenlerini sömürmek isteyen erkekler tarafından desteklendiği hakikatini dile getiriyor. Bu bakımdan sormak gerekir, kadının yararını gözeten kimdir? Ne kadar samimidir? Tarhan; Batı, kadını sömürmeye devam ederken, İslamiyet’in 1400 yıl öncesinde kadına hakkını verdiğini dile getirerek, bir manada kadının huzurunun nerede aranacağına ve neye bağlı olduğuna da açıklık getiriyor. Kitap boyunca, kadının her şeyden önce anneliğine ve ev hanımlığına değer verilmesi ve aile için bu rollerin öncelenmesi gerektiğinin vurgulandığı dikkatleri çekiyor. Bu da bir manada kadının fıtratına en uygun olan hâlde olması yani en temel hakkına kavuşması demek oluyor. Modernizmin getirdiği, nesilleri hiçliğe sürükleyen fitnelere karşı koymanın en önemli ayağını da bu oluşturuyor olsa gerek.. Psikolojik farklılıkların analizinden kadın erkek ilişkilerine, kadınlara has ruhsal sorunlardan rol kalıplarına, kimlik ve kişilikten moda ve giyime, çalışma hayatından şiddete, evlilikten duygu ve farkındalığa, aşktan anneliğe ve dine kadar birçok açıdan kadını ve hemen ardından erkeğin psikolojisini inceleyen Tarhan, geniş bir çerçeve sunarak okuyucunun farkındalığını artırmayı hedefliyor. Bu bakımdan her kadının ve erkeğin, özellikle evlenmeden önce bu kitabı okumasını yararlı görüyor ve bahsi edilmiş mevzular üzerinde tefekkür etmesini, bunu yaparken kendisini de sorgulamasını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabı okurken kadın ve erkeklere dair birtakım özelliklerin kesin çizgilerle çizildiğine ve yazarın "nasıl bu kadar genel yargılara ulaştığına" şaşıp birazcık haksızlığa uğramış hissedebilirsiniz. Bunun için yazarın tüm kadınların/erkeklerin illa bu özellikte olacağı düsturundan çok genel manadaki eğilimleri dile getirdiğini göz önünde bulundurarak okumak gerekiyor. Aksi takdirde kitaptan istifade edebilmemiz mümkün olmayacaktır. O yüzden kadınların alışveriş yaparken satın aldığı ürünün işlevine hiç bakmadığını ifade eden bir cümleyle karşılaştığınızda hemen bir antipati geliştirip üstünüze alınmak yerine, sizde bu özellik olmasa da kadın için bu eğilimin varlığını ve herhangi bir üründe bu özelliğin zuhur edebileceği gerçeğini düşünmelisiniz. :) İncelemeyi okuduğunuz için şimdiden teşekkürlerimi sunuyor, Dilbâ hocama arz ediyorum...
Kadın Psikolojisi
7.5/10
· 823 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
11
Merve Ercan
Boyalı Kuş'u inceledi.
264 syf.
·
3 günde
Kosinski’nin bu güçlü eserinden ne zamandır beğenisine güvendiğim farklı farklı birçok okurun övgülerle bahsettiğini duyuyor, görüyordum. Ve tabi böyle olunca benim de artık bu kitabı okumaktan başka çarem kalmadı. Kitabı okumaya benim için çok yanlış bir zamanda başladığım için başlangıçta çok akıcı gittiğini söyleyemeyeceğim, ne yazık ki kendimi okumaya veremediğim bir dönemdeydim ve okuduklarım benim için havada kalıyordu. Artık bu döngüyü bozmak gerektiğini düşünerek okumalarıma yoğunluk vermeye çalıştım ve bu şekilde bu kitabın da zevkini daha çok çıkarmış oldum. Kitaba gelecek olursak... (Buradan sonrası SPOİLER içerebilir.) . . . Yazara ait okuduğum ilk kitap olmakla birlikte bu eserinin beni çok çok fazla etkilediğini söylemeliyim. Bu kitabı okuyan birçok okur gibi ben de kitabı okurken biyografik izler var mıdır, sorgulamasını yapıyordum içten içe fakat yazar kitabın sonunda bununla ilgili gerekli açıklamayı yaptığı için bunun böyle olmadığını anladım ve bu yüzden şaşkınlığım bir kat daha arttı. İnsan yaşamadığı bir şeyi bu denli güçlü bir şekilde nasıl anlatabilirdi, hele ki olay örgüsünü ve olayların işleniş biçimini de düşünürsek, gerçekten takdire şayan. (Bu arada şu notu da eklemeliyim, yazar 2. Dünya Savaşı dönemini yakınen yaşamış biri tamamen dışardan bir bakış açısıyla yazmamış kitabı ama kitapta geçenler tamamen bir kurgudan ibaret.) Düzeltme: Yazar kitabında biyografik izler taşımaması için elinden geleni yapmış fakat biyografisiyle karşılaştırınca kitapta geçen belli olaylarla kendi başından geçen olaylar arasında bağlantılar olduğunu görmekteyiz. Yazar kitabında olayların geçtiği yerler ve mekanlar konusunda gizliliği esas almış, olayların nerede geçtiği belli değil bu yüzden ve bunun amacı da belli kitlelerin tepkisini çekmemek olsa da ne yazık ki bazı insan grupları üstlerine alınarak yazarın kendi kültürlerini, geleneksel köylü yaşantısını çarpıtıp, aşağıladığını ve kötü göstermeye çalıştığını ileri sürerek bu kitabına oldukça yüksek sesten tepki göstermişler; hatta öyle ki yazarın kendi memleketinde kitabın basımına bile izin verilmemiş. Bu ve buna benzer sebepler yüzünden yazar da kitabın sonunda sayfalar dolusu açıklama yapmak zorunda kalmış. Kitabı okuyanlar mutlaka bu açıklamaya da göz atmalı. Yazar oldukça akıcı ve sade bir yazım dili kullanmış, öyle ki kitabın başına bir kez oturunca sayfalar hiç anlamadan su misali akıp gidiyor. Fakat yaşanan olaylar tarihin bu utanılası zamanlarına ait az çok bilgisi olanların da bildiği gibi maalesef anlaması, sindirmesi çok güç şeyler. Şüphesiz 2. Dünya Savaşı’yla ilgili yazılan ne ilk ne de son eser Boyalı Kuş, bu yüzden de bu konuda yazılmış diğer kitaplardan onu başarılı kılacak ve bir adım öne çıkaracak farklı bir yönü olmalıydı. Kendi adıma söylemem gerekirse bu dönemle ilgili okuduğum diğer tüm kitaplara göre oldukça farklı ayrıntılar gördüm bu kitapta. Toplama kamplarından dışarı çıkıp, halkın en alt, en cahil tabakasının savaşa nasıl bir bakış açısıyla baktığını, o dönemin yaşam biçimini, toplumsal kültürünü, halkın “kendinden olmayana” nasıl davrandığını en net bir biçimde görmüş olduk. Halkın bu tavrında beni çok etkileyen ve beynimden vurulmuş gibi hissettiren bazı sahneler vardı ki onlara da değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak zihnimden canlanan sahne tren raylarında geçen sahneydi; sahnede toplama kampına giden Yahudilerle tıka basa dolu bir trenden belki hayatı kurtulur ümidiyle dışarı atılan küçük bir çocuğun düşmenin etkisiyle ağır yaralandığı bir sahneydi. Çocuk yaraları yüzünden ne yapsa acı çekiyor ve ağzından kanlar boşalıyordu. O sırada ölülerin kıyafet, ayakkabı ve ziynet eşyalarını çalmak için tren raylarında keşfe çıkan köylü halk ise beklenilenin aksine çocuğa gördüklerinde yardım etmek yerine uzaktan ona bakıp çocuğun ölmesini beklediler, evet yaptıkları tek şey buydu, öylece durup, beklemek!.. ki ölünce üstündeki her şeyi alabilsinler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sırtlarını dönüp çekip gidebilsinler... Bu noktada şunu sorgulamadan edemiyor insan, “insanlık” dediğin, her ne şartta olursa olsun sağlanması gereken bir şey, insanı insan yapan en önemli duygu değil miydi? Tarihin hemen hiçbir zamanından eksik olmayan bu savaşlar insanların vicdanını, insaniyetini, adalet duygusunu öğütüp yok etmek mi zorundaydı, yoksa tam tersi daha da güçlendirmesi mi gerekiyordu? Şuna hiç şüphe yok ki kitapta çok fazla unutulmaz sahne vardı, baş karakterin yolunun düştüğü her köyde başına gelen korkunç işkence ve tacizler gerçekten insanlık dışıydı fakat yine de beni en çok yaralayan sahne işte bu tren raylarında geçen sahneydi. Sanki ölmek üzere olan o çocuk gözlerimin önündeydi, ona sarılmayı, yalnız olmadığını, yanında olduğumu söylemeyi, onu çok sevdiğimi söylemeyi o kadar istedim ki, yaşanan o sahne sanki gerçekmişçesine zihnimde, kalbim de öyle bir yer etti ki anlatamam... Kitabın baş karakteri savaşın başlamasıyla birlikte ailesinin onu uzak bir köye yollamasıyla ailesinden kopuşunu ve hayatın en acımasız ve çirkin tarafını tanımasıyla başlıyor. Ordan oraya kuru bir yaprak gibi savrulan bu küçük çocuk, yaşadıklarıyla bağlantılı olarak hayatı, inancı Tanrı’yı sorguluyor, yaşamın bir anlamı olması gerektiğini düşünerek bu şekilde yolunu çizmeye çalışıyor. Savaş şartları sadece bedenini değil, düşüncelerini, fikirlerini de ordan oraya savuruyor. Her çocuk gibi o da sevgiyi, sonsuz huzuru arıyor aslında ve her nereye giderse gitsin insanlardan tek beklentisi bu oluyor; sevgi, sahiplenilme... Fakat onun bu beklentisinin aksine insanların ona “kendinden olmayana”, bir “çingene p*çine” reva gördükleri sadece itilme, aşağılanma, bir mal gibi, eşya gibi kullanılma, o masum çocuk kalbine olabilecek her türlü işkence ve eziyeti yaşatıp hayat boyu silinmeyecek izler bırakmak olacaktı. Eski zamanlardan beri yazarın memleketinde yapılan bir adet varmış, bir kuşu farklı farklı renklere boyayıp uçması için bıraktıklarında kuş kendi türünden olan kuşların yanına gider, diğer kuşlarda onu farklı türde bir kuş zannederek gagalayarak canını alırlarmış. Tıpkı Alman Nazizminin Yahudilere yaptığı gibi, tıpkı kitabın baş karakteri kara kaşlı, kara saçlı o küçük çocuğa sarı saçlı, mavi gözlü insanların yaptığı gibi, kendi renginden olmayanların ötekini ezip yok ettiği sonu gelmeyen bir paradoks. Kitabın adı da burdan gelmiş. Aslında hayatta ne çok boyalı kuş var, herkes gibi düşünmeyen, hareket etmeyen, hayalleri, umutları azıcık sıra dışı olursa hemen toplum dışına itilen, etiketlenen, yalnız bırakılan ne çok insan/değer var. Boyalı kuşlarımızla, birlikte ve özgürce yaşayacağımız günlere bir an önce kavuşmak dileğiyle...
Boyalı Kuş
8.3/10
· 2.991 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5