İnsanın iç dünyasına bir bakış atıp gördüğü şeylere katlanabilmesi ne kadar korkunç bir eylemdir? Dostoyevski’nin bu korkunç eylemi hemen hemen her kitabında adeta doğal bir olguymuş gibi basitçe yapması onun, kendi deyimi ile, ‘’yer altında’’ dolaşmakta ne kadar çok ustalaştığının bir kanıtıdır.
İnsan çok düşünmeden yaşar. Kendini kendine yabancı kılarak topluma ayak uydurur. Kendine yabancı olan insan eylemlerinde toplumun ona dayattığı ‘’normalleri’’, ‘’olması gerekenleri’’, ‘’yapılması gerekenleri’’ göz önüne getirir ve bunlara göre hareket eder. Durup sorgulama yapmadığı ölçüde de içi rahattır.
Günümüz toplumu bireyin düşünüp sorgulamasını sürekli baskılamaya çalışır. Yeterli büyüklükteki bir çoğunluk bir eylemi gerçekleştiriyorsa o eylem kabul görülen bir eylemdir. Bireyler içlerindeki hayvansı, ilkel ve hatta yeri geldiğinde şeytani olabilen dürtüden farkında olmasalar da, farkınanda olup inkar etseler de hemen hemen her zaman direktifler alırlar. ‘’Daha fazlasına sahip olunmalı’’, ‘’daha fazlasını tüketmeli’’, ‘’daha güçlü, daha güzel olunmalı’’ vb. Böylece birey bir topluluğa ait olup o toplulukla birlikte akıp gitmenin doğurduğu ‘’kendinden uzaklaşma’’ olgusunun kendi içinde açtığı boşluğu doldurmaya çalışır. Fakat maymun iştahına sahip olan insan içindeki bu boşluğu doldurduğunu zannedip kendini kendince sürekli ileriye taşıdığını düşünse de bu çaba ona hiçbir zaman yeterli gelmeyecek ve içindeki boşluk sürekli büyümeye devam edecektir. Tüm bu bahsedilen şeyler kulağa oldukça kötü ve acınası şeylermiş gibi gelse de aslında bu mücadele kısaca ‘’hayat’’ olarak tanımlanabilir. İnsanın ‘’hayat mücadelesini’’ diğer insanlar gibi ‘’normlara uygun’’ olarak sürdürmek istemesi de gayet doğal bir şeydir. Fakat bu hayatta durup içindeki boşluğa bakıp onu ‘’kabul