Tarık Dursun K.

Tarık Dursun K.

YazarÇevirmen
7.6/10
63 Kişi
·
201
Okunma
·
14
Beğeni
·
2.934
Gösterim
Adı:
Tarık Dursun K.
Tam adı:
Tarık Dursun Kakınç
Unvan:
Türk Yazar ve Yayınevi Yöneticisi
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1931
Ölüm:
Alsancak, İzmir, Türkiye, 11 Ağustos 2015
Tarık Dursun K. (veya tam adıyla Tarık Dursun Kakınç; kısaca Tarık Dursun olarak da anılmaktadır.) (d. 1931 İzmir), Türk yazar ve yayınevi yöneticisi.

1949 yılında İzmir'de Anadolu gazetesinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Sonra sırasıyla Yeni Gün, Ankara Ulus, Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde gündelik yazılar yazdı. Pazar Postası ve Akis dergilerinde sinema eleştirileri yazdı. Eleştirmen Ali Gevgilili ile birlikte aylık Yeni Sinema dergisini çıkarttı. Senaryo yazarlığı ve rejisörlük yapmıştır. 1969 yılında Kurul Kitapevi’ni açmış, Milliyet gazetesinde kitap tanıtma yazıları yazmış, Milliyet Yayınları’nı yönetmiştir. 1973 yılında Günümüzde Kitaplar adlı bir dergi çıkarmış, 1975 yılında Koza Yayınları'nın kurucuları arasında yer almıştır.

Sanata 1949 yılında şiirle başlamış, 1951 yılında Cengiz Tuncer ile Devrialem isimli ortak bir şiir kitabı yayımlamıştır. Daha sonra hikaye yazarlığına başlamıştır. Çeşitli ödüller alan Tarık Dursun K. halen Eskifoça'da yaşamaktadır. Kardeşi Faruk Kakınç'la beraber girdiği bir yarışmada soyadlarının karışması neticesinde soyadını K. olarak değiştirmiştir
Peki, kim seni benim kadar sevecek? Kim seni alıp cumartesileri sinemaya götürecek; önce bir kulağından, sonra yanağından, sonra dudaklarından kim öpecek? Ben olsam bunları düşünürdüm; ben olsam kalırdım. O, olmamıştı; onun yerine bunları düşünmemişti, kalmamıştı ve gitmişti. Ve uzun bitip tükenmez yolculukların sonunda kara görünecek. Ağzında yeni açmış herhangi bir narenciye dalıyla cennetten yeryüzüne indirdiğimiz hüthüt kuşu sizi ve geminizi yılın tam üç yüz altmış beş gününde ve gecesinde her daim yazın egemen olduğu bir ülkenin kıyılarına ulaştıracak. Ben o ülkeyi güneşi ve Lut Gölü’yle sonsuza dek yazı, parlak kumları, çölü ve derin vadileriyle, gökyüzünden baktığımda gördüğüm ışıldayan bükümlü akasyalarıyla size adadım. Ve o adanmış ülkeye yüzü sapsarı, açlıktan ve yorgunluktan avurdu avurduna geçmiş, gözlerinin feri sönmüş olarak ayak basmıştı. O andan başlayarak artık her şey çok gerilerde kalıyordu. Aradan nice nice yıllar geçecek, bildik yüzler birbirine karışacak, adlar ve yerler unutulacak, cumartesiler hatırlanmayacaktı…
İnsan yavrusu bir gariptir, başka yaratıkların yavrularına benzemez. Kurdun, kuşun, kedinin, köpeğin, aslanın, kaplanın yavrusunu kendi başına bırakırsan da büyür. Ama insan yavrusu büyümez, büyüyemez, beğim. Nazlıdır o, incedir, ürkektir; bir gazaldan bir cerenden daha ince, daha ürkektir, daha narindir. Saksı çiçeklerine benzer. Zamanında sulayacaksın, zamanında güneşe vereceksin, zamanında börtünden böceğinden ayıklayacaksın ki, büyüsün, gönensin, yücelsin, kocaman olup erginleşsin.
Tarık Dursun K.
Sayfa 50 - Adam Yayınları 1.Baskı Nisan 1982 / "Yitik Nergisler Söylencesi" adlı öyküden
Ama dünya koca bir değirmendir, beğim. Habire döner, adam öğütür, umut öğütür, gün öğütür, gece öğütür, ömür öğütür.
Tarık Dursun K.
Sayfa 45 - Adam Yayınları 1.Baskı Nisan 1982 / "Yitik Nergisler Söylencesi" adlı öyküden
"Önce saçlarını gördüm. Kuzgun karası idi. Gözleri saçlarından iki kat kara idi, bir bakıp can verirdi. Kirpikleri hançer idi. Ağzı divitsiz kara mordan bir hokka, dişleri bir sıralı inci, dudakları yaradanımdan al idi. Yanakları güz güllerinden goncaydı. Geldi yanıbaşımda durdu..."
Yoğurt moğurt, sebze mebze boş lakırdı onlar... İnsan ömrünü kısaltan, adamı hayatı haram eden büyük şehirdir.
Sevmek nemene şeymiş artık öğrendim, küçük kız! Senden öğrendim. Çıkma kapınızın önüne, evde senden başka suya gidecek kimin kimsen yok mu? Saçını kime ördürdün, çatkını kim çattı, ellerindeki kınayı kime yaktırdın?
112 syf.
·10/10
Hani sayfalarda gezinirken işte bu benim, beni anlatıyor, bana yazılmış der altını çizersiniz ya satırların. Bu kitapta böyle alıntı çizmek imkansız. Şiirin her dizesi o kadar diğeriyle bağlantılı ki birini koparsam şiirin kalan kısmı üzerime yıkılacaktı sanki. O derece bütünlük oluşturan bu şiirler okuyanı delice bir sevdanın pençesine düşmüş gibi hissettiriyor. Aşka davet ediyor adı üstünde.
112 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Soğuk bir Pazar günüydü. Tüm köşebaşları tutulmuş, üstelik yağmur da yağabilirdi. (Yağmadı). Yollar kapatılmış halk otobüslerinin güzergahı değiştirilmiş üstelik taksiler de kontak kapatmıştı. Tüm şartlar yolumu uzatmıştı ama bir bekleyenimin olduğunu bilmek dünyayı küçültür iç cebime sıkıştırırdı. Tam olarak öyle oldu. Yürüdüm de yürüdüm. Değdi mi? Buraya bir virgül koyarak ve cevabı da sona bırakarak kitaptan bahsedeyim.

Daha önce Bülent Ecevit çevirisiyle birkaç şiirini okuduğum Tagore'un ilk defa bir kitabını aldım elime. Daha bir sürü şey için olduğu gibi Tagore için de geç kalmışım.

Tagore, bir acayip adam. Bu Hint asilzadesi hukuk okumak üzere İngiltere'ye gitmiş fakat genel dünya düzeniyle hukuk sisteminin çelişkisi okulu yarım bırakmasına neden olmuş. Burdan bütün hukukçulara selamlar :)
Tagore şiiri için (bunda çeviri kalitesinin de etkisi büyük) söylenebilecek çok şey var ama ben kısa keseyim. Bu kitap bir davetiye. Elbette ki aşka ve hayata. Şiirler kısa ve açık. Şiirler kalbe umut eken cinsten. Dizeleri birbirinden ayırmak pek mümkün değil, yani şiirler kendi içinde bütünlük arz ediyor ve genel toplamda da kitabı bütünlüyorlar.

Yukarıda virgül bıraktığım sorunun yanıtına gelirsek; elbette ki değdi. Yine olsa yine yürürüm, o kadar yolun çok daha fazlasını bile. Yol, güzel insanlara çıkıyorsa mesafelerin canı cehenneme. Yolun sonunda, biri "Aşka Çağrı" olmak üzere elinde üç kitapla beni bekleyen Ferah ablama sonsuz kere teşekkür ederim.

Not: Sanıyorum odunluk, biz erkeklerin fıtratında var. Bu mazeret değil tabi ama umarım bu odunluğu telafi edecek fırsatım olur.

İyi kitaplar...Keyifli okumalar...
244 syf.
·9/10
Yazarın diğer kitapları gibi ilginç bir roman Küba’yı bize bir mozaik gibi acımasız renkli kavgacı sorunsuz insanlardan oluşan insanların gözlerinden anlatıyor o zamanın elit tabakasının nasıl sorumsuzca yaşadığını güçlü gözlemlerle anlatıyor yazar toplumsal konulara ağırlık verdiği eserde okurlarını güzel bir yolculuğa çıkarıyor
200 syf.
·9/10
“Adaletin iyiden, kuvvetsizden yanalığını ben ne duydum, ne gördüm”

Zaman zaman değeri bilinmeyen yazarlardan bahsedilir, haklı olarak. Bu yazarların beklenen ilgiyle karşılaşmaması hemen yazar için hem de edebiyat için hezeyan olur ve de haksızlık olur. Bu yazar yaşıyor da olabilir ölmüşte olabilir burada temel alınan, alınması gereken yazarın yazdığı eserler olmalıdır. Bugün o yazarlardan biri olan Tarık Dursun K.’nın “Alçaktan Uçan Güvercin”bu yazının konusu olacak. Burada yazar hakkında geniş bilgi vermemekle beraber kimden yoksun olduğumuzu, yeni nesillin pek bilmediği bu büyük yazarın hakkında bir iki şey söylemek yazının selameti açısından iyi olacak. Yazarlığa başlamadan önce, gazete dağıtıcılığı, seyyar köftecilik, otobüs biletçiliği, muhasebe yardımcılığı, memurluk gibi işlerde çalıştı. Daha sonra yönetmenliğe yöneldi ve “Aramıza Kan Girdi(1962)”, “Korkusuz Kabadayı(1963)”, “ Cehennem Arkadaşları(1964)”, “Kelebek Çift Uçar (1964)” gibi filmlerin yönetmenliğini üstlendi. Kurul Kitapevini, Koza yayınevini açtı, Milliyet yayınlarını yönetti. Daha sonra dergi çıkardı, envai sayıda roman, öykü, oyun, çocuk kitaplarını kaleme aldı. Yazar bu eserleriyle ayrıca edebiyatta saygın ödüllerin de sahibi oldu. “Haritada Beş Nokta” ile Gazetecilik Başarı Armağanı(1960), “Güzel Avrat Otu” TDK öykü ödülü(1961), “Yabanın Adamları” ve “Ona sevdiğimi Söyle ” ile Sait Faik Öykü ödülü(1967,1985), “Kurşun Ata Ata Biter” Orhan Kemal Roman ödülü(1984), “Ömrüm Ömrüm” ile Türkiye İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü(1987), “Ağaçlar Gibi Ayakta” Yunus Nadi Yayınlanmış Roman Ödülü(1991), “Hepsi Hikâye” ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülünü kazandı.
Bu yazının konusu olan “Alçaktan Uçan Güvercin” kitabı ise 1983 yıllında yönetmenliğini Ünal Küpeli’nin üstlendiği televizyon dizisine uyarlandı. Burada olay, başkahraman olan Menekşe Çalık etrafında dönüp dolaşsa da aslında bu kitap bir dönemin portresini çiziyor. O toplumun siyasi çekişmeleri, siyasi rant peşinde koşanları, mallıyla mülküyle insanları ezenleri, sınıf mücadeleleri ve tüm bunların yanında “Ahlak” kavramını da ele alırken kimler için ahlak sorusunu da sorduruyor. Olayın özetini Menekşe Çalık’ın kardeşi Hasan Çalık’tan dinleyelim:” Ablam Menekşe Çalık, geceleyin çadırdan çıkıp Çaltıderenin oralara inmiş. Çok sıcaklanmış. Üzerine varmışlar, ağzına çaput tıkıştırıp kaçırmışlar. Bundan sonra ablam kayboldu. Duyduğumuza göre, bir taksiye koyup götürmüşler. Bildiğim bundan ibarettir efendim”.

Kaçırılan menekşe Çalık defaatle envai insan tarafından tecavüze uğrar. Menekşe Çalık’ın kaçırılma sebebi ise; Nuri Genç. Nuri beyin kim olduğunu da şu cümlelerde anlıyoruz: “ Bu ilçe her şeyi ile onundu, Nuri Genç Bey bir tür yeryüzü tanrısıydı. Dilediğini yaşatır, dilediğini ekmeğiyle suyunu keserek sürüm sürüm süründürürdü. Her şey onun iki dudağı arasında çıkacak söze, tek bir söze bağlıydı. İlçe onun elindeydi, il merkezi, çevre illerin en azından altısı ona bağlıydı; parti ağzına bakıyordu; Ankara bir dediğini iki etmezdi.” Nuri Bey bu gücüyle Selman Yiğit’in fabrikasını kurtarır karşılında güzeller güzeli Menekşe Çalık ile zorla beraber olur. Menekşe Çalık en son Adapazarı’nda bir asker tarafından fark edilir ve Emniyet Müdürlüğündeki bir polisin evinde kalır. Buraya kadar okurlar, Menekşe Çalık’ın başından geçenleri okurken bugün de yaşanan kadın tecavüzlerini, cinayetlerini sebep ve sonuçları ile hatırlayacak ve aslında yıllar değişse de zihniyet değişmediği, muktedirlerin zorbalıklarına baş kaldırılmadığı, hesap sorulmadığı ve cesaretli insanların izinden gidilmediği sürece hep aynı şeylerin yaşanacağını da anlayacaklar ve görecekler. Burada cesaretli insanların varlığını da görüyoruz. Romanın iyi karakterleri olan Savcı Fahri Ergün ve Hâkim Necati Toktamış burada her şeyi göze alarak cesaretle despotların, muktedirlerin karşısında durur ve suçluların yargılanmaları için ellerinden gelenleri yaparlar. Necati Toktamış’ın şu ifadeleri: “Kalmalı, gitmemeli. Yıkılmamalı, geri çekilmemeli. Onun yerine kendi adamlarını getirirlerse eğer her şey biter. Dava düşer, dosya kapanır. Bu da onların kazanç hanelerine geçer. Adaleti ellerine bir geçirirlerse, yapmadıkları kalmaz. Diledikleri gibi at oynatırlar, tepemize çıkarlarda kimse ne oluyor, ne yapıyorsunuz diye sormaz, soramaz” haklılığın inancını gösterir. Burada -bugün de olduğu gibi- kadının Melek Çalık’ın bir söz geçerliliği olmaz. Her şeyi mahkemede teker teker anlatır anlatmasına ama babasının sözünden dışarı çıkmaz, babasına susması için teklif edilenleri babası gibi o da kabul eder. Menekşe Çalık’ın ruhsal bunalımlar içerisinde olduğunu tüm roman boyunca anlayabiliyorsunuz.

Kitap hem güncelliğini koruyan hem de gayet realist ve klasik bir bakış açısıyla ele alınmış, yazılmış bir roman. Üslup olarak da şiirsel bir kullanmakla beraber eski Osmanlıca kelimeler kullanması ve bunları evirip çevirip anlam bakımında ve ses bakımında değişikliğe gidilmesi romanı zenginleştirmiştir. Ustaca bir dil kullandığını düşünüyorum. İçinden seçip alacağınız eski kelimelerin çokluğu ve bu kelimelerle harmanlanan cümlelerin sağlamlığı bu dillin temelidir. Bu roman dilden çok konu olarak okuyucunun dikkatini çekse de her dikkatli okur roman içindeki dil ziyafetini fark edecektir. Ayrıca yazar her bölüm başına verdiği isimle, aslında o bölümde neler ve kimlerin olacağının da ipucunu veriyor, buda bir yerde sizin merakla bölümü okumanızı ve bittirmenizi sağlıyor.

Yazarın bir diğer başarısı ise; şüphesiz kahramanlarının hayatlarına çok iyi dokunmuş olması ve bunları bir bütün olarak romanda bir arada tutmasıdır. Bugün bu hayatlara ve bu olaylara hemen hemen her gün şahit oluyoruz. Örneğin, umudunu yitiren bir babanın söyledikleri şu sözlere şahit oluyoruz; “ Bu dünya hep kötülerin dünyası değil dedin. Ben de öyle bellerdim, kötüler az iyiler çoktu dünyamızda, derdim. Şimdi öyle görmüyorum. Kötüler daha çok iyiler daha az. On beş tane adam dikildi mahkemede, biz üç kişi kaldık; sen bir, ben iki, Menekşe üç! Adalet bizden yanadır mı diyorsun? Adaletin iyiden, kuvvetsizden yanalığını ben ne duydum, ne gördüm. Köyümüzden çok kişinin mahkemeye işi düştü, parası olan, arkası kuvvetliler düz yolda yollarını şaşırmadılar, arabalarını doğrudan bayırdan aşırdılar. Olan fıkaralara oldu. Biz de kuvvetsiziz, arkasızız, biz de fıkarayız beyim. Haklıyken haksız çıkarırlar bizi. Ben bundan korkarım. Çok kalabalıklar. Bunların arkaları vardır, sen de bilmez değilsindir. ” Bu sözleri bugün de duymuyor muyuz? Romanının sonunda Fahri Ergün gibi muktedirler tarafından sırf haktan yana oldukları için öldürülen, ölen olmuyor mu? Aslında tüm devirlerde bu böyledir. Muktedir olan, başta olan her zaman diğer tarafı tahakküm altına almıştır. Burada zamanın hiçbir önemi yok diye düşünüyorum. Hiçbir sanat eseri, özellikle roman yazıldığı zamandan soyutlanamaz, ayrı düşünülemez. Bir romana bakarak bugünü ne kadar anlayabiliriz sorusu bu kitaba sorulacak en mantıklı sorudur. Hegel’in dediği gibi “Sanat bir fikir hareketidir”. Bu roman büyük bir sanattır ve realist bir bakışla ele alınmış, konu güncelliğini koruyacak, bir fikri aşılayacak ve anlatacak büyük bir eserdir.
Yazının sonuna gelirken aslında anlatılması, alıntılanması gereken çok yer olduğunu da belirtiyim. Romanı okurken bugünkü siyasi ortamı, kadına bakış açısını, muktedirin şımarıklığını, cesur insanların varlığını, sınıf çatışmalarını, umudunu yitirenleri, adalet uğruna bedel ödeyenleri tekrar tekrar hatırlıyorsunuz, düşünüyorsunuz. Ayrıca yazarın romanının güncelliğine ve dillin maharetine hayran kaldığımı belirtmek isterim. Bu kitap, taşrada geçen, konu olarak güncelliğini koruyan ve koruyacak olan iyi bir romandır.
160 syf.
Sonu başından belli olan bir roman ancak kendini muazzam bir merak içinde okutuyor.
Kasabada işçilik yapan köylü Ali’nin hikayesi. Burada kasabanın yapısını, dağ köylerinde yaşayan insanları, eşkıyaları, ağaları yazar bir bir gözlerimizin önüne getiriyor. Kasabada aynı köyden olan insanların birbirlerine destek olması gerekirken nasıl kıskançlıklar içinde olduklarını görüyoruz. (Ali’nin inşaat ustası köylüsünün Ali’nin inşaat işlerinde çalışıp usta olmasını istememesi gibi. O köyden bir tek kendisi usta olsun, bütün işleri o yapsın mantığı…)

Bir film izlermiş gibi tek tek bütün olayları yalın, sade ve akıcı bir dille sunuyor yazar bize. Ali’nin kasabanın fahişesi olan Gülizar’ın kızına aşık olması ve evlenmesi sonrasında Gülizar’ın bu işi bırakıp normal bir hayat sürmek istemesi, ancak kasabalıların adeta namus bekçisi kesilip onları rahat bırakmaması her türlü zorbalığı, pisliği yapmaları (Bunları yapanların ise bir zamanlar Gülizar’ın kapısında kuyruk olmaları da ayrı bir mesele) Artık eski hayatından vazgeçip normal bir hayat sürmek istese de kasabalılar tarafından rahat bırakılmama durumu geçmişin bir şekilde peşinden geldiğinin göstergesi.

Sonrasında Ali ve Zeynep’in dağ taş demeden denize ulaşma hikayesi var. Dağ köylerindeki insanların yardım severliği, iyi yürekliliği ise köylü milletin efendisidir sözünü getirdi aklıma. Zora düşmüş insanlara hiçbir şey sormadan el uzatan kaç insan kaldı ki şimdi…

Yolları Eşkıya Murat Ağa ile bir şekilde kesişiyor. Murat Ağanın eşkıyalığı kötülükten değil iyilikten. Köylerde ağaların köylülere eziyet etmesi, topraklarını ellerinden almasına dayanamayıp o ağaların hepsinin dersini veren bir karakter olarak sunuyor yazar bize Murat ağayı.

Denize ulaşmayı umuda yolculuğun simgesi olarak aldım ben. Gerçekten de öyle. Ancak sonunda bir adım atabilse denize ulaşacak olan Ali maalesef o denize ulaşamadan teslim olmayı seçer.

Kitabın basım yılı 1959. Yazar o dönemin toplumsal yapısını da çok iyi işlemiş. Köy, kasaba yokluk, işsizlik, ağalar, tutucu bir yapı vs...

Kitap film izlermiş havasında demiştim zaten kitabın filmi de varmış. Buyurun (https://www.youtube.com/watch?v=NSQgdQNAJeM )
160 syf.
·1 günde·7/10
heceleri birleştirip okumaya yeni yeni başladığım da bu yazarın '' Bir küçücük aslancık varmış'' kitabını iliştirdiler elime. Bu sebepledir ki Tarık Dursun K. hayatımda her zaman, farklı bir noktada olacak. Zira şu anki okuma alışkanlığımı ona borçluyum. O çocuk kitabından sonra Tarık Dursun okumamıştım. Uzun yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmak gibiydi bu kitap. Sıkılmadan okudum ve gözümün önünde beliren imgeler oldukça sarsıcıydı. Kırmızı pazartesi ve kuyucaklı yusuf'u okurken ve bir daha asla böyle bir kitap okuyamam heralde dediğim ne varsa, hepsini yeniden bu kitapla yaşadım.
147 syf.
·Beğendi·6/10
Aklınızda bulunsun, nesir okuyacağım diye almayınız elinize. Şiirsel bir düş dünyasının çok çok güzel ifadelerinde sandal gezintisinde olduğunuzu düşleyin. O, güzel sözlerin denizin dipsiz derinliği gibi derinliklerine dalın isterseniz. Bir müziğin nasıl yansıdığını, pencereden bakan bir güzelle nikah yolculuğu düşünü, "Sevmek Diye bir Şeyin" tanımsal hayallerini bir birinden ayrık konularda bulacaksınız Kitap gözlemsel bir rota çiziyor. Günlük yaşamın düşlerinde detaylarına bir bir durak gibi uğrayarak gidiyor kitapta yazar...
Güzel Avrat Otu nun sıralamalarında 1. 2. 3. Şan. olarak belirtilmiş. Sevmek Diye. Bir Şey de daha hikayemselik var.
Yazar bolca Kelimelerde bazı oynamalarla kelimelere yeni anlam yüklemeleri denemelerine gitmiş... Bu tarzdan hoşlanırsanız okuyun derim...
244 syf.
·7/10
Ya Hep Ya Hiç Hemingway'in ilginç romanlarından biridir. Renkli, acımasız bir doğa içinde, doğa kadar renkli ve acımasız insanların kıran kırana kavgasıdır roman. Kübalı balıkçıların doğayla savaşını, Kübalı devrimcilerin savaşımıyla iç içe anlatır Hemingway. Sorumsuzca yaşayan zenginlerin bu genel görüntüyle çelişkilerini de sergiler. Kısacası, hangi ülkede hangi zamanda yaşanırsa yaşansın, hiç eskimeyen, ama hep ilgi gören bir öyküdür bu. Hemingway gibi yazarları evrenselleştiren, hep güncel kılan da bu yanlarıdır işte.
112 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaşamayı verirler bize
Biz, onu vererek kazanırız.
Tagore

Krallar öldü, krallıklar yıkıldı. Bir çok devir kapandı. Ama, Tagore gibi evrenselliğe ulaşanlar yaşamaya devam ediyor.
İçsel bilinci keskinleştiren, birbirleriyle bütünlük varmışcasına yazılan şiirlerde; insan benliğinden daha derin olan, asıl benlik ana temel olarak kendini gösteriyor.
328 syf.
·6 günde·Beğendi·4/10
Bize bu kitabı ilk olarak okulda okutmuşlardı ilk 60 70 sayfaya kadar sıkıcı gitmişti.Sonrası baya süper bir kitap olarak karşıma cıktı.Yani çok güzel bir kitaptı

Yazarın biyografisi

Adı:
Tarık Dursun K.
Tam adı:
Tarık Dursun Kakınç
Unvan:
Türk Yazar ve Yayınevi Yöneticisi
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1931
Ölüm:
Alsancak, İzmir, Türkiye, 11 Ağustos 2015
Tarık Dursun K. (veya tam adıyla Tarık Dursun Kakınç; kısaca Tarık Dursun olarak da anılmaktadır.) (d. 1931 İzmir), Türk yazar ve yayınevi yöneticisi.

1949 yılında İzmir'de Anadolu gazetesinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Sonra sırasıyla Yeni Gün, Ankara Ulus, Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde gündelik yazılar yazdı. Pazar Postası ve Akis dergilerinde sinema eleştirileri yazdı. Eleştirmen Ali Gevgilili ile birlikte aylık Yeni Sinema dergisini çıkarttı. Senaryo yazarlığı ve rejisörlük yapmıştır. 1969 yılında Kurul Kitapevi’ni açmış, Milliyet gazetesinde kitap tanıtma yazıları yazmış, Milliyet Yayınları’nı yönetmiştir. 1973 yılında Günümüzde Kitaplar adlı bir dergi çıkarmış, 1975 yılında Koza Yayınları'nın kurucuları arasında yer almıştır.

Sanata 1949 yılında şiirle başlamış, 1951 yılında Cengiz Tuncer ile Devrialem isimli ortak bir şiir kitabı yayımlamıştır. Daha sonra hikaye yazarlığına başlamıştır. Çeşitli ödüller alan Tarık Dursun K. halen Eskifoça'da yaşamaktadır. Kardeşi Faruk Kakınç'la beraber girdiği bir yarışmada soyadlarının karışması neticesinde soyadını K. olarak değiştirmiştir

Yazar istatistikleri

  • 14 okur beğendi.
  • 201 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 298 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.