• 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kadın ve Feminzm

    Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

    Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

    Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


    Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

    Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

    Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

    1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

    1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

    Kadınlar için oy hakkı meselesi

    Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
    Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

    Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

    Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

    1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
    Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
    Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

    Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


    Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
    Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
    Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


    Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
    Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

    2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

    Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

    2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
    Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


    ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


    Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
    “Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

    Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

    Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
    Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

    Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


    Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

    Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
    “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


    90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

    3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

    3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

    İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


    3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
    Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
    Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


    Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

    Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


    İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
    Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

    İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


    Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


    Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


    Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

    Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk'ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • 187. Oruç (günlerinin) gecesinde eşlerinizle cinsî ilişki kurmanız size helal kılındı. (Haramdan korunmak ve sükunete kavuşmak için) onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise (durumunda)sınız. Allah (onlara yaklaşmamakla)[72] nefislerinizin arzularına karşı zâfiyet göstereceğinizi bildi de tevbelerinizi kabul edip sizi bağışladı. Artık bundan böyle, (oruç gecelerinde de) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) şey (nesl)i isteyin. Beyaz iplik siyah iplikten (fecrin aydınlığı, gecenin karanlığından) seçilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için; sonra da orucu akşam oluncaya (iftar vaktine) kadar tamamlayın. Fakat mescidlerde i‘tikâfa çekilmiş iken kadınlarınıza yaklaşmayın. Bu (hükümler) Allah’ın (yasak) sınırlarıdır; sakın sınırlara yaklaşmayın! Allah, sakınıp korunsunlar diye âyetlerini insanlara böyle açıklar.

    188. Bir de mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.[73] İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile, (haksız yere) haram yollardan yemek için o malları hâkimlere (reis ve idarecilere rüşvet olarak) aktarmayın. [krş. 4/29]

    189. (Resûlüm!) Sana hilâl halindeki (yeni doğan) ayları sorarlar. De ki: “Onlar, insanlar ve (özellikle) hac için vakit ölçüleridir. (İhramlı iken câhiliye döneminde olduğu gibi) evlere arkalarından girmeniz iyi ve erdemli olmak değildir. Fakat iyi ve erdemli kişi ‘Allah’ın emirlerine uygun davranandır.’ Evlere kapılarından girin ve Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının ki kurtulasınız.”[74]

    (Medine halkı bayram törenlerinden, Ensar da hacdan döndükten sonra veya ihramlı iken evlerine arka taraftan girerlerdi. Bu câhiliye âdetini iyi bir şey sanırlardı. Yüce Allah bu âyetle, bunun çirkin olduğunu bildirdi ve kaldırdı.)

    190. Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. (Fakat savaşmayan ihtiyar, kadın ve çocukları öldürerek) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.

    (Bu âyet-i kerîmenin hükmü, bundan sonraki âyetle veya Tevbe sûresinin 12. âyetiyle de ilgilidir. Yüce Rabbimiz bu âyetle savaşa izin vermiş ancak savaşta da insan haklarını teminat altına alarak katliamları, toplu öldürmeleri yasaklamıştır.)

    191. Onları (size harp açan kâfirleri) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. (İslâm’ı beğenmeyip şirk ve küfrü hâkim kılmak ayetleri şahsî tevillerle aslî konumundan saptırmak veya dinden döndürmek için işkence yapmak şeklindeki) fitne ise adam öldürmekten daha beterdir. Mescid-i Haram’da sizinle savaşmadıkça siz de orada kendileriyle savaşmayın. (Fakat size) savaş açarlarsa, siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir. [krş. 48/24]

    192. Şâyet onlar (savaş ve küfürden) vazgeçerlerse (ilişmeyiniz). Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

    193. (İslâm’a engel) bir fitne kalmayıncaya, din (sahte tanrıların emri doğrultusunda değil; kısıtlamasız olarak) yalnız Allah’ın (buyruğu doğrultusunda) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (dine ve dînî yaşantıya engel olmaktan) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. [bk. 8/39]

    (Zilkâde ayında savaş haram olduğu halde, müşrikler Hudeybiye’de bu ayın hürmetini çiğnediler. Hicretin 6. yılının bu ayında Hz. Peygamber ve ashâbına umre yaptırmadılar. Hz. Peygamber ise umrenin bir sonraki sene yapılması için anlaşma yaptı. Cenâb-ı Hak da, ertesi yıl bu ayda umre yapmayı nasip etti. Bunun için aşağıdaki âyetle bu aylarda saldıranlara karşı savaşa bile izin verdi.)

    194. Haram (denen hürmetli) ay, haram aya bedeldir;[75] hürmetler (dokunulmazlıklar) da karşılıklıdır. O halde kim size (bu ayda) saldırırsa, onun size saldırdığı kadar (ölçüde ve şekilde), siz de onlara saldırın. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/O’na karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, muttakî olan (emirlerine uygun yaşayan)larla beraberdir.[76]

    195. Allah yolunda (mallarınızı) harcayın, kendi ellerinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın;[77] iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, iyilik edenleri sever.

    196. Haccı da, umreyi de Allah (rızası) için yapın. Eğer (bir engelle hac ve umreden) alıkonulursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban (gönderin). Kurban yerine (Minâ’ya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta olan veya başından bir rahatsızlığı bulun(up da tıraş olan) varsa ona fidye gerekir ki o (fidye) de ya (üç gün) oruç tutmak, ya sadaka (altı fakire fitre)[78] vermek ya da bir kurban kesmektir. Güven (ve sağlık) içinde olduğunuz vakit hac zamanına kadar, umre ile faydalanmak isteyen kimseye (hacc-ı temettü yapana), kolayına gelen kurbanı kesmesi; kurban bulamayana da hac günlerinde (ihramlı olarak) üç gün, (memleketinize) döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç tutması gerekir; bunlar tam on (gün)dür. Bu, ailesi Mescid-i Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranışlardan sakının (hac hükümlerinde dikkatli olun) ve bilin ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir.

    197. Hac, bilinen aylar(da)dır.[79] Kim o aylarda (niyetle ihrama girip) haccı yerine getirmeye azmederse, (bilin ki) hacda (eşiyle) cinsî ilişki kurmak, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve kavga etmek/ağız dalaşı yapmak yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de (yol için) kendinize azık edinin. (Bilin ki) azığın en hayırlısı takvâdır (günaha sebep olan hareketlerden sakınmaktır). Ey akıl sahipleri! Yalnız benim emirlerime uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınarak azabımdan korunun.

    198. (Hac mevsiminde, ticaret yaparak)[80] Rabbinizden bir lütuf (bir rızık) aramanızda size bir vebal yoktur. Arafat’(taki vakfe[81]) den (Müzdelife’ye) akın ettiğiniz zaman, Meş’ar-i Haram’ın yanında (Müzdelife’de) Allah’ı (dua ve telbiye ile) anın. Ve sizi doğru yola hidayet ettiği gibi (siz de), aynı şekilde O’nu (tevhid ve tâzimle) öylece anın. (Biliyorsunuz ki) siz, bundan evvel (câhiliye döneminde) cidden yanlış yolda olanlardan idiniz.

    199. Sonra, insanların (sel gibi) aktığı (döndüğü) yerden, (Arafat’tan) siz de akın edin, Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

    200. Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, vaktiyle (orada) atalarınızı (sevgi ve övgü ile) andığınız gibi, artık bundan böyle daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan kimi: “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) dünyada ver!” der. Artık (böyle diyen) o kimseye âhirette hiçbir nasip yoktur.

    (Bu insanlar, dünyevî arzularının iyiliğine, kötülüğüne bakmaksızın sadece bol dünyalık nimetler için dua ederler. Çünkü gönüllerinde âhiretin yeri yoktur, bunun için orada nasipleri de yoktur.)

    201. Onların kimi de: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik, âhirette de güzellik ver ve bizi cehennem azabından (ateşinden) koru.” der.

    202. İşte onlara, kazandıklarından (hem dünyada hem de âhirette) büyük bir nasip (rahmet, hayır ve bereket) vardır. Allah hesabı çok çabuk görendir.

    203. (Teşrik günleri diye bilinen)[82] sayılı günlerde (tekbir getirmek suretiyle) Allah’ı zikredin. Kim iki günde (Zilhicce’nin on bir ve on ikinci günlerinde Minâ’dan Mekke’ye dönmek için) acele ederse, ona günah yoktur. Kim de acele etmeyip geri kalırsa, günahlardan korunması halinde ona da vebal yoktur. Allah’a ‘saygılı olup emrine uygun yaşayın’ ve bilin ki siz şüphesiz O’nun huzurunda toplanacaksınız.

    204. İnsanlardan öyleleri vardır ki (onun) dünya hayatına dair (aldatan yaldızlı) sözü, senin hoşuna gider ve (hatta bunlar), sözlerinin özlerine uyduğu konusunda da Allah’ı şahit tutar. Halbuki gerçekte o, (İslâm’ın ve müslümanların) en azılı düşmanıdır. [krş. 63/4][83]

    205. O, (dönüp gidince veya) iş başına geçince, (Allah’ın emrine karşı gelmek ve hevasına uymakla) ülkede fesat çıkarmaya, harsı (ekonomiyi, kültürü) ve nesli mahvetmeye çalışır. Allah ise fesadı/bozgunculuğu sevmez.

    206. Ona: “Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakın.” denildiği zaman, (kızar da) gururu kendisini (daha fazla) günaha sürükler; artık böylesinin hakkından cehennem gelir. (Orası) ne kötü bir yataktır!

    (Bu üç âyet-i kerîme; birtakım (münâfık) insan tiplerini ortaya koymaktadır ki onlar çok güzel ve yaldızlı konuşmalar yaparlar “Ben şahsî çıkarlarım için değil; doğruluğu, iyiliği getirmek ve insanları kurtarmak için çalışmaktayım.” gibi sözler söylerler. İdeolojilerini putlaştırmaya çalışırlar. Fakat iş başına geldikleri zaman, ekini (ekonomik gücü) ve nesli çeşitli usullerle mahvederler, mânevî değerlerinden kopmuş kişiliksiz, materyalist ve çıkarcı nesiller üretirler. Böylece büyük fesatlara ve bozulmalara sebep olurlar. Takvâya, Allah’ın emir ve rızasına uygun yaşamaya çağıranları da küçük görüp büyüklenirler. Onların hakkından ancak cehennem gelecektir. İslâm’ın nurunu söndürmeye ve gereği gibi müslüman olmak/müslümanca yaşamak isteyenleri de sindirmeye çalışan bu İslâm düşmanı, münâfıklar hakkında inen bu üç âyette, düşünenler için alınacak büyük dersler vardır.) [bk. 2/165-167]

    207. Kimi insanlar da, Allah’ın rızasını kazanmak için canını feda eder; Allah da kullarına çok şefkatlidir.

    (Süheyb er-Rûmî (ra.) Mekke’den Medine’ye hicret edecekti, müşrikler engel oldular ve “Ancak malını burada bırakırsan hicret edebilirsin.” dediler. O da malını terkedip dini için hicret etti. Böylece o ve benzerleri bu âyet-i kerîme ile ilâhî övgüye mazhar oldular.)[84]

    208. Ey iman edenler! Hepiniz (çekişmeyi bırakıp Kur’an’ın prensiplerinde toplanarak İslâm ile, toplumsal ve evrensel) barışa/güvenliğe (tam anlamıyla İslâm’a) girin, şeytanın (ve benzerlerinin) izinden gitmeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. [krş. 2/168]

    209. (Haram ve helal hakkında) size bunca açık deliller (ve gerçekler) geldikten sonra, (İslâm’ın hak yolundan) kayarsanız, bilin ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    210. Onlar (Kur’an’a/İslâm’a karşı olup şeytana uyanlar), ille de bulut gölgeleri içinde kendilerine Allah’ın (azabının) ve (azap için) meleklerin gelmesini ve (helak olup gitmeleri ile) işin bitirilmesini mi bekliyorlar? (Bütün) işler ancak Allah’a döndürülür (Her şey O’nun iradesi yönünde olup biter). [bk. 25/25]

    211. (Resûlüm!) İsrâiloğulları’na bir sor; onlara (geçmişte) nice açık âyetler (mucizeler) verdik. Kim, Allah’ın nimetini, o (nimet) kendisine geldikten sonra (küfre saparak) değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.[85]

    212. Dünya hayatı, küfre sapanlara süslü gösterildi (dünyaperest/maddeperest oldular). Bu yüzden onlar(ın zenginleri, fakir) mü’minlerle[86] alay ederler. Halbuki takvâ sahipleri (Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınan o fakir mü’minler), kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

    213. İnsanlar (imanlı) tek bir ümmetti. Sonra (bir kısmı küfre saparak ayrılığa düşünce) Allah, (rahmetini) müjdeleyici ve (azabından) sakındırıcı olarak peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için onların beraberinde hakikati gösteren kitap(lar) da indirdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, açık deliller geldikten sonra, aralarındaki ihtiras (haset ve zulüm)den dolayı o (son Kitab hakkı)nda ayrılığa düştüler. Allah da (ona) iman edenleri, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle ulaştırdı. Allah, dilediğini (iyi niyetine göre) doğru yola iletir.

    214. (Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçip giden (mü’min)lerin, başlarına gelen (sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vaadettiği) yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı çok yakındır. [krş. 3/142 29/2-3]

    (Bu âyet ashâbın Hendek gazvesinde karşılaştıkları çetin sıkıntılar üzerine nazil olmuştur. Âyet-i kerîme’de Hz. Peygamber ve ashâbına/ümmetine bir mesaj vardır ki; o da, halis niyetle çıkılan İslâm davası yolunda gelecek zorluklara dayanmak, sabretmek, acizlik göstermeyip mücadeleye devam etmektir. Ancak böylece cenneti kazanmak, Allah’ın yardımına kavuşmak mümkün olur.)

    215. (Resûlüm!) Sana (Allah yolunda, kimlere) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İnfak edeceğiniz mal; ana baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Siz hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz, Allah onu hakkıyla bilir (ve mükâfatı verir.)”

    216. (Ey mü’minler!) Size hoş gelmese de, (gerektiğinde zulüm ve saldırıyı önlemek için meşru ölçüler içinde)[87] savaşmak artık size yazıldı (farz kılındı).[88] Olur ki (bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olur. (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.

    217. (Ey Resûlüm!) Sana, haram olan (hürmet edilen) ayı ve o ayda savaşmanın hükmünü sorarlar. De ki: “Evet onda savaşmak büyük (bir günah)tır.” Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı (Kâbe’yi) ziyareti yasaklamak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah nazarında daha büyük (bir günah)tır. (Şirki yayarak, toplumda anarşi çıkararak, din ve vicdan hürriyetine baskı ve zulüm yaparak) fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyük (günah)tır. (Kâfirler) güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları (iyi ameller) dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Onlar, ateş ehli (cehennemlik) olup orada ebedî olarak kalacaklardır.[89] [bk. 2/194 ve ilgili dipnot; 9/36]

    218. (Allah ve Resûlü’ne) gerçekten inananlar, (dinini yaşamaktan aciz kalıp vatanlarından) hicret ederek, Allah yolunda (mücadele ve) cihad edenler (var ya)! İşte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.

    219. Sana (sarhoş edici) şarap ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki: “O ikisinde büyük bir günah, hem de insanlara (bazı ufak) faydalar vardır. Ama günahları (ve zararları) faydalarından daha büyüktür.”[90] Yine sana ‘Allah yolunda neyi harcayacaklarını’ sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan artanını (verin).” Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki dünya ve âhiret hakkında (lehinize ve aleyhinize olan şeyi iyi) düşünesiniz (ve ona göre hareket edesiniz).

    (Aşağıdaki âyetin başında yer alan ilk “dünya ve âhiret” kelimeleri, önceki âyetin sonu ile ilgili olduğundan oraya eklenmiştir.)

    220. (Resûlüm!) Bir de sana yetimler hakkında sorarlar. De ki: “Onların (mallarını karşılıksız muhafaza etmek ve) durumlarını düzeltmek (için yakın ilgi göstermek, yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar) sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlere) fenalık yapanla (iyilik yapıp) hallerini düzelteni bilir. Allah dileseydi sizi (onlar gibi) zor durumda bırakırdı. Şüphesiz Allah mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.”

    221. (Ey mü’minler!) Müşrik (ve kâfir) kadınlarla (gerçek bir inanışla) inanıncaya kadar evlenmeyin. İmanlı bir cariye[91] (bile), hoşunuza giden müşrik (ve kâfir) bir kadından, elbet daha hayırlıdır. İman edinceye kadar müşrik (ve kâfir) erkeklere de (mü’min kadınları) nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile, (Allah’a) ortak koşan (kâfir veya putperest) bir adamdan, imanlı bir köle bile elbet daha hayırlıdır.[92] (Çünkü) onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise sizi kendi izniyle (yardımıyla) cennete ve mağfirete çağırır ve düşünüp gereken dersi alsınlar diye, insanlara âyetlerini (böyle) açıklar.

    222. (Resûlüm!) Sana, bir de kadınların âdet hali hakkında sorarlar. De ki: “O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden aybaşı halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara (cinsel ilişki için) yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın (birleşin). Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”

    223. Kadınlarınız(ın ön uzvu) sizin tarlanız (çocuk tohumu ekme yeriniz)dir. O halde (ilişkinizde) o ekme yerinize (hayız hali dışında) nasıl isterseniz öyle varın; birbiriniz için ön hazırlıklar yapın.[93] Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının (da meşru olarak ve meşru yerden temasta bulunun)[94] ve mutlaka O’na kavuşacağınızı da bilin. (Bunu,) iman edenlere müjdele!

    224. Yemin etmek suretiyle, Allah’(ın adın)ı, iyilik yapmanıza, (kötülüklerden) sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın (böyle yapmışsanız, kefâret ödeyerek yemininizi bozun). Allah her şeyi işitendir, bilendir.

    225. Allah sizi, kasıtsız (ve rastgele) yeminlerinizden dolayı (işlediğiniz hatalarınızdan) sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandığı (kasıtlı yeminler) ile sorumlu tutar. Allah çok bağışlayandır, halîmdir (kullarının rızkını günahı sebebiyle kesmez ve cezada acele etmez). [bk. 5/89]

    226. (Câhiliyede olduğu gibi kızıp da) kadınlarına yaklaşmamaya yemin eden (koca)lar için, dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu müddet içinde yeminlerine kefâret ödeyerek hanımlarına) dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Bu müddet içinde dönmek, daha hayırlıdır. Eğer bu müddeti geçirirlerse, tam boşanma meydana gelir.) [bk. 2/232; 4/34 ve izâhı 65/1-2]

    227. Yok, eğer (yeminden dönmeyerek) boşanmaya karar vermişlerse (ayrılırlar), Allah şüphesiz işitendir, (niyetlerini) bilendir.

    228. (Bir veya iki kez) boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı (veya üç temizlik) hali bekler (evlenemez)ler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın (önceki evlilikten bir çocuk) yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Bu (üç aylık) müddet içinde kocaları gerçekten barışmak isterlerse onları geri almaya yine kendileri hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınlar üzerinde ma’rûf (meşru olan) hakları olduğu gibi, kadınların da onlar üzerinde (bazı hakları) vardır. Yalnız erkeklerinki onlara göre (aile reisliği ve görevleri bakımından hukûken) bir derece fazladır. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    229. (Ric’î) boşama iki defa olabilir. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya (geçinmek imkânsızsa tekrar birleşmeyip) güzellikle salıvermektir. Onlara verdiklerinizden bir şeyi, (geri) almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadının, artık Allah’ın (evlilik hakkındaki) sınırlarını koruyamayacaklarından korkmaları (yani birlikte yaşama ümitlerinin kalmaması durumu) başka. (Ey hüküm vericiler!) Siz de onların, Allah’ın (evlilik hakkında koyduğu) sınırlarını ayakta tutamamalarından korkarsanız, o zaman kadının (aynen mihrini veya mihri kadar) fidye vererek boşanmasında (veya erkeğin, “hulu‘” denilen bir mal yani bir menfaat karşılığında karısını bâin talak ile boşamasında) ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onları ihlâl etmeyin! Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

    (Ric’î talak, bir erkeğin kendi karısını dönüşü olan/kesinlik ifade eden lafızlarla bir veya iki defa boşamasıdır. Her defasında bu şekilde boşadığı eşini, iddet (bekleme) müddeti olan üç ay bitmeden güzel bir söz veya bir hediye ile kendisine döndürebilir; fakat şahit bulunması sünnete uygundur (65/2). Bu müddet geçerse talak/boşanma bâin olur (kesinleşir) (bk. 2/231232). Bu âyette kadına da boşanma hakkı verilmiştir.) [bk. 4/128]

    230. Eğer erkek, karısını (temizlik hallerinde bilinçli olarak açık, kesin lafızla üçüncü defa veya üç defa)[95] boşarsa, bundan sonra (artık evlilik bağı kopmuş olduğundan), kadın başka bir erkekle (şartsız ve hilesiz) evlen(ip karı koca hayatı yaşayıp da boşan)madıkça ona helal olmaz. O (ikinci koca) da bunu boşarsa, Allah’ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde, (eski karı kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, bilip anlayan bir topluluğa Allah’ın açıkladığı (uyulması gereken) sınırlardır.

    231. (Ey kocalar!) Siz kadınları (ric’î talakla) boşadığınız zaman, iddet müddetleri (olan üç ay hali)ni bitir(meye yaklaş)ırlarken,[96] ya onları iyilikle yanınızda tutun veya güzellikle bırakın. (Yoksa mallarından dolayı) haklarına tecavüz etmek kastıyla, zarar vererek, onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın! Allah’ın size olan nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve (ondaki) hikmeti düşünün. “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının, azabından korkun” ve bilin ki Allah her şeyi bilendir.

    232. Kadınları (talâk-ı ric’î ile bir veya iki defa) boşadığınız zaman, iddet müddetleri sona erince (boşanma kesinleşir), artık aralarında örfe uygun (meşru) bir şekilde anlaştıkları takdirde onları (eski veya yeni)[97] kocalarıyla nikâh(lanıp evlenmek)ten menetmeyin. İşte bununla, sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğüt verilmektedir. Böyle olması, sizin için daha iyi ve daha temizdir. (Bundaki faydayı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.

    233. Anneler, (boşanmadan önce veya sonra doğan) çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba)lar için tam iki yıl emzirirler. Onların (annelerin) örf-âdete uygun (orta) bir şekilde yiyecek ve giyeceği, çocuğun (asıl) babasına aittir. Hiçbir kimse, gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de çocuğun (asıl) babası, çocuğu sebebiyle (zoraki bir teklifle) zarara sokulmamalıdır. (Babanın ölümü durumunda) mirasçının sorumluluğuna düşen de babasının üzerindekilerin aynıdır. Eğer (ana baba) kendi aralarında rıza ve danışmayla (iki seneden evvel) çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur. Çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (ücreti) örfe uygun şekilde ödemeniz şartıyla, yine üzerinize bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görmektedir. [bk. 65/6-7]

    234. İçinizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, (süslenmeden) kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Bekleme müddetleri sona erince, örfe uygun (meşru) bir şekilde kendi başlarına (evlenmek, süslenmek gibi) yaptıkları şeyden dolayı size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

    (Bu zaman zarfında veya daha önce kadının gebe olduğu anlaşılırsa bebeği doğurana kadar evlenemez.)[98]

    235. Böyle (iddetini bekleyen) kadınlara (nikâhla) evlenmek istediğinizi üstü kapalı ifade etmenizde[99] veya (bu isteği) gönüllerinizde saklamanızda size bir beis yoktur. (Çünkü) Allah, onlara sözünü edeceğiniz şeyi bilir. Fakat (onlara) meşru bir söz söylemeniz dışında, sakın gizlice (buluşma için) sözleşmeyin/randevulaşmayın[100] ve farz olan bekleme müddeti sona erinceye kadar, nikâh akdetmeye kalkışmayın! İçinizde olanı Allah’ın bildiğini bilin. O’ndan korkun. Bilin ki Allah, çok bağışlayıcı ve halîmdir (kulların günahı sebebiyle rızkını kesmez ve cezada mühlet verir.)

    236. Henüz kendileriyle cinsî temasta (veya halvet-i sahîhada) bulunmadığınız[101] veya kendilerine bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. Onları, zengin olan kudretince; fakir de kendi halince örfe uygun birtakım fayda(lı hediyeler) ile faydalandırsın. Bu, iyilik edenlerin şânına yaraşır bir borçtur.

    237. Eğer (kadınlara) bir mehir belirlemiş olduğunuz halde, kendileriyle temasta bulunmadan[102] onları boşarsanız, bu takdirde, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak eşler veya nikâh akdi elinde bulunan (velîlerin gözü tok davranarak) bağışlaması hariçtir. (Bu durumda, kadın mehrinden vazgeçebilir veya erkek mehrin tamamını kadında bırakabilir. Ama mehrin hepsini) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsanı (birbirinize iyi davranmayı) unutmayın. Allah şüphesiz yaptıklarınızı görür.

    238. Namazlara ve (bunlar arasında) orta namaza[103] devam edin; gönülden boyun eğerek (vakit ve erkâna riâyet ederek) tam teslimiyetle Allah’ın huzurun(da namaz)a durun. [bk. 11/114; 17/78-79; 30/17]

    239. Eğer (herhangi bir tehlike sebebiyle) korkarsanız (namazı) yaya, yahut binekte (gider) iken kılın. Güvende olduğunuz zaman da, bilmediğiniz şeyleri size öğreten (Allah’ın) öğrettiği gibi Allah’ı anın (ve namazlarınızı kılın). [bk. 4/101-103]

    240. Sizden, geride eşlerini bırakarak vefat eden erkekler, o eşlerine (kendi evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl süre ile maîşetlerini temine imkân sağlayacak miktarı (hayattayken) vasiyet etsinler. Şâyet (buna rağmen kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık bu durumda, kendileri adına yaptıkları meşru tasarrufları dolayısıyla size bir vebal yoktur. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.[104]

    241. Boşanmış kadınlar için örfe uygun (meşru) şekilde bir metâ (geçimini sağlayacak nafaka) vardır. Bu da, ‘Allah’ın emrine uygun yaşamak isteyen ve azabından korkan’ kocalara bir borçtur.

    242. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklar.

    243. (Resûlüm!) Ölüm korkusuyla binlercesinin[105] yurtlarından çıkıp gittiklerini görmedin mi (bilmiyor musun)? (İşte) Allah onlara “ölün!” dedi. (Onlar da Sînâ’da ölür hâle geldiler ve kısa bir müddet)[106] sonra (ibret için) onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.

    244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah (hakkıyla) işiten ve bilendir.

    245. (Haydi) kim var! İsteyene Allah (adın)’a güzel bir borç (faizsiz ödünç) versin de, O da (verdiğini) ona kat kat fazlasıyla artırsın. Allah (imtihan için rızkı kimine) daraltır, (kimine) de genişletir. (İşlerinizden ve kazandıklarınızdan hesap vermek üzere) ancak O’na döndürüleceksiniz. [bk. 5/12; 57/11, 18; 73/20]

    246. (Resûlüm!) Musa’dan sonra, İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, peygamberlerinden birine: “Bize bir hükümdar gönder de (onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım.” demişlerdi. O da: “Ya savaş yazılır, (farz kılınır) da savaşmaktan geri durursanız?” deyince, onlar şöyle demişlerdi: “Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde bizler neden Allah yolunda savaşmayalım?” Ama savaş onlara yazıl(ıp farz kılın)ınca içlerinden pek azı hariç (savaşmaktan) yüz çevirdiler. Allah o zalimleri çok iyi bilir.

    (Sînâ yarımadasında yaşayan Amalikalılar, kralları Câlût’un kumandasında İsrâiloğulları’na saldırıp onları yurtlarından çıkarmıştı. Onlar da, peygamberlerinden, kendilerine bir kumandan tayin etmesini istemişlerdi.)

    247. Peygamberleri onlara: “Allah şüphesiz size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. (Onlar da) dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona mal (servet) yönünden geniş imkân verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olabilir?” (Peygamber de onlara): “Allah, şüphesiz onu üzerinize (hükümdar) seçmiş ve geniş bir ilim ve sağlam bir vücut vererek onun gücünü artırmıştır.” dedi. Allah mülkünü (hükümranlığı) dilediğine verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.[107]

    248. Peygamberleri onlara (şunu da) söyledi: “Onun hükümdarlığının gerçek alameti, size meleklerin taşıdığı Tâbût’un[108] gelmesidir ki içinde Rabbinden bir ferahlık, Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından (asâ, hırka, sarık ve Tevrat’tan bazı levhalar gibi) bir kalıntı vardır. Eğer iman edenlerdenseniz sizin için bunda kesin bir alamet (işaret ve ibret) vardır.”

    249. Tâlût (cihad için Kudüs’ten) askerler(iy)le ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan tatmazsa bendendir.” Pek azı dışında onlar (nehre varınca) ondan (bol bol) içtiler. Nihayet (Tâlût’un) kendisi ve beraberindeki inananlar (ırmağı) geçince, (içenler geçemeyip:) “Bugün bizim (zalim) Câlût ve askerlerine karşı gücümüz yok.” dediler.[109] Allah’a kavuşacaklarını kesin bilen (Tâlût’a itaat edip nehri geçen)ler ise: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle, çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir.” dediler. [bk. 3/13]

    250. Savaş için, Câlût ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır ve ayaklarımızı sabit (bizi metanetli) kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”

    251. Derken, Allah’ın izniyle o (kâfir)leri bozguna uğrattılar. Davud (düşman hükümdarı olan) Câlût’u[110] öldürdü. Allah da ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik ve Zebur’u) verdi ve ona (zırh yapmak, kuşlarla konuşmak ve güzel sesle okumak gibi) dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah’ın insanları birbiriyle önleyip savması (ortadan kaldırması) olmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı; fakat Allah, âlemler üzerine büyük lütuf sahibidir.

    252. (Resûlüm!) İşte bunlar, (anlatılan kıssalar) Allah’ın âyetleridir ki onları dosdoğru olarak okuyoruz. Elbette sen gönderilen peygamberlerdensin.

    253. İşte, peygamberlerin bir kısmını, (verdiğimiz özelliklerle) diğerlerine üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle (perde arkasından vasıtasız) konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryemoğlu İsa’ya açık mucize (ve belge)ler verdik ve onu Rûhu’l-Kuds (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı), onlardan sonraki (ümmet)ler, kendilerine apaçık mucize (ve delil)ler geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar ihtilafa düştüler; onlardan kimi iman etti, kimi de küfre saptı. Yine Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı) birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini mutlaka yapar (Onları iradelerine bırakmayı dilemiştir).

    254. Ey iman edenler! İçinde hiçbir alışverişin, dostluğun ve iltimasın bulunmadığı bir gün (kıyamet/hesap günü) gelmeden evvel, size verdiğimiz rızıktan (Allah’ın rızasını kazanmak için) harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.

    255. Allah öyle bir ilâh ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O, Hayy ve Kayyûm’dur (daima diri ve yarattıklarını gözetip yönetendir ve her şey varlığını O’nunla devam ettirir). Kendisini ne bir uyuklama (gaflet) ne de bir uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) ancak O’nundur. O’nun izni olmadıkça O’nun katında kim şefaat edebilir? Kullarının önündeki ve arkasındaki (geçmiş ve geleceklerini, yaptıklarını ve yapacaklarını, dünya ve âhirete ait) şeylerini O bilir. Onlar, O’nun ilminden ancak dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü (kudreti, mülk ve hükümranlığı) gökleri ve yeri kaplamıştır; onları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.[111]

    256. Din(e girmede/iman etme)de zorlama yoktur.[112] Doğruluk ile sapıklık (iman ile küfür, hak ile batıl) meydana çıkmıştır. Artık kim, tâğûtu (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenleri)[113] tanımayıp da Allah’a iman ederse, işte o, kopması (mümkün) olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.

    257. Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları (küfür, şirk, materyalizm ile her türlü “izm”lerin, batıl yaşantı ve zihniyetin) karanlıklarından aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğût (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenler)dir ki onlar da onları aydınlıktan (nurlu yoldan) çıkarır karanlıklara (sokar). Onlar, ateş ehli (cehennemlik)tirler; onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. [bk. 14/1]

    (Yüce Allah’ın, Resûlü’ne indirdiği Kur’an’la aydınlanma ve aydınlık devri başlamıştır. Kral tanrıların ve insanların diğer insanlara arzuları doğrultusunda hâkimiyeti, baskı ve zulmü kalkmış, sömürü, faiz, vurgunculuk ve diğer ahlâksızlıklar bitmiş, kadınlar soyunup döküldükçe beğenilmekten ve zevk aracı olmaktan kurtulmuş, iffetli, şahsiyet ve yetki sahibi olmuşlardır. Böylece hakça yaşama ve adalet gelmiş, gözü görenler için karanlık gitmiştir. Fakat diğer taraftan şeytanların dostu kâfirler, kâfirlerin dostu da tâğûtlar bir üçgen bağlantısı halinde durmakta ve devam etmektedir (4/76). Bunların ortak amacı Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak, onunla yakın ilişkiyi kesmek, ona samimiyetle inananları, inancıyla yaşayamaz hâle getirmektir.)

    258. Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak), Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan (Nemrut’)u görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim (kudretiyle) hem dirilten, hem öldürendir.” deyince, o: “Ben de yaşatır ve öldürürüm.” demişti. (Bunu bir îdamlığı serbest bırakmak, bir suçsuzu da öldürmekle yapmıştı.) İbrahim: “Şüphesiz ki Allah, güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de batıdan getir!” deyince o kâfir (Nemrut) şaşırıp kalmıştı. Allah (hakkı kabul etmeyen, gücü ve yetkiyi yalnız kendinde gören) zalimler toplumunu doğru yola eriştirmez.

    259. Yahut o kimseyi[114] (görmedin mi) ki (binalarının) duvarları, (çöken) çatılarının üzerine yıkılmış olan bir kasabaya uğradı da, (kendi kendisine): “Allah bunu (böyle harap bir yeri), ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah da onu, yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltti. “Ne kadar (ölü vaziyette) kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım.” dedi. (Allah:) “Hayır yüz yıl kaldın, işte yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış. Bir de eşeğine bak; (onun kemikleri kalmış. Böyle yapmamız) seni, insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Şimdi o kemiklere bak, onları nasıl yerli yerine getirip sonra ona et giydiriyoruz.” dedi. O, (merkep dirilip de eski halini alarak) kendisine apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Artık biliyorum ki Allah, şüphesiz her şeye kâdirdir.”[115]

    260. Vaktiyle İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.” demişti. (Allah da:) “Ne o, yoksa inanmadın mı?” dedi. “Evet (inandım), fakat kalbimin iyice mutmain olması için (görmek istedim).” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyleyse dört (cins) kuş yakala, onları kendine alıştır (sonra iyice kesip doğra)[116] ve her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır; koşa koşa sana gelirler.” Bil ki Allah, (dilediği her şeyde) mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.[117]

    261. Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tek (tohum) tane(si)nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.

    262. Allah yolunda mallarını harcayıp da, (harcadıkları şeyin) ardından başa kakıp, gönül kırmayanların (verdiklerini hiç hissettirmeyenlerin) mükâfatları Rableri katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.

    263. Bir tatlı söz ve (bir kusuru) bağışlama, peşinden eziyet (ve mihnet) gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ganîdir (bu tür sadakalara ihtiyacı yoktur), Halîm’dir (cezalandırmayı ihmal etmez ancak mühlet verir).

    264. Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş için malını sarfeden adam gibi, siz de sadakalarınızı başa kakarak ve (verdiğiniz kimseyi) inciterek boşa çıkarmayın. İşte bu şekilde mal sarfeden kimsenin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki ona şiddetli bir sağanak (yağmur) isabet edince onu sert (çıplak) bir kaya halinde bırakır. (Bunun gibi gösteriş yapan ve verdiğini başa kakanlar da) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Zira Allah kâfirler/nankörler topluluğunu doğru yola eriştirmez.[118] [bk. 4/38; 8/47; 39/47; 107/6]

    265. Allah’ın rızasını istemek ve içlerindeki (imanlarını) kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu da, yüksek bir tepede bulunan, bol yağmur değince ürünlerini iki kat veren, veya bol yağmur değmese bile, (aynı ürünü vermek için) çisentinin bile yettiği bir bahçenin durumu gibidir.[119] Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

    266. Sizden biriniz arzu eder mi ki alt tarafından ırmaklar akan ve içinde her çeşit meyvelerden (bir miktar) bulunan hurmalığı ve üzüm bağı olsun da, hem kendisine ihtiyarlık çökmüşken hem de güçsüz (ve bakıma muhtaç) çocukları varken, bu sırada ateşli (kavurucu) bir kasırga ortaya çıkıp da bağı kasıp kavursun? (Elbette istemez.) İşte Allah, düşünesiniz diye, âyetlerini size böyle açıklıyor.

    (İşte insanın çok sevdiği malı ve mevkii elinden alınabilir. Bundan dolayı mal, servet ve mevki ile övünüp gururlanılmaz. Nice saltanatlar, devletler ve saraylar yıkılmıştır. Bâkî kalacak ve kendisine dayanılıp güvenilecek olan yalnız Allah’tır.)

    267. Ey iman edenler! (Helal olarak) kazandıklarınızın ve sizin için yerden (bitirip) çıkardığımız ürünlerin iyi (ve temiz)lerinden ‘Allah için sarfedin’ (zekât ve sadaka verin), kendinizin, gönül rızası ile değil, ancak gözünüzü kapatıp alabileceğiniz kötü şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur) ve övülmeye lâyık olandır.

    268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur (fakir düşeceğinizi düşündürerek zekât ve sadaka vermekten caydırır), çirkin şeyleri emreder. Allah ise (emrini yerine getirmek için sarfeden) sizlere, kendisinden bir mağfiret ve bolluk vaadeder. Allah’ın lütfu (ve ihsanı) geniştir ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    (Peygamberimiz (sas.), “Kulların sabahladığı hiç bir gün yoktur ki iki melek inip biri: ‘Ya Allah, (hayır yolunda) harcayana halef ver (bedelini, arkasından bunun gibi olan birini ver)’; diğeri de: ‘Yâ Allah, malını (sarfetmeyip) tutana da telef ver.’ diye dua etmesinler.” buyurmuştur. Hadîs-i kudsîde: “Ey Âdemoğlu, sen infak et (Allah yolunda harca) ki sana da infak edilsin.” buyurulmuştur.)

    269. O, (Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet nasip etmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. (Bu âyet ve öğütleri) olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez.[120]

    270. (Allah rızası için, muhtaçlara) harcadığınız her nafakayı veya adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir (ve mükâfatını ihsan eder. Verdiğini başa kakarak veya adaklarını yerine getirmeyerek nefislerine) zulmedenlerin yardımcıları yoktur.

    271. Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz, (başkalarını teşvik bakımından) ne güzeldir! Eğer onları gizli olarak fakirlere verirseniz, işte bu, (riyâ/gösteriş olmaması bakımından) sizin için daha hayırlıdır ve (Allah, bununla) sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

    (Zekâta aynı zamanda sadaka denmesinin iki sebebi vardır. Birincisi malın temizlenip artması, ikincisi de imanda sadâkat ve kemâle delâlet etmesidir. Bunun da gizli verilmesi, hem takvâya hem de fakirin şahsiyetini incitmemeye uygun olmasındandır.)

    272. (Ey Muhammed!) Onları (müşrikleri bir de sadaka vererek) doğru (ve hak) yola eriştirmek senin görevin değildir (senin görevin yalnız tebliğdir). Fakat Allah, (niyet ve amellerine göre) dilediğini hidayete erdirir. (Allah yolunda) hayır olarak harcadığınız her şey kendi (iyiliği)niz içindir. Zaten siz (mü’minler), ancak Allah’ın rızasını isteyip, kazanmak için harcarsınız. (Böylece) hayır olarak sarfettiğiniz her iyi şeyin karşılığı size (fazlasıyla) ödenir. Sizin hakkınız asla yenmez.

    273. (Sadakalar,) kendilerini Allah yolunda (ilim ve hizmete) adamış olan ve yeryüzünde dolaşıp kazanamayan fakirler içindir ki, iffetleri (utanıp istememeleri) sebebiyle, gerçek hallerini bilmeyen, onları zengin zanneder. (Resûlüm!) Sen onları simalarından tanırsın; onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler. (Hak yolunda) hayır namına ne verirseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.[121]

    274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda hayra, hayır işlerine) harcayanlar var ya, işte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. [krş. Âyet 278; cimriliğin şer olduğuna dair bk. 3/180]

    275. Ribâ (faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak kendisini şeytan çarpmış (cin tutmuş, delirmiş bir) kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu (ceza) onların: “Alım satım da (zaten) faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, (hilesiz ve aldatmasız yapılan)[122] alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişteki (haram olmadan evvel aldığı) onundur ve (affedilme) işi Allah’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse, onlar ateş ehlidirler ve hep orada kalacaklardır.

    276. Allah faiz (ile gelen)i mahveder, sadaka(sı verilen mal)ları da artırır. Allah (haramı helal sayan ve onda ısrar eden) nankör ve günahkârların hiçbirini sevmez.

    277. İman edip sâlih (makbul ve ecir kazandıran) iş yapanların, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı verenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar üzgün de olmayacaklardır.

    278. Ey iman edenler! “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının.” (Eğer gerçek) mü’minlerseniz, artık kalan faizi de bırakın (almayın).

    (Görüldüğü gibi, Allahu Teâlâ faizi imanla irtibatlandırmıştır. Bu durumda inanan bir mü’minin faize devamı imkânsızdır; çünkü bu, bir başka yönüyle, Allah’ın emrini tanımama hastalığıdır. Bu âyetten hareketle İslâm’da rüşvet, ihtikâr, rant ve şans oyunları gibi yollarla kazanılan her türlü haksız kazançlar faiz gibi haram kılınmış, haram yerlere harcamalarla lüks, israf ve maddeperestlik de yasaklanmıştır. Helal yolla emek karşılığı olan ücretler, kazançlar, zekât, sadaka, sosyal yardım, bağış ve miras yoluyla elde edilenler de helal kılınmış, Allah rızasına dayalı her türlü infak/harcama, yardım ve yatırımlar teşvik edilmiştir. Böylece İslâm, önce Allah’a iman ve O’na kulluk esasına, sonra İslâm’ın emrettiği dînî kültüre, ahlâka ve iktisâdî nizamıuygulamaya dayanır. Netice olarak İslâm, hem dünya ve âhiret saadeti için helal yolla çalışmayı (28/77) hem de ferdî ve içtimâî kazanç ve mülkiyet felsefesini esas alır.)

    279. Eğer (bu faizi terketme işini) yapmazsanız, Allah’a ve Resûlü’ne savaş açtığınızı bilin. Eğer (faizin her türlüsünü alıp verme hususunda) tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.[123]

    280. Eğer (borçlunun eli) darda ise, genişlik vaktine kadar bekleyip ona mühlet verin. (Eli darda olana, borcu) sadaka (veya zekât) olarak bağışlamanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.

    (Borçlu olan ve borcunu veremeyecek olan fakire alacaklısı, borcunu zekâtı olarak sayamaz; ancak zekâtını ona verir ve verdiği miktardan borcunu ister.) [krş. 9/60]

    281. Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o günde Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı(nın karşılığı) tastamam verilecek ve onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.[124]

    282. Ey iman edenler! Muayyen bir vadeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman, onu yaz(ıp senet yap)ın. Aranızdan, doğruluğu ile tanınmış bir kâtip de (onu) yazsın. Kâtib(-i âdil), Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, dosdoğru yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da onu ikrar edip yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun, borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), akılca noksan, aciz veya ikrar edip yazdıramayacak durumda ise, velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun; eğer iki erkek olmazsa, razı ol(up güven)eceğiniz şahitlerden bir erkek ve biri yanılırsa diğerine hatırlatması için iki kadın gerekir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. (Borç) büyük olsun, küçük olsun, (her birini) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için en sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakın olan davranıştır. Ancak aranızda (elden ele) devrettiğiniz ve peşin olarak yaptığınız ticaret (işlerin)de, onu (senedi) yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. alışveriş ettiğiniz vakit de şahit tutun. Kâtip de, şahit de asla mağdur edilmesin. (Veya bu ikisi kimseye zarar vermesin.) Eğer (bir zarar) verirseniz, şüphesiz bu, sizin için yoldan çıkmadır/günahkârlıktır. Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının; azabından sakının. Allah size (her şeyi) öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. [bk. 5/106-107]

    (Her türlü borçlanma işlerinin, şahitler huzurunda yazı ile tespiti, İslâmî prensiplere göre yürürlüğe giren ve alışverişi güvence altına almayı sağlayan bir nevi noterlik uygulamasıdır. Âyet-i kerîmede, şahitlik konusunda yüce Allah: “Eğer iki erkek olmazsa razı olacağınız/güveneceğiniz bir erkek ve biri yanılırsa diğerinin hatırlatması için iki kadın gerekir.” şeklindeki buyruğu ile kadınların şahitlik yapabileceğine, ancak iki kadını, erkeğin bulunmaması şartına bağlamıştır. Ama bu husus, kadını insan ve kişilik yönünden asla bir ayırıma tâbi tutmak değildir. Ancak haya duygusunun çokluğu, duygularının inceliği ve duygusallığının ağır basmasıyla aşırı heyecan duyması, korkması ve bu yüzden unutması ve bir tesir altında kalabilmesi gibi yapısal özellikleri vardır.[125] Bu itibarla kendisine daha müessir ve daha ağır yük getiren mâlî dâvâlarda ve buna kıyâsen had ve kısas gibi ceza dâvâlarında şahitlik yapması (4/15, 65/2) gerekince korku duymasını, unutmasını ve yanılmasını önlemek için konuşarak hemcinsiyle takviye edilmesi güvenirliğinin temini için uygun görülmüştür. Aynı zamanda kadının böylece psikolojik olarak yıpranmaktan korunması da sağlanmıştır. Diğer taraftan konuyu ilgilendiren zina, had ve kısas gibi ceza dâvâlarının konusu olan olayların içine yeteri kadar nüfuz ve tahammül edemeyeceği için bir şüphe söz konusu olabilir. Hz. Peygamber (sas.), “Şüphe durumunda had ve kısas dâvâlarını düşürün.” buyurmuştur. Çünkü suç sabit olmamıştır. “Suç sabit olmadan berâet-i zimmet esastır.”[126] gereğine göre, gerek kadının özel durumları gerekse yargının şüpheden uzak olması, kolaylaşması ve daha sağlam olması için bir erkek yerine iki kadın alternatifi getirilmiştir. Tabii ki ‘daha sağlam’, ‘sağlam’ın efdalıdır. Bunların dışında kadının tek şahit olduğu yerler de vardır.)

    283. Eğer yolculukta olup da bir kâtip bulamazsanız (borçludan) alınan rehinler de yeter. Eğer birbirinizden eminseniz, (o zaman kendisine güvenilen borçlu) kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da emaneti tastamam ödesin. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakikaten o kimsenin kalbi günahkâr olur. Allah her ne yaparsanız hakkıyla bilir.

    284. Göklerde ve yerde olan her şey sadece Allah’ındır. (Ey İnsanlar!) İçinizdeki (yapmayı düşündüğünüz bir günah eylemi)ni açığa vursanız da gizleseniz de[127] Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.[128] O, (niyet ve amellerine göre) dilediğini bağışlar,[129] dilediğine de azap eder. Allah her şeye kâdirdir.

    285. (O) Resûl, Rabbinden kendisine indirilen (Kur’an’)a iman etti, mü’minler de (iman ettiler. Onların) her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. “O’nun peygamberlerinden hiçbiri arasında (iman bakımından) ayrım yapmayız;[130] işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) ancak sanadır.” dediler.

    286. Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz (herkesin) kazandığı (iyilik) kendi yararına;[131] yaptığı (kötülükler) de kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Unutur veya (kasıtsız) hata edersek, bizi (ondan) sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden önceki (itaatsiz ümmet)lere yüklediğin gibi, bize (zor/helak edici) bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirge! Sen Mevlâmızsın; küfre sapan, seni tanımayanlara karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”[132]
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin seref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karsılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • 368 syf.
    ·8 günde
    Türk erkeği için kadın çocukken sürekli söyletilen o mini mini kuş şarkısıdır. Vahim olanı ise kendisini ev kafesine kapatmakta ısrar edenin bu kuş rolünü çok iyi benimseyen mini mini kadınlar olmasıdır. Kuş pencereye konmuştur hemen içeri alınmıştır ve bu "cik cik cik cik ötsün diye" yapılmıştır. Ama bazı kadınlar pır pır ederken canlanmış ve bizim erkeklerin elleri bomboş kalmıştır. Erkek yoktur, ev kafesine kapatılan kadının bir gösterenidir o. Kadın tutsak değilse ne iktidar, ne güç, ne hegemonya, ne sermaye ne de bir gösterilen olarak kadın kavramı etrafında örgütlenmiş dişil-edilgen bir dünyada hükmedilenler, ezilenler, kodlananlar, dışlanmışlar vardır.

    Acaba Türk erkeklerinin gündemini işgal ediyor mu bu tür kitaplar. Kim bilir belkide ediyordur. Okuyanlar vardır. Kadının asırlık kölelik, istismar, işkence tarihine kayıtsız kalamayanlar vardır.

    Neval el Saadavi'yi Sıfır Noktasındaki Kadın kitabından tanıyorum. Orada anlatılan fahişeliğe, hiçliğe, hiçleşmeye ve dolaysız özgürlüğe doğru itilen bir kadının öyküsüydü. Havva'nın Saklı Yüzü ise Arap Ortadoğusunda yaşayan milyonlarca kadının öyküsü.

    Öykümüz insanlığın daha en başlangıcından tarım toplumuna geçilmesiyle oluşan kadına biçilen doğurganlık rolüyle başlıyor. Bu süreçte neredeyse bütün özgürlüklerini yitiren kadın bir damızlığa dönüşüyor. Erkeğin soyunu sürdürmesi ve mülkiyetini devredecek oğullar büyütmesine evrilen bir köleden söz ediyoruz. İşin ucu çok eskilere dayanıyor.

    Bu şekilde erkeğin hizmetkarına dönüşen kadının esareti, dinlerin zamanla kurumsallaşmasıyla beraber daha da katmerleniyor. Çünkü dinler öncesinde devraldığı ataerkil formları kutsallaştırıyor, din adamları aracılığıyla eril tahakküm ilahi bir senaryoya dönüştürülüyor.

    Feodalizmden kapitalizme geçişte bile kadın öncesinde serfken bu sefer emeğini satılığa çıkarmak zorunda kalan karın tokluğuna bir işçiye dönüşüyor. Bedeniyle kocanın sömürüsünde, iş gücüyle patronun sömürgesinde bir köle.

    Neval el Saadavi Arap toplumu dolayımında bu kültürün görüngülerini anlatıyor. Fakat okurken insan sanki Arap toplumundaki kadınları değil kendi toplumunda kadınlara uygulanan baskı mekanizmalarının tıpkısını okuyormuş gibi hissediyor. Hissetmek kelimesi küçük kalır kadın sünneti dışında ortadoğu kadınlarıyla aynı bizim kadınlarımızın kaderi.

    Not: Kitap 1970'li yılların Mısır'ında kadınların durumunu anlatıyor. Bundan sonra yazacaklarım ne kadar değişti bilmiyorum.

    Kız Çocuğuna Karşı Cinsel Saldırganlık

    Ne iğrenç bir alt başlık değil mi. Ama şimdi ben bu alt başlığı yazarken bile kim bilir kaç kız çocuğu sessiz odalar içinde tacize, cinsel saldırganlığa uğruyor. Arap toplumunda ise bu bir gelenek halini almış.

    Arap toplumunda (sanki diğer toplumlar çok farklı) ve bütün dinsel toplumlarda bir kız çocuğunun aldığı eğitim haramların, yasakların, ayıpların, cısların öğretildiği bir yasaklar silsilesidir. Kendi bedenini tanımasına izin verilmez. Kimliği yavaş yavaş iğdiş edilir. Arzuları, istekleri bastırılır, bastırmayı öğretir aldığı eğitim. Peki neye dönüşür plastik bir bebeğe. Bilinmezin boşluğunu başkalarıyla dolduracak olan bir et yığınına.

    Peki kim bu başkaları? Elbette ailesindeki ve yakın temas halinde olduğu çevresindeki erkekler. Bu erkeklerin, özellikle de ailede evlilik parasını denkleştiremeyenlerin istismar malzemesine dönüşür kadın.

    Bir de bu durumla bağlantılı olarak Terbiyesiz Dede diye bir alt başlık var ki orayı siz okuyun.

    Adaletin Adaletsizliği

    Peki enseste, cinsel saldırılara maruz kalmış bir kadının sığınacağı bir adalet var mıdır. Eril tahakkümün bir aygıtı olan mahkemelerden adalet beklemek elbette gülünç olacaktır. Ailenin itibarı devreye girer ve dava düşer. Ne kadar basit değil mi. Hep şu ailenin itibarı. Ülkemizde de toplumsal cinsiyet eşitliği dendiğinde aile elden gidiyor diye gürültü koparan gericiler gibi.

    "Namus" Denen O Çok İnce Zar

    Doğanın kadınlara sunmuş olduğu elastik bir himenin ahlakla, namusla ne gibi bir ilgisi olabilir. Oluyor işte. O toplum kadını bir tarla olarak gören ataerkil, sınıflı bir toplumsa "bekaret zarı"na bir kadının aklından, düşüncelerinden, duygularından, tüm bedeninden daha çok önem veriyor. Çünkü o el değmemiş bir şekilde sıfır olarak paketlenip anahtar teslimi yapılması gereken bir maldır. Onun için. Arap toplumunda kadınlar demiştik değil mi. Ama bu Türk toplumunu anlatıyor dediğinizi duyar gibiyim. Bazı durumlarda himen için özel dayalar (ebeler) tutulduğunu ve zarın bu ebeler aracılığıyla oldukça sağlıksız koşullarda yırtılıp açıldığını ve akan kanın çarşafa bulanmasıyla törenler yapıldığını anlatıyor Saadavi.

    "Arap toplumunda diyor Saadavi, çarpık bir namus kavramı var. Bir erkeğin ailesinin kadın üyeleri himenlerini (zarlarını) sağlam tuttukları sürece erkeğin namusu güvende. Erkeğin namusu kendi davranışındansa o kadınların davranışıyla daha yakından bağlantılı. Kendisi en çapsız zamparalardan biri olabilir ama kadınların genital organlarını koruyabildiği müddetçe namuslu bir erkek sayılmaktadır."

    Kadın Sünneti

    İnsan bu bölümü okurken yeter bitsin artık demekten kendini alamıyor. Sırf cinsel haz almasın diye klitorisleri sünnet edilen küçücük çocuklar ve kanama durdurulamadığı için ölenler. Bunların hepsi kadın haz alırsa kötü yola düşeceği gibi bir ilkel korkudan kaynaklı uygulamalar.

    Bilmesinlercilik (Obskürantizm)

    Belki de dinsel toplumda kız çocuklarının daha en baştan maruz kaldıkları şeydir bilmesinlercilik. Dinselliğin ve eril kültürün egemen olduğu her yerde bu böyle. Kız çocuğuna bedeninin pis olduğu hissettirilir. Dinsel anlatılarla da bu iddia beslenir: Kadın şer kaynağıdır. Bu mantıkla bedenine dair bilgisiz kalır kız çocuğu. Sosyal hakları nedir bilmez.

    Tüm bu anlatılanlar ataerkil sınıflı toplumlarda bir kız çocuğunun yaşadığı şiddetin detaysız görüngüleridir sadece.

    Bu şiddet gelenekle, görenekle, töreyle ve dinle beslenmiştir. Kadını bir metaya veya bir köleye dönüştürmüş olmak konusunda İslam, Arap veya Doğu toplumları istisna değildir. Batı kültürü ve Hıristiyanlık da kadınları tamamen aynı kadere mahkum etmiştir. Ortaçağda cadı avlarını hatırlayın.

    Mısır'da da o dönem emperyalistlerle ve egemen güçlerle iş birliği içinde olan din adamları elbette kadın düşmanı fetvalar vermekte hiç zorluk çekmemiş. Sözde İslam'a geri dönüş adı altında.

    Monoteistik dinler kadınların erkeklere karşı boyun eğmesi noktasında benzer ilkeleri savunmaktadır. Bunun çözümlemesi, tartışması yapılmadığı takdirde bu şiddet olayları böyle sürüp gidecektir. Saadavi'nin yazdığı zamana göre oldukça ilerici ve cesur olan dinlerin ve özellikle İslam'ın kadına karşı tutumunu analiz eden oldukça uzun bir çözümlemesi mevcut.

    Tüm bunlara rağmen halen radikal kadınlar var. Tanrıça İsis'in yolunda gidenler, eril hegemonyaya karşı direnler. Saadavi kısa bir Arap feminizm tarihi sunarak bu kadınları da ele almış. Her şeye rağmen şiddete, sömürüye, işgallere, erkek tahakkümüne, emperyalist sömürgeciliğine karşı direnen Arap kadınlarını.

    Eğer bir kadın güçlü ve özgür olmak istiyorsa tıpkı Neval el Saadavi'nin Mısır gibi bir ülkede bu kitabı yazmak cesaretini göstermesi gibi, emniyet ve kabullenmeden gelen köle iç rahatlığını, toplumun ve otoritelerin tehdit ve saldırılarına rağmen içsel ve gerçek kişiliğini, benliğini geri kazandığı bir özgürlüğe tercih edebilmeli.
  • Utan utaaan, utanmayan insan olur mu laaan!?

    Baharın gelişini selamlayan kuşların cıvıltısı odasına kadar uzanmış, neşeli bir günü dişlerine kadar getirmişti. İlk iş yataktan hızlı bir şekilde kalkacak gazetesini kurtaracaktı. Gazetesi ya çalınıyor ya da birileri tarafından okunarak örseleniyordu. Dışarı çıkmasıyla alnının kırışıklarının yüzüne resim olması bir oldu. Gazete yoktu. Teknolojiye olan düşmanlığına kızıyordu şimdi. Çağın gerisinde kalışıyla övünürken bunu daha fazla sürdüremeyeceğini fark ediyordu artık. Sonra durup düşündü: Acaba diyordu yine kötü bir durum yaşandı da Hulki efendi gazeteyi koymak istemedi. Bir an içine oturan o kurşuni şüpheyi tanıdı.

    Hulki yıllardan beri gazetesini bırakıp giden adamdır. Gazete de kötü bir haber olunca -özellikle kadın cinayetleri, cinsel istismar, ensest vb – koymak istemez, faturanın kendisine çıkacağını bilirdi. Acaba dedi yine bir sıkıntı mı oldu? Yine mi Allah'ım yine mi? Ötelerden beri tanış olduğu bu şüphenin damarlarından akarak beynine ulaştığında pencereyi açıp az biraz oksijen barındırsa da havayı içine nüfuz etmeye çalıştı. Ayakları bir ileri iki geri gidip geliyordu. Öyle kötü bir haber varsa bile bu haberi bünyesine kabul ettirecek mahiyette bir güce sahip olmalıydı. Kahvaltısını yapmak için birtakım hazırlıklara girişti. Süheyla hanım 36’larında dul bir kadındı. İyi bir aile eğitiminin yanısıra yurtdışı destekli iyi de bir eğitim almıştı. İş hayatını bırakmış eşinden kalan miras ile hayatını idame ettiriyordu. Genel anlamda hayatından memnun bir bireydi.

    Bugün onun komşularına gitme günüydü. Aslında komşularını günahı kadar sevmezdi. Sırf kafasında kendi iç sesi dışında birtakım sesler biriktirmek ve kafasını dağıtmak amacıyla onları ziyaret ederdi. Saate baktı ve artık gitmek için kapıya yöneldi. Apartmandan sesler geliyordu, kadınlar iştahlı iştahlı çıkıyordu merdivenleri. Artık o da varmıştı komşusuna. Hoşbeş, dedikodular, kontralar, kahkahalar birbirlerini kovaladı. Artık kafasının yeterince bu boş şeylerle boşlukta gezindiğine kanaat getirdiğinden kalkmak istedi. Sonra ısrarların beraberinde oturuverdi. Komşularından Sevde hanımın üniversiteye giden bir oğlu vardı. Anlat anlat bitiremiyordu oğlunun maharetlerini, bir gün o kızla diğer gün başka kızla birlikteydi. Hatta üç kızla aynı anda sevgili olmuşluğu bile vardı. Bunları övüne övüne anlatıyordu, laf kızından açıldığında ise suratı yere düşüyor, bir koca bulması dahilinde sırtındaki yükün kalkacağını söylüyordu. Süheyla hanım’ın olduğu ortamda TV açılmaz, radyo dinlenilmezdi. Bu kuralın getirdiği sınırı komşuları asla geçmez, saygıdan çok ondan hallice korkarlardı. Feminist yanını bildiklerinden de kötü haberler aldıklarında sus pus olurlar, konunun etrafından bile geçmezlerdi. Yine Sevde hanımın küçük oğlu ani bir hareketle TV’yi açıverdi. Açılır açılmaz haberlerde genç bir kızın önce tecavüz edilip sonra da hunharca katledildiğine ilişkin bir haber gözleri kanatıyordu adeta. Süheyla hanım dışındakiler ''vah vah, tüh tüh'' tarzı yakınmalar sergilerken o şok içerisindeydi. Yanında bulunan Sevde hanımı göz ucuyla süzdü. Boğmak istiyordu onu! Çünkü çok değil 5 dakika önce oğlunun yaptıklarıyla övünürken şimdi üzüntülü haller sergiliyordu. Hiçbir şey demeden kalktı, koştu ve kendini sokağa attı. Gözyaşlarına boğuldu. Zihninin bir köşesinde ölen kızın annesinin feryatlarının sesi yükseliyordu, içi parçalandı. Gözyaşları kuruyana dek ağladı, ağladı, ağladı.

    Süheyla Hanım gittikten sonra, komşular aralarında konuşuyorlardı. Pakize hanım lafa girdi:
    ‘’Aman canım, biz üzülmüyor muyuz? Ama bu kadarı da fazla değil mi sizce de? Birden kalkıp gitmeler, ayıp canım şurada ayda bir buluşuyoruz. TV’de gördüğün kız senin akraban mı, kızın mı, komşun mu? Bu kadar etkilenecek ne var. Onunki de azıcık şov bence!’’
    Sevde Hanım:
    ‘’Bunun yüzünden konuşamaz da olduk. Nasıl ters ters bakıyor kız Azize gördün mü? Gözleriyle yiyecek sandım, kocasızlık buna yaramamış, ateşi başına yükselmiş. Bunun ilacını yazıyorum nah şuraya: 1 adet koca!’’

    Kahkahalar koridordan sızıp apartman boşluğuna doluyordu. Süheyla hanım yürüye yürüye sahili bulmuştu çoktan. Allah'ım diyordu, cennete inanmıyor olsaydım şuracıkta kendimi boğabilirdim. Oysa kimse bilmiyordu Süheyla hanımın derdini, iç ettiği meseleleri. Ön yargılı olmak nefes kadar su kadar olmazsa olmazımızdı ne de olsa. Ötelerden evladının bu şekilde katledildiğini bilmeden ileri geri arkasından dedikodusunu yapmışlardı. Bir ateşin var olduğunu kabul etmek için illa o ateşte yanmak mı gerekirdi?

    Azize hanım lafa girerek:
    ‘’Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermesin, Süheyla hanım’ın verdiği tepkinin yerli yersiz yanları var ancak tadımızı kaçırmamak da istemiş olabilir. Benden sana tavsiye Sevde oğullarına az akıl ver, uzak dursunlar bu soytarılık panayırından. Bugün ona yarın sana diğer gün bana. Hiç derste çıkarmaz mısın yaşananlardan?’’
    Sevde adeta kükremişti:
    ‘’Benim oğlum sadece gönül eğlendiriyor, hiç bezi olmaz o taraklarda!’’
    Azize Hanım: ‘’Sen bilirsin, yine de çocuklarının kötülüğünü istemem, severim seni de çocuklarını da’’

    Hulki efendi artık gazeteleri saklamıyor üçüncü sayfa haberlerinde kadın cinayetleri olsa dahi Süheyla hanımın gazetelerini bırakıyordu kapı önüne. Ağır bir papara yemiş ve epey küskündü. Süheyla hanım yine bir gün gazetesini okurken aklında keskin bir düşünce belirdi. Acaba diyordu, bu olayları afişe etmek mi lazım yoksa üstünü kapatmak mı? Çünkü ne zaman bir olay patlak verse zincirleme diğerleri de yaşanıyordu. Önce bu sorunun cevabını bulup sonra da mücadelesini verecekti. Çocukluğunu düşündü birden, annesinin kendisine söyledikleri belirdi zihninde: İnsanın ilk vatanı kendisidir yavrum, bedeni de topraklarıdır. O toprakları evlenene kadar muhafaza etmen gerekir. Sonra pişman olma kuzum diye de eklerdi. Daha küçüktüm bunları dinlerken olayın ciddiyetini tam olarak kavrayamadığımdan sokakta birlikte oynadığımız insanların masumiyeti sinmişti düşünceme. Ya da sokaktan gelip geçerken bana şeker veren postacı Adem abinin. Saçımı okşamadan asla yanımdan geçmeyen Bakkal Nuri’yi de eklersek cinsiyet ayrımı sadece sözgelimi işgal ediyordu dünyayı.

    Cevabı bulmuştu Süheyla hanım. Bu olayların afişe edilmesi diğer olayların da fitilini ateşliyordu. Gazete gazete dolaştı, tanıdıklar vasıtasıyla birilerinin sözünü en azından dinlemesini istiyordu. Ancak ne ettiyse sözünü dinletemedi. Çaldığı çoğu kapıdan kovuldu, diğerleri de yarım kulak dinlediler. Bir gün gazeteyi bırakıp giderken yakaladı Hulki Efendi’yi kapıda. Üç beş söz ile gönlünü aldı. Biraz daha fazla konuşsalar adları çıkar diye korkusundan acele acele sordu: ‘’Sen her yeri gezersin, bilirsin, yıllar yılı gazete dağıtırsın, hiç yok mu etrafında tanıdık gazeteci?’’ Hulki Efendi küskünlüğünü unutarak ‘’Sevde hanımın akrabası bir gazetede editör diye biliyorum amma yanılıyor da olabilirim, hele ona bir sorun’’ dedi.
    Sevinmişti Süheyla hanım hem de delicesine. Bir gazete bile olsa sesini duyuracak bu haberlerin yapılmasının toplumda yaşanan olayları hafifletmek yerine benzinin üzerine ateşle gitmekle aynı görevi gördüğünü anlatacaktı. Çaldı Sevde hanımın kapısını. Çapkın oğlan açmıştı kapıyı, yüzünü azdırdı ve annesinin evde olup olmadığını sordu, Süheyla hanım. Oğlan Süheyla hanımdan hafif tırsmıştı ve koşar adımlarla annesini çağırdı. İçeri buyur ettiler onu. Süheyla hanım lafı fazla dolandırmadan konuya girdi:
    ‘’Bak Sevde hanım, durum durum bundan ibaret, senin de bir tanıdığın varmış Zürriyet gazetesinde, gel bir el atalım bu duruma’’
    Sevde hanım küçümseyerek:
    ‘’Vallahi Süheyla hanımcığım, Zürriyet gazetesinde tanıdığım bir değil, üç tane ancak bu tür küçük hadiselerle onları yormak, kredimi kullanmak istemem, daha oğlanın bir sürü yazılı / sözlü mülakatı var. Sen de epey büyütüyorsun bu meseleleri canım, az keyiflen!’’
    Süheyla hanım ısrar etmiş, deyim yerindeyse yüzünün suyunu dökmüş ancak Sevde hanımı ikna edememişti. Çaresizce kalkarken Sevde hanımın kızını gördü, adını sorup hal hatır ettikten sonra ona sarılarak evden ayrıldı.

    Bu olayların yaşanmasının üzerinden yaklaşık 3 yıl geçmişti, Süheyla hanım artık 40’a merdiven dayamış, Türkiye aynı Türkiye, erkekler aynı erkekler, kadınlar aynı kadınlardı. Değişen tek şey yaşı, saçı ve bedeniydi. Zihinler bir hapishanede esir tutulmuştu sanki. Kimse doğruya doğru demiyor, çıkarları hangi istikametteyse o yönü doğru addediyordu. Değişen bir şey daha vardı, artık evinde TV bulunuyordu Süheyla hanımın. O gün sabah haberlerine bakmak üzere açıverdi. Açmasıyla, buhranlara sevk olması yine bir oldu. Bu kez kadın cinayeti pek uzakta değil aynı mahallede cereyan etmişti. Masada ne var ne yok hepsini dağıttı, kumandayı duvara fırlattı. Bağırmak için camı açtı, imdaaaaattt! Allahım beni bu cehennemden kurtar demek istiyordu. Tam bağıracak sıra karşı apartmanın girişinde gördü Sevde hanımı. Yerlerde sürünüyor, yırtınıyor, bağrına bağrına vuruyordu. Evet! Ölen kızıydı. Yaklaşık 3 sene önce ne olursa olsun bir kocaya verebilmek, sırtından bir yükü daha hafifletmek adına ipe sapa gelmez bir adamın evine gelin etmişti kızını. Adam gül gibi kızı her gün aldatıyor, her Allah'ın günü ise işkence ediyordu. Kız ağzını açmaya yeltense ‘Sen şerefsiz, ırz düşmanı ağabeyine dön bak önce’ diyordu. Sevde hanımın oğlu da fuhuş baskınında yakalanmış bir kaç gün nezaret yüzü görmüştü. Ancak çamurun izi silinmemiş bütün mahallece ‘çapkın’ sıfatlı çocuk bir anda ırz düşmanına dönmüştü. Kimse ona kız vermek istemiyordu. Yabancı memleketlerden getirdiği kızların aileleri de ufacık bir araştırma sonucunda oğlanın ne mal olduğunu anlıyorlar, uzaklaşıyorlardı.

    Süheyla hanım daima siyah giyinirdi. Dünyayı matem evine benzetirdi, her gün cenazemiz kalkıyordu ona göre evrende. Yine matem elbiselerini çekti üstüne, karşı apartmana yol aldı. Eve girdiğinde kadının acı dolu çığlıkları yüreğine aktı. Kafasını diğer odaya çevirdiğinde Zürriyet gazetesinde kendisini kapıdan kova birkaç kişiyi de gördü. Ne gariptir onlar da Süheyla hanımı tanımışlardı. Sevde hanım, Süheyla hanımın geldiğini görünce kalabalığı yararak üstüne üstüne yürüdü kadının ve bağırdı: Ben demiştim demeye mi geldiiinnn!!! Çığlıklar bu sefer asabiyet istikametinde ilerliyordu. Süheyla hanım ses etmedi, ''başınız sağolsun'' diyerekten evden kaçar adımlarla uzaklaştı.

    Sevde hanımın kızının ölümünden sonra yaklaşık 10 cinayet daha gerçekleşti. Bu cinayetler 1 aylık zaman zarfında olmuştu, kan kanı çekiyordu sanki. İnsanlar TV’de izlediklerinden cesaret alıyorlardı. Süheyla hanım haklı çıkmasına çıkmıştı ancak sonu böyle biten bir haklılığın Allah belasını vermesin miydi?

    Bir gün yine kapısı çaldı Süheyla hanımın. Kapıyı açtığında karşısında Sevde hanım ve Zürriyet gazetesinin editörü duruyordu. Tek bir soru sordu Sevde hanım: ‘’Buna artık dur diyelim mi?’’

    Dönüp dolaşıp aynı soru kemiriyor kafamı: Bir ateşin var olduğunu kabul etmek ya da anlamak için illa o ateşte yanmak mı gerekiyor?